Diplomasi
MAGA-Papa gerilimi alttan alta yükseliyor

ABD’de Donald Trump’ın “MAGA” tabanı ve Hristiyan milliyetçiliği ile Katolik Kilisesi ve Papa XIV. Leo arasındaki gerilim sessizce yükseliyor.
Vox’ta yer alan habere göre bir tarafta, dini sağın, Başkan Trump’ın siyasetini ve giderek artan Hıristiyan milliyetçi duyguları haklı çıkarmak ve savunmak için kutsal kitapları ve inancı kullanması var. Diğer tarafta ise Papa XIV. Leo yönetiminde Amerikan Katolik Kilisesi’nin yeniden şekillenmesi var.
Yeni atamalar, piskoposlarına göçmenlik konusunda seslerini yükseltmeleri yönündeki talimatlar ve Trump yönetimindeki ABD’nin gidişatını eleştiren kamuoyu açıklamalarıyla Papa, piskoposlarını ve rahiplerini insan onuru konusunda seslerini yükselten ve sağın otoriter ve milliyetçi eğilimlerine karşı bir denge unsuru olan misyonerler olarak konumlandırıyor.
Kilise uzun süredir ABD siyasetinde rol oynamış olsa da, Letters from Leo blogunun sahibi Katolik yazar ve siyasi aktivist Christopher Hale’e göre, Papa Leo’nun müdahaleleri yeni bir şey ifade ediyor.
Hale, ABD’de iyi organize olmuş bir “dini sol”un bulunmaması nedeniyle, Leo’nun Amerikan Katolik Kilisesini reform etmek ve sarsmak için attığı adımların, 2020’lerin ahlaki mücadelelerine, özellikle göç ve yayılan otoriterlik konusunda, “Katolik sol”u yeniden canlandırdığını söylüyor.
Leo’nun Amerikan Kilisesini yeniden düzenleme planı
Hale’e göre Leo’nun en büyük endişesi, çok açık bir şekilde, ABD Katolik Kilisesi’nin “gerici” olarak tanımlanmaya başlamasıydı.
Örneğin New York’ta Kardinal Timothy Dolan “cana yakın, çekici ve dost canlısı” biriydi, fakat “siyasi sağ” ile çok açık bir şekilde özdeşleşmişti.
Onun halefi Başpiskopos Ronald Hicks ise, medya karşısında biraz daha rahatsız görünüyor, fakat cemaat üyeleriyle çok iyi geçiniyor ve sıradan Katolikler arasında çok seviliyor.
Hale, “sağcı kültür savaşçılarını solcu kültür savaşçılarıyla değiştirmek gibi liberal bir hayalin” gerçekleşmesinin mümkün olmadığını kabul ediyor ama ABD’deki Katolik Kilisesindeki rahipler ve piskoposların, dünyadaki diğer meslektaşlarına göre çok daha muhafazakâr olma eğiliminde olduklarını anlamanın gerçekten önemli olduğuna işaret ediyor.
Papanın, ABD’de yaşanan kültür savaşlarından uzak durmaya çalıştığını ve” ne sol ne de sağ tarafından bir silah olarak kullanılmak” istediğini hatırlatan Katolik yazar, buna rağmen Leo’nun göç ve toplu sınır dışı edilmelerden bahsettiğini onu görmezden gelmenin mümkün olmadığını savunuyor.
Leo, “MAGA otoriterliğine” karşı savaş mı açacak?
Hale’e göre yaz boyunca Leo, USCCB’nin (ABD kilisesinin liderlik organı) bu konuda tek bir ses olarak konuşmaması ve bunun yerine piskoposların dağınık bir şekilde harekete geçmesi nedeniyle hayal kırıklığına uğramış görünüyordu:
“Bu nedenle ekim ayında, kilisenin sessiz kalamayacağını ve bu konuda tek bir ses olarak konuşması gerektiğini çok net bir şekilde ifade etti. Ve bir ay sonra, piskoposlar neredeyse oybirliğiyle, kuruluşun varlığından bu yana gördüğünüz en sert tutumu yönetim karşısında sergilediler. Bu, Francis döneminde olmazdı. Bir şekilde açıklanıp geçiştirilirdi. ABD piskoposlarının duyarlılığı geçen yıl olağanüstü bir şekilde arttı, özellikle de muhafazakâr Amerikan piskoposlarının. Francis’in papalığı döneminde yapmayacaklarını düşündüğüm şekilde seslerini yükselttiler.”
