Dünya Basını
Küresel Güney’de yeni bir borç krizi kapıda mı?

Çevirmenin notu: Bretton Woods’un halefi olan krizle eş anlamlı küresel mali sistem temellerinden sarsılırken üçüncü dünyayı yeni bir borç krizi bekliyor. Eski Arjantin Ekonomi Bakanı Martin Guzman, aşağıda tercümesi bulunan uzun ve çarpıcı bir mülakatta Latin Amerika ve Afrika coğrafyasındaki yeni borç krizinin sebeplerini ve görev yaptığı dönemde ülkesinin IMF ile yaşadığı süreçleri değerlendirerek borç krizlerinin güç dinamiklerinden ayrı tutulmaması gerektiğine dikkat çekiyor.
Küresel Güney’de yeni bir borç krizi mi?
Lynn Parramore
Institute for New Economic Thinking
17 Nisan 2023
Eski Arjantin Ekonomi Bakanı Martin Kuzman, özellikle kamu borçları söz konusu olduğunda gücün neden iktisadi araştırmaların merkezinde yer alması gerektiğini açıklıyor.
Dünyadaki tüm gelişmekte olan ülkelerin yarısından fazlası ya şu anda borç sıkıntısı içinde ya da borç sıkıntısına doğru gidiyor.
İnsanlar Latin Amerika ve Afrika’nın “kayıp on yıl” yaşadığı 1980’lerin başından bu yana görülmemiş büyüklükte yeni bir uluslararası borç krizinin ufukta belirdiğini idrak ediyor. Bu büyüklükteki patlamalar sağlık, eğitim ve sosyal istikrar alanlarında yıllar alan ilerlemeleri silip süpürebilir. Ancak pek çok kişi bunun neden ve nasıl olduğunu anlamıyor.
Yeni bir kriz ivme kazanırken, Arjantin’in eski ekonomi bakanı ve Columbia Üniversitesi Politika Diyaloğu Girişimi Eş Başkanı iktisatçı Martin Guzman, neyin yanlış gittiğine ve buna karşı neler yapılabileceğine dair kendi bakış açısını sunuyor. Guzman’a göre borç krizlerini, oyundaki güç dinamikleriyle yüzleşmeden anlamak mümkün değil.
Lynn Parramore: Ne oldu da birdenbire bu kaygı verici durum ortaya çıktı?
Martin Guzman: Küresel Güney’de yaklaşmakta olan bir borç krizine şahit oluyoruz. Bizi bu duruma bir dizi hadise sürükledi. Bunlardan kritik olan üçünü ayırıyorum.
Küresel Güney’deki borç dinamiklerini anlamak için Kuzey’deki para politikalarında neler olduğuna bakmak her zaman son derece elzemdir.
Yaklaşmakta olan bu borç krizini anlamak için kritik olan ilk hadise on buçuk yıl önce gerçekleşti. ABD mali krizine verilen reaksiyon, parasal genişleme yoluyla büyük bir likidite yaratılmasını gerektirdi. Bu likidite, sermaye hareketliliğinin olduğu bir dünya ekonomisinde her zaman olduğu gibi küresel hale geldi. Faiz oranlarının sıfır olduğu bir dünyada, küresel piyasa oranlarının üzerinde bir getiri arayışını içeren tuhaf bir kavram olan “getiri arayışı” vardı. Rekabetçi piyasada bu, elbette daha yüksek bir riske göre ayarlanmış getiri anlamına gelmeyecek belirli bir risk ve getiri seçimi anlamına gelecektir.
Kayda değer sayıda ülkenin ilk kez uluslararası kredi piyasalarına erişim sağladığına şahit olduk, ancak bu erişim riskleri kaldıracak oranlarda gerçekleşti. Bu durum, gelişmiş ekonomilerin hazine bonoları sıfıra yakın, hatta bazı durumlarda negatif faiz getirirken yüzde 8 ila 10 faiz oranlarıyla borçlanan Afrika ülkeleri için geçerliydi. Daha önce Yüksek Borçlu Yoksul Ülkeler (HIPCs) grubunun bir parçası olan ve şu anda her ikisi de borç krizi yaşayan Gana veya Zambiya gibi ülkeler, yurt dışına tahvil ihraç etmeyi başardılar ama yüksek oranlarla.
Ayrıca uluslararası kredi piyasalarına yeniden erişen ülkeler de oldu. En dikkat çekici örnek 2016 yılında Arjantin’di. Ülke, uluslararası özel kredi piyasalarından 15 yıl boyunca dışlanmasını da içeren, akbaba fonlarıyla ABD mahkemelerinde süren uzun soluklu anlaşmazlığın sona ermesinin ardından ortalama yüzde 7’lik oranlarla (Amerikan doları cinsinden) yeniden borçlanmaya başladı. Bu durum, küresel faiz oranları henüz sıfıra yakınken yaşanıyordu.
İkinci kritik hadise Covid-19’du. Pandemi, ülkelerin vergi gelirlerinin düşmesi ve daha fazla harcama yapma ihtiyacı duymaları nedeniyle küresel borçların artmasına yol açtı. Gelişmiş ekonomiler için bu durum sürdürülebilirlik açısından değil, daha çok nesiller arası sonuçlar doğurdu; gelecek nesiller bugün üstlenilen borçları ödeyecekti. Fakat Küresel Güney’deki bazı ülkeler için bu durum ani borç sıkıntısı yarattı.
Son darbe Ukrayna’daki savaş oldu ve bu da enflasyonu tüm dünyadaki ekonomi yetkilileri için en önemli endişe kaynağı haline getirdi. Gelişmiş ekonomilerin merkez bankalarının buna verdiği reaksiyon, faiz oranlarının artırılması ve “parasal sıkılaştırma” olarak nitelendirilen, parasal genişlemenin geri alınması oldu. Bu da daha az ve daha pahalı likidite anlamına geliyor.
Merkez bankalarının kendi yetkileri var ve eylemlerinin uluslararası anlamdaki etkilerini dikkate almazlar. Küresel Güney için borçları yönetmek daha da zorlaşıyor ve çoğu durumda sürdürülemez hale geliyor. Borçları yeniden finanse etmek için kredi piyasalarına erişim olmadığından, borçları ödemek iktisadi ve toplumsal dinamikleri istikrarsızlaştıracak, daha derin resesyonlar, daha fazla işsizlik ve daha fazla enflasyon anlamına gelecektir.
Bu sonuçlar, birkaç güçlü ülkenin politikalarının dünyanın geri kalanı için nasıl ciddi yansımaları olduğunu gösteriyor.
Ortaya çıkan bu borç sorunu 2008’de yaşananlardan ve dünyanın pek çok yerinde “kayıp on yıla” yol açtığı söylenen, 1980’lerin meşhur borç sorunlarından hangi açılardan farklı?
Şu anda yaşananlar ile 1980’ler arasında benzerliklerin yanı sıra önemli farklılıklar da var. Her iki durumda da sorunların öncesinde küresel likiditenin arttığı bir dönem yaşandı ve daha sonra bu durum aniden tersine döndü. 1970’lerde petrol fiyatlarındaki şoklar petrol ihraç eden ülkelerde büyük ticaret fazlalarına, petrol ithal eden ülkelerde ise açıklara yol açmıştı. Bu fazlalıklar, açık veren ülkelere verilen kredilerin temelini oluşturdu. 1981’de Fed, enflasyona faiz oranlarını yüzde 20’ye kadar yükselterek yanıt verdi. Bugün Fed yine faiz oranlarını aniden artırdı ama bu kadar fazla değil. Her iki durumda da gelişmiş ekonomilerdeki daraltıcı para politikaları başka yerlerde sorun yarattı.
