Bizi Takip Edin

Diplomasi

Kuzey Afrika’nın IMF sınavı

Yayınlanma

Ekonomilerinin yapısal sorunlarının yanı sıra Kovid-19 sonrası küresel enflasyon ve yükselen faiz oranları ile Rusya-Ukrayna savaşının etkileri Kuzey Afrika ülkelerini son yılların kötü ekonomik tablosuyla karşı karşıya bıraktı. Ciddi ekonomik krizle boğuşan Mısır, Tunus ve Fas dış finansman sorunu yaşıyor.  

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Kuzey Afrika ülkelerinin geçmişten bugüne IMF’den borçlanma serüvenine mercek tutuyor. Bugüne kadar IMF’nin dayattığı ekonomik politikalar, birçok Afrika ülkesinde az gelişmişlik, açlık, toplumsal gerginlik, politik çatışmalar, anayasal krizler ve toplumsal ayaklanma gibi köklü sonuçlar doğurdu. Makalenin yazarı bu başarısızlığı büyük oranda IMF programlarını uygulamayan yerel yöneticilere fatura etse de bu programlara harfiyen uyan ülkelerin bugün karşılaştığı ekonomik tablo, bu savın gerçek olmadığını kanıtlıyor.

Ekonomik eşitsizliği körükleyen IMF dayatmaları nedeniyle “sütten ağzı yanan” pek çok ülke bugün alternatif yollar tükenene kadar IMF’nin kapısını çalmakta tereddüt ediyor. Aşağıdaki makale, bu tereddüdün nedenlerini sayısal olarak açıklamaya çalıyor:

***

Borç batağında: Kuzey Afrika’nın IMF ile karmaşık ilişkisine bakış

Kawthar Zantour

Mısır, Tunus ve Fas, toplam 20,5 milyar dolar olduğu tahmin edilen borçlarıyla IMF’den en fazla borç alan Arap ülkeleri.

Kuzey Afrika ülkelerinin Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yaşadıkları deneyimler genellikle beklenen sonuçların elde edilememesi ile sonuçlandı. Bazı ülkelerin peşini iflas korkusu bırakmazken, bazıları da yapısal reformları yeniden hayata geçirme tehdidiyle karşı karşıya.

Mısır, Tunus ve Fas 25 Ağustos 2023’te açıklanan son verilere göre toplam 20,5 milyar dolar olduğu tahmin edilen borçlarıyla IMF’den en fazla borç alan Arap ülkeleri konumunda.

Buna Mısır’ın 16.68 milyar dolar, Fas’ın 1.9 milyar dolar ve Tunus’un 1.83 milyar dolarlık borcu da dahil.

Bu arada Cezayir fondan en son 1990’larda kredi almıştı. Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun, dış borçlanmanın ulusal egemenliğe zarar verdiğini savunduğundan ülke karşılaştığı tüm krizlere rağmen yeniden borç almayı reddetmekte kararlı.

Libya, Albay Muammer Kaddafi’nin iktidarının son anlarına kadar IMF’nin alacaklı üye ülkeleri arasındaydı. Hatta IMF’nin aynı yılın ağustos ayında yayınladığı rapora göre Mart 2011 sonuna kadar küresel borç veren ülke olarak kaldı.

Ayrıca Kuzey Afrika’da 2013’ten bu yana IMF programlarına dahil olmayan tek ülke. Kurum, ülkedeki silahlı çatışmaları gerekçe göstererek on yıllık bir aradan sonra bu yılın ilk yarısında ülkeyi izlemeye yeniden başladı.

Bu, IMF borçlanmasına geri dönüşleri, kendi devrimlerinin getirdiği büyük değişikliklerin ilk tezahürü olan diğer iki Arap Baharı ülkesi olan Mısır ve Tunus’tan farklı.

Mısır’ın devam eden mücadelesi

Mısır’ın IMF ile olan deneyimi diğer Kuzey Afrika ülkelerinden farklı. Ağır borç portföyü onu IMF’den borç alanlar listesinde Arjantin’den sonra dünyada ikinci sıraya yerleştiriyor.

Mısır, on yıllar boyunca yedi anlaşma imzalayarak fon ile çeşitli finansman programlarından yararlandı.

Bunlardan 186 milyon dolar değerindeki ilki Başkan Enver Sedat döneminde, ekonomik istikrar programının (1977-1981) parçası olarak imzalandı. Sonuncusu ise Ekim 2022’de 3 milyar dolar tutarında “genişletilmiş kredi kolaylığı” kapsamında imzalandı.

Mısır’ın IMF ile ilişkisi inişli çıkışlı bir seyir izliyor. İlişki Kahire’nin 1945 yılında fona üye olmasıyla başladı. Geçen 78 yıl boyunca ülke, sertlik, reddedilme ve umursamazlığın bir kombinasyonuyla karşılaştı.