Hale, kardinallerin “komünizmi yenmek” için Sovyet “demir perdesi”nin arkasından Polonyalı bir papa seçtikleri gibi, “Tanrının da yayılan MAGA otoriterliğini yenmek için” Amerika kıtasından bir papa seçtiğini ileri sürüyor:
“Ama çok dikkatli olmak istiyorum: II. John Paul bunu Polonya halkı adına değil, küresel topluluk adına yaptı.
Benzer şekilde, Papa XIV. Leo’nun otoriterliği Amerika’dan kaynaklanan bir şey olarak gördüğünü düşünüyorum, fakat bunu Amerika’nın yararına değil, küresel toplumun yararına ortadan kaldırmaya çalışıyor. Amerika’nın yurtdışındaki her türlü müdahalesine, belirli iç meselelere olduğu kadar şiddetle tepki gösteriyor.”
Leo’nun, “otoriter rejimleri insan yaşamına bir tehdit olarak gördüğünü” öne süren Hale, “Öncülleri kürtaj konusunda çok abartılı konuşurlarken, Leo papa olduğu bir yıl içinde, kürtajdan bahsettiği sıklığın yüz katı kadar göç, savaş ve ekoloji hakkında konuştu,” diyor.
Hıristiyan milliyetçiliği: Katolisizme karşı Protestan-evanjelik ittifakı
Trump’ın ilişkide olduğu Hristiyan milliyetçiliğinin Katoliklere yer vermediğini savunan yazar, “Hristiyan milliyetçiliği, evanjelik Protestan milliyetçiliğidir. Ve bu hareketin liderlerinin Katoliklerin Hristiyan olduğunu düşünmediklerini, bizim kurtuluşa erişemeyeceğimizi düşündüklerini anlamak gerçekten çok önemli,” diye konuşuyor:
“Hristiyan milliyetçiliği ve onun üvey kardeşi MAGA otoriterliği, doğası gereği Katolik karşıtıdır. Açıkça söylemek gerekirse, sınıfçı bir argüman ileri sürüyorum: Benim sınıfımın, etnik kimliğimin bu projeden dışlandığını söylüyorum. Evet, bir savaş var; bu benim hoş karşıladığım bir kültür savaşı. Çok etnikli Amerikan Katolikliği ile beyaz evanjelik Protestanlık arasındaki kültür savaşı, solun kazanabileceği bir kültür savaşıdır.”
Papanın, ABD’deki “otoriter” eğilimin, göçmenlik sorunu da dahil olmak üzere diğer tüm sorunlardan daha tehlikeli olduğuna inandığını savunan Hale, “Muhafazakâr Katolik piskoposlar bile bu Hıristiyan milliyetçiliği projesinin sınırlarını görüyorlar,” iddiasında bulunuyor.
Trump yönetimine daha doğrudan karşı çıkmak zorunda olduklarını ve başkanın “iyi niyetine ve kaprislerine” güvenemeyeceklerini savunan Hale, “Bu ülkede dini solun varlığından emin değilim, ancak ikinci Trump yönetimi bana Katolik solun kesinlikle var olduğunu gösterdi,” diyor.
JD Vance, Katoliklerin hedefinde
Katoliklerin Amerikan yönetimine karşı en açık ve sert çıkışı Minneapolis’te Renee Good’un ICE tarafından öldürülmesinin ardından geldi.
Cinayetin ardından Başkan Yardımcısı JD Vance başta olmak üzere Beyaz Saray’ın Good’u “terör” ile suçlaması büyük tepki çekmişti. Vance, X’teki paylaşımlarında ve Beyaz Saray brifinginde, Good’un ölümünün “kendi yarattığı bir trajedi” olduğunu ve ICE memurlarına saldırmak için “daha geniş bir sol ağın parçası” olduğunu savundu.
Olayın ardından yayınlanan sert bir köşe yazısında, National Catholic Reporter, Vance’i Good’un öldürülmesini “haklı çıkarmakla” suçladı ve onun yorumlarının “Katolik inancımızın kolektif tanıklığı üzerinde ahlaki bir leke” olduğunu söyledi.
