Bizi Takip Edin

Diplomasi

MAGA-Papa gerilimi alttan alta yükseliyor

Yayınlanma

ABD’de Donald Trump’ın “MAGA” tabanı ve Hristiyan milliyetçiliği ile Katolik Kilisesi ve Papa XIV. Leo arasındaki gerilim sessizce yükseliyor.

Vox’ta yer alan habere göre bir tarafta, dini sağın, Başkan Trump’ın siyasetini ve giderek artan Hıristiyan milliyetçi duyguları haklı çıkarmak ve savunmak için kutsal kitapları ve inancı kullanması var. Diğer tarafta ise Papa XIV. Leo yönetiminde Amerikan Katolik Kilisesi’nin yeniden şekillenmesi var.

Yeni atamalar, piskoposlarına göçmenlik konusunda seslerini yükseltmeleri yönündeki talimatlar ve Trump yönetimindeki ABD’nin gidişatını eleştiren kamuoyu açıklamalarıyla Papa, piskoposlarını ve rahiplerini insan onuru konusunda seslerini yükselten ve sağın otoriter ve milliyetçi eğilimlerine karşı bir denge unsuru olan misyonerler olarak konumlandırıyor.

Kilise uzun süredir ABD siyasetinde rol oynamış olsa da, Letters from Leo blogunun sahibi Katolik yazar ve siyasi aktivist Christopher Hale’e göre, Papa Leo’nun müdahaleleri yeni bir şey ifade ediyor.

Hale, ABD’de iyi organize olmuş bir “dini sol”un bulunmaması nedeniyle, Leo’nun Amerikan Katolik Kilisesini reform etmek ve sarsmak için attığı adımların, 2020’lerin ahlaki mücadelelerine, özellikle göç ve yayılan otoriterlik konusunda, “Katolik sol”u yeniden canlandırdığını söylüyor.

Leo’nun Amerikan Kilisesini yeniden düzenleme planı

Hale’e göre Leo’nun en büyük endişesi, çok açık bir şekilde, ABD Katolik Kilisesi’nin “gerici” olarak tanımlanmaya başlamasıydı.

Örneğin New York’ta Kardinal Timothy Dolan “cana yakın, çekici ve dost canlısı” biriydi, fakat “siyasi sağ” ile çok açık bir şekilde özdeşleşmişti.

Onun halefi Başpiskopos Ronald Hicks ise, medya karşısında biraz daha rahatsız görünüyor, fakat cemaat üyeleriyle çok iyi geçiniyor ve sıradan Katolikler arasında çok seviliyor.

Hale, “sağcı kültür savaşçılarını solcu kültür savaşçılarıyla değiştirmek gibi liberal bir hayalin” gerçekleşmesinin mümkün olmadığını kabul ediyor ama ABD’deki Katolik Kilisesindeki rahipler ve piskoposların, dünyadaki diğer meslektaşlarına göre çok daha muhafazakâr olma eğiliminde olduklarını anlamanın gerçekten önemli olduğuna işaret ediyor.

Papanın, ABD’de yaşanan kültür savaşlarından uzak durmaya çalıştığını ve” ne sol ne de sağ tarafından bir silah olarak kullanılmak” istediğini hatırlatan Katolik yazar, buna rağmen Leo’nun göç ve toplu sınır dışı edilmelerden bahsettiğini onu görmezden gelmenin mümkün olmadığını savunuyor.

Bannon, Epstein’e Papa Francis’i devirmek istediğini yazmış

Leo, “MAGA otoriterliğine” karşı savaş mı açacak?

Hale’e göre yaz boyunca Leo, USCCB’nin (ABD kilisesinin liderlik organı) bu konuda tek bir ses olarak konuşmaması ve bunun yerine piskoposların dağınık bir şekilde harekete geçmesi nedeniyle hayal kırıklığına uğramış görünüyordu:

“Bu nedenle ekim ayında, kilisenin sessiz kalamayacağını ve bu konuda tek bir ses olarak konuşması gerektiğini çok net bir şekilde ifade etti. Ve bir ay sonra, piskoposlar neredeyse oybirliğiyle, kuruluşun varlığından bu yana gördüğünüz en sert tutumu yönetim karşısında sergilediler. Bu, Francis döneminde olmazdı. Bir şekilde açıklanıp geçiştirilirdi. ABD piskoposlarının duyarlılığı geçen yıl olağanüstü bir şekilde arttı, özellikle de muhafazakâr Amerikan piskoposlarının. Francis’in papalığı döneminde yapmayacaklarını düşündüğüm şekilde seslerini yükselttiler.”