İlk önemli fark, 1980’lerdeki borç krizinin şu anda şahit olduğumuzdan farklı bir grup ekonomiyi sıkıntıya sokmuş olması. Doğu Avrupa’nın büyük bir kısmı krizdeydi; önce Polonya, ardından Romanya, Macaristan ve Yugoslavya on yılın başında IMF finansmanı talep etti. Ve bu, Brezilya ve Meksika da dahil olmak üzere Latin Amerika’nın büyük ekonomilerini vurdu. IMF kredileri o zaman için rekor miktarlara ulaştı ve bu paralar özel alacaklıları kurtarmak için kullanıldı.
1980’lere kıyasla ikinci önemli fark, kreditörlerin bileşimi ve maruz kaldıkları risklerin büyüklüğü. O dönemde egemen ülkelere sağlanan uluslararası özel finansman çoğunlukla ticari banka kredileri şeklindeydi. Özellikle ABD ve Japonya’dan gelen banka riskleri o kadar büyüktü ki Latin Amerika’da ülkelerde yaşanacak bir temerrüt dalgası bu iki gelişmiş ekonomide mali kriz yaratırdı ve bu neredeyse kesin olarak küresel bir krize evrilirdi.
Yıllar evvel İsveçli büyük iktisatçı Axel Leijonhufvud tarafından doktora öğrencileri için kurulan muhteşem bir akademik okul olan Trento Yaz Okulu’nda der verirken ilginç bir şeye tanık oldum. Euro-dolar sendikasyon kredisi piyasasından sorumlu olan ve Latin Amerika’daki borç kriziyle bu pozisyondan ilgilenen New York Fed’in emekli eski iktisatçılarından biri, dersinde bize çok samimi bir şekilde Amerikan bankalarının o kadar açıkta olduğunu anlattı ki, ABD hükümeti bu bölgedeki ülkelerde bir temerrüt dalgası yaşanmasına engel olmak için bölgeye yönelik dış politika geliştirmek zorunda kalmıştı. Bunu on yıl boyunca yaptılar ki bu süre, bazı kayıpları kabul etmenin sistemi iflas ettirmeyeceği bir noktaya ulaşmak için gereken süreydi. Dinleyicilerimiz arasında o on yıl boyunca ülkelerinde karar mercilerinde yer almış Latin Amerikalı iktisatçılar vardı. Dövizden mahrum kalmanın büyüme açısından nasıl kayıp bir on yıla ve Arjantin’de olduğu gibi bazı durumlarda hiperenflasyona yol açtığını ilk elden görmüşlerdi. O kasvetli suratları hatırlıyorum. Hükümetler yabancı para cinsinden borçlandıklarında, ülkelerin borç krizlerinin çözümünün jeopolitik bir süreç olduğunun ayırdına varmaları gerekir. Bu 1980’lerde de geçerliydi, şimdi de geçerli ama alacaklıların bileşimi ve buna bağlı jeopolitik durum bugün farklı.
1980’lerde yaşanan hadiseler uluslararası finans sistemini değiştirdi ve devletlere yönelik uluslararası özel finansmanın ana kaynağı olarak tahvil borcuna zemin hazırladı. Bu bizi üçüncü temel farka götürür; özel alacaklılar evreni bugün daha parçalı ve koordine edilmesi daha zor. Bu aynı zamanda borçlular, özel alacaklılar ve kurumsal alacaklılar arasındaki ilişkilerin de farklı olduğu anlamına geliyor.
Tahvilli borçlarda yeniden yapılandırmalar türev sözleşmelerin sahipleri, tahkim kararı sahipleri ve alacaklılardan ziyade “kamu kaynaklarının talep sahipleri” olarak adlandırabileceğimiz diğer kategoriler ile anlaşmazlıkları da içerebilir.
Son on buçuk yılda, yaklaşık 70 yıldır borçlu ülkelerle ilişkileri koordine eden ve düzenli olarak Paris’te toplanan yerleşik büyük alacaklı ülkeler grubunun aksine, “Paris kulübü dışındaki alacaklılar” olarak nitelendirilen yeni resmi iki taraflı alacaklıların oranında önemli bir artış yaşandı. Bu yeni grupta Çin en önemli aktör olmakla birlikte Hindistan, Güney Afrika ve Suudi Arabistan gibi yeni ortaya çıkan diğer kurumsal alacaklılar da yer alıyor.
Tüm bunlar, kırılganlık halindeki borçlular grubunun, uluslararası finans sisteminin maruz kaldığı risklerin ve alacaklılar grubunun 1980’lerden farklı olduğu anlamına geliyor. Sonuç olarak mevcut kriz muhtemelen daha az sistemsel olacaktır, ancak bundan zarar gören ülkeler için kötü olacaktır. Çözüm, borç silme işlemlerinin tarihte ilk kez etkileşim halinde olan ve birbiriyle rekabet eden çıkarlara sahip alacaklı sınıfları arasında dağıtılmasını gerektirecek.
Ülkelerin borç krizlerini çözmek üzere borçların yeniden yapılandırılmasına yönelik çok uluslu bir sistem ne o zaman mevcuttu ne de şimdi mevcut. Bu, uluslararası finansal mimarinin büyük bir eksikliği; tesadüfi bir eksiklik değil, uluslararası güç ilişkilerinin bir sonucu.
Akademik hayatınızda yıllarca uluslararası ekonomi üzerine çalıştınız. Daha sonra sizden ülkenizin alacaklıları ile müzakereleri fiilen yürütmeniz istendi. Bu iki tecrübe uluslararası borç sorununa ilişkin anlayışınızı nasıl etkiledi? Akademik teoriden istifade ettiğiniz özel bir içgörünüz var mı?
Bir karar alıcı olarak kamu borcu kriziyle baş ederken, açıkça tanımlanması gereken iki temel konu mevcut.
İlk olarak, ne tür bir borç yeniden yapılandırma operasyonu borcun sürdürülebilirliğinin yeniden sağlanması, yani ekonomik toparlanmaya elverişli ve sürdürülebilir ilerleme için gerekli koşulları oluşturan bir ekonomi politikası planının uygulanmasına yönelik koşulların yeniden sağlanması hedefiyle tutarlı olacaktır?
İkinci olarak hem uluslararası hem de ülke içindeki güç dinamiklerine dair görüşe ihtiyacınız olur. Her kamu borcunun yeniden yapılandırılması çatışma içeren siyasi süreçler, zira bu süreçlerden kaynaklanan bölüşüme ilişkin sonuçlar bulunur. Ayrıca sadece bireysel paydaşlara düşmeyebilecek verimlilik sonuçları da olur; bu daha geniş süreçler sadece pastanın nasıl pay edileceğini değil, aynı zamanda borçlu ve alacaklılar arasında paylaştırılacak pastanın büyüklüğünü de etkiler.
Teknik konuların anlaşılması işe yarar. Her borç yeniden yapılandırma sürecinin temel taşı, borcun sürdürülebilir olup olmadığını belirleyen ve cevap olumsuzsa, sürdürülebilirliği yeniden sağlamak için gerekli yardım miktarını hesaplayan borç sürdürülebilirlik analizidir. Uygun bir strateji oluşturmak için borç sürdürülebilirlik analizinin hem teorisini hem de pratiğini kavramanız gerekir.
Arjantin’in 2020’deki borç yapılandırması örneğini ele alalım. 2018 yılında, çoğu New York yasaları kapsamında olmak üzere iki yıl boyunca döviz cinsinden büyük miktarda borçlanmanın ardından ülke, uluslararası kredi piyasalarına erişimini tekrar kaybetti. Hükümet derhal IMF’ye başvurdu ve Trump yönetiminin siyasi desteğiyle kurum tarihindeki en büyük krediyi aldı. 50 milyar Amerikan doları tutarındaki kredi onaylandı, ardından 57 milyar Amerikan dolarına yükseltildi ve bunun yaklaşık 45 milyar doları, bir önceki Arjantin devlet başkanının 2019’da ilk tur seçimleri kaybetmesi üzerine IMF’nin krediyi durdurmasına kadar ödendi; bu, kredinin siyasi nitelikte olduğuna dair bir diğer ipucu (Kayıtlara geçmesi açısından, yeni seçilen Devlet Başkanı Fernandez göreve geldikten hemen sonra hükümetin IMF’ye olan borcunu artırmak istemediğini ve dolayısıyla onaylanan 12 milyar dolarlık ek krediyi almak istemeyeceğini açıkça belirtmişti).