Medya kuruluşunun dijital editörü John Grosso şöyle yazdı:
“Geçmişte, bir politikacı düşüncelerini ve dualarını sunar, tepki gösterenleri soruşturmanın tam sonuçlarını beklemeleri için cesaretlendirir ve genellikle ortamı yatıştırmaya çalışırdı. Bir lider, yeni bir günün sunduğu fırsatı, ulusun kırık kalbini yatıştırmak için kullanabilirdi.”
Grosso, “bir Katolik olarak” Vance’in bu tür bir manipülasyon ve kışkırtma yapmamanın daha iyi olduğunu bildiğini savundu ve şu sert ifadeleri kullandı:
“Vance, sadece Tanrının can alabileceğini bilir. Vance, protesto etmek, kaçmak ve hatta ICE soruşturmasına müdahale etmek (Good’un bunu yaptığına dair hiçbir kanıt yoktur) ölüm cezası gerektirmediğini bilir. Vance, yalan söylemenin ve öldürmenin günah olduğunu bilir.”
Yazar, “O umursamıyor. Vance’in çarpık ve yanlış Hristiyanlık anlayışı iki papa tarafından reddedildi,” diye yazdı.
Grosso ayrıca, Vance’in Katolikliğini, “kariyer hırslarının ve iktidar arzusunun basit bir aracı” olarak gördüğünü belirtti.
Göçmen politikası piskoposların da eleştirilerine maruz kalıyor
2025 yılında Papa Francis, Vatikan’da Vance ile düzenlenen resmi bir toplantıya katılmamış ve yerine Dışişleri Bakanı Kardinal Pietro Parolin’i göndererek “şefkat ve göçmen hakları” üzerine bir konferans vermişti.
Francis ertesi gün ise başkan yardımcısına sadece kısa bir Paskalya selamı vermişti.
Francis’in son ayları, Trump dönemindeki toplu sınır dışı edilmeleri “utanç verici” ve “Hıristiyanlığa aykırı” olarak nitelendirerek giderek sertleşen eleştirileri ve 88 yaşında vefat etmeden kısa bir süre önce Beyaz Saray’ın göçmenlere yönelik muamelesini eleştirmek için Vance’i kapalı kapılar ardında kınayarak geçti.
Halefi Papa XIV. Leo da Trump’ın göçmenlik politikasından uzak duruyor gibi görünüyor. Vance geçen yıl Roma’da Leo’nun göreve başlama ayinine ABD heyetini temsil etmek üzere gittiğinde, yeni papa onu kamuoyu önünde kısa bir süre selamladı, fakat o gün Ukrayna ve Peru cumhurbaşkanlarıyla özel görüşmeler yaptı.
Bir gün sonra Vance ile daha uzun bir görüşme gerçekleşti, fakat Vatikan’ın bu konudaki açıklaması insani kaygıları ve “güncel uluslararası meseleleri” vurguladı, bu da ince bir anlaşmazlık sinyali olarak yorumlandı.
Roma dışında, yönetimin göçmenlik kampanyasına yönelik Katolik eleştirileri yoğunlaştı. Letters From Leo web sitesinde yayınlanan bir makalede, Trump’ın “görünürde Katolik olan Başkan Yardımcısı JD Vance’in desteklediği” yeni baskı politikasının “artan bir insanlık dışı muameleye yol açtığı” belirtildi ve bu politikaların “iki papa ve piskoposların büyük çoğunluğunun sert eleştirilerine” maruz kaldığı ifade edildi.
“Her Katolik ICE’tan istifa etmelidir” başlık yazıda, “Bir yıl süren insanlık dışı baskınlar ve papalık kınamalarının ardından, hiçbir Katolikin vicdanen artık ICE’ta kalamayacağı açık,” deniliyor.
Papa Leo’dan Amerikan hegemonyasına sessiz direniş
9 Ocak’ta bir konuşma yapan Papa XIV. Leo, dünyanın gündemindeki meselelere değindi ve Trump yönetiminin uygulamalarına ima yoluyla da olsa karşı çıktı.
Örneğin Leo, barışın artık bir armağan olarak değil, “kendi hakimiyetini ortaya koymanın bir koşulu olarak silahlarla” arandığını ve bu yolun “hukukun üstünlüğünü ciddi şekilde tehdit ettiğini” belirtti.
