Dünya Basını
Martin Luther King’in yaşamı ve ölümü

Çevirmenin notu: Öldürülmeden bir gün önce verdiği vaazda King, halkını atalarının getirildiği kölelik zincirlerinden kurtarmak uğruna ölmeye hazır olduğunu ilan etmişti: “Herkes gibi ben de yaşamak isterim, uzun bir yaşam; uzun yaşamın yeri vardır. Ama şu anda bunun için endişelenmiyorum. Ben sadece Tanrı’nın isteğini yerine getirmek istiyorum. O da bana dağa çıkma izni verdi. Ve oraya baktım. Ve Vaat Edilmiş Toprakları gördüm.”
Buradaki ima elbette, Tanrı’nın rehberliğinde İsrailoğullarını Mısır’dan çıkaran ve ölmeden önce Nebo Dağı’na tırmanarak asla giremeyeceği vaat edilmiş topraklar olan Kenan diyarını seyreden peygamber Musa’ydı: “Oraya sizinle birlikte varamayabilirim. Ama bu gece bilmenizi isterim ki, biz bir halk olarak Vaat Edilmiş Topraklara ulaşacağız.”
Bugün İncil artık Amerikalıların korkularını ve hayallerini bir zamanlar olduğu gibi şekillendirmiyor. King için yüce bir ilham kaynağı olan kitap, mevcut krizde esas olarak Başkan Trump tarafından baş aşağı tutulan bir destek olarak rol oynadı. Yine de Nietzsche’nin bir zamanlar yakındığı gibi Hıristiyan teolojisinin izleri her yere uzanıyor.
Azınlıklar bir kez daha nehri geçmeye çalışmak için Ürdün kıyılarında toplanırken, beyaz liberaller —çoğu zaman diz çöküp ellerini dua eder gibi kaldırarak— günahlarını itiraf ediyor ve bağışlanmak için yalvarıyorlar. Ancak tövbe ederek kurtuluşa ulaşabileceklerini vaaz edilmekte. Püritenlerin Atlantik’i aşarak New England’a yaptıkları ilk yolculuklardan bu yana Amerika’daki vaizlerin bakışları her zaman olduğu gibi onların bakışları da öteki dünyaya sabitlenmiştir. Onların çağrısı her yerdeki günahkârlara yöneliktir; Londra’da olduğu gibi New York’ta, Amsterdam’da olduğu gibi Los Angeles’ta da.
Dişleri sökülmüş
Eric Foner
Ekim 2023
Martin Luther King Jr., Mart 1968’de, suikasta kurban gitmesinden sadece birkaç gün önce yerel bir NAACP liderinin daveti üzerine New York’un banliyölerinden Long Beach’i ziyaret etti. O dönemde pek çok banliyöde olduğu gibi Long Beach de Afro-Amerikan nüfusun küçük bir gettoda yaşadığı ve beyaz ailelerin evlerinde çalıştığı, fiilen ayrıştırılmış bir gruptu. Ben Long Beach’te büyüdüm ama 1968’de şehre taşındım. Ancak ailem hala orada yaşıyordu ve açık sözlü annem, normalde seçilmiş bir belediye başkanının sahip olduğu yetkileri kullanan, tarafgir olmayan bir yönetici olan kent müdürüyle görüşme ayarladı. “Büyük bir Amerikalı Long Beach’i ziyaret ediyor,” diyerek müdürü King için Belediye Binasında bir resepsiyon düzenlemeye çağırdı. Müdür bunu reddetti: “O bir baş belası ve onu burada istemiyoruz.”
Jonathan Eig’in King’in yeni biyografisinde bu küçük hadiseden elbette bahsedilmiyor. Fakat Eig’in birkaç kez döndüğü bir temayı gösteriyor. Artık her siyasi görüşten insan King’in atası olduğunu iddia ediyor. Ancak King ve sivil haklar hareketi, yaşadığı dönemde yalnızca Güney’de değil, tüm dünyada büyük bir muhalefetle karşılaşmıştı. Hükümet King’in itibarını yok etmeye çalışmıştı. John F. Kennedy ve Lyndon Johnson’ın izniyle FBI, King’in yakın arkadaşlarıyla yaptığı telefon görüşmelerini dinledi ve çevresine muhbirler koydu. Sivil haklar hareketinin komünist bir komplo olduğuna inanan J. Edgar Hoover’ın casusları, King’in kadınlarla yaptığı kaçamakların kayıtlarını topladı ve bunları, intihar etmesini öneren imzasız bir mektupla birlikte evine postaladı.
Eig’in önceki ilgi alanları arasında Muhammed Ali, Al Capone ve beyzbol yıldızları Jackie Robinson ve Lou Gehrig yer alıyor. Yorulmak bilmez bir araştırmacı olan Eig’in King kitabı, sivil haklar hareketinin önceki tarihçileri tarafından toplanan belgeler, yakın zamanda yayımlanan binlerce sayfalık FBI kayıtları, iki yüzden fazla mülakat ve King’in ölümünden sonra eşi Coretta tarafından kaydedilen ve daha önce bilinmeyen ses kayıtları da dahil olmak üzere eski ve yeni çok sayıda materyale dayanıyor. Tüm bunlar King’in çarpıcı biçimde yeni bir portresini mi ortaya koyuyor? Pek sayılmaz: King’in hayatının gidişatı nihayetinde bilindik. Fakat Eig, King’i ulusal bir figür haline getiren Montgomery otobüs boykotunu, Birmingham sokaklarında genç siyah göstericilerle “Bull” Connor’ın köpekleri ve yangın hortumları arasındaki çatışmayı ve Selma’dan Montgomery’ye oy hakkı için yapılan yürüyüşü etkileyici bir şekilde anlatıyor. Eig’in King’e duyduğu hayranlık bariz ama Chicago Özgürlük Hareketi ve sivil haklar hareketini tüm ırklardan Amerikalılar arasındaki yoksulluğu ele alacak şekilde genişletmeyi amaçlayan Yoksul Halk Kampanyası gibi başarısızlıklara işaret etmekten de çekinmiyor.
Eig’in üslubu gazetecilik tarzında, kısa paragraflar anlatıyı ilerletiyor. Ancak bu yapı bazen kitabın King’in tam bir portresini sunma arzusuyla çelişiyor gibi görünüyor; Eig’in hareketin tarihsel arka planı ya da King’in kendi fikirleri hakkında analiz yapmasını zorlaştırıyor. Fakat daha önceki bazı yazarların düştüğü tuzaklardan kaçınıyor; örneğin King’in önderlik ettiği “iyi”, ırksal olarak bütünleşmiş, şiddet içermeyen hareket ile Black Power’ın günün düzeni haline geldiği ve kentsel ayaklanmaların daha önce sempati duyan pek çok beyazı yabancılaştırdığı sonraki “kötü” hareket arasında son derece keskin bir karşıtlık çiziyor. Eig, King’in sivil haklar mücadelesini Bağımsızlık Bildirgesi ve Özgürlük Bildirgesi gibi aziz belgelerle ilişkilendirerek beyaz Amerikalıların desteğini almakta usta olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Ancak hareketi, ulusun kuruluşunda ortaya konan Amerikan özgürlük ve eşitlik inancının içkin mantığını yerine getiriyormuş gibi gösterme eğilimine direniyor (Bu ikinci yaklaşım için, Trump yönetiminin son günlerinde yayımlanan ve Amerikan ulusunun kuruluşunun köleliğin kaldırılması ve siyahlar için eşit vatandaşlık haklarının “tohumlarını ektiğini” iddia eden kısa bir Amerikan tarihi anlatısı olan 1776 Raporu’na bakınız). Eig, hareketin ne ortaya çıkışının ne de başarılarının önceden belirlenmiş olduğunu gösteriyor. Hem King’in liderliği hem de Jim Crow’un hukuki yapısını yıkmak için hayatlarını riske atan binlerce cesur erkek ve kadının harekete geçmesi gerekti.
King 1929 yılında Atlanta’da, Georgia kırsalında yoksulluk içinde büyüyen ve sıkı çalışma ve öz disiplin sayesinde Atlanta’nın siyah orta sınıfına katılmayı başaran önde gelen bir Baptist papazı olan Martin “Baba” King’in oğlu olarak dünyaya geldi. İhtiyar King, kentin beyaz güç simsarlarıyla güçlü bağlantılar kurdu; aslında o kadar güçlü ki, ırkçılığa karşı konuşurken bile, on yaşındaki Martin de dahil olmak üzere cemaat üyelerini köle gibi giyinerek Gone with the Wind (Rüzgâr Gibi Geçti) filminin 1939 galasına katılmaya çağırdı. Eig, Baba King’in “sosyal değişim adına mücadele ettiğini” ancak “takipçilerini sabırlı olmaya çağırdığını” yazıyor. Bir süre direndikten sonra babasının bakanlık yapması yönündeki baskısına boyun eğen King Jr., Atlanta’daki ayrımcılığa maruz kalan Morehouse College’a, Pennsylvania’da küçük bir okul olan Crozer Theological Seminary’e ve doktorasını yaptığı Boston Üniversitesi’ne devam etti. Morehouse’da King, öğrencileri ayrımcılığa karşı çıkmaya teşvik eden dekan Benjamin Mays’in derslerinden ilham aldı ve 19. yüzyılın sonlarında sosyal adalet için mücadelenin dini bir görev olduğunu savunan ilahiyatçı Walter Rauschenbusch tarafından popülerleştirilen Social Gospel hareketinden güçlü bir şekilde etkilendi. King Jr., ciddi bir felsefe ve teoloji öğrencisiydi, Gandhi ve Henry David Thoreau’nun yazılarından yararlanarak adaletsiz yasalara itaatsizlik için güçlü bir gerekçe geliştirdi. Siyahların sadece yüzde 2’sinin üniversite mezunu olduğu bir dönemde King, W.E.B. Du Bois’in ırksal liderlik için aradığı “yetenekli onda biri” örnekledi.