2016’daki “başarılı” anlaşmanın ardından Kahire, üst düzey fon yetkililerinden büyük takdir ve övgü aldı. Ancak daha sonraki gelişmeler, Mısır tarihindeki en yüksek kredi miktarı (12 milyar dolar) ve hayal kırıklığı yaratan sonuç göz önüne alındığında, bu başarının göreceli olduğunu hatta hiç olmadığını gösterdi.

Kredi, IMF’nin “makroekonomik kırılganlıkları ele alma ve kapsayıcı büyüme ve istihdam yaratmayı teşvik etme” hedeflerine ulaşamadı.

2016 anlaşması Mısır’ın son derece sorunlu ekonomisi için kaçırılmış bir fırsat olabilir. Bu dönemde Kahire, ekonomik toparlanma programını finanse etmek ve kredi anlaşmasında yer alan bazı reformları uygulamak için önemli dış kaynakları (10 milyar dolardan fazla) harekete geçirmeyi başardı.

Ancak, sonuçlar nihayetinde benimsenen politikalarda eksiklikler olduğunu gösterdi ve ülke 2020’de iki farklı finansman türü için IMF’ye geri dönmek zorunda kaldı. Bunlardan ilki, 2.77 milyar dolar değerindeki Hızlı Finansman Aracı Programı kapsamında geldi.

İkincisi ise ülkenin Kovid-19 salgınının etkileriyle mücadelesini desteklemek üzere 5.2 milyar dolarlık acil yardım programının bir parçası olan bir “onay anlaşması”ydı. Bir başka anlaşma da geçen yılın sonlarında imzalanmıştı.

Mısır ayrıca IMF’nin döviz kıtlığı çeken 70 kadar ülkeyi desteklemeyi amaçlayan Dayanıklılık ve Sürdürülebilirlik Fonu kapsamında 2023 yılı sonuna kadar 1.3 milyar dolarlık yeni IMF kredisi talebinde bulundu.

Genel olarak, Mısır’ın IMF ile devam eden ilişkisine dair değerlendirmelerin tutarlı olduğu görülüyor.

Ülkenin 1991 yılında 375 milyon dolar değerinde (ve Başkan Hüsnü Mübarek döneminde yapılan) anlaşma, ülkenin krizler tarihinde potansiyel bir zirve noktası olarak öne çıkıyor. Kayda değer sosyal yansımalarına rağmen bu anlaşma, özellikle ülkenin iki kez Paris Kulübü’ne başvurmak zorunda kalmasıyla kıyaslandığında, dönüm noktası niteliğinde bir olay olarak kabul ediliyor.

Bu anlaşmanın şartları birçok olumlu sonuca yol açtı. Bunlar arasında harcamaların rasyonelleştirilmesi, sübvansiyonların aşamalı olarak kaldırılması, ücret yükünün ve kamu sektörü harcamalarının azaltılması, bankacılık sektöründe reform yapılması ve İş Hukuku ile özelleştirme tedbirlerinin yürürlüğe konulması yoluyla bütçe açığının azaltılması yer alıyor.

Buna ek olarak, etkili vergi politikası reformlarını benimseme, dış ticaretin serbestleştirilmesi, gümrük kısıtlamalarının hafifletilmesi ve yabancı yatırımı teşvik eden yasaların getirilmesi gibi önlemler alındı.

Anlaşma genellikle Mübarek rejiminin gücü ve ülkenin savaşlar, ekonomik şoklar ve mali sıkıntılardan sonra istikrara duyduğu ihtiyaç sayesinde birçok kişi tarafından başarılı olarak görüldü.

Ancak, rejimin o dönemdeki siyasi pragmatizmi olmasaydı anlaşmanın yetersiz kalacağını düşünenler de vardı. Irak savaşına girme kararı, Paris Kulübü üyelerinin toplam dış borcunu yarı yarıya azaltmayı kabul etmesiyle mali desteğin kapılarını açtı. Sonuç olarak, 1990’da GSYİH’nin %106.9’u olan borç 2001’de yaklaşık %27’ye düştü.

Tunus’un Karmaşık Durumu

Aynı dönemde, 1990’ların başında, en büyük IMF borçluları listesindeki ikinci Arap ülkesi olan Tunus, liberal uzmanların yapısal reform programının başarısı olarak gördükleri şey sayesinde ekonomisinde büyük bir sıçrama kaydetti.

O dönemde ülkenin Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali yönetimindeki rejimin IMF’nin tavsiyelerine oldukça iyi uyduğu düşünülüyordu.

Komşu ülkeler Fas ve Cezayir de benzer durumdaydı ve bu durum bölgedeki rejimlerin (Libya hariç) IMF’yi bir kurtarıcı olarak kullanmasına yol açtı. Bu durum ciddi mali açıkların, döviz rezervlerinin çöküşünün ve dış borçlardaki rekor artışın bir sonucuydu.

Tunus’a gelince, eski lider Habib Burgiba ile Amerika arasındaki stratejik ilişkiler sayesinde fon, Tunus’un uzun süreli finansman ortağı haline gelmişti.