“Savaş yeniden moda oldu ve savaş tutkusu yayılıyor,” diye uyaran Leo, İkinci Dünya Savaşı sonrası ülkelerin komşularını işgal etmesini yasaklayan ilkenin “tamamen zayıflatıldığını” ve askeri gücün diyaloğun yerini aldığını savundu.
Nicolas Maduro’nun ABD tarafından kaçırılmasına da değinen Papa, “Venezuela halkının iradesine saygı gösterilmesi ve tüm insanların insan ve medeni haklarının korunması” çağrısını yineledi.
Yaptığı resmi konuşmada Leo, tüm halkları tehlikeye atan “güce dayalı diplomasiyi” kınayarak, ABD’ye doğrudan bir göndermede bulundu.
Papanın konuşmasının ardından yapılan selamlaşma sırasında, ABD’nin Vatikan Büyükelçisi Brian Burch ve Leo arasında oldukça gergin bir etkileşim yaşandı.
Burch, ABD’nin Venezuela’yı işgalini haklı çıkarmak amacıyla Leo’nun aslında Trump’a destek verdiği yönünde bir açıklama yapmıştı.
Francis gibi Leo da Ukrayna’dan Kutsal Topraklara kadar uzanan çatışmaları sıraladı ve savaş bölgelerinde derhal ateşkes çağrısında bulundu.
Ayrıca çok taraflı kurumların yeniden canlandırılmasını istedi ve Birleşmiş Milletler’e insanlığı birleştirmeye ve “savaşın yıkıcı etkilerini” azaltmaya yeniden odaklanma çağrısında bulundu.
Diplomasi
TürkAkım işletmecisi Ukraynalı Naftogaz ve Hollandalı Gasunie’ye dava açtı

TürkAkım boru hattının işletmecisi South Stream Transport B.V., Ukraynalı Naftogaz ve Hollandalı Gasunie aleyhine Moskova Bölgesi Tahkim Mahkemesinde dava açtı. Duruşması 1 Aralık’a planlanan dava dosyasında Gazprom üçüncü taraf sıfatıyla yer alırken, uyuşmazlığın arka planında Kırım’daki kamulaştırmalar gerekçesiyle uygulanan 218,5 milyon dolarlık tahkim tedbirleri var.
TürkAkım boru hattının işletmecisi South Stream Transport B.V. (SST), Ukrayna şirketi Naftogaz ile Hollandalı Gasunie Transport Services B.V. aleyhine dava açtı.
Moskova Bölgesi Tahkim Mahkemesi dava kayıtlarına göre, SST’nin başvurusu 5 Kasım’da yapıldı.
Mahkeme, sunulan dava dilekçesini aynı gün kabul ederek inceleme sürecini başlattı.
Davada Rus enerji şirketi Gazprom ise üçüncü taraf olarak yer alıyor.
Davanın ilk duruşması 1 Aralık tarihine planlandı.
Rusya ile Türkiye’yi Karadeniz’in tabanından birbirine bağlayan TürkAkım, iki hattan oluşan bir doğalgaz ihracat boru hattı niteliği taşıyor.
Hatların biri Türkiye’ye gaz sağlarken, diğeri Güneydoğu Avrupa ülkelerine yakıt ulaştırıyor.
Temelleri 2007 yılında atılan ancak Avrupa Birliği tarafından 2014’te durdurulan Güney Akım projesinin yerini alan TürkAkım, Ocak 2020’de işletmeye alındı.
Boru hattı, Ocak 2025 itibarıyla Rus doğalgazının Avrupa’ya ulaştırıldığı tek güzergah konumuna geldi.
Öte yandan, Ukraynalı enerji şirketi DTEK Krymenergo’nun talebi üzerine geçen yılın aralık ayında Amsterdam’daki bir mahkeme, Gazprom’un Hollanda’daki iştirakinin ve SST’nin varlıklarına el koydu.
Aynı hukuki süreç kapsamında mahkeme, Temmuz 2025’te SST’nin ABN Amro Bank N.V. nezdindeki fon ve varlıklarına da ihtiyati tedbir uyguladı.
Bahse konu karar, Kırım’daki varlıkların kamulaştırılması nedeniyle Rusya’nın Krymenergo’ya 207,8 milyon dolar tazminat ile 10,7 milyon dolar masraf ödemesine hükmeden 2023 tarihli daha geniş kapsamlı bir tahkim uyuşmazlığı çerçevesinde alındı.