Hale, kardinallerin “komünizmi yenmek” için Sovyet “demir perdesi”nin arkasından Polonyalı bir papa seçtikleri gibi, “Tanrının da yayılan MAGA otoriterliğini yenmek için” Amerika kıtasından bir papa seçtiğini ileri sürüyor:

“Ama çok dikkatli olmak istiyorum: II. John Paul bunu Polonya halkı adına değil, küresel topluluk adına yaptı.

Benzer şekilde, Papa XIV. Leo’nun otoriterliği Amerika’dan kaynaklanan bir şey olarak gördüğünü düşünüyorum, fakat bunu Amerika’nın yararına değil, küresel toplumun yararına ortadan kaldırmaya çalışıyor. Amerika’nın yurtdışındaki her türlü müdahalesine, belirli iç meselelere olduğu kadar şiddetle tepki gösteriyor.”

Leo’nun, “otoriter rejimleri insan yaşamına bir tehdit olarak gördüğünü” öne süren Hale, “Öncülleri kürtaj konusunda çok abartılı konuşurlarken, Leo papa olduğu bir yıl içinde, kürtajdan bahsettiği sıklığın yüz katı kadar göç, savaş ve ekoloji hakkında konuştu,” diyor.

Hıristiyan milliyetçiliği: Katolisizme karşı Protestan-evanjelik ittifakı

Trump’ın ilişkide olduğu Hristiyan milliyetçiliğinin Katoliklere yer vermediğini savunan yazar, “Hristiyan milliyetçiliği, evanjelik Protestan milliyetçiliğidir. Ve bu hareketin liderlerinin Katoliklerin Hristiyan olduğunu düşünmediklerini, bizim kurtuluşa erişemeyeceğimizi düşündüklerini anlamak gerçekten çok önemli,” diye konuşuyor:

“Hristiyan milliyetçiliği ve onun üvey kardeşi MAGA otoriterliği, doğası gereği Katolik karşıtıdır. Açıkça söylemek gerekirse, sınıfçı bir argüman ileri sürüyorum: Benim sınıfımın, etnik kimliğimin bu projeden dışlandığını söylüyorum. Evet, bir savaş var; bu benim hoş karşıladığım bir kültür savaşı. Çok etnikli Amerikan Katolikliği ile beyaz evanjelik Protestanlık arasındaki kültür savaşı, solun kazanabileceği bir kültür savaşıdır.”

Papanın, ABD’deki “otoriter” eğilimin, göçmenlik sorunu da dahil olmak üzere diğer tüm sorunlardan daha tehlikeli olduğuna inandığını savunan Hale, “Muhafazakâr Katolik piskoposlar bile bu Hıristiyan milliyetçiliği projesinin sınırlarını görüyorlar,” iddiasında bulunuyor.

Trump yönetimine daha doğrudan karşı çıkmak zorunda olduklarını ve başkanın “iyi niyetine ve kaprislerine” güvenemeyeceklerini savunan Hale, “Bu ülkede dini solun varlığından emin değilim, ancak ikinci Trump yönetimi bana Katolik solun kesinlikle var olduğunu gösterdi,” diyor.

JD Vance, Katoliklerin hedefinde

Katoliklerin Amerikan yönetimine karşı en açık ve sert çıkışı Minneapolis’te Renee Good’un ICE tarafından öldürülmesinin ardından geldi.

Cinayetin ardından Başkan Yardımcısı JD Vance başta olmak üzere Beyaz Saray’ın Good’u “terör” ile suçlaması büyük tepki çekmişti. Vance, X’teki paylaşımlarında ve Beyaz Saray brifinginde, Good’un ölümünün “kendi yarattığı bir trajedi” olduğunu ve ICE memurlarına saldırmak için “daha geniş bir sol ağın parçası” olduğunu savundu.

Olayın ardından yayınlanan sert bir köşe yazısında, National Catholic Reporter, Vance’i Good’un öldürülmesini “haklı çıkarmakla” suçladı ve onun yorumlarının “Katolik inancımızın kolektif tanıklığı üzerinde ahlaki bir leke” olduğunu söyledi.