Tunus’un o dönemdeki başbakanı Raşid Sfar, yapısal reform programının bir parçası olarak 1986 yılında imzalanan ve en önemli -ama en tehlikeli ve sosyal açıdan en acımasız- anlaşma olarak kabul edilen anlaşmayı destekledi.

Tunus ile IMF arasındaki anlaşmalar köklü ve sürdürülebilirdi. Bu ilişkiler 1964’ten 1991’e kadar kesintisiz devam etti. Ancak bundan sonraki yirmi yıl boyunca Tunus IMF’den tek bir dolar bile borç almamayı başardı. Bu büyü, 2013 yılında fonun kapısını tekrar çalınca bozuldu.

1984 yılına gelindiğinde IMF, sübvansiyonların kaldırılması da dahil reformların başlatılmasını şart koştu ve bu da Tunus’taki “ekmek isyanlarını” tetikledi. Bu şiddetli gösterilerde IMF’nin kemer sıkma programı nedeniyle artan ekmek fiyatları protesto ediliyordu.

İki yıl sonra Tunus, kamu sektöründe istihdamın azaltılması, faiz oranlarının yükseltilmesi, iç borçlanmanın sınırlandırılması, kamu harcamalarının azaltılması, dolaylı vergilerin artırılması, yabancı yatırımların teşvik edilmesi ve 560 devlet şirketinin özelleştirilmesi gibi daha acı kemer sıkma politikalarını beraberinde getiren bir anlaşma imzaladı.

Dünya Bankası raporuna göre bu anlaşma, ülkenin en kötü durumdan kurtulmasına yardımcı oldu ama aynı zamanda “ailelerin egemenliği” olarak adlandırılan bir dönemi de başlattı.

2019 yılında, geçiş dönemi adaletinden sorumlu bir kamu kurumu, IMF’ye mektup yazarak 1991 anlaşmasından kaynaklanan politikaların mağdurları için bir özür ve mali tazminat talep etti. Ayrıca Tunus’un gayrimeşru olduğunu düşündükleri borçlarının “iktidardaki ailelerin yararına kullanıldığı” için iptal edilmesi çağrısında bulundular.

Tunus 2011’den bu yana biri 2013’te, biri 2016’da ve biri de Kovid-19’un etkileriyle mücadele için 2020’de olmak üzere IMF ile üç finansman anlaşması imzaladı.

Ancak Tunus’un son on yılda IMF ile yaşadığı deneyim, 1960’ların sonundan 1990’ların başına kadar uzanan deneyimlerden büyük ölçüde farklı oldu.

Siyasi istikrarsızlık ve birbirini izleyen hükümetlerin beceriksizliği nedeniyle reformlar hayata geçirilemedi.

Ülke 25 Temmuz 2021’de geçiş dönemine girdikten sonra durum daha da kötüleşti. 1.9 milyar dolarlık yeni anlaşma, Devlet Başkanı Kays Said’in sözde diktaları reddetmesi ve 1984 ekmek devriminin tekrarlanmasından korkması nedeniyle bozuldu.

Cezayir ve Fas

Tunus’un iki dost olmayan komşusu Cezayir ve Fas’ın IMF ile farklı bir ilişkisi var. İki ülke 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında yapısal reform programlarını uygularken benzer zorluklar yaşadı.

Fas, 2012 yılından bu yana, ihtiyati ve likidite sınırı kapsamında her biri yaklaşık 3 milyar dolar değerinde olmak üzere art arda dört anlaşmadan yararlandı. Son anlaşma Nisan ayında 5 milyar dolarlık esnek kredi hattı kapsamında yapıldı.

Ancak Cezayir geçmiş deneyimlerinden ders aldı. Cezayir, hem Mağrip’in en büyük ekonomisi hem de 1963 yılında IMF’ye katılan bölgedeki son ülke.

Cezayir’in mevcut siyasi liderliği, hangi zorlukla karşılaşırsa karşılaşsın IMF’den borç alma alışkanlığını canlandırmayı reddediyor.

Cumhurbaşkanı Tebbun bunun her şeyden önce “ulusal egemenliği korumanın” bir yolu olduğunu ve ikinci olarak da 1994 anlaşmasını yeniden yaşamak istemediklerini söylüyor.

Tebbun’un yorumları Kovid-19 krizi sırasında geldi. Cezayirli yetkililer krizi yönetmek için bütçelerini yarı yarıya azaltarak bir kemer sıkma politikası benimsedi.

1990’ları “yapısal reformlar” yoluyla acı bir şekilde yaşayan Kuzey Afrika ülkelerinin aksine, IMF ile Cezayir arasındaki ilişki eşler arası bir ilişkiye dönüştü.

Ülkenin döviz rezervlerinde büyük bir toparlanma yaşandı ve bu da Maliye Bakanı Karim Judy’nin 2012’de Parlamento’da hükümetin IMF’ye 5 milyar dolar borç verme kararını savunurken “uluslararası finans kurumları içinde nüfuzunu” artırma olasılığını ortaya çıkardı.