Rusya, 2024 yılının başında Lahey Bölge Mahkemesinde bu tahkim kararının iptali için yasal süreç başlattı.
Ekim ayında ise Londra Yüksek Mahkemesine başvuran Rusya tarafı, mahkemenin Lahey kararının icrasını askıya almasını sağladı.
Diplomasi
Ukrayna nüfusunun 2040 yılında 25 milyona düşeceği öngörülüyor

The Economist dergisi, seferberlik şartları, can kayıpları ve 5 milyonu aşkın mültecinin yol açtığı nüfus kaybı nedeniyle Ukrayna’nın demografik çöküş tehdidi altında olduğunu yazdı. Doğurganlık hızının 0,8 seviyesine gerilediği ülkede ölümlerin doğumları üçe katladığı, nüfusun 2040 yılına kadar 25 milyona düşebileceği öngörülüyor.
İngiliz The Economist dergisi, seferberlik, çatışma kaynaklı kayıplar ve belirsizliğin Ukrayna’yı demografik çöküş tehdidiyle karşı karşıya bıraktığını yazdı.
Derginin verilerine göre Ukrayna’da doğurganlık oranı 2020 yılındaki kadın başına 1,2 çocuk seviyesinden 0,8-0,9 aralığına geriledi.
Söz konusu oran, Güney Kore haricindeki tüm büyük ülkelerden daha düşük bir seviyeye işaret ediyor.
Ukrayna’da 2026 yılının ilk yarısında hayatını kaybedenlerin sayısı, yeni doğanların sayısının üç katını aştı.
Haberde, bağımsızlığın kazanıldığı 1991 yılından bu yana ülkede doğum sayısının her yıl ölüm sayısının gerisinde kaldığı kaydedildi.
The Economist, devam eden çatışmaların etkisiyle ülkedeki demografik çöküşün “varoluşsal bir tehdit” oluşturduğunu vurguladı.
Dergi, nüfus kaybının temel nedeni olarak kitlesel mülteci göçünü gösterdi.
5 milyonu aşkın Ukraynalı çoğunluğu Avrupa’da olmak üzere yurt dışında yaşıyor.
Ülkeden ayrılanlar arasında geri dönmek isteyenlerin oranı da giderek azalıyor.
Ekonomik Strateji Merkezi (CES) verilerine göre geri dönmek isteyenlerin oranı 2022 yılındaki yüzde 74 seviyesinden yüzde 43’e düştü.
Mültecilerin çoğunluğunun Ukraynalı çocuklar ile 44 yaş altı kadınlardan oluşması demografik tabloyu daha da ağırlaştırıyor.
Kiev yönetimi demografik düşüşü hafifletmek amacıyla 25 yaş altındaki erkekleri seferberlikten muaf tutma kararı aldı.
Dergi, buna karşın gençlerin birçoğunun ülkeyi terk ettiğini, kalanların ise aile kurmayı planlamadığını aktardı.
Haberde yer verilen tahminlere göre çatışmalar önümüzdeki yıllarda sona erse dahi Ukrayna’yı en iyi senaryoda yalnızca nüfussuzlaşmanın yavaşlaması bekliyor.
Ukrayna merkezli düşünce kuruluşu Frontier Institute uzmanı Olga Duhniç, 1990’lar ve 2000’lerde doğan kuşağın Ukrayna’nın modern tarihindeki en az nüfuslu nesil olduğunu, bu nedenle ülkenin çatışma sonrasında bir doğum patlaması bekleyemeyeceğini belirtti.
Birleşmiş Milletler (BM), önümüzdeki yirmi yıl boyunca Ukrayna nüfusunun her yıl yüzde 0,7 ila 0,9 oranında azalacağını öngörüyor.
Bu projeksiyona göre Ukrayna nüfusu 2040 yılına gelindiğinde yaklaşık 25 milyona gerileyecek.
Çatışmaların uzaması durumunda ise insanların çocuk sahibi olma planlarından vazgeçebileceği ve krizin daha da derinleşeceği tahmin ediliyor.
Kiev yönetimi, 25 yaş altı erkekleri seferberlikten muaf tutmanın yanı sıra doğum oranlarını yükseltmek amacıyla çeşitli destek paketleri devreye sokuyor.