King, 1954 yılında, Eig’in “Ku Klux Klan’ın kalesi” olarak tanımladığı, katı bir şekilde ayrıştırılmış bir kent olan Alabama Montgomery’deki Dexter Avenue Baptist Kilisesi’nin papazı oldu. King geldiğinde, yerel liderler halihazırda siyahların durumunun iyileştirilmesi için kampanya yürütüyorlardı. Fakat 1955 yılında Rosa Parks, Alabama yasalarının gerektirdiği şekilde otobüsteki yerini beyaz bir yolcuya vermeyi reddedince, Montgomery bir yıl süren ve ABD genelinde sosyal değişim savunucularına ilham veren bir otobüs boykotuna sahne oldu. King’den boykota liderlik etmesi istenmesinin nedeni kısmen şehirde yeni olması ve siyah liderler arasındaki hizip çatışmalarına karışmamış olmasıydı. Eig, konut ayrımı nedeniyle orta sınıfa mensup King ailesinin hizmetçiler ve temizlik işçileri arasında yaşamaktan başka çaresi olmadığına ve King’in belki de ilk kez siyah işçi sınıfını deneyimlediğine dikkat çekiyor.
King, bir Baptist kilisesinde dolup taşan kalabalığa yaptığı konuşmada, sıradan Afro-Amerikalılardan oluşan dinleyicilerine anayasa ve Hıristiyan ahlakının kendilerinden yana olduğunu ve şiddetin beyaz failleri karşısındaki ahlaki üstünlüklerinin en büyük güçleri olduğunu söyleyerek kehanette bulundu: “Eğer cesurca ve yine de onurlu bir şekilde ve Hıristiyan sevgisiyle protesto ederseniz, gelecek nesillerde tarih kitapları yazıldığında, tarihçiler durup şöyle demek zorunda kalacaklardır: ‘Medeniyetin damarlarına yeni bir anlam ve haysiyet aşılayan büyük bir halk —bir siyah halk— yaşamıştı.’” King’in hitabeti, Montgomery’nin siyah sakinlerinin ayrımcı otobüslere binmektense bir yıl boyunca yürüyerek gösterdikleri kararlılıkla birleşince, sonunda Yüksek Mahkeme toplu taşımanın entegrasyonunu gerektiren bir karar aldı. King ülke genelinde üne kavuştu. Hayatının geri kalanında ülkeyi dolaşarak konferanslar verdi, gösterilere öncülük etti, para topladı ve sivil haklar hareketine katılımcı kazandırdı. 1960 yılında oturma eylemleri tüm Güney’de bir protesto dalgası başlattığında, liderlik genç nesil siyah aktivistlere geçti. Ancak basın, pek çok arkadaşını kızdıracak şekilde King’i hareketle özdeşleştirmekten asla vazgeçmedi.
Montgomery’den 1964 Sivil Haklar Yasası’na, bir yıl sonra Oy Hakkı Yasası’na ve 1968 Adil Konut Yasası’na —hareketin yasama zaferleri— giden yol hiç de pürüzsüz değildi. Eig, Yüksek Mahkeme’nin devlet okullarında ırk ayrımını anayasaya aykırı ilan etmesinden on yıl sonra, 1964’te Güney’deki beyaz çocukların sadece yüzde 1’inin siyahlarla birlikte okula gittiğine dikkat çekiyor. Daha sonra 1960’larda King hareketi Chicago’ya taşıdığında, yürüyüşçüleri White Power işaretleri taşıyan isyancılar tarafından karşılandı. Chicago Özgürlük Hareketi’nin kaderi King’in liderliğinin bazı güçlü ve zayıf yönlerini ortaya çıkardı. Unutulmaz konuşmalarıyla siyahları ve beyaz müttefiklerini harekete geçirdi ve hem derin dini inançları hem de kendilerinin maruz kaldığı muameleye katlanmaya istekli olması nedeniyle takipçilerinin saygısını kazandı. Yirmiden fazla kez hapse atıldı ve Montgomery’deki evinde bir bomba patlatıldı.
Ancak King hiçbir zaman güçlü bir yönetici olmadı ve Eig’e göre sonuç “örgütsel kaos” oldu. Yol arkadaşları, hareketin kentsel yoksulluk, gecekondulaşma ve iktisadi eşitsizliğin diğer tezahürlerine karşı bir kampanya başlatacak kaynaklardan yoksun olduğu konusunda uyardığında King dinlemeyi reddetti. Aralıksız seyahatler nedeniyle yorgunlukla mücadele etti ve kendinden şüphe duyma ve depresyon nöbetleri geçirdi. Eig, King’in daha az övgüye değer iki özelliğini tartışıyor. Bunlardan biri, lisede başlayan ve doktora tezinde açıkça görülen intihal zaafı; fakat Eig, Boston Üniversitesi’ndeki danışmanlarının King’in tanınmış teoloji ve felsefe eserlerinden dil devşirmesini yakalamış olmaları gerektiğine işaret ediyor. Eig, deneğinin “kötü alışkanlığı” olarak adlandırdığı bu durumu mazur görmeksizin, King’in intihalinin, kaynağı kaydetmeden bilgileri not kağıtlarına kopyalamak ve daha sonra bu materyalleri doğrudan metnine dahil etmek şeklindeki gelişigüzel araştırma yöntemini yansıttığını belirtiyor. “Örnekleme” —diğer vaizlerin vaazlarından özellikle etkili pasajlar ödünç alma— Baptist vaizler arasında nadir değildi.
Daha ciddi olan ise King’in kimi kısa kimi uzun süreli evlilik dışı ilişki geçmişi. FBI’ın King’in telefon görüşmelerini dinlemesi ve seyahatlerini gözetlemesi bu tür ilişkilerin boyutunu ortaya koyuyor. Hoover, King’in cinsel hayatını takıntı haline getirmişti, ancak bu takıntısının ulusal güvenlikle olduğu kadar fuhuşla da ilgisi var gibi görünüyordu. Kayıtlardan elde ettiği müstehcen bilgileri Kongre’nin seçkin üyelerinin yanı sıra Kennedy ve Johnson’la (konu sadakatsizlik olduğunda pek de koro çocuğu sayılmazlardı) paylaşmaktan zevk alıyordu. King’e yönelik en ciddi suçlama, bir kadının iş arkadaşlarından biri tarafından tecavüze uğradığı bir otel odasında bulunması. Bu suçlama, Hoover’ın yardımcılarından William C. Sullivan tarafından kaleme alınan bir telefon kaydı özetinde yer alıyor. King’in kariyeri üzerine çalışan uzmanlar Sullivan’ın anlattıklarının güvenilirliğini sorguluyor. Hoover gibi Sullivan da King’i “siyah halkının lideri olarak tamamen gözden düşürmeye” kararlıydı. Bir yargıç kayıtların, akademisyenlerin Sullivan’ın raporunun doğruluğunu değerlendirebilecekleri 2027 yılına kadar kapatılmasına karar verdi.
Eig, King’in ilişkilerini tartışırken gerçekçi bir yaklaşım benimsiyor. Çekici, güçlü ve geniş çapta saygı duyulan King’in pek çok kadının ilgisini çektiğine dikkat çekiyor ama haklı olarak King’in davranışlarının, en azından bazı ilişkilerden haberdar olan karısı üzerindeki etkisine odaklanıyor. Eig, Coretta Scott King’e önceki biyografi yazarlarından daha fazla ilgi gösteriyor ve onun kendi başına ırkçılık karşıtı bir radikal olduğunu vurguluyor. Başarılı bir siyah iş insanının kızı olmasına rağmen Alabama kırsalında akan suyu ya da elektriği olmayan bir evde büyümesi ve beyaz çocuklar otobüsle seyahat ederken okula gitmek için her gün sekiz kilometre yürümek zorunda kalması bize Jim Crow South’taki yaşam hakkında bir şeyler anlatıyor.
Coretta, Ohio’daki Antioch College’a devam etti ve burada siyasi aktivizmle ilgilenmeye başladı. 1948 yılında öğrenci delegesi olarak, başkan adayı Henry Wallace’ın ırksal adaleti savunduğu ve Truman yönetiminin gelişmekte olan Soğuk Savaş dış politikasına meydan okuduğu İlerici Parti’nin ulusal kongresine katıldı. 1952 yılında, flörtleri sırasında King’e Edward Bellamy’nin etkili sosyalist romanı Looking Backward’ın (1888) bir kopyasını verdi. Yetenekli bir şarkıcıydı ve Boston’daki New England Konservatuarı’na devam etti (İronik bir şekilde, Yüksek Mahkeme’nin “ayrı ama eşit” doktrinine uygun olarak, Alabama hükümeti bu tür bir eğitimi siyah öğrencilere sunmadığı için okul ücretini kısmen ödedi). Evde dört çocuğu varken ve kocası neredeyse her zaman evde yokken profesyonel bir kariyer yapmak imkansızdı ama bazen bağış toplama performansları sergiliyordu. King onun zekasına hayrandı ve strateji konularında sık sık ona danışırdı. Yine de daha sonra King’in kadınların asıl rolünün annelik ve ev kadınlığı olduğunu düşündüğünü yazdı. Hareket, tabandan gelen örgütçü Ella Baker ve Montgomery’de bir üniversite profesörü olan ve otobüs boykotunun kilit örgütleyicilerinden Jo Ann Robinson gibi yetenekli ve iradeli kadın aktivistlerden yoksun değildi. Fakat üst kademeleri neredeyse tamamen erkeklerden oluşuyordu. 1963 Washington Yürüyüşü’ndeki tüm konuşmacılar erkekti.