Medya kuruluşunun dijital editörü John Grosso şöyle yazdı:

“Geçmişte, bir politikacı düşüncelerini ve dualarını sunar, tepki gösterenleri soruşturmanın tam sonuçlarını beklemeleri için cesaretlendirir ve genellikle ortamı yatıştırmaya çalışırdı. Bir lider, yeni bir günün sunduğu fırsatı, ulusun kırık kalbini yatıştırmak için kullanabilirdi.”

Grosso, “bir Katolik olarak” Vance’in bu tür bir manipülasyon ve kışkırtma yapmamanın daha iyi olduğunu bildiğini savundu ve şu sert ifadeleri kullandı:

“Vance, sadece Tanrının can alabileceğini bilir. Vance, protesto etmek, kaçmak ve hatta ICE soruşturmasına müdahale etmek (Good’un bunu yaptığına dair hiçbir kanıt yoktur) ölüm cezası gerektirmediğini bilir. Vance, yalan söylemenin ve öldürmenin günah olduğunu bilir.”

Yazar, “O umursamıyor. Vance’in çarpık ve yanlış Hristiyanlık anlayışı iki papa tarafından reddedildi,” diye yazdı.

Grosso ayrıca, Vance’in Katolikliğini, “kariyer hırslarının ve iktidar arzusunun basit bir aracı” olarak gördüğünü belirtti.

Göçmen politikası piskoposların da eleştirilerine maruz kalıyor

2025 yılında Papa Francis, Vatikan’da Vance ile düzenlenen resmi bir toplantıya katılmamış ve yerine Dışişleri Bakanı Kardinal Pietro Parolin’i göndererek “şefkat ve göçmen hakları” üzerine bir konferans vermişti.

Francis ertesi gün ise başkan yardımcısına sadece kısa bir Paskalya selamı vermişti.

Francis’in son ayları, Trump dönemindeki toplu sınır dışı edilmeleri “utanç verici” ve “Hıristiyanlığa aykırı” olarak nitelendirerek giderek sertleşen eleştirileri ve 88 yaşında vefat etmeden kısa bir süre önce Beyaz Saray’ın göçmenlere yönelik muamelesini eleştirmek için Vance’i kapalı kapılar ardında kınayarak geçti.

Halefi Papa XIV. Leo da Trump’ın göçmenlik politikasından uzak duruyor gibi görünüyor. Vance geçen yıl Roma’da Leo’nun göreve başlama ayinine ABD heyetini temsil etmek üzere gittiğinde, yeni papa onu kamuoyu önünde kısa bir süre selamladı, fakat o gün Ukrayna ve Peru cumhurbaşkanlarıyla özel görüşmeler yaptı.

Bir gün sonra Vance ile daha uzun bir görüşme gerçekleşti, fakat Vatikan’ın bu konudaki açıklaması insani kaygıları ve “güncel uluslararası meseleleri” vurguladı, bu da ince bir anlaşmazlık sinyali olarak yorumlandı.

Roma dışında, yönetimin göçmenlik kampanyasına yönelik Katolik eleştirileri yoğunlaştı. Letters From Leo web sitesinde yayınlanan bir makalede, Trump’ın “görünürde Katolik olan Başkan Yardımcısı JD Vance’in desteklediği” yeni baskı politikasının “artan bir insanlık dışı muameleye yol açtığı” belirtildi ve bu politikaların “iki papa ve piskoposların büyük çoğunluğunun sert eleştirilerine” maruz kaldığı ifade edildi.

“Her Katolik ICE’tan istifa etmelidir” başlık yazıda, “Bir yıl süren insanlık dışı baskınlar ve papalık kınamalarının ardından, hiçbir Katolikin vicdanen artık ICE’ta kalamayacağı açık,” deniliyor.

Papa Leo’dan Amerikan hegemonyasına sessiz direniş

9 Ocak’ta bir konuşma yapan Papa XIV. Leo, dünyanın gündemindeki meselelere değindi ve Trump yönetiminin uygulamalarına ima yoluyla da olsa karşı çıktı.