Ülkede kabul edilen yasa kapsamında çocuk sahibi olan ebeveynlere 50 bin grivna (yaklaşık 1,1 bin dolar) tutarında doğrudan ödeme yapılıyor.
Ebeveynlere ayrıca ilk yıl boyunca her ay 7 bin grivna ödeniyor.
Diğer devlet programlarıyla çocuk bakım masraflarına katkı sağlanırken Ukraynalı askerlere yumurta ve sperm hücrelerini ücretsiz dondurma imkânı tanınıyor.
Ukrayna Sosyal Politika Bakanı Denis Ulyutin, mayıs ayında Livıy Bereg yayın organına yaptığı açıklamada hükümetin kontrolündeki topraklarda yaklaşık 22-25 milyon kişinin yaşadığını söylemişti.
Ulyutin mevcut tabloyu “Bu bir felaket” sözleriyle nitelendirmişti.
Demografi ve Yaşam Kalitesi Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Ella Libanova ise aynı dönemde nüfusun 29 milyon olduğunu tahmin etmişti.
Libanova, 2025 yılında 30 milyon olan nüfustaki sert düşüşü yüksek ölüm oranları ve demografik krizle gerekçelendirmişti.
Libanova ekim ayında yaptığı açıklamada Ukrayna nüfusunun 28,5 milyona gerilediğini duyurdu.
Enstitü Müdürü Libanova, “Nüfus şimdiden 28,5 milyon seviyesinde, yarım milyon insan kaybettik. Kaybettik ancak çok şükür bu durum can kayıplarından ziyade yine de göçten kaynaklandı” ifadelerini kullandı.
Diplomasi
Avustralya’da “AUKUS’tan ayrılalım” sesleri yükseliyor

Eski bir Avustralya İşçi Partisi milletvekili ve savunma bakanı tarafından düzenlenen AUKUS soruşturması, Avustralya hükümetinden bu ortaklıktan vazgeçmesini talep etti.
İncelemede AUKUS, ülkenin şimdiye kadar aldığı “en kötü, en riskli ve en maliyetli savunma kararı” olarak nitelendiriliyor.
Eski bakan ve rock müzisyeni Peter Garrett, Avustralya İşçi Partisi hükümetinin eski “merkez sağ” Başbakan Scott Morrison’dan devraldığı ve hiçbir zaman parlamento denetimine tabi tutulmadığı için kamuoyunun eleştirisine maruz kalan anlaşma üzerine tartışmayı kolaylaştırmak amacıyla Haziran ayında bu incelemenin başlatılmasına yardımcı oldu.
Soruşturma, Avustralya, Birleşik Krallık ve ABD arasındaki üçlü ortaklık hakkında kamuoyunda bir tartışma ortamı yaratma fırsatı olarak kendini tanımlıyor.
Fakat proje, mevcut federal hükümetten hiçbir politikacının katılımını sağlayamadı. Garrett, organizatörlerin hükümetin bunun yerine “bize orta parmak göstermeyi tercih ettiğini” düşündüklerini söyledi.
Garrett, 4 Kasım’da Ulusal Basın Kulübü’nde yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“AUKUS’a karşı ilk etapta en büyük itirazım, herhangi bir tartışma yapılmamış olmasıydı. Yani, ben, önemli konuların tartışılmasında hararetli tartışmaların olağan bir parçası olduğu ya da olması gerektiği bir siyasi partinin üyesiyim.”
Mayıs ayında Amerika Birleşik Devletleri Araştırma Merkezi tarafından yapılan bir ankette, Avustralyalıların yaklaşık yarısının nükleer enerjili denizaltılara sahip olmanın iyi bir fikir olduğuna inandığı (%48) ortaya çıkarken, Avustralya hükümetinin AUKUS’un gerekçesini yeterince açıkladığını düşünenlerin oranı sadece %23’tü.
Soruşturma raporu, Avustralya hükümetine, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumla çalışan nükleer enerjili denizaltıları satın alma anlaşmasından çekilmesini ve Collins sınıfı denizaltılarının ömrünü uzatma seçeneklerini değerlendirmesini tavsiye etti.
Raporda ayrıca, savunma kapasitelerinin geliştirilmesine odaklanan ikinci ayağın da iptal edilmesi ve Avustralya’nın bu çalışmaları AUKUS dışında yürütmesi çağrısında bulunuldu.