2019’un aralık ayında göreve geldik ve ben de ülkenin ekonomi bakanı oldum. Derhal borç krizini ele almaya başladık. Döviz cinsinden kamu borcunun sürdürülemez olduğunu ve planlanan ödemelerde kayda değer bir kesinti ile borcun yeniden yapılandırılmasının büyümenin yeniden sağlanması için gerekli bir koşul olduğunu gösteren bir borç sürdürülebilirlik analizi yaptık. O esnada ekonomi serbest düşüşteydi.
Borç sürdürülebilirlik analizlerinin beklentileri sabit tutması beklenir. Fakat on milyarlarca doların söz konusu olduğu kazanılmış menfaatler bağlamında lobi faaliyetleri yoğun olur ve borçlu bir hükümet tarafından üretilen analizi, en gelişmiş teorik ve ampirik literatüre dayansa ve en iyi uluslararası uzmanlar tarafından kabul görse bile gayri meşrulaştırma konusunda son derece etkili olabilir. Bu yüzden IMF’den borcun sürdürülebilirliğine ilişkin bir analiz yapmasını talep ettim. Bu analizin hem alacaklılar hem de iç siyasi sistem için beklentileri sabitleyebilecek kılavuzlar sunması gerekiyordu.
IMF personelinin bir kısmından gelen ilk cevap şaşırtıcıydı. Bazıları bunu yapamayacağımızı zira ülkemizin IMF destekli bir programa dahil olmadığını (önceki program tamamen başarısız olmuş ve çoktan feshedilmişti, bu başarısızlık yıllar sonra, 2022’de IMF personeli tarafından kurum içi program değerlendirmesinde teyit edildi) ve bu nedenle borç sürdürülebilirlik analizini beslemesi gereken politika parametrelerinin ne olacağını bilemeyeceğimizi söylediler. Bu bana göre epey absürt bir tavırdı. Benim cevabım ise egemen bir ülke olduğumuz ve bu nedenle ülke IMF destekli bir program kapsamında olmasa bile hangi politikaları uygulayacağımıza ilişkin bilgileri sağlayabileceğimiz yönündeydi. Bazı tartışmalar oldu ve hatta Şubat 2020’de Suudi Arabistan’daki G20 toplantılarından sonra Washington D.C.’ye geçtim ve IMF’nin her üyesinin yapması gereken borç sürdürülebilirlik analizinin yapılması konusunda müzakere gibi görünen bir durumda ilerleme kaydettim. Nihayetinde IMF yönetimi, talebimiz üzerine bir “borç sürdürülebilirliği teknik analizi” hazırlama kararı aldı. Bu analiz Arjantin hükümeti tarafından hazırlanan analize oldukça benziyordu.
Alacaklılar bundan hoşlanmadı. Çok şikâyet ettiler. Bazı alacaklılar bana açıkça ABD Hazine Bakanlığı’ndaki personelin kendilerine IMF belgesini dikkate almamalarını söylediğini ifade etti. Bu bağlamda alacaklıların beklentilerini sabitlemek zordu, fakat IMF’nin borç sürdürülebilirliği analizinin yardımcı olduğu çok önemli bir nokta vardı; “iç politik ekonomi” olarak adlandırdığım sorunla başa çıkmamıza yardımcı oldu, yani kendi iç politik sistemimiz farklı nedenlerle zorlu bir müzakereyle yüzleşmeye hazır değildi ve alacaklılara hükümetin çok kötü bir anlaşma gerektirse bile temerrüt durumunda kalmaya istekli olmayacağına dair sinyaller vardı. IMF’nin Arjantin’in borçlarının sürdürülemezliğine dair söyledikleri, müzakere ekibinin iç baskılarla başa çıkma gücünü artırdı. Bazı yerel seçim bölgelerinin IMF’nin sağına yerleştirilmesi kolay olmaz.
Sizce ekonomi teorisi ve hukuk pratiği yukarıda bahsettiğiniz güçlere karşılık olarak ne şekilde değişiyor?
Kitabına uygun kamu borcu modelleri, kamu borcu temerrütleri, yeniden yapılandırmaları ve getirileri ile ilgili gerçekleri açıklamakta zorlanıyor. Kamu borçlarına ilişkin standart ekonomi literatürü, kamu borcu dinamiklerini anlamak için temel bir boyutu –güç– içermiyor.
Josefin Meyer, Carmen Reinhart ve Christoph Trebesch tarafından yakın zaman evvel yayımlanan “Waterloo’dan bu yana Devlet Tahvilleri” başlıklı makalede, Napolyon’un 1815’te Waterloo’da yenilmesinden bu yana –ki bu hadise egemen ulusların yaratılması dalgasına işaret eder– kamu borçlarının geçmiş getirileri hakkındaki veriler –temerrütler ve yeniden yapılandırmalarla ilişkili kayıpları hesaba katılarak– analiz ediliyor ve sistemin özünde nasıl işlediğine ışık tutan deliller sunuluyor; yabancı para cinsinden devlet tahvillerinin ortalama reel ex-post getirileri, ABD veya Britanya tahvillerinden ortalama 400 baz puan daha iyi performans gösteriyor ve Latin Amerika ülkelerinin çoğunda bu fark daha da büyük. Mesela Arjantin tahvillerinin son 140 yıldaki ortalama reel ex-post getirisi, tüm temerrütler hesaba katıldığında bile, ABD hazine tahvilinden 500 baz puandan daha yüksek.
Bunun izahı nasıl yapılabilir? Olası açıklamalardan biri, özel alacaklıların riskten kaçınmaları, dolayısıyla riskten bağımsız olduklarını veya risklerin yeterince çeşitlendirildiğini varsayan modeller bu sonucu açıklayamaz. Bu açıklamayı çok makul bulmuyorum, zira böyle bir durumda riskten daha az kaçınan alacaklıların veya riski daha iyi yönetenlerin “marjinal” tahvil alıcıları haline geldiğini gözlemlememiz gerekir. Bana göre bu delil, rantların var olduğunu ve bunun sistemin işleyiş biçimiyle ilgili olduğunu gösteriyor. Bu, gücün sistemi şekillendirme biçimi; ekonomi literatürünün derinlemesine araştırmadığı bir şey. Başka bir deyişle, sistemdeki güç, getirileri alacaklılar lehine yeniden ayarlıyor.
Gücün rolü, genel olarak ekonomide ve özel olarak da kamu borçlarında araştırma gündeminin merkezi bir parçası olmalı.
Uygulamaya gelince, daha önce de belirttiğim gibi güç dinamikleri ile ilgili bir evrim söz konusu. Bugün kamu borç krizlerinin çözümlenmesi pratiği açısından önemli olan iki hususu vurgulamama izin verin.
Bunlardan ilki alacaklıların koordinasyonu ile ilgili. Hala devletler konusunda iflas çerçevesine yakın bir durum yok, bu nedenle müzakereler uluslararası sistem dışında bir bağlamda gerçekleşiyor. Bretton Woods sisteminin sona ermesinden bu yana borç krizlerinin çözümü konusunda kötü sonuçlar gördük. Mevcut sistemsizlik, yeniden yapılandırmaların başlatılmasını geciktiren teşvikler üretiyor ve bunlar yapıldığında, genellikle ülkelerin büyümeyi yeniden tesis etmelerine olanak vermek için kısıtlı bir rahatlama sağlıyor. Literatürde bu sorun “çok az ya da çok geç” sendromu olarak adlandırılıyor.