Örneğin Leo, barışın artık bir armağan olarak değil, “kendi hakimiyetini ortaya koymanın bir koşulu olarak silahlarla” arandığını ve bu yolun “hukukun üstünlüğünü ciddi şekilde tehdit ettiğini” belirtti. 

“Savaş yeniden moda oldu ve savaş tutkusu yayılıyor,” diye uyaran Leo, İkinci Dünya Savaşı sonrası ülkelerin komşularını işgal etmesini yasaklayan ilkenin “tamamen zayıflatıldığını” ve askeri gücün diyaloğun yerini aldığını savundu.

Nicolas Maduro’nun ABD tarafından kaçırılmasına da değinen Papa, “Venezuela halkının iradesine saygı gösterilmesi ve tüm insanların insan ve medeni haklarının korunması” çağrısını yineledi.

Yaptığı resmi konuşmada Leo, tüm halkları tehlikeye atan “güce dayalı diplomasiyi” kınayarak, ABD’ye doğrudan bir göndermede bulundu.

Papanın konuşmasının ardından yapılan selamlaşma sırasında, ABD’nin Vatikan Büyükelçisi Brian Burch ve Leo arasında oldukça gergin bir etkileşim yaşandı.

Burch, ABD’nin Venezuela’yı işgalini haklı çıkarmak amacıyla Leo’nun aslında Trump’a destek verdiği yönünde bir açıklama yapmıştı.

Francis gibi Leo da Ukrayna’dan Kutsal Topraklara kadar uzanan çatışmaları sıraladı ve savaş bölgelerinde derhal ateşkes çağrısında bulundu.

Ayrıca çok taraflı kurumların yeniden canlandırılmasını istedi ve Birleşmiş Milletler’e insanlığı birleştirmeye ve “savaşın yıkıcı etkilerini” azaltmaya yeniden odaklanma çağrısında bulundu.

Diplomasi

Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

Yayınlanma

Almanya ile Avusturya arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) kimin üye olacağı konusunda sert bir tartışma yaşanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre BMGK üyeliği için girişilen rekabette Avusturyalı yetkililer, “alaycı bir diplomasi ve basit bir mesaja” başvuruyor.

Üst düzey bir Avusturyalı diplomatın ifadesiyle, Viyana “tam da Alman olmadığımız için” kendilerine oy verilmesini istiyor.

Habere göre bu alaycı esprinin ardında, normalde yakın müttefikler olarak görülen iki ülke arasında gerçek bir rekabet ve şiddetli bir çekişme yatıyor.

Almanya, Avusturya ve Portekiz olmak üzere üç AB ülkesi, bugün (3 Haziran) yapılacak Genel Kurul oylamasında BM’nin en güçlü organındaki iki geçici üye koltuğu için yarışıyor.

Portekiz, Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerle olan güçlü bağları sayesinde, 2027’de başlayacak iki yıllık dönem için genel olarak kesin aday olarak görülüyor.

Bu durumda, yakın tarihi ve kültürel bağlarla birbirine bağlı, ancak zaman zaman gerginlikler de yaşayan Almanya ve Avusturya, son koltuk için rekabet ediyor.

Almanya bu yarışta devasa bir güç olsa da, bu durum Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Berlin’in adaylığını agresif bir şekilde savunmasını engellemedi.

Bu durum, Şansölye Friedrich Merz’in, Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisini desteklemek ve küresel sahnedeki etkisini güçlendirmek için her türlü uluslararası etki kaynağını güvence altına alma kararlılığını yansıtıyor.

Wadephul, geçen hafta sonu Almanya’ya oy vermeleri için ülkelere lobi yapmak üzere New York’a uçtu.

Wadephul, varışının hemen ardından, “Küresel krizler söz konusu olduğunda Almanya, etkisini ortaya koymak istiyor. Bu, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi için gayet uygun bir tutum,” dedi.

Buna karşılık Avusturyalı diplomatlar, nispeten küçük olmalarını bir erdem olarak sunuyorlar.

Bir Avusturyalı diplomat, “Bağlantısız ve askeri açıdan tarafsız küçük bir ülke olarak çok özel bir rol oynayabiliriz: Çünkü mesele siyasi ağır topların hakları değil, tüm devletler arasındaki hak dengesi,” dedi.

Öte yandan Alman ve Avusturyalı liderler, birbirlerini alt etmek için ne kadar çaba harcadıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davrandılar.