Ancak 2018’de Cezayir Merkez Bankası Başkanı bu miktarın IMF’ye aktarıldığını yalanladı ve Cezayir’in de diğer 60 ülke gibi istisnai küresel koşullar halinde fonun emrine 5 milyar dolar vermeyi taahhüt ettiğini vurguladı.

Bu arada IMF’ye 1958 yılında katılan Fas, IMF’den yüklü miktarda borç almaya devam etti. Siyasi istikrarı nedeniyle kurumla olan ilişkisi daha esnekti.

Özellikle “Arap Baharı üçlüsü” Mısır, Tunus ve Libya ile kıyaslandığında konumu nispeten güçlü. Ayrıca, halk protestolarının Cumhurbaşkanı Buteflika’nın iktidarını sona erdirmesinin ardından değişikliğe giden Cezayir’e kıyasla da iyi durumda.

Fas 1983 yılında borçlarını ödeyemez duruma düşmüştü. Bu başarısızlık, ülkeyi ciddi mali dengesizlikler, 1983’te GSYH’nin %12’si oranında bütçe açığı ve kamu borcunun GSYH’nin %82’sine yükselmesi ve döviz rezervlerinin ancak iki günlük arzı karşılamasıyla mücadele için 1993’e kadar süren bir yapısal uyum programına girmeye zorladı.

Libya… istisna

Libya, Kuzey Afrika ülkeleri arasında bir istisna olarak öne çıkıyor. IMF’den hiç kredi almadı.

1958 yılında fonun üyesi olan Libya, 2012 yılında geçiş hükümeti lideri Abdürrahim el-Keib’in kararıyla payını güçlendirdi. Ülkenin 1,121,000 çekme hakkı birimini (yaklaşık 1,735,000 dolar değerinde) 1,573,000 birime (yaklaşık 2,430,000 dolar değerinde) yükselteceğini duyurdu.

Libya IMF ile “gururla” ilgileniyor ve bu sayede görece özgürlüğün tadını çıkarıyor.

Bingazi Üniversitesi’nde ekonomi profesörü olan Dr. Attia Al-Mahdi Al-Fitouri basına yaptığı açıklamada “Libya fondan hiçbir zaman kredi almadı, krediye ihtiyacı yok ve bu nedenle krediye ihtiyacı olan ve vatandaşlarına sert kemer sıkma politikaları uygulamak zorunda olan ülkelerin aksine fonun kural ve yönergelerini ihlal edebilir” dedi.

Farklı öncelikler

IMF ile ilişkiler söz konusu olduğunda Kuzey Afrika ülkelerinin farklı öncelikleri var.

Öncelikle Cezayir ve Libya IMF’nin kendi politikalarına doğrudan müdahale etmesini istemiyor. Fonla ilişkileri tartışmalı, zira tutumları fonun raporlarını sorgulamaktan, onu “değersiz bir danışmanlık ofisi” olarak görmeye kadar değişiyor.

Öte yandan Fas, yapısal uyum programına geri dönmemek için elinden geleni yapıyor. 1980’lerdeki program beraberinde geniş çaplı sorunlar doğuşmuş ve o dönemde maliye bakanı olan Fas Merkez Bankası başkanından uyarılar almıştı.

Bu arada Mısır, IMF’den daha fazla esneklik istiyor. Carnegie Orta Doğu Merkezi, 6 Temmuz 2023’te yayınladığı bir raporda, ülkenin reformları, özellikle de döviz kurunun serbestleştirilmesini uygulamadaki başarısızlığı nedeniyle fonun Mısır’a alışılmadık bir sertlikte yaklaştığını belirtti.

Mısır’ın en önemli önceliği yıl sonuna kadar 3.86 milyar dolarlık kısa vadeli ve 11.38 milyar dolarlık uzun vadeli borcun geri ödenmesini sağlamak.

Temerrüde düşmek, IMF ile henüz bir anlaşmaya varamamış olan Tunus için de endişe kaynağı.

Bugün Tunus ve Mısır IMF için iki kronik vakayı temsil ediyor.

Son 10 yılda sayısız başarısız ve sonuçsuz “reform” programı uygulama girişiminde bulunan bu iki ülke, ekonomik, mali ve sosyal krizlerini daha da derinleştirdi.

Diplomasi

NATO ajansı ölçek ekonomisiyle Ukrayna’nın giderlerini azaltacak

Yayınlanma

Financial Times’ın haberine göre NATO, Ukrayna’nın silah ve mühimmat tedarikini bünyesindeki Destek ve Tedarik Ajansı üzerinden yürütmesine onay vererek teslimatları hızlandırmayı ve maliyetleri düşürmeyi amaçlıyor. Avrupa Birliği’nin sağladığı 90 milyar avroluk kredinin 60 milyar avrosu savunmaya ayrıldı.