1957’de siyah bakanlar, Güney’deki ayrımcılığa karşı protestoları koordine etmek için başında King’in bulunduğu Güney Hıristiyan Liderlik Konferansı’nı (SCLC) kurdu. Ancak eyalet ve yerel yönetimler entegrasyona karşı “kitlesel direniş” yoluna girdikçe, ilerleme hızı yavaşladı ve basında “beyaz tepkisi” ifadesi yer almaya başladı. 1960’lar ilerledikçe direniş de sertleşti. Eig, “King her taraftan saldırıya uğradı,” diye yazıyor. 1966 yılında Chicago’da açık konut talebiyle düzenlenen yürüyüşün isyancılar tarafından hedef alınmasının ardından King, şunları söylemişti: “Bence Mississippi halkı nasıl nefret edileceğini öğrenmek için Chicago’ya gelmeli.”
Chicago kampanyası ve onu takip eden Yoksul Halk Hareketi, genelde King’in önceliklerinin ırksal eşitlikten iktisadi eşitliğe kaymasının işareti olarak görülür. Fakat King, uzun zamandır bu konuların birbiriyle ne kadar yakından ilişkili olduğunun farkındaydı ve sık sık “ekonomik adalet” ihtiyacından söz ediyordu. Pek çok sendikanın ırk ayrımcılığı yapmasına rağmen King, işçi hareketini siyahların en büyük potansiyel müttefiki olarak görüyordu. 1959’da, o zamanlar üyeleri haftada otuz dolar kazanan New York’taki İlaç, Hastane ve Sağlık Çalışanları Sendikası Local 1199’un örgütlenme çalışmalarına adını verdi. Sendikanın yönetici sekreteri amcam Moe Foner’e “Yapabileceğim ne olursa beni arayın,” dedi.
King bazen “fiziksel getto”nun tamamen ortadan kaldırılmasından söz ediyordu. Washington Yürüyüşü’nün sivil haklar hareketi ve liberal işçi sendikalarının ortak bir girişimi olduğu ve talepleri arasında, etkinliğin resmi başlığı olan “İş ve Özgürlük”ün tüm ırklardan yoksullara sağlanması için büyük bir bayındırlık programı olduğu genellikle unutulur. 1960’ların ortalarında King ve tecrübeli aktivist Bayard Rustin, tam istihdam ve evrensel bir temel gelir garanti ederek yoksulluğu ortadan kaldıracak Dezavantajlılar için Haklar Bildirgesi’ni önerdiler. Solun bazı kesimleri, FDR’nin 1944 yılında İktisadi Haklar Yasası’nı önermesinden beri bu tür politikaları destekliyordu. King 1967’de Riverside Kilisesi’nde, Vietnam’daki savaşın sona erdirilmesi çağrısında bulunduğu konuşmasında, “dünyadaki en büyük şiddet uygulayıcısı” olan ABD hükümeti hakkında alışılmadık derecede öfkeli bir dil kullanmakla kalmadı, aynı zamanda çatışmanın, başka bir yerde ülkenin “trajik eşitsizlikleri” olarak adlandırdığı şeye karşı verilen mücadelenin kaynaklarını kuruttuğu uyarısında bulundu.
Eig, King’in üniversite öğrencisiyken “demokratik sosyalizme” ilgi duyduğunu belirtiyor. Evlenmeden önce Coretta’ya “ekonomi teorimde kapitalist olmaktan çok sosyalistim,” diye yazmıştı. Ancak Eig, King’in ekonomiye dair fikirlerini açıklamak için yeterince çaba göstermiyor. Hayatının son yıllarındaki yoksulluk karşıtı kampanyaların ekonomik analiz kadar Hıristiyan ahlakına da dayandığı doğru. Onu, savunucularının çoğu zenginlik ve güç eşitliği çağrısında bulunurken bile siyahların durumunu görmezden gelen Social Gospel’ın ilkelerini Afrikalı Amerikalılara yaymanın yollarını arayan biri olarak görmek en iyisi olabilir. King, “gerçek eşitliğin iktisadi eşitlik” anlamına geldiği konusunda ısrarcıydı. Bu tür yorumlar, Hoover’ın King’in Birleşik Devletler’deki “en tehlikeli siyah” olduğuna dair inancını pekiştirdi.
Hoover’ın endişe verici bulduğu şeylerden biri de King’in yakın danışmanları arasında bir zamanlar Komünist Parti üyesi olan New Yorklu avukat ve iş insanı Stanley Levison’ın bulunmasıydı. Hoover, Levison hakkındaki uyarılarını Kennedy’ye iletti ve o da King’i bu ilişkiyi kesmeye çağırdı. Ne Hoover ne de Kennedy Afro-Amerikan tarihi hakkında fazla bir şey biliyordu. Eğer bilselerdi, eski bir komünistin hareket içindeki varlığını şaşırtıcı bulmazlardı. Parti, 1930’lardan beri ırksal adaleti temel bir mesele haline getiren, çoğunluğu beyazlardan oluşan birkaç örgütten biriydi. Levison, SCLC’nin kurulmasına yardım etmek için saatlerini harcamıştı. King’in yıllık vergi beyannamelerini de o hazırlamıştı. Levison, esasında King’i sık sık ılımlı bir yöne itiyordu. Beyaz Amerikalıların sosyal düzende bazı değişiklikleri desteklemeye istekli oldukları ama “devrimi” desteklemeyecekleri konusunda King’i uyardı ve hareketin kaynaklarının Yoksul Halk Kampanyası’na kaydırılmasına karşı çıktı. Levison Riverside Kilisesi’ndeki konuşmayı odaktan yoksun olmakla eleştirdi ve King’i “temelde bir barış lideri değil bir sivil haklar lideri olarak kalmaya” çağırdı (Bu durum Hoover’ın Johnson’a konuşmayı King için Levison’ın yazdığını bildirmesini engellemedi). Yaptığı hacimli araştırmaya rağmen Eig, Martha Biondi, Glenda Gilmore, Michael Honey ve diğerlerinin, Hoover’ın hareketin Moskova’dan yönetildiği fantezisini benimsemeden sivil haklar mücadelelerinde komünistlerin rolünü tanımlayan son kitaplarından yararlanmıyor. Eig’in metninde ya da notlarında bu tarihçilerin hiçbirine atıfta bulunulmamış.
Eig, King’in ölümünden önce 1968 yılında New York’ta Du Bois’in doğumunun yüzüncü yıldönümü kutlamalarında yaptığı son önemli konuşmaya da değinmiyor. King, Du Bois’in Black Reconstruction in America (Amerika’da Siyahların Yeniden İnşası) adlı kitabını “anıtsal bir başarı”olarak nitelendirerek övgüyle bahsetmişti. Kitap, İç Savaş sonrası yılların, siyahların Amerikan demokrasisinde yer alamayacağını gösteren bir kötü yönetim dönemi olarak ırkçı temsilini ortadan kaldırmıştı. King, Du Bois’in “başarıdaki siyah gücünü örneklediğini ve eylemdeki siyah gücünü örgütlediğini” ilan etti; bu bize King’in görüşleri ile genç siyah militanların görüşleri arasındaki çoğu zaman göz ardı edilen örtüşmeyi hatırlatan bir dildi. King, Soğuk Savaş ideolojisini açıkça reddetmişti. King, Du Bois’in “sonraki yıllarında bir komünist olduğunu, komünist olmayı seçmiş bir dahi olduğunu” ve kariyerinin “mantıksız saplantılı anti-komünizmimizin” saçmalığını gösterdiğini belirtmişti.
King’in Du Bois konuşması, kendisinin Amerikan tarihine bakışının değişmekte olduğu bir döneme denk geldi. Daha önce Yeniden Yapılanma’yı nadiren tartışmıştı. Artık o dönemi, Devrim’i ya da hatta kurtuluşu değil, siyah Amerikalılar için son derece önemli bir umut anı, “tarihin en önemli ve yaratıcı dönemi” olarak görüyordu. Dönemin tarihçiler tarafından çarpıtılmaya devam edilmesi rahatsız edici bir soruyu gündeme getirdi. King, uzun zamandır bu hareketi ulusun kuruluşundan miras kalan temel Amerikan değerleriyle özdeşleştiriyordu. Ama aslında ulusun en derin değerleri neydi? Tüm insanlar eşit yaratılmıştır mı? Yoksa Yeniden Yapılanma’nın şiddetle yıkılmasıyla örneklenen daha kötücül bir şey mi? King, gazeteci David Halberstam’a başlangıçta Amerikan toplumunun pek çok ufak değişiklikle reforme edilebileceğine inandığını söylemişti. Şimdi ise “oldukça farklı” düşündüğünü söyledi: “Bence tüm toplumun yeniden inşası, bir değerler devrimi gerekiyor. Hareket Amerikan değerlerinin yerine getirilmesi mi, yoksa reddedilmesi miydi?”
Bu tür şeylerin kaydını tutan bir kuruluş olan Monuments Lab’e göre King, bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde kamuya açık anıtları olan kişiler arasında Lincoln, Washington ve Columbus’un ardından dördüncü sırada yer alıyor. Fakat King’in son yıllarda tanrılaştırılmasının bedeli, sivil haklar hareketinin Amerikan tarihinin uzlaşmacı, iyi hissettiren bir portresine dönüştürülmesi oldu. Eig, King’in “tahrif edildiği” konusunda bizi uyarıyor. Martin Luther King Jr. Günü’nde, işçi hareketinin müttefiki ve iktisadi eşitsizlik ve savaşın eleştirmeni olan radikal King’in sesini işitmiyoruz. Washington Yürüyüşü’nde yaptığı büyük konuşma neredeyse tek bir cümleye indirgenmiş durumda: “Dört küçük çocuğumun bir gün derilerinin rengine göre değil, karakterlerinin içeriğine göre yargılanacakları bir ulusta yaşayacaklarına dair bir hayalim var.” Muhafazakârlar, King’i geriye dönük olarak pozitif ayrımcılığa son verme kampanyasına dahil etmek için uzun süre bu cümleden alıntı yaptılar. Aslında, son kitabı Where Do We Go from Here? (1967)’da King, siyahlara dönük “özel muamelenin insanların bireysel değerlerine göre eşit muamele görmesi” ilkesiyle çeliştiğini kabul etmekle birlikte, pozitif ayrımcılığı benimsemişti. Neden mi? Cevabı tarih veriyordu. “Yüzlerce yıl zencilere karşı özel bir şey” yaptıktan sonra ABD’nin “onlar için özel bir şey yapma” yükümlülüğü vardı. Ne yazık ki Yüksek Mahkeme’nin altı üyesi kısa süre önce aynı fikirde olmadıklarını açıkça ortaya koydu. “Ayrıştırıcı” konuların öğretilmesini yasaklayan son yasalar nedeniyle King’in hayatının onsuz anlaşılamayacağı ırkçılık tarihinin Amerikan sınıflarından çıkarılması daha da üzücü.