Merz salı günü Berlin’de, Almanya’nın adaylığını destekleyeceğini belirten Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın yanında yaptığı açıklamada, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan geçici üye koltuğu için onay alabilmek amacıyla elimizden gelen her şeyi yaptık: federal dışişleri bakanı ve şahsım dahil olmak üzere kabinedeki birçok meslektaşımız da bu çabaya katıldı,” dedi.

Avusturyalı bir diplomata göre, Avusturya başbakanı ve dışişleri bakanı da yarışmayı kazanmak için “elinden geleni yaptı.”

Avusturya’nın BM Büyükelçisi Gregor Kössler, Avusturya haber kuruluşu Die Presse’ye verdiği röportajda, “perde arkasında sert müzakereler yapıldığını” söyledi:

“İnsanlar oyları kendi lehlerine çevirmeye ve destekçileri kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Özellikle geride kaldığınızda, mevcut anlaşmaları bozmak için biraz daha fazla baskı yapmaya çalışabilirsiniz.”

Avusturyalı diplomatlar, tarafsızlıkları ve NATO üyeliği olmamalarının Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinde kendilerine avantaj sağladığını söylüyor.

Avusturya tarafının bir başka açık avantajı da, Almanya’dan birkaç yıl önce 2027-2028 koltuğu için yarışa girmiş olması  ve kısmen bu nedenle, oylamada Almanya’yı yenme şanslarının gerçekçi olduğuna inanıyorlar.

Böyle bir sonuç Merz için bir “aşağılanma” olur. Berlin, on yıllardır her sekiz yılda bir Güvenlik Konseyi üyeliğini kazanmayı başardı.

Avusturya’ya karşı alınacak bir yenilgi, sadece acı verici bir diplomatik gerileme anlamına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda Avrupa içinde Almanya’nın liderlik rolünü yeniden tesis etme vaadiyle seçimlere katılan Merz’e yönelik iç eleştirilerin daha da artmasına yol açacak.

Bu durum, Wadephul’un New York’ta neden yoğun bir kampanya yürüttüğünü açıklamaya yardımcı oluyor.

Wadephul’un çabalarına aşina olan temsilcilere göre, bakan cuma gününden bu yana BM’de yaklaşık 80 bakan veya büyükelçi ile yüz yüze görüştü. Hangi teşvikleri sunduğu ise belirsiz.

Bu tür durumlarda diplomatlar genellikle oy takası yaparlar; şimdiki desteği karşılığında gelecekte destek vaat ederler.

Geniş bir uluslararası etki alanına sahip önde gelen bir BM bağışçısı olan Almanya’nın, Avusturya’dan daha fazla etki gücü olabilir.

Wadephul ayrıca yumuşak güç yoluyla ikna etmeye çalıştı. Pazartesi gecesi, Alman dışişleri bakanı BM Meydanı’nda bir caz grubu, Alman sosisleri ve bir dondurma standının yer aldığı büyük bir resepsiyon düzenledi.

191 BM üye ülkesi arasında yapılacak oylama, iki ülke Güvenlik Konseyi üyeliği için gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde edene kadar turlar halinde gerçekleştirilecek.

Oylama gizli şekilde yapılacak; bu durum, hem Berlin hem de Viyana’dan gelen diplomatların, kimsenin itibarını zedelemeden son dakikaya kadar ülkeleri ikna etme şansı gördükleri için rekabeti kızıştırıyor gibi görünüyor.

Oylamada belirleyici olabilecek faktörlerden biri, İran’daki savaşın başlangıcında Merz’in uluslararası hukuka yönelik aşağılayıcı sözleri.

Bir diğeri ise, birçok üye ülkenin, Almanya’nın, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki askeri operasyonları sırasında sivil kayıpları kınamakta isteksiz olduğunu düşünmesi.

Fakat Avusturya da geleneksel olarak İsrail’in Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri.

Fakat Wadephul, son günlerde Lübnan’daki İsrail operasyonunu daha sert bir dille eleştirdi ve pazar günü yaptığı bir açıklamada, İsrail ordusunun ülkenin güneyine ilerlemesinden duyduğu “ciddi endişeyi” dile getirerek, İsrail liderlerine “sivilleri ve sivil altyapıyı korumaları” çağrısında bulundu.