Üst düzey uzmanlar uzun bir süredir kamu borçlarının yeniden yapılandırılmasına dönük çok uluslu bir sistemin oluşturulmasını talep ediyor. Stiglitz’in 2009 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkanı için hazırladığı Uluslararası Para ve Finans Sistemi Reformları Raporu bu konuda net ve yaşadığımız sıkıntıları öngörüyor. IMF bile 2001 yılında Kamu Borçlarının Yeniden Yapılandırılması Mekanizması önerisinde bulunmuştu. Borçlu ülkelerin bir alacaklıyı hakem olarak kabul etmeleri zor olsa da bu girişim hissedarların ya da en azından IMF’nin ana hissedarının desteğini alamadı; bu durum IMF anlaşma maddelerinde değişikliğe izin verecek oylama için Kongre’ye götürülmesi gerekecekti.
Özel tahvil sahiplerinin koordine edilmesi konusundaki en son gelişme, alacaklıların oybirliği olmadan hareket etmesini kolaylaştıran ve akbaba fonlarının bekleme davranışını daha az karlı hale getiren geliştirilmiş toplu eylem maddelerinin onaylanması oldu. Bu önlemler yardımcı oldu ama etkili yeniden yapılandırmaları teminat altına almak için yeterli değildi. Bunları ilk kez Arjantin’in 2020’deki yeniden yapılandırmasında test ettik.
Değinilmesi gereken ikinci konu IMF ile alakalı. Birkaç gün önce, 3 Nisan’da Columbia Üniversitesi Politika Diyaloğu İnisiyatifi, Columbia Business School’da kamu borçları konusunda uzmanların katıldığı bir yuvarlak masa toplantısına ev sahipliği yaptı. Yuvarlak masa toplantısına borçlu ülkelerin temsilcileri, ABD Hazine Bakanlığı, Çin, özel borç verenler, IMF, akademisyenler ve uygulamacılar katıldı. Çok aydınlatıcı tartışmalarda bulunduk. Borçlu ülkeler, IMF bir borç sürdürülebilirlik analizi yaptığında, IMF İcra Kurulu programı onaylayana kadar bunun gizli kalmasından şikâyet ediyorlardı. Karar alıcıların çoğu tüm bilgileri kamuya açık hale getirebileceklerini bilmiyorlar; bunu yapmamaları için dürtülüyor ya da baskı görüyorlar. Üye ülkeler olarak IMF’den teknik yardım olarak bir borç sürdürülebilirlik analizi yapmasını talep edebilir ve IMF destekli bir programa yönelik müzakereler olmasa bile bunu yayımlatabilirler. Ülkeler ayrıca IMF destekli programları oluşturan tüm memorandumları, onay için İcra Kurulu’na götürülmeden önce kamuoyuna açıklayabilirler. İşler bu şekilde yürütülmeli. Toplumlar, bir hükümet ile IMF personeli arasında yapılan ve kalkınmaları açısından büyük sonuçlar doğuracak anlaşmaların kamuoyu tarafından incelenmesi şansına sahip olmalı.
IMF’nin programların ülke tarafından “sahiplenilmesini” istemesi, ancak kurumun şeffaflık konusunda bir tercihinin olmaması tuhaf. Eğer halkın programa sahip çıkmasını istiyorsanız, halkın programı görmesine izin vermelisiniz.
Arjantin’de 2022 yılında, 2018-2019 yıllarında alınan 45 milyar dolarlık borcun yeniden finanse edilmesi için IMF personeli ile anlaşmaya varmamızın hemen ardından tüm memorandumlar Ulusal Kongre’ye sunuldu. 2020 yılında IMF ile yapılan her finansman programı için Kongre onayını zorunlu hale getiren bir yasa taslağı sundum. Bu yasa taslağı 2021 yılında neredeyse oybirliğiyle kabul edildi. Bu ülke bu türden bir yasal çerçeveyi benimseyen ilk ülke oldu ve inanıyorum ki diğerleri de aynısını yapmakta başarılı olacaktır.
Dünya Basını
Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.
Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.
Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.
Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.
Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.
“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”
Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.
Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”
Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.
Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”
“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”
Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.
Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.
Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.
“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”
Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.
Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.
ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.
Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”
“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”
Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.
Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.
“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”
Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.
Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”
Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.
“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”
Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.
İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”
Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.
“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”
Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.
Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”
Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.
“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”
İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.
Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.
Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.
Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.
“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”
Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.
Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.
“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”
ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.
İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”
Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.
“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”
Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.
Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.
Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”
Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.
Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.
Dünya Basını
Prof. Sachs: Trump’ın Genel Kurul konuşması diplomasi standartlarını sarstı

Uluslararası ilişkiler uzmanı Profesör Jeffrey D. Sachs, ABD’nin tek kutuplu hegemonya arayışının dünyayı derin bir bölünmeye sürüklediğini ve Washington’ın çok kutuplu gerçekliği kabul etmesi gerektiğini vurguladı.
New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, liderlerin diplomatik temaslarının yanı sıra sert çıkışlara ve derin görüş ayrılıklarına sahne oluyor.
Hafta boyunca kente gelen üst düzey heyetler arasında özellikle iki isim uluslararası kamuoyunun odağında yer alıyor.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, yapay zeka yarışından Tayvan meselesine kadar kritik başlıkları ele almak üzere ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmeler yürütürken; New York’a gelişi tartışma yaratan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise savaş suçları suçlamaları ve tutuklama çağrılarının gölgesinde temaslarına başlıyor.
New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, Uluslararası Ceza Mahkemesinin çıkardığı yakalama kararına işaret ederek Netanyahu’nun kente ayak bastığında tutuklanması gerektiğini dile getirdi.
Netanyahu ise New York yerine New Jersey’e iniş yapmayı tercih ederek yayımladığı video kaydında doğrudan Mamdani’yi hedef aldı ve “Bizim insanlarımızı katleden Hamaslı canavarları desteklediğiniz için yazıklar olsun size” sözleriyle tepki gösterdi.
“BM Genel Kurul kürsüsünden daha önce hiç kimse bir başka ülkeyi yok edeceğini söylemedi”
Uluslararası ilişkiler uzmanı ve Birleşmiş Milletler kıdemli danışmanı Profesör Jeffrey D. Sachs, sunucu Piers Morgan’ın sunduğu Uncensored adlı tartışma programında New York’taki atmosferi ve küresel dengeleri değerlendirdi.
Columbia Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Sachs, BM Genel Kurulundaki genel ruh halinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik sert tehditlerinin yarattığı şaşkınlıkla şekillendiğini söyledi.
Trump’ın kürsüden sarf ettiği “İran ile bir anlaşma mı yapılacak, yoksa İslam Cumhuriyeti’ni tamamen yok mu edeceğim?” sözlerini hatırlatan Sachs, diplomatik teamüllerin tamamen dışına çıkıldığını vurguladı:
“Genel Kurul kürsüsünde daha önce hiçbir ABD başkanı ya da başka bir lider kalkıp ‘Başka bir ülkeyi tamamen yok edeceğiz’ veya ‘Bu benim vereceğim bir karar; sizi ya harika bir ülke yapacağım ya da haritadan sileceğim’ demedi. Hemen ardından İran Cumhurbaşkanı söz aldı ve Trump’ın tehditlerini duyduktan sonra hazırladığı konuşmayı bir kenara bıraktığını söyleyerek asla teslim olmayacaklarını, kendilerini korumak için gereken her türlü gücü göstereceklerini açıkladı.”
Bu yaşananların diplomasi standartları açısından son derece sarsıcı olduğunu belirten Sachs, “BM Genel Kurulu kürsüsünde dünya liderlerinin gözü önünde durup ‘Zor bir seçimle karşı karşıyayım; bu uygarlığı yok edip cehenneme mi yollayayım, yoksa onları harika bir ülke mi yapayım?’ demek akılalmaz bir andı. Dünyanın en gergin ve en bölünmüş dönemlerinden birini yaşıyoruz” ifadelerini kullandı.