Jonathan Eig
King: The Life of Martin Luther King
Simon & Schuster
Dünya Basını
Amerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar

Ekonomist Richard Wolff, akademisyen Cornel West ve siyaset bilimci Norman Finkelstein, katıldıkları ortak yayında Amerikan imparatorluğunun gerilemesini ve solun yapısal krizini değerlendirdi. Düşünürler, refah modelinin çöküşünden üniversitelerdeki sansüre ve Gazze soykırımına kadar uzanan başlıklarda toplumun içine sürüklendiği kurumsal inkâr ortamını eleştirdi.
ABD’li yayıncı Robinson Erhardt’ın YouTube şovunda bir araya gelen üç kıdemli düşünür, Amerikan siyasetindeki yapısal tıkanmayı, sol hareketin krizini ve ülkenin içine sürüklendiği derin inkâr ortamını ele aldı.
Yayına Massachusetts Amherst Üniversitesi Emekli Ekonomi Profesörü ve İşyerinde Demokrasi adlı sivil girişimin kurucusu Richard Wolff, Union İlahiyat Fakültesi Dietrich Bonhoeffer Kürsüsü Başkanı Cornel West ve Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü mezunu yazar Norman Finkelstein katıldı.
Toplantıda Amerikan imparatorluğunun gerileme süreci, işçi sınıfının dağılması, New York yerel siyasetindeki uzlaşmalar, aşırı sağın yükselişi ve üniversitelerdeki akademik baskılar ayrıntılı bir biçimde irdelendi. Katılımcılar, toplumun geniş kesimlerinin gerçeklerden kopmasına yol açan kurumsal mekanizmaları ve örgütlü halk gücünün yokluğunda siyasetçilerin hesap vermekten nasıl kaçındığını tartıştı.
“Hiçbir bireyin tek başına kurumsal bir etki yaratması mümkün değildir”
Program yöneticisi Robinson’ın seçimleri kazanan herhangi bir liderin ülkeyi gerçekten değiştirip değiştiremeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan akademisyen Cornel West, sistemin sınırlarına dikkat çekti. West, bireysel zaferlerin tek başına yapısal dönüşüm yaratamayacağını vurguladı.
West, “Yozlaşmanın, bürokratik ataletin ve Amerikan imparatorluğunun hem iç hem dış politikadaki kaldıraçlarını ellerinde tutan tekeller ile oligarşilerin ulaştığı seviye nedeniyle, zamana yayılan güçlü toplumsal hareketlere sahip olmak zorundasınız. Bu durum mücadeleyi bırakacağımız anlamına gelmez; yalnızca karşımızda ne olduğunu dürüstçe kavramamız gerektiğini gösterir” sözlerini kullandı.
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecini hatırlatan West, Amerikan imparatorluğu akıl almaz bir çürüme ve çöküş yaşarken ülkenin en köklü direniş geleneklerini canlı tutmaya çalıştıklarını belirtti. West, emperyalizme, kapitalizme ve beyaz üstünlükçülüğe karşı sahada somut birliktelikler kuran Paul Robeson, William Edward Burghardt Du Bois ve Harry Magdoff gibi figürlerin temsil ettiği ahlaki mirasa işaret etti.
“Ortada çalışan insanlar var ancak artık bir işçi sınıfı kalmadı”
Sözü devralan Norman Finkelstein, günümüz toplumunda radikal bir dönüşümü tetikleyecek nesnel bir siyasi gücün mevcut olmadığını dile getirdi. Karl Marx’ın kapitalizmin üretim birimlerini merkezileştirerek kitleleri kaynaştıracağı yönündeki öngörüsünü hatırlatan Finkelstein, bu yapının tamamen tasfiye edildiğini aktardı.
Finkelstein, “Marx kapitalizmin devasa üretim birimleri yaratacağını, kitleleri sosyalleştirip derin dayanışma bağları kuracağını ve sistemin merkezindeki bu gücün örgütlendiğinde çarkları durdurabileceğini söyledi. Fakat bu zemin artık yok; evet çalışan insanlar var ama klasik anlamda bir işçi sınıfı kalmadı çünkü herkes bütünüyle atomize edilmiş vaziyette” ifadelerini kullandı.
İnsanların parça başı ve güvencesiz işlere mahkûm edildiğini belirten Finkelstein, bu çalışma modelinde dayanışma duygusunun yeşeremeyeceğini söyledi. Finkelstein, “İnsanlar iş arkadaşlarını neredeyse hiç tanımıyor ve artık ekonominin merkezinde yer almıyorlar; en büyük dağıtım ağında bütün işçiler greve gitse bile alışveriş hemen geleneksel mağazalara kayar ve sistem işlemeyi sürdürür” diye ekledi.

“Seçmenlerinize yaptıklarınız için bir açıklama borçlu değil misiniz?”
Kurumsal yapıların ve sendikal tabanın gerilemesinin siyasetçiler üzerindeki denetimi bütünüyle ortadan kaldırdığına değinen Finkelstein, eleştirilerini New York Eyalet Meclisi Üyesi Zohran Mamdani üzerinden somutlaştırdı. Mamdani’nin belediye başkanlığı hedefine giden yolda temel ilkelerinden vazgeçtiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Mamdani göreve geldiğinde New York’un en zengin ailelerinden birine mensup olan Jessica Tisch’i emniyet müdürü olarak tutacağını söylüyor. Ardından Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesinin finanse ettiği Hakeem Jeffries’e destek vereceğini ilan ediyor ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna geldiğinde düzenlenen protestoya katılmayacağını belirtiyor” dedi.
Siyasetçinin bu kararları alırken halka tek bir tatmin edici gerekçe sunmadığını aktaran Finkelstein, sert tepki gösterdi. Finkelstein, “Senin için kapı kapı dolaşan doksan bin insan vardı; onlara yaptıkların için bir açıklama borçlu değil misin, neden on dördüncü Louis gibi davranıyorsun?” sözleriyle tepkisini paylaştı.
Mamdani’nin Netanyahu’yu New York’a geldiğinde tutuklayacağını vadedip ardından yasal olarak bunu yapamayacağını söylediğini hatırlatan Finkelstein, protestolara da katılmamasını eleştirdi. Finkelstein, geçmişte Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı rejimine karşı konsolosluk önünde yapılan eylemlerde belediye başkanlarının ve milletvekillerinin bizzat gözaltına alındığını hatırlattı.
Finkelstein, bir yöneticinin profesyonel hayatı dışında bir yurttaş olarak eylemlere katılabileceğini belirterek, “Seçmen tabanının kurumsal bir gücü olmadığı için hesap sorulamıyor; onu seçen insanlar sendikalarda örgütlü değil ve ‘Bir dakika dostum, senin seçim vaadin bu değildi’ diyemiyorlar” şeklinde konuştu.
“Karşımdaki inkâr dalgasının ulaştığı devasa boyut beni afallatıyor”
Ekonomist Richard Wolff, Finkelstein’ın tespitlerine katılarak Amerikan toplumunun her kademesine sinmiş olan inkâr psikolojisini değerlendirdi. Bir psikoterapistle evli olduğunu ve inkâr mekanizmasını gündelik hayatta yakından gözlemlediğini aktaran Wolff, rahatlatıcı hayallerin hakikatlerin üzerini örttüğünü söyledi.
Wolff, “Etrafımda gördüğüm inkâr seviyesi beni dehşete düşürüyor; insanlar rahatlatıcı mecazlara odaklanarak kendi uyuşukluklarında kalmayı seçiyorlar. Cornell Üniversitesinde bir öğrenci yurdunda genç bir kadının başına gelen korkunç olayları ve üniversitenin bunu gizlemek için nasıl bir inkâr kozası ördüğünü okuduğumda bunun hiç de istisnai olmadığını bir kez daha gördüm” dedi.
Görev yaptığı altı üniversitede ve büyük hastanelerde benzer skandalların kurum itibarını korumak adına örtbas edildiğini aktaran Wolff, aynı mantığın dış politikada da devrede olduğunu belirtti. Wolff, Birleşik Devletler ve İsrail’in düzenli olarak İran’ı hedef almasına rağmen basında daima karşı tarafın saldırgan olarak resmedildiğini dile getirdi.
Aynı çarpıtmanın Ukrayna savaşında da yaşandığına işaret eden Wolff, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün yirmi yıl boyunca Rusya sınırına doğru genişlemesinin görmezden gelindiğini aktardı. Wolff, ana akım medyanın bu kuşatmayı hesaba katmadan saldırıları sebepsiz gibi sunmasının arkasındaki psikolojik körlüğü sorguladı.
“Amerika küresel sömürgecilik mirasını devraldığı gerçeğini gizledi”
Finkelstein’ın 1960’lı yıllarda halkın yüzde sekseninin refah içinde yaşadığı düzenin bugün tükenip tükenmediği sorusunu yanıtlayan Richard Wolff, meselenin köklerinin sömürgecilik tarihine uzandığını belirtti. Avrupa’nın üç asır boyunca dünyayı yağmaladığını ve bunun 1884 Berlin Konferansı ile zirveye ulaştığını hatırlattı.
Wolff, “Kapitalizm küresel bir pazar yarattı ancak bu süreç Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da muazzam bir zenginlik biriktirirken dünyanın geri kalanının kaynaklarını kuruttu. Sömürgeci güçler arasındaki bu büyüme yarışı nihayetinde insanlık tarihinin en yıkıcı iki dünya savaşıyla kendi kendini yok etti” ifadelerini kullandı.