Salı günü ise Almanya’nın “uluslararası hukukun savunucusu” olacağını söyledi.

Fakat nihayetinde çarşamba günkü yarışın sonucu, yarış öncesinde süren kıyasıya diplomasi mücadelesinde hangi tarafın daha iyi performans göstereceğine bağlı olarak belirlenebilir.

Salı günü New York’ta Wadephul, Avusturya’nın öfkesini kesin olarak uyandıracak bir argüman ortaya attı: “BMGk’da iki küçük AB ülkesinin (Portekiz ve Avusturya) yer almasını istemiyorsanız, bunun yerine bizi seçin.”

BM genel merkezinin önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birçok ülke için, Güvenlik Konseyi’nde daha küçük bir Avrupa ülkesinin ve Almanya’nın yer alması gibi karma bir yaklaşım doğru çözüm olabilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, Somaliland’in bağımsızlığını tanımayacak

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Kongre’ye sunulan raporda, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu vurgulandı. Kongre kaynakları, Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Washington yönetimi, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdiğini ilan etti. Bu hamle, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland ile geçen yıl bu bölgeyi resmi olarak tanıyan ilk devlet olan İsrail’e yönelik büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve “Somaliland ile Geliştirilmiş ABD İlişkileri İçin Potansiyel Alanlar” başlığını taşıyan rapor, 1 Haziran’da Kongre’ye sunuldu ve 2 Haziran’da basına sızdı.

Bakanlık raporda, Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu vurguladı.

Raporda ilişkilerin çerçevesine dair şu ifadelere yer verildi:

“Bu yasal çerçeve dahilinde ABD, Somaliland ile olumlu ve yapıcı ilişkilerini sürdürmekte ve Somaliland makamlarıyla işbirliği için ek fırsatları araştırmaya devam etmektedir. Ancak bölgedeki güvenlik kaygıları ve Somaliland’in statüsüne ilişkin anlaşmazlıklar ile yerel yönetimin ulusal makamlarla işbirliği yapmayı reddetmesi; yatırım, bankacılık ve ticaret alanlarında ciddi zorluklar teşkil etmektedir.”

Trump yönetimi tanımaya sıcak bakmıyor

ABD Kongresi’nden bir kaynak, salı günü Middle East Eye (MEE) haber sitesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Söz konusu kaynak, “Eski Trump dönemi yetkilileri Tibor Nagy ve Peter Pham’ın da aralarında bulunduğu bazı lobiciler, Somaliland tarafında ABD’nin kendilerini tanıyacağına dair umutları artırmış olsa da Başkan Trump’ın bu yönde bir adım atacağına dair hiçbir zaman somut bir işaret yoktu” dedi.

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve ismini açıklamak istemeyen bir Somali politika danışmanı ise, Kongre’ye sunulan bu yeni raporun Washington tarafından tanınma beklentilerine ağır bir darbe indirdiğini söyledi.

Danışman, bu gelişmeyi “Somaliland’in ABD tarafından tanınmasına yönelik süregelen tüm umutları tamamen boşa çıkarabilecek, son derece kritik ve bağlayıcı bir ilan” olarak nitelendirdi.

İsrail ile Somaliland arasındaki güvenlik ortaklığı

Somaliland, 1991 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinden bu yana, hiçbir Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devlet tarafından tanınmasına ve Somali hükümetinin sürekli muhalefetine rağmen, kendi yönetim kurumları ve güvenlik yapılarıyla de facto (fiili) bir devlet olarak faaliyet ediyordu.

Ancak geçen yılın sonlarında İsrail, Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Somali hükümetinin yanı sıra Türkiye dahil bölgedeki birçok ülke İsrail’in bu hamlesini kınadı.

Nisan ayında Somali, İsrail’in Somaliland’e bir büyükelçi atamasını da kınayarak karşılık verdi. Aynı ay içinde Mogadişu yönetimi, İsrail bandıralı veya İsrail bağlantılı gemilerin Babülmendep Boğazı’ndan geçişini yasakladığını duyurdu.

Yemen’deki Ensarullah hareketi liderliğindeki silahlı kuvvetler de Somali’deki her türlü İsrail varlığını hedef alma sözü verdi.