“ABD başka uygarlıklar üzerinde yaşatma ve öldürme gücüne sahip olduğunu varsayıyor”
Profesör Sachs, uluslararası sistemdeki kutuplaşmanın boyutlarını anlatırken Birleşmiş Milletlerde Filistin heyetine vize verilmemesi üzerine yapılan oylamaya dikkat çekti.
Filistin Yönetimi Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve beraberindeki heyetin vizelerinin engellenmesi üzerine Genel Kurulda oylama yapıldığını hatırlatan Sachs, şu bilgileri verdi:
“Oylamada 157 ülke vize verilmesi yönünde oy kullandı. Yalnızca üç ülke hayır dedi: ABD, İsrail ve Paraguay. Bu tablo dünyanın nasıl bölündüğünü açıkça gösteriyor. Bir tarafta ABD, İsrail ve birkaç ülke yer alırken, diğer tarafta dünyanın geri kalanı duruyor. ABD, başka uygarlıklar üzerinde yaşatma ve öldürme kararı verme gücünü kendinde görüyor. İsrail de akılalmaz talepler dile getiriyor. Ancak dünyanın ezici çoğunluğu İsrail’in yaptıklarına karşı çıkıyor. Üstelik hem Yahudi olan hem de olmayan Amerikan halkının büyük çoğunluğu da bu politikalara karşı tavır alıyor.”
Program sunucusu Piers Morgan’ın, Çin’in yükselişini eleştirenlerin kendisini “sürekli Pekin’i övüp Washington’ı yermekle” suçladığını hatırlatması üzerine Sachs, amacının Amerikan hegemonyasını değil, çok kutuplu dünyada barış içinde bir arada yaşamı savunmak olduğunu kaydetti.
“Amerika’nın kum havuzundaki oyuncakları diğer ülkelerle paylaşmasını istiyorum”
Sachs, ABD dış politikasının Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tek kutuplu tahakküm arayışına girdiğini belirterek çocukluk metaforu üzerinden Washington yönetimine çağrıda bulundu:
“Ben sadece Amerika’nın diğer ülkelerle aynı kum havuzunda oynamasını, oyuncakları paylaşmasını ve kum havuzuna tek başına hükmetmeye çalışmamasını istiyorum. Sovyetler Birliği’nin sona ermesiyle birlikte ABD’nin tarihin zirvesinde tek başına kaldığı fikrine kapıldığımız bir dönem yaşadık. Buna ‘üstünlük’ adı verildi. 1990’lardaki yaklaşım, Amerikan dış politikasının tamamen bu üstünlüğü korumaya odaklanması gerektiği yönündeydi. Zbigniew Brzezinski buna stratejik zorunluluk diyordu. Benim ülkemle bir alıp veremediğim yok; orada yaşıyorum, orada üretiyorum. Tek isteğim, ülkemin başka uygarlıkları yok etmemesi, savaşlar kışkırtmaması, soykırımlara destek vermemesi, hükümetleri devirmemesi ve yabancı liderleri katletmemesidir.”
ABD’nin normal bir ülke gibi davranması halinde küresel ekonominin ve toplumların rahat bir nefes alacağını belirten Sachs, “Bunu yapabilseydik akaryakıt fiyatları düşerdi, insanlar daha huzurlu olurdu ve teknolojinin getirdiği imkanlardan birlikte yararlanırdık. Oysa Trump dünkü konuşmasında İran’ı yok etmekle tehdit ettikten sonra ‘Yapay zekayı kazanan her şeyi kazanır’ dedi. Herkesi ilgilendiren bilimsel bir gelişmede kazanmak ne anlama geliyor? Bu insanlığı kurtarabileceği gibi yok da edebilecek bir alan. Bu bir galibiyet oyunu değil. Benim itirazım işte bu zihniyete. Ben üstünlük kurmaya değil; barışa, refaha ve işbirliğine inanıyorum” değerlendirmesinde bulundu.
“Kendi güvenliğimizi isterken onların da güvenlik arayışını anlamalıyız”
Piers Morgan’ın, Çin’in askeri harcamalarını artırması, Doğu Türkistan’daki Uygurlara yönelik politikaları, Ukrayna ve Hürmüz Boğazı’ndaki etkisine değinerek “Çin’in niyetlerinin tehlikeli olmayacağından nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?” sorusunu yöneltmesi üzerine Profesör Sachs, askeri varlık kıyaslamaları yaptı.
Sachs, The New Yorker dergisinde yayımlanan ve annesine koşup “Johnny bana karşılık verdi” diye ağlayan çocuk karikatürünü hatırlatarak şöyle konuştu:
“Çin hakkında söylenenleri duyduğumda aklıma bu geliyor. Çin askeri harcamalarını artırıyor, evet; çünkü kendisini açıkça düşman ilan eden ABD’nin askeri bütçesinin yalnızca küçük bir bölümüne ulaşıyor. Çin sadece kendi zeminini yeniden kazanmaya çalışıyor. Bugün ABD’nin 80 ülkede 750 askeri üssü var. Tam 750 üs. Çin’in ise sadece Cibuti’de tek bir üssü bulunuyor; belki Kamboçya’da bir ikincisi var. ABD neredeyse ben doğduğumdan beri kesintisiz savaş halinde. Çin ise 1979’da Vietnam ile yaptığı beş haftalık sınır çatışmasından bu yana, yani tam 47 yıldır hiçbir savaşa girmedi.”
Batı’nın mutlak hakimiyet arzusunun terk edilmesi gerektiğini vurgulayan Sachs, şunları ekledi:
“Eski İngiltere Başbakanı Boris Johnson geçen yıl ‘Batı hegemonyasını korumak için Ukrayna’da kazanmak zorundayız’ demişti. Bu bir görüştür ancak benim paylaştığım bir görüş değil. Ben çok kutuplu bir dünyaya inanıyorum. Başka ülkelerle bir ölüm kalım mücadelesi içinde değiliz. Diğer ülkeleri şeytanlaştırmayı bırakmalıyız. Kendi güvenliğimizi isterken onların da güvenlik arayışını anlamalıyız. ‘Biz yaparsak meşrudur, siz karşılık verirseniz bu sizin saldırgan olduğunuzu kanıtlar’ mantığından vazgeçmeliyiz. 1950’lerde dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, Japonya’dan Tayvan’a, Filipinler’den Hint Okyanusu’na uzanan ilk ada zinciri doktrinini ortaya koymuştu. Amaç Çin’in Pasifik Okyanusu’na çıkışını engellemekti. Sınırlarımızı Batı Asya’da görüp o ada zincirini kontrol edeceğimizi söylüyoruz. Çin ise böylesi bir boyun eğmeyi kabul etmiyor. Eğer diğer ülkelerin kırmızı çizgilerine saygı gösterseydik, içişlerine karışmasaydık, hükümetleri devirmeseydik ve ABD ile İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı keyfi savaşlara girişmeseydik, dünya bugün çok daha sakin ve güvenli bir yer olurdu.”
Dünya Basını
Akademisyen Norman Finkelstein: Üniversitelerdeki baskı McCarthy dönemini aştı

Amerikalı akademisyen Norman Finkelstein, katıldığı programda İsrail’in Gazze harekatlarını, abluka koşullarını ve ABD’deki akademik sansür mekanizmalarını değerlendirdi. 1948 yılından bugüne uzanan tarihsel süreci ve sivil can kayıplarını ele alan Finkelstein, yıkımın arkasındaki temel askeri ve diplomatik etkenlere dikkat çekti.