Birleşik Devletler’in coğrafi konumu ve yıkımdan uzak kalması sayesinde bu savaşlardan kazançlı çıkan tek güç olduğuna değinen Wolff, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği yirmi yedi milyon yurttaşını kaybederken Amerikan kaybının dört yüz bin civarında kaldığına işaret etti. Wolff, bu tarihsel farkın ekonomik sonuçlarını açıkladı.
Wolff, “aBD bombalanmadığı ve sömürgelerini kaybetmediği için Avrupalıların boşalttığı bütün sömürge alanlarını devraldı. İngilizler Hindistan’dan, Fransızlar Afrika’dan çekildiğinde yerlerine Amerikan ordusu ve şirketleri girdi; ardından ‘Biz sömürgeci değiliz, demokrasi taşıyoruz’ diyerek bu mirası inkâr ettiler” dedi.
Avrupa’nın artık kıtaya yönelen küresel tepkiler karşısında önemsizleştiğini ve adeta turistik bir alana dönüştüğünü kaydeden Wolff, Almanya’da Friedrich Merz ve Fransa’da Emmanuel Macron gibi liderlerin meşruiyet kaybı yaşadığını vurguladı.
“Sistem artık nüfusun yüzde sekseninin aleyhine işleyecek biçimde çöktü”
Finkelstein, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ekonomik denklemde toplumun yüzde sekseninin kazandığı, yüzde yirmisinin ise sistemin dışında kaldığı günlerin tersine döndüğünü ifade etti. Bugün ise tablonun tamamen tersine döndüğünü ve sistemin yalnızca yüzde yirmilik bir azınlığa hizmet ettiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Bugün Amerika’da sistem nüfusun yüzde sekseni için iflas etmiş durumda; en iyi örgütlenmiş radikal hareket bile iktidara gelse mevcut yapının sınırları içinde bu dengenin yeniden halkın lehine çevrilmesi mümkün mü, yoksa sistem tüm potansiyelini tüketmiş mi bulunuyor?” sorusunu yöneltti.
Wolff bu tespiti onaylayarak, Amerikan imparatorluğunun tıpkı bitmiş bir evliliği kabullenemeyen çiftler gibi derin bir inkâr içinde bocaladığını söyledi. Sağcı seçmenlerin “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganına sarılmasının da aslında ülkenin artık harika olmadığının üstü kapalı bir itirafı olduğunu vurguladı.
Wolff, “Yetmiş yıllık antikomünist propagandanın ardından Amerikan işçi sınıfı sağa yöneldi çünkü Donald Trump her şeyi sihirli bir biçimde geri getireceğini vadetti. Fabrikaların geri döneceğini söyledi ancak hiçbir şey geri gelmedi; sağın bu vaatleri yerine getiremediği anlaşıldığında halk tıpkı 1930’larda olduğu gibi yeniden sola yönelecektir” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise bu iyimser yaklaşıma karşı çıkarak sendikalı işçi oranının yüzde sekize kadar gerilediğini ve üretim merkezlerinin tasfiye edildiği bir yapıda klasik manada bir işçi sınıfının kalmadığını tekrarladı. Bernie Sanders’ın servetin ve gücün bir avuç azınlığın elinde toplandığı yönündeki tespitinin doğruluğunu hatırlatarak, bu güce meydan okuyacak örgütlü bir odağın eksikliğini vurguladı.
“Bu koşullar altında ortaya yalnızca sol bir popülizm çıkabiliyor”
Tartışmaya dahil olan Cornel West, güçlü bir sınıf bilincinin ve örgütlenmesinin bulunmadığı Amerikan imparatorluğunda varılabilecek en ileri noktanın sol popülizm olduğunu aktardı. West, Birleşik Devletler’de sermayenin işçi sınıfı hareketlerini tarih boyunca acımasızca ezdiğine işaret etti.
West, “Lenin Amerika’yı sermaye diktatörlüğü olarak tanımlarken işçilerin 1935 yılına kadar toplu sözleşme hakkına dahi sahip olamadığını kastediyordu; Arjantin bu hakka Birleşik Devletler’den tam yüz yıl önce, 1836’da kavuşmuştu. Amerika’da özel şirketler eyalet ordularından daha büyük özel dedektif orduları besliyordu; böylesi bir baskı altında sınıf bilinci nasıl kök salabilir?” diye sordu.
Sınıf bilincinin bastırıldığı bu atmosferde ortaya çıkan sol popülizmin ırkçılık ve sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmekte zorlandığını belirten West, yerli halkların yok sayıldığını ve köleleştirilen siyah işçilerin geleneksel ücretli emek kalıplarına sığdırılamadığını aktardı. Bernie Sanders’ın kampanyalarında da bu sınırlarla karşılaştıklarını dile getirdi.
West, “Bernie ile yüzlerce miting yaptık ancak siyah toplumun tarihsel deneyimine ve maruz kaldığı beyaz üstünlükçü mirasa tam anlamıyla hitap edemedik. Siyah özgürlük mücadelesinden gelen pek çok insan neoliberal Demokrat Parti tarafından esir alınmıştı ve onların gözünde bizler organik bağı olmayan yabancılar gibi kaldık” ifadelerini kullandı.
Demokratik Sosyalistlerin tabanının da sanayi işçilerinden ziyade soylulaştırma mağduru eğitimli orta sınıflara kaydığını kaydeden West, bu dönüşümün hareketin dinamiklerini değiştirdiğini açıkladı.
“Sıradan insanların tükenen umutları beni tarifsiz bir öfkeye boğuyor”
Genç kuşakların her siyasi atılımın ardından uğradığı hayal kırıklığına değinen Norman Finkelstein, Mamdani’nin sergilediği uzlaşmacı tavrın kitlelerde yarattığı duygusal yıkımı anlattı. Finkelstein, Bernie Sanders’ın 2016 ve 2020 hezimetlerinin ardından gençlerin yeniden harekete geçtiğini ancak hızla moralsizliğe itildiğini aktardı.
Finkelstein, “Mamdani ne yapıyor; gençlerin umutlarını örgütledi, insanlar sokaklara döküldü ama sen gidip yıllardır kafamıza cop indiren polis teşkilatının müdürünü yerinde tutuyorsun. Netanyahu’yu tutuklayacağını söyledikten sonra New York sokaklarındaki kitlesel gösteriye bile gitmiyorsun; bir insan kaç kez hayal kırıklığına uğradıktan sonra tamamen pes eder?” diye sordu.
Gençlerin bu tür tavizler karşısında çaresizliğe sürüklendiğini belirten Finkelstein, halkın oyunu sadece sempatik bir tebessüm görmek için vermediğini dile getirdi. Finkelstein, siyasi hesap verebilirlik mekanizmaları kurulmadığı sürece bu döngünün kırılamayacağını ifade etti.
Cornel West ise gençlerin bu süreçte tarihten ders çıkarması gerektiğini söyleyerek, Mamdani’nin Demokrat Parti içindeki konumuna işaret etti. West, genç aktivistlerin bu figürlerin hızla sistem içine çekilebileceğini önceden görmeleri gerektiğini aktardı.
West, “Gençlerin büyümesi ve tarihi anlaması şart; Demokrat Parti geleneğinden gelen Mamdani’nin kolaylıkla Barack Obama’nın zeki, yaratıcı ve Müslüman bir versiyonuna dönüşebileceğini kavramak zorundalar. Biz bunu en başından beri söylüyorduk; partiye ve yeni göçmen elitlerine olan bağlarını yakından izlemek gerekiyordu” uyarısında bulundu.
Mamdani’nin New York’u yalnızca yeni göçmenlerin kenti olarak tanımlamasını da eleştiren West, bu söylemin kentin yüzyıllardır yerleşik olan siyah nüfusunu ve geçmişteki köle emeğini görünmez kıldığını söyledi.
“Demokrat Parti bizi pusuladan silmek için yirmi milyon dolar harcadı”
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecinde Yeşil Parti ile yaşadığı ayrışmayı anlatan Cornel West, üçüncü partilerin de benzer zaaflar taşıdığını dile getirdi. Parti yönetimiyle yaşanan yaklaşım farkları ve kaynak dağılımındaki uyuşmazlıklar nedeniyle bağımsız hareket etme kararı aldığını açıkladı.
West, “Yeşil Parti çatısı altına girdiğimde siyah özgürlük mücadelesinden, Martin Luther King’den ve Kara Panterler hareketinden bahsettiğimde rahatsız oldular; bana ‘Bizim partimiz bunlarla ilgili değil’ dediler. Oysa ben hem inancımı hem sosyalist ilkelerimi bu mücadelelerden alıyorum; sonunda kendi yoluma gitmek zorunda kaldım” dedi.
Yirmi altı eyalette seçmenlerin adını pusulaya doğrudan yazabildiği, on altı eyalette ise resmi olarak pusulaya girmeyi başardıkları tarihi bir kampanya yürüttüklerini belirten West, Demokrat Parti’nin baskılarına maruz kaldıklarını söyledi.
West, “Demokrat Parti sırf bizim adımızı oy pusulalarından kazımak için yirmi milyon dolar harcadı, sonra da utanmadan serbest seçimlere bağlı olduklarını iddia ettiler. Kuzey Karolina ve Pensilvanya yüksek mahkemelerine kadar taşınan davalarla boğuştuk; egemen partiler bağımsız sesleri boğmak için ellerindeki her aracı kullanıyor” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise Bernie Sanders’ın kimliğini geri plana itip bütünüyle sağlık şirketlerine, Wall Street tekellerine ve milyarderlere odaklanan saf bir sınıf siyaseti izlediğini hatırlatarak, West’in kişisel ve ırksal vurguları öne çıkarmasının benzer bir kitle bağı kurmayı zorlaştırıp zorlaştırmadığını sordu. West ise siyahların tarihsel acılarını ve katliamları dışarıda bırakan hiçbir siyasi hareketin içinde yer almayacağını ifade etti.
“Toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür”
Eski televizyon sunucusu Tucker Carlson’ın İsrail’in Gazze saldırılarına yönelik eleştirileri ve Donald Trump ile yollarını ayırması üzerinden sağ figürlerle taktiksel işbirlikleri kurulup kurulamayacağı tartışıldı. Richard Wolff, aşırı sağdaki bu çözülmelerin sola alan açabileceğini belirterek ilkeli temasların mümkün olduğunu kaydetti.
Finkelstein ise Carlson’ın göçmen karşıtı pozisyonunu hatırlatarak çok daha temkinli bir hat çizdi. Carlson’ın Gazze konusunda sokakta yürümesine karşı çıkmayacağını ancak milyonlarca insanın kitlesel olarak sınır dışı edilmesini savunan bir anlayışla siyasi ortaklık kurulamayacağını açıkladı.
Finkelstein, “Duygusal bir dil kullanmak istemem ama toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür; hiçbir hukuki denetim, mahkeme kararı veya idari kısıtlama tanımadan insanları apar topar toplamak anlamına gelir. İnsanları terörize eden, aileleri ve çocukları birbirinden ayıran bir anlayışı bir kenara koyup diğer başlıklarda anlaşıyoruz diyemezsiniz” vurgusunu yaptı.
Wolff ise göçmen emeğinin Amerikan kapitalizmini ayakta tutan asıl unsur olduğunu belirtti. Ülkedeki nüfus artışının durma noktasına geldiğini aktaran Wolff, sınır dışı politikalarının ekonomik açıdan da sistemi felce uğratacak bir intihar niteliğinde olduğunu ifade etti.
“Her göçmene ve yurttaşa koşulsuz bir iş garantisi sağlanabilir”
Finkelstein, New York’taki inşaat sektöründe Meksikalı göçmenlerin düşük ücretlerle ve güvencesiz biçimde çalıştırılmasının yerel azınlıklar ve çalışanlar arasında yarattığı gerilimleri gündeme getirdi. Finkelstein, bu rekabet ortamında adil bir göçmenlik politikasının nasıl kurgulanması gerektiğini sordu.
Richard Wolff, çözümün piyasa mantığının tamamen dışına çıkılarak üretilebileceğini söyledi. Sorunun ekonomik değil siyasi bir irade eksikliği olduğunu dile getirdi.
Wolff, “Çözüm son derece basittir; ülkedeki tüm göçmenlere ve yerleşik yurttaşlara devlet tarafından koşulsuz iş garantisi sağlanmalıdır. Eğer on iki milyon insanı istihdam ederseniz, kapitalist sistemde her çalışan kendine ödenenden daha fazla değer üretir; dolayısıyla yaratılan bu artı değer programın maliyetini fazlasıyla karşılar ve hiçbir hayırseverliğe ihtiyaç kalmaz” dedi.
Geçmişte işsizliğin yüzde üçe kadar gerilediği dönemleri hatırlatan Wolff, tam istihdamın hayal olmadığını ve çeşitli ülkelerde uygulandığını belirtti. Finkelstein ise sanayi üretiminin Çin’e kaydığı bir dönemde bu modelin uygulanabilirliği konusundaki kuşkularını koruduğunu aktardı.
“Almanya ucuz Rus enerjisini keserek kendi sanayisini yok etti”
Avrupa’da sağ partilerin yükselişinin arkasında yatan ekonomik çöküşü analiz eden Richard Wolff, Almanya örneğine odaklandı. Alman sermayesinin Birleşik Devletler’e olan mutlak sadakati yüzünden kendi sanayi altyapısını tahrip ettiğini dile getirdi.
Wolff, “Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik mucizesi gökten zembille inmedi; Sovyetler Birliği’nden ve ardından Rusya’dan aldıkları kıtanın en ucuz petrol ve doğalgazı sayesinde bu başarıyı yakaladılar. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’dan enerji alımını durdurdular ve Amerikan sıvılaştırılmış gazına üç dört katı fiyat ödemeye başladılar” ifadelerini kullandı.
Bu tercihin Alman sanayisini yüksek maliyetli ve rekabetsiz bir konuma ittiğini kaydeden Wolff, Çin’in ucuz ve kaliteli sanayi ürünlerinin pazarı domine ettiği bir dönemde bunun intihar anlamına geldiğini belirtti. Almanya İçin Alternatif partisinin yükselişinin tam da bu noktadan beslendiğini söyledi.
Wolff, “Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif partisinin ilk vaadi Ukrayna desteğini kesmek, ikincisi ise Rusya ile ilişkileri sıfırlayarak ucuz enerji musluklarını yeniden açmaktır. Eğer bunu yaparlarsa Rusya kamuoyunun gözünde tehdit olmaktan çıkıp kurtarıcıya dönüşecek ve Avrupa’nın jeopolitik dengesi tamamen sarsılacaktır” öngörüsünde bulundu.
“Gazze soykırımı benim açımdan asla aşılamaz bir kırmızı çizgidir”
Siyasette pragmatizm ve ahlaki ilkeler arasındaki dengeye değinen konuşmacılar, ittifakların sınırlarını masaya yatırdı. Finkelstein, siyasette uzlaşmaların kaçınılmaz olduğunu ancak bazı olayların her türlü pragmatik hesabı geçersiz kıldığını ifade etti.
Finkelstein, “Geçtiğimiz başkanlık seçiminde Joe Biden’a oy vermeyi kesinlikle reddettim çünkü Gazze’de yaşananlar benim için aşılamaz bir kırmızı çizgidir. Donald Trump’ın daha kötü olabileceğini bilmeme rağmen devam eden bir soykırıma onay veremezdim; bazı suçlar vardır ki orada pragmatizm biter” dedi.
Cornel West bu duruşu destekleyerek, geçmişte Amerika’daki kölelik ve ırk ayrımcılığı düzenlerine karşı tavizsiz bir tutum takınmayan hiçbir siyasetçinin meşru görülemeyeceğini hatırlattı. Barack Obama’ya yönelik eleştirilerini de tazeleyen West, cezaevi sisteminde ezilen milyonlarca siyah gencin görmezden gelinmesini affedilemez bir pragmatizm olarak niteledi.
West, kölelik karşıtı mücadelenin öncülerinden Frederick Douglass’ın siyahların haklarını savunurken yerli halkların sürülmesine sessiz kaldığını ve hatta Kanada ile Dominik Cumhuriyeti’nin işgalini desteklediğini anımsatarak, tarihsel figürlerin de ahlaki zaaflarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini aktardı.
“Geçmişin sendikal dayanışma bağları artık bu çağda geri getirilemez”
Söyleşinin son bölümünde emek hareketinin yeniden örgütlenmesi olasılığı tartışıldı. Wolff, 1929 Büyük Buhranı sonrasında John Lewis öncülüğünde kurulan Sanayi Kuruluşları Kongresinin vasıflı ve vasıfsız tüm işçileri bir araya getirerek devrim yarattığını ve parça başı çalışan milyonlarca modern emekçinin de yeni bir dayanışma modeli kurabileceğini dile getirdi.
Finkelstein ise bu görüşe mesafeli durduğunu ve fabrikalardaki fiziksel birlikteliğin ürettiği organik kültürün yerinin doldurulamayacağını ifade etti. Finkelstein, geçmişte sendika liderlerinin tüm toplum tarafından tanındığını ve grevlerin şehir hayatını durdurma gücü olduğunu hatırlattı.
Finkelstein, “Eskiden New York’ta Mike Quill grev ilan ettiğinde bütün metro ve otobüs hatlarının duracağını bilirdik, her ev bu gücü hissederdi. İşçiler yirmi otuz yıl aynı fabrikada omuz omuza çalışır, ‘Birimize yapılan haksızlık hepimize yapılmıştır’ şiarını yaşardı; güvencesiz ve dağınık serbest çalışanların arasından böyle bir sınıf bilinci ve dayanışma kültürü çıkamaz” dedi.
West ise tarihin öngörülemez olduğunu belirterek, eski modeller geri gelmese bile insanların yeni direniş ve örgütlenme biçimleri yaratacağını dile getirdi.
“Amerikan imparatorluğu çocuksu bir masumiyet zırhının arkasına sığınıyor”
Program yöneticisi Robinson’ın Amerikan toplumunu saran inkâr perdesinin arkasında kimlerin olduğu sorusunu yanıtlayan Cornel West, yazar Du Bois’nın tespitlerine gönderme yaptı. Amerika’nın hakikatten korkan ve yalanların etkinliğine sığınan bir kültüre sahip olduğunu ifade etti.
West, “Amerika tarih boyunca var olmuş yetmiş imparatorluk arasında imparatorluk olduğunu inkâr eden tek devlettir; Avusturya-Macaristan ya da Rusya imparatorluk olduğunu kabul ederken, Amerika özgürlük imparatorluğu olduğunu iddia eder. Yerli soykırımı, köleleştirilen siyahlar ve oy hakkı olmayan işçiler üzerinde yükselen bu yapı kendisini masum bir adem gibi görür” şeklinde konuştu.
Herman Melville’in ünlü romanındaki Pequod gemisinin beyaz balinanın peşinde kendi yıkımına sürüklenmesini hatırlatan West, Amerikan sisteminin de dizginlenemeyen bir açgözlülükle kendi çöküşünü hazırladığını vurguladı. West, Gazze’deki vahşeti kırk yıldır haykıran Finkelstein gibi isimlerin dışlanmaya çalışılmasının da bu inkâr refleksiyle bağlantılı olduğunu belirtti.
“Üniversite yönetimlerinin boyun eğmesi beni kesinlikle şaşırtmadı”
2024 baharında Amerikan üniversitelerinde Filistin’e destek amacıyla kurulan öğrenci kamplarının polis zoruyla dağıtılması ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması konusu da ele alındı. Finkelstein ve Wolff, üniversite yönetimlerinin sermaye ve iktidar baskısı karşısında anında geri adım atmasına hiç şaşırmadıklarını aktardı.