İsrail’in Kanal 12 televizyonu, haftalar önce yayımladığı bir haberde, Somaliland’in Yemen’den gelen bu tehditlere karşı Tel Aviv ile bir güvenlik ortaklığı arayışında olduğunu aktardı. Bu çerçevede, İsrailli yetkililerin son aylarda Somaliland’e ziyaretler gerçekleştirdiği bildiriliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, Trump’ın yeni tarife tehditlerine tepki gösterdi

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu, Trump yönetiminin, Brüksel’in zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yasaklamadığını tespit etmesinin ardından, AB’ye yüzde 10’luk yeni bir gümrük vergisi uygulama planlarını eleştirdi.

Komisyonun Baş Sözcüsü Yardımcısı Olof Gill yaptığı açıklamada, “Komisyon, soruşturmanın ön bulgularını dikkatle inceleyecek ve ABD yönetimi ile diyaloğunu sürdürecektir. Bununla birlikte, AB bu gerekçelerle uygulanan gümrük vergilerini haksız bulmaktadır,” dedi.

ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi, salı günü geç saatlerde yayınlanan bir raporda, Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika dahil olmak üzere başlıca ticaret ortaklarına yüzde 10’luk gümrük vergisini yeniden uygulamak istediğini belirtti.

Ofis, bu ülkelerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malları yasaklayan yasaları uygulamadıklarını tespit etmişti.

Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilen küresel gümrük vergilerini yeniden yürürlüğe koymak amacıyla, yönetimin bu bahar 1974 Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında başlattığı iki geniş kapsamlı ticaret soruşturmasından biri.

Şu anda yürürlükte olan yüzde 10’luk geçici gümrük vergisi temmuz ayında uygulanacak ve ardından 301. maddeye dayalı gümrük vergisi devreye girecek.

Avrupa Parlamentosu Ticaret Komitesi Başkanı Bernd Lange, Yüksek Mahkemedeki yenilginin ardından Washington’un “gümrük vergisi politikasını sürdürmek için yeni yasal dayanaklar arayışında olduğunu” savundu.

Lange, X’te yayınladığı bir yazıda şunları söyledi:

“AB’yi zorla çalıştırmaya karşı yeterince önlem almamakla suçlamak saçma. AB, zorla çalıştırılarak üretilen ürünlere karşı dünyanın en katı kurallarını benimsemiştir. Bu, daha önce karara bağlanmış olan gümrük vergileri için gerçekleri yasal bir gerekçeye uydurmaya çalışmak gibi görünüyor.”

Gill, AB’nin 2024 yılında zorla çalıştırma ile üretilen ürünleri yasaklayan bir yönetmelik kabul ettiğini ve “tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması” şeklindeki bu ortak hedefin, Turnberry anlaşmasını detaylandıran geçen ağustos tarihli AB-ABD ortak bildirisinde de yer aldığını vurguladı.

Fakat AB’nin zorla çalıştırma yönetmeliği, ancak Aralık 2027’den itibaren geçerli olacak. ABD Ticaret Temsilciliği, bloktan gelen mallara yüzde 10 gümrük vergisi uygulamak için bu gerekçeyi öne sürüyor.

Raporda, “Avrupa Birliği zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklamış olsa da, bu yasak 14 Aralık 2027’ye kadar yürürlüğe girmeyecek. Yukarıdakiler ışığında, USTR, Avrupa Birliği’nin zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklayan düzenlemesini etkili bir şekilde uygulamadığını tespit etmiştir,” deniyor.

Geçen temmuz ayında İskoçya’da varılan anlaşma uyarınca, AB, ABD’den gelen sanayi ürünlerine yönelik ithalatı kaldırmayı kabul ederken, çoğu Avrupa ürününe yüzde 15’lik bir gümrük vergisi tavanı uygulanacaktı.

Avrupa Parlamentosu, 16 Haziran’da Turnberry anlaşmasını yürürlüğe koyacak yasa tasarısı üzerinde nihai oylamayı gerçekleştirecek ve Trump’ın son gümrük vergisi hamlesi, Avrupa Parlamentosu üyelerinin anlaşmaya karşı muhalefetini sertleştirebilir.

Washington’dan gelen son açıklama, AB Ticaret Bakanı Maroš Šefčovič’in Paris’teki OECD bakanlar toplantısı sırasında ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ile görüşmesinden birkaç saat önce geldi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English