Amerikalı gazeteci ve televizyon programcısı Tucker Carlson’ın çevrim içi yayınlanan programına konuk olan, “Soykırım Endüstrisi” kitabının yazarı, siyaset bilimci ve akademisyen Norman Finkelstein, 7 Ekim sonrasında Gazze’de yaşanan gelişmeler, İsrail’in askeri harekatları, Amerikan üniversitelerindeki ifade özgürlüğü krizleri ve Gazze’nin tarihsel arka planı üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Carlson’ın 7 Ekim eylemlerinin öncesinde Gazze’de yaşanan koşullara ilişkin sorusunu yanıtlayan Finkelstein, meselenin köklerinin 1948 yılına kadar uzandığını belirtti.
“Gazze 1948 yılında Gazze oldu”
Gazze Şeridi’nin bugünkü demografik yapısının 1948 yılındaki zorunlu göçle şekillendiğini anlatan Finkelstein, şu ifadeleri kullandı:
“Gazze, İsrail’in yaklaşık 750 bin Filistinli Arabı kendi sınırları içine kattığı topraklardan sürmesi neticesinde 1948 yılında Gazze haline geldi. Sürülen 750 bin kişinin yaklaşık 300 bini Gazze’ye gönderildi ve bu nüfus Gazze halkının kabaca yüzde 80’ini oluşturdu. Yerleşik halk bu büyük göç dalgasının altında kaldı. O tarihte Gazze, İngiliz Mandası altındaki Filistin’in bir parçasıydı.”
Finkelstein, 1948 sonrasında Mısır idaresine geçen bölgedeki koşulların daha ilk yıllardan itibaren uluslararası gözlemcilerin dikkatini çektiğini kaydetti.
Henüz 1950’li yıllarda Gazze’de görev yapan Birleşmiş Milletler yetkililerinin bölgeyi açıkça bir toplama kampına benzettiğini hatırlatan Finkelstein, dönemin tanıklıklarına değindi:
“Temmuz 1967’de Tennessee Senatörü olan baba Al Gore, Gazze’yi ziyaret etti. ABD Kongresi’ne döndüğünde gördüklerini anlatırken Gazze’yi kumların üzerine kurulmuş bir toplama kampı olarak nitelendirdi. Dolayısıyla 1948’den itibaren bölgeye giden dış gözlemcilerin kullandığı ortak kavram hep bu oldu.”
İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski başkanı Giora Eiland’ın ifadelerine dikkat çeken Finkelstein, Eiland’ın barış yanlısı bir profil çizmediğini, güncel İsrail hükümetine danışmanlık yapmayı sürdürdüğünü ve Gazze’nin güneyinde salgın hastalıkların patlak vermesini memnuniyetle karşılayacağını açıkça dile getirdiğini söyledi.
Finkelstein, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:
“Giora Eiland 2004 yılında üst düzey Amerikalı yetkililerle yaptığı bir görüşmede Gazze’yi devasa bir toplama kampı olarak tanımladı. Eiland bir İsrailli, bir Yahudi ve İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başkanıydı. Bir toprak parçasını toplama kampı olarak nitelemenin tarihsel ağırlığını elbette çok iyi biliyordu. İşin en acı tarafı, o günlerin Gazze’nin en iyi günleri olmasıydı.”
“Açlık sınırında tutulan bir toplama kampı”
Eski ABD Başkanı George W. Bush yönetiminin 2006 yılındaki demokrasi teşviki programı kapsamında Filistinlileri seçim yapmaya zorladığını aktaran Finkelstein, Hamas’ın 1993 Oslo Anlaşması’nı meşrulaştıracağı gerekçesiyle başlangıçta sürece katılmak istemediğini anlattı.
Filistin Yönetimi içindeki yolsuzluklara tepki gösteren halkın desteğini alan Hamas’ın seçimleri kazandığını hatırlatan Finkelstein, eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın seçim sonucuna yönelik pişmanlık dile getiren sözlerine atıfta bulundu. Seçim sürecini bizzat yerinde takip eden eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın oylamayı bütünüyle serbest ve adil olarak tanımladığını belirten Finkelstein, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Seçimlerin hemen akabinde İsrail, ardından ABD ve Avrupa Birliği, Gazze’ye orta çağ şartlarını andıran bir abluka getirdi. Gazze’ye sokulması yasaklanan maddeler için uzun listeler hazırlandı. Çikolata, civciv, cips, baharat, müzik aletleri ve defter girişi engellendi. Resmi belgeler daha sonra açığa çıktı; Gazze halkını asgari insani beslenme düzeyinde tutacaklarını açıkladılar. Bu, insanları açlık sınırında yaşatmanın diplomatik kılıfıydı. Gazze ekonomisini çöküşün eşiğinde tutarak halkın Hamas’ı devirmesini amaçladılar. Şili’de 1971 yılında Salvador Allende hükümeti başa geldiğinde ABD ekonomiyi çığlık attırana kadar sıkıştıracağız demişti. İsrail de Gazze’de tıpkı bunu yaptı.”
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Mary Robinson’ın 2008 yılındaki Gazze ziyaretinde bütün bir medeniyetin yok edildiğini kaydettiğini belirten Finkelstein, 7 Ekim 2023 öncesinde uluslararası kurumların Gazze’yi batan bir gemi ve zehirli bir gecekondu bölgesi olarak tarif ettiğini dile getirdi.
İsrail’in yıllar boyunca uyguladığı askeri harekatları çimleri biçmek metaforuyla adlandırdığına işaret eden Finkelstein, Gazze nüfusunun yarısının çocuklardan oluştuğu gerçeği karşısında bu ifadenin dehşet verici bir anlama büründüğünü vurguladı.
“Çocukların hedef alınması soykırım göstergesidir”
Finkelstein, 2008 yılındaki Dökme Kurşun, 2012’deki Savunma Sütunu ve 2014 yılındaki Koruyucu Hat operasyonlarını yüksek teknolojili katliam dalgaları olarak tanımladı.
2014’teki saldırının ardından bölgeye giden Uluslararası Kızılhaç Komitesi Başkanı Peter Maurer’in hayatında Gazze’deki boyutta bir yıkım görmediğini açıkladığını aktaran Finkelstein, geçmiş saldırılar ile güncel durum arasındaki uçurumu sayılarla açıkladı:
“Koruyucu Hat operasyonunda 18 bin ev yıkıldı veya ağır hasar aldı. Geride yaklaşık 2,5 milyon ton enkaz kaldı. 7 Ekim’den bu yana ise yıkılan konut sayısı 325 bini aştı. Gazze’de biriken moloz miktarı 61 milyon tona ulaştı. 2014 yılındaki yıkım eşsiz kabul edilirken bugünkü tablonun yanında artık bir ayrıntı bile sayılmıyor.”
Gazze’deki can kayıplarının boyutuna değinen Finkelstein, doğrudan bombardıman ve topçu ateşi neticesinde ölenlerin yanı sıra açlık ve çöken bağışıklık sistemi nedeniyle hayatını kaybeden çocukların varlığına dikkat çekti.
Kesin bir sayı vermenin güçlüğünü belirten Finkelstein, konuyu soykırım tartışmaları bağlamında ele aldı:
“Birleşmiş Milletler’in çocuk ölümlerine dair yayımladığı son rapor, bir çatışmanın savaş mı yoksa soykırım mı olduğunu ayırt etmede çocukların doğrudan hedef alınmasını temel bir gösterge kabul ediyor. Gazze Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre öldürülenlerin yaklaşık yüzde 30’u çocuklardan oluşuyor. Nazi soykırımında hayatını kaybeden 6 milyon Yahudi’nin 1,5 milyonu çocuktu; bu oran yaklaşık yüzde 25’e tekabül ediyordu. Şayet Nazi katliamının soykırım olduğu konusunda hepimiz hemfikirsek ve oradaki kurbanların yüzde 25’i çocuksa, Gazze’de katledilenlerin yüzde 30’unun çocuk olması meselenin bir soykırım olduğunu kanıtlayan güçlü bir veridir.”