NATO, Ukrayna’nın silah, mühimmat ve askeri teçhizat alımlarını kendi bünyesindeki Destek ve Tedarik Ajansı (NSPA) üzerinden yapmasına olanak tanıdı.

Financial Times gazetesine konuşan ajansın Operasyon Destek Direktörü Jacqueline Borsboom, bu adımın teslimatları hızlandıracağını ve maliyetleri düşüreceğini kaydetti.

Borsboom, mekanizmanın Ukrayna’ya tedarik tecrübesi, destek hizmetleri ve mevcut sanayi altyapısına doğrudan erişim sağlayacağını belirtti.

Yetkili, “Ölçek ekonomisi sayesinde maliyet avantajı ortaya çıkacak” dedi.

Yeni uygulamayla Kiev yönetimi, ihtiyaç duyduğu askeri malzemelerin teminini doğrudan ajansa devredebilecek.

Borsboom, Ukrayna’nın örneğin 30 bin takım askeri üniformaya ihtiyaç duyduğunda satın alma sürecini ajansa devredebileceğini anlattı.

Anlaşma, ittifakın nisan ayında Ukraynalı savunma şirketlerinin NSPA ihalelerine katılmasına izin veren kararının devamı niteliğini taşıyor.

Ajans geçen hafta Kiev’de yaklaşık 150 Ukraynalı şirketle bir araya gelerek tedarikçi kaydı ve sözleşme süreçlerini paylaştı.

Ukrayna silah alımlarını ABD ve Avrupa Birliği kaynaklarıyla finanse ediyor

Ukrayna 2025 yılından bu yana Amerikan silahlarını, NATO ülkelerinin Kiev için ABD’den silah ve mühimmat temin ettiği PURL mekanizması üzerinden ediniyor.

The Economist dergisi, Ukrayna’nın Patriot sistemleri için önleme füzelerinin yüzde 95’ini ve F-16 savaş uçakları füzelerinin büyük kısmını bu mekanizmayla temin ettiğini yazdı.

Uzmanlar, mevcut koşullarda Amerikan sevkiyatlarına denk bir alternatif olmadığını değerlendiriyor.

Financial Times, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, Ukrayna’nın Rus petrol rafinerilerine düzenlediği saldırıları durdurmak amacıyla bu program kapsamındaki sevkiyatları ve istihbarat paylaşımını kesme tehdidinde gittiğini aktarmıştı.

Kiev yönetimi Amerikan silahlarının yanı sıra askeri alımlarını Avrupa Birliği kredisiyle de finanse edebilecek.

AB, Aralık 2025’te Ukrayna’ya ortak bütçeden 2026-2027 dönemi için dondurulan Rus varlıklarına dokunmadan 90 milyar avroluk kredi sağlama kararı aldı.

Macaristan, Çekya ve Slovakya’nın dışında kaldığı kredi paketi Nisan 2026’da onaylanırken bu kaynağın 60 milyar avroluk bölümü savunma harcamalarına ayrıldı.

Avrupa Komisyonu, finansman çerçevesinde hava ve füze savunma sistemleri, füzeler, mühimmat ile radarları içeren 6,1 milyar avroluk yeni silah alımını onayladı.

Bu alımların ağırlıklı olarak Avrupalı savunma sanayisi şirketlerinden yapılması hedefleniyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Mekke Savunma Paktı Meclis’te: Bir ülkeye saldırı hepsine sayılacak

Yayınlanma

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Meclis’e sundu. Middle East Eye sitesinin ulaştığı 16 maddelik süresiz anlaşma, bir ülkeye yönelik dış saldırıyı tüm müttefiklere yapılmış sayıyor ve yürürlüğe girdikten sonraki ilk 10 yıl çekilmeyi yasaklıyor.

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundu. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesine benzer şekilde imzacı devletleri birbirini savunmakla yükümlü kılan bu anlaşma, yeni bir uluslararası savunma ittifakı kuruyor.

Middle East Eye portalının özel olarak ulaştığı ve resmi olmayan çevirisini yayımladığı 16 maddelik anlaşma metni, belirli bir ülkeyi veya bölgeyi tehdit olarak tanımlamıyor. Metin bunun yerine katılımcı ülkelerin bağımsızlıklarına, egemenliklerine veya toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı halinde birbirlerini desteklemek için gerekli önlemleri alacağını vurguluyor.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti Hükümeti ve Suudi Arabistan Krallığı Hükümeti metinde “Taraf”, “Taraflar” veya “Asli Taraflar” olarak adlandırılıyor. Üç hükümet, anlaşmanın giriş bölümünde egemenliğe karşılıklı saygıyı, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ilkelerini, uluslararası hukuku ve iç hukukun ilgili ilkelerini dikkate alarak mevcut savunma ortaklığına ilişkin işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon mekanizmalarını ortak bir savunma anlaşmasında birleştirmeyi kabul ediyor.