Komisyon üyeleri ayrıca, AUKUS hakkında bir kraliyet komisyonu kurulmasını talep ettiler. Bu, gizli devlet kurumlarından delil ve tanık çağırma yetkisine sahip kapsamlı ve bağımsız bir soruşturma olacak.
Temmuz 1998’den Temmuz 2002’ye kadar savunma bakanı olarak görev yapan Chris Barrie, “AUKUS denizaltı planı savunulamaz” dedi ve şöyle devam etti:
“Hükümetimizin bu konuda öncülük etme zamanı geldi: AUKUS denizaltı planını derhal rafa kaldırmalı ve ulusal güvenlik karar alma süreçlerini yeniden yapılandırmalıdır.”
Raporda, Avustralya’nın “ulusal egemenliğini ve bağımsızlığını vurgulamak amacıyla” ABD ile olan ittifakını “yeniden ayarlaması” öneriliyor:
“Son dönemde ABD’nin karar alma sürecini karakterize eden tutarsızlık ve mevcut uluslararası hukukun hızla terk edilmesi, küresel belirsizliğe ve istikrarsızlığa önemli ölçüde katkıda bulunuyor.”
Raporda, ABD’nin Perth yakınlarındaki ek bir üsse erişimine izin vermenin “egemenliğimizi ve kontrolümüzü daha da tehlikeye attığı ve savaş durumunda Avustralya’nın hedef alınma olasılığını artırdığı” belirtiliyor.
AUKUS’un feshedilmesinin Avustralya’nın ABD ile ilişkileri için felaket olup olmayacağı sorulduğunda Barrie, “ABD’deki AUKUS coşkusunun göründüğü kadar somut olduğuna inanmadığını” söyledi:
“Bence bu, tabiri caizse, ABD’nin omuzlarındaki yükü hafifletecektir çünkü… O üç Virginia sınıfı denizaltının kullanıma sunulmasının hiçbir yolunu göremiyorum.”
ABD şu anda kendi ihtiyaçları için yeterli sayıda denizaltı veya askeri teçhizat üretmekte zorlanıyor.
Bu durum, önde gelen Kongre üyelerinin, Avustralya yeni SSN AUKUS sınıfı denizaltıları inşa edebilecek duruma gelene kadar ABD’nin Virginia sınıfı denizaltılardan vazgeçip vazgeçemeyeceğini sorgulamasına yol açıyor.
Avustralya’da ise tartışmalar, nükleer denizaltıları kabul etmenin Avustralya’yı Tayvan konusunda Çin ile çatışmaya sürükleyip sürüklemeyeceği ve Avustralya’nın bu denizaltıları ABD’den bağımsız olarak ve ön koşul olmaksızın işletebileceği üzerine odaklanıyor.
Bir hükümet sözcüsü, İşçi Partisi’nin AUKUS’u hayata geçireceğini ve anlaşmanın önümüzdeki 30 yıl içinde sanayi, Avustralya Savunma Kuvvetleri ve kamu hizmetlerinde yaklaşık 20.000 iş yaratacağını söyledi.
“AUKUS, ülkemizi, çıkarlarımızı ve güvenliğimizi korumaya yönelik Albanese Hükümeti’nin ulusal güvenlik politikasının temel direğidir. 2026 Ulusal Savunma Stratejisi’nin de yeniden teyit ettiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en zorlu stratejik koşullarla karşı karşıyayız ve bunu, Avustralya’nın dünya ile iktisadi bağlarının hiç olmadığı kadar güçlü olduğu bir dönemde yaşıyoruz.”
Diplomasi2 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Asya2 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Dünya Basını2 hafta önceGünah keçisi olarak Netanyahu
Ortadoğu2 hafta önceYBŞ, Irak ordusuna katılacak
Avrupa2 hafta önceSırbistan seçimleri: Dört sütunlu illüzyonun dağılışı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Dr. Hudson: Trump aynı anda iki petrol cephesinde savaşamaz
Asya2 hafta önceÇin, ticari sırlarını ‘yabancı kuruluşlara’ karşı korumak için yeni kurallar hazırladı
Ortadoğu2 hafta önceRiyadh Air seferleri durdurdu: Uçaklar Riyad yerine El-Kasım’a inecek