Uluslararası Holokost Anma İttifakı’nın antisemitizm tanımında İsrail politikalarını Nazilerle kıyaslamanın yasaklandığını hatırlatan Carlson’a yanıt veren Finkelstein, İsrailli siyasetçilerin geçmişten bugüne rakiplerini sürekli Adolf Hitler ile özdeşleştirdiğini belirtti.
Cemal Abdül Nasır, Saddam Hüseyin, İranlı liderler ve Hamas için bizzat İsrail yönetimi tarafından Hitler benzetmesi yapıldığını kaydeden Finkelstein, İsrail eylemlerini eleştirenlerin bu kıyası yapmasının yasaklanmasındaki çelişkiye işaret etti.
“Amaç sadece soykırım değil, Gazze’yi tamamen boşaltmak”
Gazze’deki yıkımın İkinci Dünya Savaşı’ndaki Dresden bombardımanından dahi daha yoğun ve yıkıcı olduğunu vurgulayan Finkelstein, okulların yüzde 97’sinin yerle bir edildiğini, hastanelerin, sağlık çalışanlarının, Birleşmiş Milletler personelinin ve gazetecilerin benzeri görülmemiş biçimde hedef alındığını anlattı.
Finkelstein, İsrail’in temel niyetini şu sözlerle açıkladı:
“Ben İsrail’in öncelikli amacının doğrudan soykırım yapmak olduğunu düşünmüyorum. İsrail’in asıl gayesi Gazze’yi tamamen boşaltmak. Etnik temizlik yapmak istiyorlar. Kullandıkları yöntem ise Gazze halkını topraklarını terk edene kadar yok etmek. Sınırlar kapalı olduğu ve çevre ülkeler onları kabul etmediği için bu katliamı hedeflerine ulaşana kadar sürdürecekler. Gazze sorununu kökünden çözmekte kararlılar. Onlar için bu sorunu çözmek, nüfusu tamamen sürmek anlamına geliyor. İnsanları gitmeye ve komşu ülkeleri onları almaya ikna etmenin tek yolunu soykırım uygulamakta görüyorlar.”
Uluslararası hukuk uzmanlarının, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün kurucusu Aryeh Neier’in, örgütün eski direktörü Kenneth Roth’un, İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem’in ve Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail’in eylemlerini soykırım çerçevesinde değerlendirdiğini aktaran Finkelstein, dikkat çekici bir toplumsal veriyi paylaştı:
“Amerikalı Yahudilerin yüzde 30 ila 40’ı İsrail’in soykırım işlediği kanaatini taşıyor. Bu fevkalade çarpıcı bir durum. Küçüklüklerinden itibaren İsrail’e koşulsuz sevgi aşılanan, sinagoglarda bu bağlılığı bir aidiyet şartı olarak öğrenen eğitimli bir topluluktan söz ediyoruz. Kolayca kandırılamayacak bu insanların böylesi bir sonuca varmış olması tarihi bir duruştur.”
“Akademik özgürlüğe yönelik eşi görülmemiş saldırı”
7 Ekim’den sonra İsrail eylemlerini açıkça savunmanın zorlaştığını, İsrail ordusunda görev yapan çifte vatandaş askerlerin işledikleri fiilleri bizzat sosyal medyada paylaşarak dehşeti gizlenemez kıldığını belirten Finkelstein, bu aşamada finansal baskı araçlarının devreye sokulduğunu anlattı.
Milyarder bağışçıların üniversite yönetimlerine şantaj yaptığını ifade eden Finkelstein, Harvard, Pennsylvania ve Columbia üniversitelerindeki rektör istifalarına değindi:
“Bill Ackman gibi isimler kamuoyu önünde üniversite yönetimlerini hedef aldı. Gazze’ye destek veren öğrencilerin kampları dağıtılmazsa mezun bağışlarını keseceklerini duyurdular. Harvard gibi devasa bütçelere sahip okullarda bile tek bir mezunun 50 milyon ila 300 milyon dolar bağışladığı düşünüldüğünde bu baskı sonuç verdi. Harvard Rektörü Claudine Gay, Pennsylvania Üniversitesi Rektörü Elizabeth Magill ve Columbia Üniversitesi Rektörü Minouche Shafik görevlerinden uzaklaştırıldı. Magill görevden ayrıldığında yakın bir tanıdığıma yalnızca iki kelime söyledi: Para konuşur.”
Üniversitelerde, hastanelerde ve kültür kurumlarında büyük bir korku iklimi inşa edildiğini dile getiren Finkelstein, tıp çalışanlarının sosyal medya paylaşımları sebebiyle işlerini kaybettiğini, New York’taki kütüphane ve sanat kurumlarının finansal bağımlılıkları yüzünden sessizliğe gömüldüğünü söyledi.
ABD tarihindeki akademik baskı dönemlerini inceleyen bir akademisyen olarak mevcut tabloyu kıyaslayan Finkelstein, şu ifadeleri kullandı:
“Ülke tarihimizde böylesi görülmedi. Yirminci yüzyılın başındaki Kızıl Tehlike veya McCarthy dönemi dahil, akademik özgürlüğe yönelik bu çapta cüretkar bir saldırı yaşanmadı. Görevden alınan üç rektör de kadındı ve ikisi azınlık mensubuydu. Tüm ilerici kültürel koruma mekanizmalarına sahip olmalarına rağmen hiçbiri koltuğunu koruyamadı. New York Times gibi yayın organları sessiz kaldı. Bu terör dalgası halen sürüyor. 2024 baharından bu yana koca ABD’de konuşma yapmam için sadece iki üniversiteden davet aldım. Geçmişte yılda 40 farklı okulda ders ve konferans veren biri olarak kendi yaşadığım New York’ta tek bir kuruma bile çağrılmadım.”
Öğrencilerin yüzlerinin kamyonetlere yansıtılarak terörist ilan edildiğini, ailelerinin yaşadığı mahallelerde dahi teşhir edildiklerini anlatan Finkelstein, Harvard Üniversitesi’nin hazırladığı 312 sayfalık antisemitizm raporunu bizzat okuduğunu belirtti.
Raporda somut bir vakanın yer almadığını, İsrailli öğrencilerin kendilerini dışlanmış hissetmelerinin antisemitizm torbasına doldurulduğunu ifade eden Finkelstein, Harvard Rektörü Alan Garber’ın da rapordaki iddiaların büyük bölümünün aslında İsrail devletine yönelik siyasi eleştirilerden ibaret olduğunu kabul etmek zorunda kaldığını hatırlattı.
ABD Yüksek Mahkemesi içtihatlarına göre anayasanın Amerikan bayrağını yakmayı ve hükümetin şiddet yoluyla devrilmesini savunmayı dahi ifade özgürlüğü kapsamında koruduğuna dikkat çeken Finkelstein, “Nehirden denize” sloganının suç sayılmaya çalışılmasının hiçbir yasal zemini bulunmadığını söyledi.
“Netanyahu İsrail toplumunun kusursuz bir yansıması”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun şahsi siyasi geleceğine yönelik soruları yanıtlayan Finkelstein, Netanyahu’nun görevden düşeceği yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi.
Netanyahu’nun İsrail tarihinin en uzun süre görev yapan başbakanı olduğunu hatırlatan Finkelstein, siyasetçinin toplumla olan bağını şu sözlerle tanımladı:
“Sürekli olarak Netanyahu’nun devrileceği, yolsuzluk davaları yüzünden siyasetten silineceği söyleniyor ama bu asla gerçekleşmiyor. Bunun yegane sebebi, Netanyahu’nun İsrail toplumunun kusursuz bir yansıması olmasıdır. Kibirli, kendini haklı gören bir Yahudi üstünlükçüsü portresi çiziyor. İsrail toplumu ona baktığında kendi yansımasını görüyor. Hakkındaki yolsuzluk iddiaları veya şahsi skandallar İsrail kamuoyunun umurunda bile değil.”