Giriş bölümünde ayrıca silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğini, hazırlık durumunu ve etkinliğini kapsayan işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon temelinde, ortak çıkarlar doğrultusunda ilişkileri daha da geliştirme iradesi teyit ediliyor ve böylece taraflar ile halkları arasındaki mevcut dostluk ve kardeşlik bağlarının güçlendirileceği belirtiliyor. Ülkeler birbirlerinin iç işlerine karışmama, egemen eşitlik, toprak bütünlüğü ve uluslararası alanda tanınan sınırların dokunulmazlığı ilkelerinin önemini yinelerken, bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı durumunda karşılıklı destek için gerekli önlemleri uygulamanın şart olduğunu ilan ediyor.

Küresel ve bölgesel barış, istikrar ve güvenliği sağlamak amacıyla uluslararası hukuk ve BM Şartı doğrultusunda ortak çaba ve eşgüdümün önemini ifade eden taraflar, terörle mücadelede yetkili makamlar arasındaki mevcut işbirliğini derinleştirme arzularını dile getiriyor. Uluslararası meselelerde ortak bir tutum benimsemek üzere bölgesel ve uluslararası kuruluşlardaki mevcut işbirliğini güçlendirmenin önemine dikkat çekilirken, savunma ve savunma sanayii işbirliğini daha da geliştirme ihtiyacı kaydediliyor.

Saldırı tüm müttefiklere yapılmış sayılacak

Anlaşmanın 1. maddesine göre taraflar birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının dokunulmazlığını sağlamak ve korumak için işbirliği yapacak. İlk madde, “Taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, egemenliği veya uluslararası alanda tanınan sınırları tehdit edilir ya da tehlikeye girerse, Taraflar bu tür tehdit veya tehlikeleri ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları kullanacaktır” hükmünü taşıyor.

Anlaşmanın 2. maddesi ise “Taraflardan herhangi birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırı, tüm Taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul edilecektir” ifadesiyle ortak savunma taahhüdünü düzenliyor. Aynı maddede, “Taraflardan biri başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya ya da askeri saldırganlığa maruz kalırsa, Taraflar birbirlerine sağlayabilecekleri tüm karşılıklı yardım araçlarını tam olarak kullanarak saldırıya uğrayan Tarafa derhal yardım edecektir” deniyor.

BM Şartı’nın 51. maddesiyle tanınan meşru müdafaa hakkının kullanılmasını sağlamak amacıyla konulan bu hüküm uyarınca ülkeler, gereken yardımın nesnel bir değerlendirmesinin ardından sağlanacak desteğin kapsamını ve niteliğini belirleyecek. İmzacılar, “askeri araç ve kabiliyetler dahil olmak üzere” mevcut kaynaklarının sınırları dahilinde işbirliği yapacak.

Anlaşmanın 3. maddesi, 2. madde uyarınca tarafların savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında yakın işbirliği yapmasını, silahlı kuvvetleri arasındaki ilişkileri geliştirmesini ve savunma işbirliğini güçlendirmeye yönelik kararlaştırılan faaliyetleri yürütmesini öngörüyor. 4. maddeye göre ülkeler uluslararası güvenlik konularında düzenli istişarelerde bulunacak; hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak, ulusal güvenliklerine yönelik tehdit ve tehlikeleri ortadan kaldırmak amacıyla ortak değerlendirmelere dayalı bireysel ve ortak önlemler geliştirmede birbirlerine sürekli ve etkin biçimde yardım ederek işbirliği yapacak.

Terörle mücadele başlığını düzenleyen 5. madde kapsamında imzacılar, bölgesel ve uluslararası istikrar ile güvenliği olumsuz etkileyen tüm biçim ve tezahürleriyle terörizmle mücadelede operasyonel düzey de dahil olmak üzere mevcut işbirliğini ve ortak çabaları güçlendirecek.

Savunma sanayii, istihbarat ve lojistik desteği genişliyor

Anlaşma; savunma sanayiilerinin geliştirilmesi, silahlı kuvvetlerin eğitimi ve ülkelerin birbirlerine ekipman, yakıt ve diğer savunma malzemelerini tedarik etmesi konularında işbirliği öngörürken istihbarat paylaşımı için de bir çerçeve kuruyor. 6. maddeye göre taraflar, savunma kabiliyetlerini geliştirmek amacıyla savaş ve barış zamanında savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimini, ortak eğitim programlarını ve tatbikatları, ayrıca silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğini artırmaya yönelik konuşlandırma ve faaliyetleri teşvik edecek.

Savunma kabiliyetlerini güçlendirmek için karşılıklı mutabakat temelinde savunma sanayii kurumları arasında teknoloji paylaşımını, ortak teknoloji geliştirmeyi, ortak üretimi ve savunma sanayii kuruluşları arasındaki işbirliğini desteklemeyi öngören 7. madde, beş işbirliği alanı sıralıyor. Bu alanlar; savunma alanında ortak üretimin teşvik edilmesi, özel uzmanlık gerektiren teknolojilerde ortak araştırma ve geliştirme projeleri yoluyla savunma inovasyonunun hayata geçirilmesi, herhangi bir tarafın uzmanları aracılığıyla tarafların topraklarında personelin eğitilmesi ve askeri sanayinin desteklenmesi, savunma sanayii ile savunma araştırma, geliştirme ve inovasyon alanlarında uzmanlık ve çıkarılan derslerin paylaşılması ve taraflarca karşılıklı olarak kararlaştırılan diğer işbirliği alanları olarak belirleniyor.

İstihbarat işbirliğini derinleştirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak amacıyla 9. madde, bilgi güvenliği, veri koruma ve gizlilik kurallarına riayet edilerek karşılıklı kararlaştırılan güvenli kanallar üzerinden istihbarat paylaşılmasını düzenliyor. 10. madde ise lojistik destek hizmetlerinin mevcudiyeti ve uyumluluğuna bağlı olarak tarafların barış zamanında, savaş zamanında ve diğer acil durumlarda silah, mühimmat, yakıt, yedek parça ve diğer ekipmanlar dahil birbirlerine lojistik destek sağlamasını hükme bağlıyor.

Suudi Arabistan’da sekreterya kurulacak, ilk genel sekreter Pakistanlı olacak

Anlaşmanın 8. maddesi, ortak savunmaya stratejik yön vermek, savunma ve güvenlik işbirliğini geliştirmek ve anlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek engelleri ele almak üzere “Asli Taraflar”ın bir “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” kurmasını kararlaştırıyor. Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve genelkurmay başkanlarından oluşacak komite, ev sahipliği taraflar arasında dönüşümlü olmak üzere yılda iki kez toplanacak; ülke liderleri ise gerekli görülmesi halinde yılda bir kez bir araya gelebilecek.

Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi gerekli görürse alt komiteler kurabilecek ve anlaşmada öngörülen işbirliği alanlarının uygulanması için gerektiğinde taraflar arasında anlaşmalar veya protokoller müzakere edilecek. Ayrıca bu komite, “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle diğer tarafların anlaşmaya katılımına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve onaylamaya yetkili olacak.

Komiteye hizmet vermek üzere merkezi Suudi Arabistan Krallığı’nda yer alan bir Sekreterya kurulacak ve bu yapı Suudi Arabistan Krallığı ile bir merkez anlaşması akdedecek. Sekreteryanın işleyişi, teşkilat yapısı ve kuruluşuna ilişkin usul ve esaslar daha sonra “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle belirlenecek.

Sekreteryaya, “Asli Taraflar” arasında dönüşümlü olarak üç yıllık bir görev süresi için atanan bir Genel Sekreter başkanlık edecek ve ilk Genel Sekreter, Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olacak. Bu maddenin hükümleri, taraflar arasındaki mevcut askeri işbirliği komitelerinin çalışmalarına halel getirmeyecek.

Anlaşmadan ilk 10 yıl çıkılamayacak

Hukuki çerçeveyi çizen 11. maddeye göre imzacılar, uluslararası hukuka ve ilgili iç hukuklarına halel getirmeksizin bu anlaşmayı hükümlerinin uygulanması için yasal dayanak olarak kabul edecek ve gerektiğinde ek yasal önlemler önerecek. 12. madde, anlaşmanın tarafların daha önce akdettikleri uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerine zarar vermeyeceğini kayıt altına alıyor.

Gizlilik kurallarını düzenleyen 13. madde uyarınca ülkeler, anlaşma kapsamında elde edilen gizli bilgi ve belgelerin gizliliğine ve ulusal mevzuata saygı gösterecek. Gizli bilgi ve belgeler taraflar dışındaki hiçbir devlet, şirket veya kişiyle paylaşılmayacak; bu bilgi ve belgelere erişim “bilmesi gereken” prensibi temelinde ve yalnızca uygun düzeyde güvenlik belgesine sahip kişilere sağlanacak.

Anlaşmanın yorumlanması veya uygulanmasından doğan her türlü uyuşmazlık, 14. maddeye göre taraflar arasındaki istişare ve görüşmeler yoluyla dostane biçimde çözülecek. 15. madde ise anlaşmanın “Asli Taraflar” arasındaki istişareler ve oybirliğiyle değiştirilebileceğini belirtiyor.

Son madde olan 16. maddeye göre anlaşma, her bir taraf için geçerli usullere göre onaylanacak ve son onay belgesinin Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Sekreteryası’na tevdi edildiği tarihte yürürlüğe girecek. Süresiz olarak yürürlükte kalacak anlaşmanın bir bitiş tarihi yok.

İmzacı devletler, yürürlüğe giriş tarihinden itibaren ancak 10 yıl geçtikten sonra ve çekilme niyetlerini diplomatik kanallar üzerinden en az üç ay önceden diğer taraflara yazılı olarak bildirmeleri şartıyla anlaşmadan çekilebilecek. Anlaşmanın sona ermesi veya anlaşmadan çekilme, bu tarihten önce taraflarca kararlaştırılan devam eden faaliyetleri ya da projeleri etkilemeyecek; gizli bilgi ve belgelerin korunması ve ifşasının önlenmesine ilişkin sorumluluklar da anlaşma sona erdikten veya anlaşmadan çekildikten sonra devam edecek.

7 Ağustos 2026 Cuma günü (Hicri 24/2/1448) Mekke’de imzalanan anlaşma; Türkçe, Arapça ve İngilizce dillerinde, her bir metin eşit derecede geçerli olmak üzere üç orijinal nüsha halinde düzenlendi. Metinler arasında yorum farkı çıkması halinde İngilizce metin esas alınacak.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Pışnıy’ın ofisinde arama yapıldı

Yayınlanma

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı, Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama gerçekleştirdi. Güvenlik birimleri operasyon kapsamında hiçbir gözaltı işlemi yapılmadığını ve kimseye suçlama yöneltilmediğini duyurdu.

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu (NABU) ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı (SAP), Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama yaptı.

Gelişmeyi Ukrayna basını ve Ukrayna Parlamentosu Milletvekili Oleksiy Honçarenko duyurdu.

Honçarenko, güvenlik güçlerinin adli işlemleri doğrudan Pışnıy’ın çalışma ofisinde ve kendisiyle ilişkili diğer adreslerde yürüttüğünü aktardı.

NABU’dan yapılan açıklamada, aramaların Ukrayna Ulusal Bankası binasında ve bir personelin ikametgahında icra edildiği kaydedildi.

Kurum, soruşturmanın gizliliğini korumak amacıyla ayrıntıların paylaşılmadığını vurgularken, “Hiç kimse gözaltına alınmadı, kimseye suçlama yöneltilmedi” bilgisini verdi.

Bloomberg, ağustos ayında yayımladığı haberde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Pışnıy’ın faaliyetlerinden giderek daha fazla rahatsızlık duyduğunu yazmıştı.

Habere göre Zelenskiy, Pışnıy’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ile gereğinden fazla yakın bağ kurduğunu ve ülke ekonomisini destekleme konusunda yetersiz kaldığını değerlendiriyordu.

Kaynaklar, Zelenskiy’nin o aşamada Pışnıy’ı görevden alma niyetinde olmadığını aktarmıştı.

Aynı kaynaklar, Zelenskiy’nin merkez bankası başkanından çok bir siyasetçiyi andıran geniş çaplı kamusal görünürlükten rahatsızlık duyduğunu belirtmişti.

Pışnıy’ın üst düzey yetkililerle temaslarını sosyal medyada öne çıkarma alışkanlığı ve bankanın yürüttüğü çeşitli tanıtım hamleleri devlet başkanında şüphe uyandırıyordu.

Milletvekili Oleksandr Dubinskiy de Pışnıy’ın, Devlet Başkanlığı Ofisi eski Başkanı Andriy Yermak’ın yakın dostu olduğunu öne sürmüştü.

Yermak’ın adreslerinde, Energoatom şirketindeki yolsuzluk şemasına ilişkin yürütülen “Midas” davası kapsamında Kasım 2025’te arama yapılmış ve ardından görevine son verilmişti.

NABU, mayıs ayında Yermak’ı Kiev yakınlarındaki lüks konut inşaatları üzerinden 460 milyon grivnalık (10,4 milyon dolardan fazla) kaynağı akladığı iddia edilen bir grubun üyesi olarak nitelemişti.

Dosyada basının Yermak ile ilişkilendirdiği “Ali Baba” takma adı geçmişti.

Mahkeme 14 Mayıs’ta Yermak hakkında 140 milyon grivna kefalet imkanıyla 60 günlük tutuklama kararı vermişti.

Birkaç gün sonra eski ofis başkanı adına kefalet tutarının tamamının yatırılması üzerine Yermak cezaevinden tahliye edilmiş, kendisi ise masum olduğunu savunmuştu.

NABU Başkanı Serhiy Krivonos, eylül ayında yaptığı açıklamada büronun ve savcılığın, Yermak dahil bazı ceza davalarının şüphelileri adına yatırılan kefalet kaynaklarının menşeini inceleyeceğini duyurmuştu.

Pışnıy, Ukrayna Merkez Bankası başkanlığı görevini Ekim 2022’de devraldı. Kurumu 2020’den bu yana yöneten önceki başkan Kirilo Şevçenko ise sağlık gerekçeleriyle istifa ettiğini açıklamıştı.

Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı daha sonra Şevçenko’ya, merkez bankasına geçmeden önce çalıştığı Ukrgasbank’taki kaynakların zimmete geçirilmesi gerekçesiyle suçlama yöneltti.

Savcılık, Şevçenko’ya yöneltilen suçlamaların merkez bankasını yönettiği dönemi kapsamadığını netleştirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English