Richard Wolff, Paul Sweezy ve Paul Baran gibi marksist akademisyenlerin Soğuk Savaş döneminde üniversitelerden nasıl tasfiye edildiğini bizzat yaşadıklarını hatırlattı. Wolff, Amerikan akademisinin kurumsal itibar ve bağış gelirlerini her türlü akademik özgürlüğün üzerinde tuttuğunu vurguladı.
Wolff, “Harvard, Stanford ya da Yale gibi kurumların temel önceliği daima kendi kurumsal şöhretlerini korumak ve Silikon Vadisi sermayesiyle aralarını iyi tutmak olmuştur; sınıflarda ne anlatıldığı yöneticilerin umurunda değildir. Bu nedenle öğrencilerin hak arayışlarını bir çırpıda ezmelerine en ufak bir şaşkınlık duymadım” dedi.
Cornel West de Harvard’daki görevinden ayrılış sürecini ve Filistin haklarını savunduğu için nasıl hedef tahtasına konduğunu aktararak, neo-faşist baskılar karşısında üniversite yönetimlerinin derhal teslim olduğunu kaydetti.
“Chomsky olmasaydı adım hiçbir zaman duyulmamış sıradan bir sayıdan ibaretti”
Yayın, katılımcıların kişisel muhasebeleri ve akademik geçmişlerine dair anlatılarıyla tamamlandı. Norman Finkelstein, dönemin tanınmış siyaset teorisyeni Sheldon Wolin ve tarihçi Arno Mayer ile yaşadığı zorluklara değinirken, düşünce hayatındaki en belirleyici desteği dilbilimci Noam Chomsky’den gördüğünü dile getirdi.
Finkelstein, “Eğer Noam Chomsky yanımda durmasaydı bugün hiç kimse benim adımı duymamış olurdu, sistemin içinde kaybolmuş sıradan bir sayıdan ibaret kalırdım. Bugün onu küçümsemek moda haline gelmiş olsa da benim de aralarında yer aldığım pek çok insanın entelektüel varlığını borçlu olduğu kişi odur” sözleriyle konuşmasını sonlandırdı.
Üç düşünür, Amerikan siyasetinin içine düştüğü derin krizden çıkışın ancak hakikatle yüzleşmek ve halkın temel ihtiyaçlarına dayanan sahici bir mücadele hattı örmekle mümkün olabileceğini belirterek yayını noktaladı.
Dünya Basını
Prof. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor

Ekonomist Prof. Richard Wolff, Batı dünyasının üç asırlık küresel sömürgeci hakimiyetinin sonuna geldiğini ve egemen sınıfların bu gerçeği inkar ederek iç baskıyı artırdığını belirtti. ABD’nin aynı anda üç savaş cephesine sürüklendiğini kaydeden Wolff, nükleer kıyamet göze alınmadıkça Rusya ve Çin destekli İran ittifakının askeri yollarla mağlup edilemeyeceğini vurguladı.
Batı dünyasında derinleşen ekonomik daralma, sokaklara taşan toplumsal öfke ve uluslararası arenadaki hegemonya kaybı, sistemik bir krizin göstergeleri olarak değerlendiriliyor.
Massachusetts Amherst Üniversitesi Ekonomi Emekli Profesörü ve New York New School Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi Prof. Richard Wolff, Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi siyaset bilimci Prof. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programında konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Wolff, ABD ve Avrupa’nın içinde bulunduğu çalkantıyı yalnızca kısa vadeli siyasi dalgalanmalarla açıklamanın yetersiz kalacağını belirtti. Yaşananların, Batı merkezli üç yüz yıllık sömürgecilik ve kapitalist dünya pazarı hakimiyetinin nihai tükeniş aşaması olduğunu vurgulayan ekonomist, egemen sınıfların gerçekliği inkar ederek hem içeride baskıyı artırdığını hem de dışarıda kaybedilmiş savaşlara sarıldığını dile getirdi.
Programın açılışında Prof. Glenn Diesen, küresel tahakkümü sürdürmenin maliyetinin içerideki refah, güvenlik ve demokratik denetim talepleriyle çatıştığını belirtti.
Diesen, “İmparatorluk gücü zayıfladığında geçmişte yönetilebilen tüm bu ekonomik, siyasi ve toplumsal çelişkiler yüzeye çıkıyor; hem ABD’de hem de Avrupa’da siyasi meşruiyet krizine, artan eşitsizliğe ve huzursuzluğa tanık oluyoruz” sözleriyle tartışmanın çerçevesini çizdi.
Diesen’ın bu tespitlerine katılan Prof. Richard Wolff, tablonun büyüklüğünü üç asırlık tarihsel bir kesitle özetledi. Wolff, 17’nci, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda inşa edilen ve bizzat Karl Marx’ın kapitalizmin feodalizm karşısındaki ilerici kazanımı olarak nitelediği birleşik dünya pazarının sonuna gelindiğini söyledi.
Avrupalı güçlerin kurdukları bu küresel ekonominin zengin merkezine kendilerini yerleştirdiklerini hatırlatan Wolff, dünyanın geri kalanının yalnızca hammadde, gıda ve ucuz iş gücü kaynağı olarak görüldüğünü vurguladı. Bugün Avrupa’da yükselen krizin faturasının göçmenlere kesilmesini sert bir dille eleştiren Wolff, bu yaklaşımı iktidarların sorumluluktan kaçma refleksi şeklinde değerlendirdi.
Sömürgeci geçmişin yarattığı tarihsel adaletsizliğe dikkat çeken Wolff, “Avrupa ve ABD’nin uyguladığı sömürgecilik, dünyanın geri kalanını sorunlarını çözmek için zenginliğin götürüldüğü yere taşınmayı düşünmeye sevk etti. Şimdi bu, bizim zenginliğimizden pay almak istemeleri gerekçesiyle onlara karşı çirkin bir davranış olarak görülüyor; tarihçiler gelecekte bu kibirli tutuma ve en sıradan gerekçelerle kendilerini aklamaya çalışan liderlere hayretle bakacak” ifadelerini kullandı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel hakimiyetin el değiştirdiğini kaydeden Wolff, iki büyük savaşın Avrupalı güçleri tükettiğini ifade etti. Bu süreçte sömürge imparatorluklarının mirasçısı haline gelen ABD’nin tek kutuplu bir dünya imparatorluğu kurduğunu hatırlatan Wolff, Washington’ın yüzyıllar boyunca biriken Avrupa merkezli mirası devraldığını ve bunun rantını yediğini belirtti.
Daha önce krizlerin imparatorluk zenginliğini ilk kaybeden Avrupa’da çok daha sert ve hızlı patlak vereceğini düşündüğünü söyleyen Wolff, bu öngörüsünü gözden geçirmek zorunda kaldığını anlattı. Küresel sömürgecilik karşıtı dalganın nihai hedefinde tek kutuplu simge olan ABD’nin yer aldığını belirten Wolff, buna karşın Avrupa’daki çözülmenin beklenenden çok daha dramatik ilerlediğini aktardı.
“Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor”
Avrupa sokaklarındaki huzursuzluğun temel nedenlerine değinen Wolff; Fransa, Belçika, İspanya ve İtalya’da yükselen eylemlerin ekonomik kökenlerine işaret etti. İspanya’da meselenin yüksek kiralar ve barınma krizi etrafında şekillendiğini, benzer sıkıntıların tüm kıtaya yayıldığını bildiren ekonomist, eylemcilerin şiddet yanlısı olarak yaftalanmasını reddetti.
Asıl şiddet kaynağının yönetimler olduğunu söyleyen Wolff, “Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor. Ukrayna’da Rusya ile çatışmaya giriyorlar ve Rusya’ya karşı sergilenen bu saldırgan tutumla meşrulaştırılan yeniden silahlanmayı finanse etmek için iç harcamaları acımasızca kesiyorlar” şeklinde konuştu.
Rusya tehdidinin Batı televizyonları için kurgulanmış bir histeri olduğunu kaydeden Wolff, halkın bu çelişkiyi net biçimde gördüğünü anlattı. Fransa’da greve giden öğretmenlerin sınıflardaki fareleri protesto ettiğini, emekli olan veya ayrılan öğretmenlerin yerine yenilerinin atanmadığını ve öğrenci-öğretmen oranının feci düzeylere gerilediğini hatırlattı.
Eğitimdeki yetersiz fonlama sorununun İngiltere başta olmak üzere bütün kıtada yaşandığını bildiren Wolff, patlamanın ilk olarak Fransa’da yaşanmasının bir gelenek olduğunu söyledi. Fransız halkının devrimci geçmişine değinen Wolff, “Onları bekletirseniz delirtici bir sabırla beklerler, ama bekleyiş bittiğinde doğrudan sokağa çıkarlar” dedi.
Tarihsel dönüşümlerin aniden hızlandığını vurgulayan Wolff, Vladimir Lenin’e atfedilen ünlü söze atıfta bulundu. Yıllarca hiçbir şeyin değişmediği dönemlerin ardından onlarca yılın birkaç haftaya sığdığı anların yaşandığını belirten Wolff, Fransa’daki öfkenin uzun süredir biriktiğini ve geri adım atmayacağını söyledi.
Fransız polisinin sokaktaki sert tutumunu ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza dairesinin yabancılara yönelik operasyonlarına benzeten Wolff, erken aşamada aşırı güç kullanarak toplumu sindirme taktiğinin her zaman işe yaramayacağını bildirdi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un halkın taleplerine karşı yalnızca boş söylemler ürettiğini aktardı.
Macron yönetiminin eğitim harcamaları ve bütçe konusundaki somut önerilere sokağa çıkma yasaklarıyla yanıt verdiğini belirten Wolff, “Gözaltına alınanların büyük kısmı reşit bile değil, fiilen çocuk yaştalar. Çocukları dövüyor, göçmenleri suçluyor ve taleplere yanıt vermeyi reddediyorlar; bu, iflas etmiş bir hükümetin tanımıdır” değerlendirmesinde bulundu.