Geçmişte işgal altındaki Filistin topraklarına giderken 1989 ve 2004 yıllarında İsrail’e girişinin engellendiğini anlatan Finkelstein, Noam Chomsky dahil işgale karşı çıkan pek çok Yahudi entelektüelin İsrail tarafından kara listeye alındığını aktardı.
Gençlik yıllarından bu yana adalet arayışını hayatının merkezine koyduğunu ve bunun bedellerini ödemeye her zaman hazır olduğunu söyleyen Finkelstein, akademik kariyerinde maruz kaldığı engellemelere değindi.
DePaul Üniversitesi’ndeki kadro başvurusunun 2007 yılında dış baskılar ve akademisyen Alan Dershowitz’in müdahaleleriyle reddedilmesinin akabinde 13 yıl boyunca tamamen işsiz kaldığını açıklayan Finkelstein, yaşadığı zorlu süreci şöyle aktardı:
“2007’den 2020 yılına kadar hiçbir iş bulamadım. Tamamen işsizdim. İnsanların hayat ritmi dış etkenlerle belirlenir; işe gidersiniz, sorumluluklarınız vardır. Ben ise her sabah uyandığımda varlığıma bir amaç bulmak zorundaydım. Hayatımın karanlık bir dönemiydi. Daha sonra Hunter College ve Brooklyn College gibi kurumlarda geçici dersler verdim. Kırk yılın akademisyeni olarak haftalarca maaşımı alamadığım, ders saati ücretiyle çalışan sözleşmeli okutman muamelesi gördüğüm, aşağılayıcı tecrübeler yaşadım. Oysa ben sadece genç zihinlerle temas kurmayı ve düşünmeyi öğretmeyi seviyordum.”
Dersliklerin siyasi propaganda alanı olmadığını savunan Finkelstein, İngiliz filozof Bertrand Russell’ın her büyük tartışmada her iki tarafın da güçlü argümanları olduğu yönündeki sözünü hatırlattı.
Öğrencilere kendi doğrularını dayatmak yerine kanıtları tartmayı öğretmenin bir akademisyenin asli görevi olduğunu vurguladı.
Lisansüstü öğrencilik yıllarında Joan Peters’ın kaleme aldığı ve Filistin topraklarının aslında boş olduğunu, Arapların dışarıdan göç ettiğini savunan kitabın demografik sahtekarlıklarını aylar süren arşiv çalışmalarıyla tek tek ortaya çıkardığını anlatan Finkelstein, Noam Chomsky’nin desteğini kazandığı o dönemin ardından akademik kapıların yüzüne tek tek kapandığını anımsattı.
“7 Ekim’de sistematik cinsel şiddet tezini doğrulayan tek kanıt yok”
Yeni kitabı “Gazze’nin Mezar Kazıcıları” hakkında Carlson’ın sorularını yanıtlayan Finkelstein, 7 Ekim günü Hamas ve diğer silahlı grupların ağır suçlar işlediğini inkar etmediğini, ancak sistematik tecavüz iddialarının hiçbir maddi delile dayanmadığını ifade etti.
Kitabının ilk bölümünü bu iddiaların incelenmesine ayırdığını belirten Finkelstein, Dr. Cochav Elkayam-Levy öncülüğünde kurulan İsrail sivil komisyonunun yayımladığı 300 sayfalık raporu ayrıntılarıyla incelediğini kaydetti:
“Komisyon, ellerinde 7 Ekim gününe ait 10 bin fotoğraf ve video kaydı olduğunu açıkladı. Bu kayıtları izlemenin tek bir araştırmacı için günde sekiz saat çalışmayla yedi aydan fazla süreceğini belirttiler. Araç kameraları, kask kameraları, güvenlik kameraları ve telefon kayıtları topladıklarını ifade ettiler. Ancak ellerindeki devasa arşivde Hamas üyelerinin tecavüz veya cinsel şiddet uyguladığını gösteren tek bir kare görüntü dahi yok. Uluslararası Af Örgütü de böyle bir görsel kanıtın varlığını teyit etmedi. Adli tıp delili bulunmadığını cesetlerin dini usullere göre hızla defnedilmesiyle gerekçelendirdiler. Ancak tek bir dijital kaydın dahi çıkmaması akıl dışıdır.”
Rapordaki tanıklıkların tutarsızlığına değinen Finkelstein, penceresiz kapalı bir karavanda saklanan ana tanığın uzaktan sesler duyduğunu iddia etmesinin hukuki hiçbir geçerliliği olmadığını dile getirdi.
Rehinelikten kurtulan Amit Soussana dahil raporda adı geçen mağdurların hiçbirinin tecavüze uğradıklarına dair doğrudan bir beyanda bulunmadığını kaydeden Finkelstein, Meta’nın eski yöneticisi Sheryl Sandberg’in hazırladığı belgeseli de sert bir dille eleştirdi:
“Sandberg, Harvard mezunu zeki bir kadın ve iktisat eğitimi almış biri olarak kanıt standartlarını gayet iyi bilir. Ancak hazırladığı filmde elindeki telefona bakıp dehşete düşmüş numarası yapıyor. Ortada iddiaları kanıtlayan hiçbir görüntü yokken bunu bir propaganda aracına çevirdiler. Gerçeklerin hiçbir önemi kalmadı; onlar için mühim olan tek şey kendi ideolojik davalarını ne pahasına olursa olsun ayakta tutmaktır.”
“Silahların yüzde 70’ini ABD sağladı”
Carlson’ın uluslararası mahkemelerde bir hesap verme sürecinin başlayıp başlamayacağına ilişkin sorusunu yanıtlayan Finkelstein, tüm bir toplumun suça ortak olduğu durumlarda yargı mekanizmalarının işletilmesinin imkansız olduğunu belirtti.
İsrail yönetiminin hiçbir zaman hesap vermeyeceğini ifade eden Finkelstein, sözlerini şöyle tamamladı:
“ABD buna asla müsaade etmez. Bir domino etkisi korkusu hakim. Şayet İsrailli yetkililer sanık sandalyesine oturursa Joe Biden ve Antony Blinken’ın durumu ne olacak? Gazze’deki soykırımda kullanılan silahların yüzde 70’ini bizzat ABD tedarik etti. Washington silah akışını kesebilecek tek güçtü ama bunu yapmadı. 1964’te Vietnam Savaşı’na karadan girmek için Tonkin Körfezi olayını kurgulamışlardı; en azından göstermelik bir gerekçeleri vardı. İsrail’in son dönemde İran’a yönelik doğrudan saldırılarında ise böylesi bir kılıf dahi aranmadı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden ise çıt çıkmadı. Hatta Güvenlik Konseyi aldığı 2803 sayılı kararla Gazze’nin idaresini fiilen Donald Trump’a teslim etti. Yeni kitabımı yazmamdaki yegane amaç, gelecekte kimsenin yargılanmayacağını bilerek Gazze halkına reva görülen bu tarihi kötülüğün kaydını gelecek nesillere eksiksiz biçimde aktarmaktır.”
Asya2 hafta önceDeepSeek mühendisi: “Gelecek ya komünizm olacak ya Cyberpunk”
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Milanovic: Küresel neoliberalizm bitti, yeni bir evreye geçtik
Amerika2 hafta önceBannon ile Sanders, yapay zekaya karşı bir araya geliyor
Rusya2 hafta önceFransa, Rus milyarder Usmanov için AB yaptırımlarının kalkmasını istedi
Avrupa2 hafta önceWolfgang Streeck: Oyun zamanı sona erdi, durum ciddi
Rusya2 hafta önceRusya, Ermenistan’a doğalgaz iletimini 10 gün süreyle askıya alıyor
Asya2 hafta önceSingapur, bürokraside “liyakat” için siyasetçilere milyonlar ödüyor
Rusya2 hafta önceWSJ: Rusya ucuz silah üretiminde ABD ve Ukrayna’yı geride bıraktı