ABD ile Fransa arasındaki sınıf mücadelesi reflekslerini de kıyaslayan Wolff, Birleşik Otomotiv İşçileri sendikası lideri Shawn Fain’in genel grev çağrısı yaptığını ancak bu grev için 1 Mayıs 2028 tarihini hedeflediğini belirtti. Fransa’da ise genel grev kararının birkaç hafta içinde uygulamaya konulduğuna işaret eden ekonomist, iki ülke arasındaki örgütlenme ve siyasi eylem bilinci farkının altını çizdi.
“Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir”
Prof. Glenn Diesen’ın Batılı liderlerin bu istisnacılık çağının sona erdiğini anlayıp anlamadıkları yönündeki sorusunu yanıtlayan Wolff, egemen sınıfların tam bir bilişsel inkar içinde yüzdüğünü belirtti. Günümüz siyasetinin geçmişe sığınan tuhaf bir nostaljiye teslim olduğunu kaydetti.
Batı’da Rusya’ya karşı akıl dışı bir histeri yaşandığını ifade eden Wolff, “Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir. Rusya’da 1989’dan beri yaşanan her şeye rağmen, Vladimir Putin sanki reenkarne olmuş Jozef Stalin’miş ve Rusya Sovyetler Birliği’nden bile daha saldırganca Avrupa’yı tehdit ediyormuş gibi tuhaf bir mantık yürütüyorlar” dedi.
Bu nostaljik yanılsamanın yalnızca Avrupa ile sınırlı olmadığını, ABD’de Donald Trump’ın ülkenin mutlak küresel hakimiyete sahip olduğu 1980’lerin karikatüründe yaşadığını aktardı. Demokrat Parti’nin de farksız bir çizgide yer aldığını belirten Wolff, tanınmış bir Demokrat siyasetçinin ara seçimleri kazanmaları halinde Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganını sahiplenmeleri gerektiğini savunduğunu anlattı.
Demokrat Parti yönetiminin Rusya konusunda en az Avrupalı liderler kadar şahinleştiğini belirten Wolff, Joe Biden’ın Putin karşıtlığı üzerinden itibar devşirmeye çalıştığını söyledi. Hillary Clinton’ın yakın zamanda Trump’ı İran’a askeri müdahalede bulunup işi bitirmemekle eleştirdiğini hatırlatan Wolff, partinin asıl önceliğinin Cumhuriyetçilerle mücadele etmek değil, parti içindeki sol kanadı bastırmak olduğunu dile getirdi.
Soğuk Savaş dönemine ilişkin yerleşik kabulleri de sorgulayan Wolff, o dönemin yalnızca Washington ile Moskova arasındaki bir dış rekabet olmadığını ifade etti. Soğuk Savaş’ın asıl olarak ABD içinde iş dünyası ve Cumhuriyetçi Parti tarafından Franklin D. Roosevelt’in Yeni Düzen programını ortadan kaldırmak için yürütülen bir iç savaş olduğunu anlattı.
Büyük Buhran döneminde iki sosyalist ve bir komünist partinin desteklediği güçlü sendikal hareket sayesinde iş dünyasının ağır şekilde vergilendirildiğini belirten Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sermayenin intikam aldığını kaydetti. Sovyetler Birliği’ni nihai kötülük ilan eden iş çevrelerinin, ülkedeki tüm sosyal reform savunucularını ajan, vatan haini ve Sovyet yanlısı olarak yaftaladığını bildirdi.
Julius ve Ethel Rosenberg’in idam edilmesinin bu iç tasfiyeyi dini bir haçlı seferine dönüştürmek için kullanıldığını hatırlatan Wolff, Amerikan toplumunun zihninde sol kavramların kasıtlı biçimde çarpıtıldığını söyledi. Üniversitede ders verirken öğrencilerinin komünist, sosyalist, Marksist, anarşist ve terörist kelimelerini eşanlamlı gördüklerine tanık olduğunu ifade etti.
Eğitim müfredatına yedirilen yoğun antikomünist propagandaya rağmen genç kuşaklarda muazzam bir zihniyet kırılması yaşandığını belirten Wolff, kamuoyu araştırmalarına dikkat çekti. Gallup tarafından yapılan anketlerde 34 yaş ve altı nüfusun çoğunluğunun kapitalizm yerine sosyalizmi tercih ettiğini beyan etmesinin olağanüstü bir gelişme olduğunu aktardı.
Gençlerin sosyalizmin kuramsal ayrıntılarını bilmediğini kabul eden Wolff, “Mevcut durumdan duyulan derin hoşnutsuzluk, kapitalizmin berbat olduğu söylemiyle ifade ediliyor. Beş on yıl öncesine kadar solcular dışında kimsenin ağzına almadığı kapitalizm sözcüğü, artık her çevre tarafından açıktan ve olumsuz bir tonda rahatça telaffuz ediliyor” dedi.
“Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama gürültüden kimse sizi duymuyor”
Küresel krizlerin dış siyasete yansımalarını değerlendiren Wolff, ABD ve İsrail’in tutumunu uçuruma sürüklenen bir trene benzetti. Batı’nın çöküş sürecindeki sömürgeci reflekslerinin dünyayı büyük bir yıkıma doğru ittiğini vurguladı.
İçerideki tıkanıklık büyüdükçe liderlerin gözlerini dışarıdaki düşmanlara çevirdiğini belirten Wolff, “Bir çayırda oturmuşsunuz ve karşınızdaki raylarda taş bir duvara doğru hızla ilerleyen bir lokomotif görüyorsunuz. Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama lokomotifin gürültüsünden kimse sesinizi duymuyor; insanların taş duvara çarpışını çaresizce izlemek gibi bir durum bu” ifadelerini kullandı.
İsrail ve ABD’nin sömürgeciliğin yaşayan son iki fiili aktörü ve simgesi olduğunu kaydeden Wolff, İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’ı içine alan bir “Büyük İsrail” projesi peşinde koşmasını akıl dışı bulduğunu belirtti. Yedi milyonluk bir nüfusun kendisini tüm Arap ve İslam coğrafyasının askeri öncüsü sanmasının imkansız bir senaryo olduğunu ekledi.
Washington’ın ise aynı anda üç farklı savaşın içine çekildiğini vurgulayan Wolff; Ukrayna, İran ve İsrail’e verilen sınırsız desteğin Amerikan kaynaklarını tükettiğini aktardı. İngiltere’nin Suudi Arabistan’ı Husilere karşı desteklemek için savaş uçaklarını devreye soktuğu yönündeki haberleri hatırlatarak, eski ve yeni imparatorlukların artık oynayamayacakları rollere soyunduklarını kaydetti.
İran’ın tarihsel olarak sömürgecilik karşıtı direnişin en somut örneği olduğunu savunan Wolff, İngiliz emperyalizminin bölgede bıraktığı mezhepsel ve dinsel bölünmelerin bugün BRICS gibi yapılar içinde aşıldığını anlattı. Farklı inanç ve kültürlerden gelen halkların bir araya geldiği bu yeni birliğin Batılı liderlerin kabusu olduğunu belirtti.
Avrupa’nın Rusya’ya dönük öfkesinin arkasında da bu dönüşümün yattığını söyleyen Wolff, Vladimir Putin’in artık kendisini Avrupalı saymadığını ve yönünü Doğu’ya çevirdiğini ilan etmesiyle Batı tarafından bir dönek olarak görüldüğünü dile getirdi. Çin’in yıllar önce Yunanistan’ın Pire Limanı’nı devralmasını örnek göstererek, Batı’nın yasaklama ve kısıtlama çabalarına karşın Çin’in dünya çoğunluğunun desteğini arkasına alıp yoluna devam ettiğini ifade etti.
Batı’nın karşı karşıya olduğu cephenin büyüklüğünü kavrayamadığını belirten Wolff, “Yalnızca İran’la değil, arkasındaki Rusya ve Çin ittifakıyla savaşıyorsunuz. İran’ı askeri yoldan mağlup etmeniz imkansız, çünkü bunu başarmak için Rusya ve Çin’i yenmeniz gerekir; bu da ya nükleer kıyametle sonuçlanır ya da asla gerçekleşmez” değerlendirmesini yaptı.
Avrupalı liderlerin tarihsel kibir içinde yaşadıklarını belirten Wolff, Karl Marx’ın Hegelci diyalektiğine işaret etti. Her tezin kendi antitezini doğurduğunu ve yeni bir sentezin ortaya çıktığını hatırlatan ekonomist, Batı hegemonyasının ürettiği antitezin son üç yüz yıl boyunca olgunlaştığını ve artık olayları bizzat yönettiğini vurguladı.
Çin’in hiçbir savaşa doğrudan dahil olmadan, Afrika’daki Cibuti üssü dışında askeri yayılmacılığa girişmeden küresel krizin tüm getirilerini topladığını söyleyen Wolff, bölgedeki çatışmalarda her iki tarafın da Çin üretimi insansız hava araçlarını kullandığını hatırlattı. Pekin yönetiminin hiçbir maliyet ödemeden teknolojisini savaş ortamında test etme fırsatı bulduğunu ekledi.
Eski Batı dünyasının gerçeklikle olan bağını tamamen kopardığını belirten Wolff, geçmiş askeri başarısızlıklara rağmen aynı hedeflere yönelmenin anlamsızlığını vurguladı. Yeterli mühimmatı dahi kalmayan yönetimlerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etmek uğruna savaşı tırmandırdığını belirten ekonomist, tükenmiş atlara bahis oynamanın hiçbir mantığı olmadığını dile getirdi.
Wolff, Batı yönetici sınıfı içinden bu gidişata açıkça dur diyecek aklı başında liderlerin çıkmamasını büyük bir trajedi olarak niteleyerek konuşmasını tamamladı.
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi










