Amerika
Silikon Vadisi eskatolojisi – 1: Ahir zamanı beklerken

“İnsan zekâsı hayalinin ne kadar kısa sürmüş olduğunu düşünmek beni üzdü çünkü intihar etmişti. İstikrarlı bir biçimde kendini rahatlık ve kolaylığa, parolası güvenlik ve süreklilik olan dengeli bir topluma ayarlamış, tüm beklentilerini gerçekleştirmiş, sonunda da bu hale gelmişti. Bir defa, yaşam ve mülkiyet neredeyse mutlak bir güvenliğe ulaşmış olmalıydı. Zengin varlık ve konforundan, emekçi ise yaşam ve işinden emin kılınmıştı. Şüphesiz oradaki o kusursuz dünyada çözülmemiş hiçbir işsizlik problemi, hiçbir toplumsal sorun kalmamış ve bunu büyük bir sessizlik izlemişti.
Zihinsel çok yönlülüğün değişim, tehlike ve belanın telafisi oluşu, gözden kaçırdığımız bir doğa yasasıdır. Çevresiyle kusursuz bir ahenk içinde yaşayan bir hayvan, mükemmel bir mekanizmadır. Alışkanlık ve içgüdü çaresiz kalmadıkça doğa zekâya asla başvurmaz. Değişimin ve değişime gereksinimin olmadığı yerde akıl da yoktur. Yalnızca çok çeşitli ihtiyaçları ve tehlikeleri karşılamak zorunda olan hayvanlar zekâdan paylarını alırlar.”
H. G. Wells – Zaman Makinesi
Geçen kasım ayında liberteryen Hoover Institution bünyesinde Uncommon Knowledge programını yapan Peter Robinson, “Kıyamet mi geliyor?” başlığı ile Peter Thiel’i konuk etti.
“Peter Thiel, eski kehanetler ve modern teknoloji hakkında konuşuyor” alt başlığı ile servis edilen yayında, Palantir’in kurucusu “önde gelen teknoloji girişimcisi ve düşünür” olarak tanıtılıyor ve “ahir zaman, teknoloji ve toplumsal ilerleme hakkındaki görüşlerini” paylaşıyordu.
Zamanında Ronald Reagan ve Baba Bush’un konuşma yazarlığını da yapan Robinson, biraz da çanak soru sorar bir şekilde, Thiel’e “ahir zamana” doğu giderken üniversitelerin neden bu “bilgiye” sahip olmadığını anlatmasını istiyor.
Thiel cevap veriyor:
“… bunu başka birçok bağlamda da dile getirdim, ama benim sezgim, birçok yerde nispeten bir durgunluk olduğu yönünde. Aşırı uzmanlaşma, dar görüşlü uzmanların ne kadar harika olduklarını anlatmaları, kanser hücresi satıcılarının, kanser araştırmacılarının önümüzdeki beş yıl içinde kanseri tedavi edeceklerini söylemeleri gibi bir tür çöküşü gizliyor. Ve sicim [teorisi] fizikçileri kendilerinin en zeki fizikçiler olduğunu ve her şeyi bildiklerini söylüyorlar. Ama belki de bu, diğer herkesi engelleyen tuhaf bir akademik güç oyunudur. Tarihin büyük sorusuna gelmeden önce, bilim ve teknolojinin tarihi konusunda bir soru var: Bilim ve teknoloji çok ilerledi. Belki de daha yavaş ilerliyor. Neden değişti? Orada neler oluyor?”
Konu rasyonalizme de geliyor ve Thiel, örneğin Bacon gibi bilim insanlarının artık meydana çıkmadığını, hiper-uzmanlaşma ve rasyonalizmin “heroik” tipler yaratmadığını, epey hayıflanarak, dile getiriyor. Stagnasyon veya durgunluk çağımıza damga vurmaktadır ona göre. Üstelik bu apokalips ile, Armageddon ile, “ahir zaman” ile de bağlantılıdır: Deccal’in ortaya çıkışı gibi alametleri, kelimenin temel anlamlarıyla olmasa da, ikinci anlamlarıyla görmemiz mümkün olabilir. Deccal belki bir kişi değil, bir sistemdir; komünizm, “Avrupa Birleşik Devletleri”, tek dünya devleti… Hepsi birer alamet olabilir.¹
Deccal ve Armageddon türünden ikili bir seçim söz konusu olduğunda elbette herkesin “Deccal’e karşı tek dünyayı/tek dünya devletini” savunacağına işaret eden Thiel, buna rağmen iki yolun da kötü olduğuna ima ediyor ve bir “üçüncü yol” öneriyor veya önermiş gibi görünüyor. Oysa gördüğümüz, “kıyamet”in hiper-rasyonel kitle/kalabalıklar düşkünü Aydınlanma fikrinin reddi:
“(…) Ben, mutlak iktidarın mutlak yozlaşmaya yol açtığına inanan Lord Acton’un görüşüne daha çok katılıyorum. Ve bu, hiçbir denetime tabi olmayan bir iktidar olurdu. Dışarıda kimse kalmazdı. Bir anlamda, en büyük kalabalık, en büyük balon olurdu.
Muhtemelen İncil’in aydınlanmış rasyonellikten farklı olduğu bir yer [bu]. Aydınlanmış rasyonellik kalabalığın bilgeliğine inanır. İncil ise kalabalığın deliliğine inanır. Ve bir anlamda en büyük kalabalık olan bir dünya devleti varsa, bu tüm insanlığın kendi üzerine kapanması demektir.”
Sunucu Robinson hemen yapıştırıyor: “Küresel ayaktakımı [Global mob].” Thiel katılıyor.
Thiel, tek dünya devleti ve küresel yönetişim olarak Deccal’in zuhuru durumunda, mesela marjinal vergi oranlarına ne olacağını merak ediyor ve kendi merakını gideriyor: “Sanırım oldukça yüksek olurdu. Kaçışın olmadığı Doğu Almanya gibi bir şey olurdu.” Yıkım ile, kıyamet ile korkutulan insanların, Deccal’in huzur ve güvenlik kandırmacasına fit olmasından endişe ediyor. Tek dünya devletinin huzur ve güvenlik vaadi, yüksek vergi demek.
Usame bin Ladin, Locke’a karşı
Aslında Thiel, burjuva medeniyetinin tarihinde tekrar tekrar karşımıza çıkan bir temayı, kendince ince bir şekilde, bize sunuyor: Adam Smith’in (ve Karl Marx’ın!) rasyonel ekonomik insanı, aslında hımbıllık, vasatlık, ılımlılık ve ihtirassızlık eliyle insanın yok olması demek. “İnsan doğası” hakkındaki soruları sormayı bıraktığımız için ilerleme yavaşladı. Oysa insanın tekinsiz, şiddete meyilli, en azından tehlikeli yaratıklar olduğuna ilişkin “eski” bir gelenek de var. İşte Thiel, bu geleneği canlandırmayı öneriyor. Westphalia düzeni, Hobbes’un herkesin herkesin kurdu olduğu doğal durumdan kaçmayı vaaz etmesi; artık ödlekçe bir yaşam, kahramanca ama anlamsız bir ölüme tercih edilir olmuştu. Aydınlanma, “stratejik bir ricat” idi: İnsanların birbirini öldürmemesi için, insan doğasına ilişkin sorular sormak artık yasaktı.
Açık ki, elden düşme bir Nietzsche (ve belki de Heidegger ve Schmitt) ile karşı karşıyayız. Eski gelenekler yaşam hakkı veya özgürlük vaat etmiyordu; insan, mutlu olmak yerine erdemli olmayı hedeflemeliydi. Locke ve Hobbes’un doğadan (doğal olandan) kaçışı ve mutluluğa koşmayı övmesi ile kapitalist birikim arasında bağ kuruyordu. Locke, Hobbes, Smith olanca iyimserlikleriyle kendimiz için inşa ettiğimiz kapitalist cennetin dinginliğinde yaşayacağımıza inanıyorlardı.
Oysa tüm bu kardeşlik edebiyatına rağmen, Thiel’e göre 21. yüzyılın başında Batı medeniyeti, 11 Eylül saldırılarına uyandı. 11 Eylül, huzurun kaçtığı andı. Batı-dışı dünya daha Westphalia düzenine geçmemişti; Aydınlanma buralara eşitsiz şekillerde uğramıştı; din savaşlarının olmadığı Amerikan kıtasını din savaşları sarsmıştı, ve saire. Öbür dünyanın bir lütuf olduğu coğrayaların şehadete susamış fanatiklerinin karşısında, rahata alışmış Batılı ne yapabilirdi ki? Halbuki Usame bin Ladin, Locke gibi liberal düşünürlerin görmezden geldiği sınırların farkındaydı:²
“Bugün, sadece kendini koruma içgüdüsü hepimizi dünyaya yeni bir gözle bakmaya, garip yeni düşünceler üretmeye ve böylece, yanıltıcı bir şekilde Aydınlanma olarak adlandırılan, çok uzun ve kazançlı entelektüel uyku ve hafıza kaybı döneminden uyanmaya zorluyor.”
Dr. Thiel veya endişelenmeyi bırakıp kıyameti sevmeyi nasıl öğrendim?
Kıyameti kucaklama fikri Thiel’e özgü değil, ayrıca iyimser de olabilir, kötümser de. Silikon Vadisi’nin tekno-iyimserlerinin de, refah devletinin insan doğasını körelttiğini savunanların da dört gözle Armageddon’u beklediğini söyleyebiliriz.
Ne varki Thiel için esas kıyamet, hayatın iyiye ve güzele doğru gittiğini, ayaktakımının da aslında değerli yaratıklar olduğuna inanan kibar sınıfların bönlüğünde yatıyor. “Bu kafayla giderseniz, ayaklar baş olur” demeye getiriyor. Zaten bu kötümserlikle olsa gerek, Schmitt’ten şu alıntıyı yapıyor:
“Rusya’da, Devrim öncesinde, yıkıma mahkûm sınıflar Rus köylüsünü iyi, cesur ve Hıristiyan mujik olarak romantikleştiriyordu. … 1789 Devrimi öncesindeki Fransız aristokrat toplumu, ‘doğası gereği iyi olan insan’ı ve kitlelerin erdemlerini duygusal bir şekilde yüceltiyordu. … Kimse devrimin kokusunu almamıştı; 1793 yılına gelindiğinde, bu ayrıcalıklı kesimin halkın iyiliği, yumuşaklığı ve masumiyetinden bahsederken sergilediği güven ve şüphecilikten yoksun tavırları görmek inanılmazdı – bu, gülünç ve korkunç bir manzaraydı [spectacle ridicule et terrible].”
Schmitt’in “siyasi olanın ısrarı” ve Ortaçağ Hıristiyanlığındaki eskatolojik “ya Mesih’tensin ya karşısında” ikiliğinde bulduğu evrenselliğin reddi, Thiel’in kıyamet sevgisinin 20. yüzyıldaki kaynakları arasında sayılmalıdır. Usame bin Ladin, Schmittyen bir topyekûn düşmanlaştırma ile kıyameti zorluyorsa, Batı medeniyeti de aynı tonda cevap vermelidir. Dolayısıyla, kıyamete davet olarak 11 Eylül, Thiel için dönüm noktasıdır.
Hakikatin yerine hakikatin temsilinin geçtiği bir çağı düşleyen Schmitt’e hevesle atıf yapan Thiel, bu suni dünyanın “teknik dinine” gereksinim duyacağını, bu “Babil birliğinin” yaratacağı kısa ahengin, Apokalipsten bir önceki durak olduğu müjdesini benimsiyor. Deccal, Schmitt’ten ilhamla, bir kez daha güvenlik ve huzur vaadiyle karşımıza çıkıyor ve insanlığı yok ediyor.
Ama Thiel hâlâ bir üçüncü yola inanıyor. Sınırsız yıkıma yol açabilecek teknolojilerin yarattığı dehşet dengesi, Apokalips ile Deccal arasında sıkışan insanoğluna dar bir yolu da açıyor:³
“Ama ben her zaman kıyamet senaryolarına, Deccal’e veya Armageddon’a geri dönerdim. Ve bence bu kontrolden çıkmış bilim teknolojisinde bizi Armageddon gibi bir şeye iten çok şey var. Ve buna karşı doğal bir tepki de var: Gerçek gücü ve dişleri olan tek bir dünya devleti kurarak Armageddon’dan kurtulacağız. Bunun İncil’deki adı Deccal’dir. Ve benim Hristiyan sezgim, Deccal’i istemediğim, Armageddon’u istemediğim yönündedir. Bu ikisi arasında, her ikisinden de kaçınabileceğimiz dar bir yol bulmak isterim. Ve elbette, mümkünse bunu ertelemek, yeni şeyler denemek gibi yollar da vardır.”
Thiel’in düşünce silsilesi şöyle: Batı, kendine inancını kaybetti. Ama bu inanç kaybı sayesinde, muazzam ticari ve yaratıcı güçler serbest kaldı; aynı inanç kaybı yüzünden ise, Batı kendini savunmasız bıraktı. O halde soru şu: Modern Batıyı tamamen yok etmeden güçlendirmenin, kurunun yanında yaşın da yanmasını engellemenin bir yolu yok mu?
Buna verilen cevaplar muhtelif. Yazı dizisinde ahir zaman fikrinin yarattığı dehşete mülk sahiplerinin tepkilerinin bir kısmına değineceğiz. Ama Thiel, Amerikan kurucu babalarının “özgürlüğüne” imrendiğini gizlemiyor. Amerikan Anayasası öncesindeki Amerikalılar, sonrasındakilere göre çok daha özgür görünüyor. Leo Strauss’u hatırlıyor: “En adil toplum bile ‘istihbarat, yani casusluk’ olmadan ayakta kalamaz”, fakat “casusluk, doğal hakların belirli kurallarının askıya alınması olmadan imkansızdır.” Thiel onaylar görünüyor:
“Aptallar tarafından anlatılan Shakespeare masallarına benzeyen, bitmek bilmeyen ve sonuçsuz parlamento tartışmalarıyla dolu Birleşmiş Milletler yerine, dünya istihbarat servislerinin gizli koordinasyon organı olan Echelon’u, gerçek anlamda küresel bir Amerikan barışına [pax Americana] giden yol olarak görmeliyiz.”
Trump’ın yarattığı hakikat anı ve apokálypsis
2016 yılında Donald Trump ilk kez başkanlık koltuğuna oturduğunda, Barack Obama, kıyamet anlamındaki apocalypse’e gönderme yaparak, “dünyanın sonu değil ya…” demiş.
Thiel’e göre, Obama kelime anlamı itibariyle haklıydı. Ama eğer eski Yunandaki anlamıyla apokálypsis’e (teşhir, ortaya serme) bakacak olursak, ikinci Trump dönemi için aynı şeyi söylemek mümkün değildi:
“Apokálypsis, eski muhafızların internete karşı açtığı ve internetin kazandığı savaşı karara bağlamanın en barışçıl yoludur. Arkadaşım ve meslektaşım Eric Weinstein, internet öncesi gizli bilgilerin koruyucularını Dağıtılmış Fikir Bastırma Kompleksi [Distributed Idea Suppression Complex] (DISC) olarak adlandırıyor – geleneksel olarak kamusal söylemi sınırlayan medya kuruluşları, bürokrasiler, üniversiteler ve hükümet tarafından finanse edilen STK’lar. Geriye dönüp bakıldığında, internet, 2019 yılında finansçı ve çocuk fuhuşu suçlusu Jeffrey Epstein’ın hapishanede ölümüyle DISC hapishanesinden kurtuluşumuzu çoktan başlatmıştı. O yıl ankete katılan Amerikalıların neredeyse yarısı, Epstein’ın intihar ettiği yönündeki resmi açıklamaya güvenmiyordu, bu da DISC’in anlatı üzerinde tam kontrolünü kaybettiğini gösteriyordu.”
Thiel’in desteklediği Trump’ın Epstein davasında kendi tabanına yaşattığı büyük fiyasko ile simgelenen ironiyi bir kenara bırakalım. Kennedy suikastinden Covid-19 komplosuna kadar bir dizi konuda sapla samanı birbirine karıştırdıktan sonra, nihayet kendi ancien régime’lerini artık geri dönüşsüz biçimde tarihin çöplüğüne gönderdiklerine inanıyordu. “İnternet öncesi geçmiş”in “gerici restorasyonu” olmayacaktı.
Gelecek, “taze ve sıra dışı fikirler” gerektiriyordu. Yeni fikirler, en derin sorularımızı yanıtlamak şöyle dursun, “neredeyse hiç dikkate dahi almayan” eski rejimi kurtarabilirdi ama bu artık mümkün değildir. Bu sorular arasında, ABD’de bilimsel ve teknolojik ilerlemenin 50 yıldır yavaşlamasının nedenleri, artan emlak fiyatları ve kamu borcunun patlaması yer alıyordu. Thiel, Trump’ın yarattığı apokálypsis ile bir hakikat anı yakaladıklarına inanıyordu. Bu nedenle Amerikan kurucu babaları ile, onların köleciliği ve sömürgeciliği ile uğraşmak yerine Epstein ile uğraşmak daha anlamlıydı. İlk Afrikalı kölenin Amerikan kıtasına ayak bastığı 1619 yılını taşlamak yerine, Covid-19’a odaklanmak daha doğruydu. Burada ima edilenin, köleciliğin, sömürgeciliğin, manifest destiny’de vücut bulan Amerikan istisnacılığının rehabilitasyonu olduğunu anlamak için deha olmaya ise gerek yok. Rahata alışan hımbıl Batılılar, feda kuşağı gibi görünen Batılı olmayanlarla başka nasıl baş edebilir ki?
İnsanın, özellikle de mülk sahibi insanın mülksüzleşme korkusu, burjuva medeniyetine yönelik “Bu ayaktakımını/baldırıçıplakları başımıza siz sardınız!” ile özetleyebileceğimiz nefret, kabaca Nietzsche’den mülhem bir aristokratik isyanda vücut buluyor.
Burada, kültürel korku, biyolojik korkuya karışıyor. Dizinin sonraki bölümünde ortaya sereceğimiz Sosyal Darwinist ve Malthusçu kötümser kıyamet alametleri tekrar hortluyor.
H. G. Wells’in Zaman Makinesi’nin kahramanı Zaman Yolcusu, icat ettiği cihazla gittiği 802.701 yılında gördüğü insanları anlatır. Yeryüzünde, görünürde neşe içinde, kaygısızca yaşayan Eloi ırkı bir yanda; yer altında gün yüzü görmeden, pis işlerde çalışarak, tarihin bir anında yamyamlığa yönelerek yaşayan Morlocklar ise diğer yanda. Öyle bir distopya ki, mülk sahipleri ile mülksüzler, gelecekte bir momentte iki ayrı ırk haline gelmiş ama ilk bakıştaki ahengin aksine, sayıca çok yeraltı ırkının artık yeryüzünün kibar sakinlerini yediği bir düşüşe hapsolmuştur. Mülk sahipleri rahata o kadar alışmışlardır ki, yaşadıkları cennet aslında kıyameti çağırmaktadır. İnsanlık o kadar ilerlemiştir ki, insan ırkı biyolojik olarak regrese olmuştur.
Thiel’in de içinde olduğu Silikon Vadisi elitleri, işte bu kıyamet senaryolarını bir uyarı saymakta, kendilerine (yani kendi gibi olanlara, mülk sahiplerine) iktisadi, coğrafi ve aslında onlar için aynı anlama gelmek üzere biyolojik bir çıkış aramaktadırlar.
¹ Öyle ki, diyaloğun bir yerinde Thiel, Robinson’un hatırlattığı eski bir roman olan İngiliz Katolik rahip Robert Hugh Benson imzalı Lord of the World’e atıfla, “Deccal, Vermont’tan Yahudi sosyalist bir senatördür,” diyor. Bernie Sanders, Vermont senatörüdür.
² Thiel’in “irrasyonel” doğamızı kanıtlamak için çeşitli kurnazlıklara başvurduğunu da söylemek zorundayım. Bin Ladin’in 20. yüzyıldaki petrol patlaması ile zenginleştiğini hatırlatan Silikon Vadisi filozofumuz, tuhaf bir tez öne sürüyor: “Petrolün değerinin çoğu basitçe doğada olduğundan, insanların onu çıkarmak ve rafine ederek ona eklediği ‘emek’ oransal olarak küçüktür. Gelgelelim, aynı zamanda, ham petrol fiyatları nedeniyle ekonomiler yükselir ve düşer, o kadar ki, dünyadaki servetin kayda değer bir kısmını oluşturur.” Petrolü çıkarmak, onu taşımak, rafine etmek, enerji üretiminde, nakliyede veya finansal varlıklarda kullanmak… Bütün bunların hepsi “oransal olarak küçük” emek gerektiriyormuş.
³ İncil dilini seven Thiel, Luka 13:24’e işaret ediyor olmalı: “Dar kapıdan girmeye çalışın. Size şunu söyleyeyim, çok kişi içeri girmek isteyecek, ama giremeyecek.”
Amerika
ABD sağında veri merkezi ve yapay zeka çatlağı büyüyor

ABD’de veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç sağ siyasi kulvarda ve Başkan Donald Trump’ı seçen koalisyonda bölünmelere yol açarken, teknoloji odaklı muhafazakarlar ile yerel toplulukları korumak isteyen popülist kesim karşı karşıya geliyor. Trump yönetiminde etkili olan teknoloji yatırımcıları yapay zeka yarışında geri kalmamak için kısıtlamaların kaldırılmasını talep ederken, muhafazakar kanaat önderleri tesislerin çevreye ve kaynaklara etkilerine yönelik endişeleri dile getiriyor.
Veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç uzun süredir ağırlıklı olarak sol kesimden gelirken, bu durum son dönemde sağ siyaseti ve Başkan Donald Trump’ın seçilmesini sağlayan koalisyonu bölen bir konu haline geliyor.
Trump yönetiminde nüfuz sahibi olan teknoloji odaklı muhafazakarlar, ABD’nin yapay zeka alanında hakimiyet kurmak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğini, aksi takdirde yabancı rakiplerine karşı zemin kaybedeceğini savunuyor.
Trump’ın Bilim ve Teknoloji Danışmanları Konseyi Eş Başkanı ve teknoloji yatırımcısı David Sacks, Çin’in yeni yapay zeka modelinin etkinliğine dikkat çekerek bu argümanı öne sürdü.
Daha önce Trump’ın yapay zeka koordinatörü olarak da bilinen Sacks, sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, “Bu sırada Amerika kendi kendini kısıtlıyor: Siyasetçiler ve bürokratlar yeni veri merkezlerini yasaklıyor, eyalet düzenlemelerini artırıyor ve yeni sınır modelleri önceden onaylayacak yeni federal kurumlar kurulması için baskı yapıyor. Yapay zeka yarışı böyle kaybedilir. Kendimizi çıkmaza sokarsak dünyanın geri kalanı bizim kurallarımızla oynamayacaktır” ifadelerini kullandı.
Diğer taraftan, yerel topluluklar üzerindeki etkilerden endişe duyanlar ile mahremiyet savunucularının sesleri, halkın veri merkezlerine yönelik tepkileriyle paralel olarak daha gür çıkmaya başlıyor.
Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts, Shenandoah Nehri kıyılarına kurulması planlanan veri merkezlerine işaret etti.
Roberts, Fox Business kanalında yaptığı açıklamada, “Oradaki insanlar kendilerinden bir şeylerin alındığını hissediyor. Serbest piyasa karşıtı değiller. Sadece burada bir uzlaşı sağlanıp sağlanamayacağını veya bu durumun getireceği kayıpların değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini soruyorlar” dedi.
Roberts ayrıca, şüpheyle yaklaşan ancak bu teknolojinin faydalarından yararlanmaya devam edebilmek için ortak bir çözüm bulunmasını isteyen insanlarla aynı safra yer aldığını ekledi.
Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon da uzun süredir teknoloji sektörünün Trump yönetimi üzerindeki etkisine ve yapay zeka politikasını şekillendirme biçimine karşı çıkan popülist sağın seslerinden biri olarak biliniyor.
Sunucu Tucker Carlson ise Trump’ın ülke genelinde Amerikalıların daha fazla gözetlenmesine ve izlenmesine zemin hazırlayan veri merkezlerini desteklediğini savundu.
Kamuoyu araştırmaları, Amerikalıların çoğunluğunun bölgelerinde bir veri merkezi kurulmasını istemediğini gösteriyor.
Demokratların yerel veri merkezlerine “kesinlikle karşı çıkma” eğilimi Cumhuriyetçilere kıyasla daha yüksek seyrediyor. Demokrat seçmenler şüphelerinin gerekçesi olarak kaynak kullanımı ve çevre üzerindeki etkileri gösteriyor.
Tepkiler tamamen parti sınırlarıyla sınırlı kalmıyor. Gallup’un mayıs ayında gerçekleştirdiği araştırma, Demokratların yüzde 56’sının, Cumhuriyetçilerin ise yüzde 39’unun yakınlarında bir veri merkezi kurulmasına “kesinlikle karşı olduğunu” ortaya koyuyor.
Trump yönetimine yakın üst düzey isimler, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik şüpheleri tamamen benimsemeden, bu tesislerin beraberinde getirdiği politika sorunlarını kamuoyu önünde kabul ediyor.
Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı James Blair, Roberts’ın televizyon programındaki açıklamalarına doğrudan yanıt vererek, asıl sorunun veri merkezleri değil enerji sağlayıcıları olduğunu savundu.
Blair, X sosyal platformunda yaptığı paylaşımda, “Sorun, Kevin’ın bölgesine elektrik üretimi sağlaması gereken kesimlerden kaynaklanıyor. Elektrik talebi yüksek ancak tedarikçiler üretim yapma konusunda yetersiz kalıyor” diye yazdı.
Popülist-muhafazakar eğilimli Bull Moose Project Başkanı Aiden Buzzetti, enerji konularının bu düzeyde tartışılmasının, veri merkezlerine yönelik tepkiler büyürken yapay zeka ve veri merkezi savunucularının da mevcut siyasi koşullara uyum sağlamak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.
Buzzetti, “Bu başlıklar bir yıl önce standart konuşma konuları değildi. Bu tesislerin inşasını savunabilmenin tek yolu bu olduğu için bu söylemler hızla yaygınlaşıyor” değerlendirmesini yaptı.
Bull Moose Project, geçen hafta bu bölünmede ortak bir zemin bulmayı amaçlayan bir yasa önerisi sundu. Öneri, teknoloji şirketlerinin veri merkezleri için gereken enerji kaynağını kendilerinin inşa etmesi veya satın alması yönündeki Trump yönetiminin tüketici koruma taahhüdünü yasal güvenceye kavuşturmayı hedefliyor.
Cumhuriyetçi Temsilci Gabe Evans tarafından sunulan benzer bir tasarıdan farklı olarak, Bull Moose önerisi bir zorunluluk getirmiyor, bunun yerine Enerji Bakanlığına şirketlerin gönüllü olarak imzaladığı anlaşmaları uygulama yetkisi veriyor.
Buna rağmen, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik tabandan gelen direncin boyutu konusundaki tartışmalar devam ediyor.
Eski Çay Partisi (Tea Party) lideri Amy Kremer tarafından kurulan yapay zeka karşıtı “Humans First” grubu, cumartesi günü yerel, eyalet düzeyindeki ve federal siyasetçilere yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmaları için baskı yapmak amacıyla ülke genelinde protestolar düzenledi.
Reuters’ın aktardığına göre, 42 eyalette hem Cumhuriyetçi hem Demokrat eğilimli bölgelerde toplam 142 protesto gerçekleştirilmesine rağmen katılım beklenenin altında kaldı.
Kremer ve diğer organizatörler, veri merkezlerinin tamamen durdurulmasını desteklemediklerini, kararı yerel toplulukların vermesini istediklerini belirtti.
Kremer, veri merkezlerine karşı oluşan bu ivmeyi 2010’lardaki Çay Partisi hareketine benzetse de, eyaletlerdeki protestoları düzenleyenlerin farklı siyasi partilere mensup olduğu bildirildi.
Birçok muhafazakar yorumcu ise protestoları ve düzenleyen grubu eleştirerek, Humans First grubunun Silikon Vadisi tarafından finanse edilen ve ilericilerle bağlantılı bir “sol operasyonu” olduğunu öne sürdü ve katılımın düşük olduğu protestoların fotoğraflarını paylaştı.
Amerika
Trump yanlısı “Maga Inc” ara seçimler için 400 milyon dolarlık bir fon oluşturdu

Donald Trump’ın en büyük bağışçı grubu Maga Inc, Kongre ara seçimler için 400 milyon dolardan fazla bir seçim fonu biriktirdi.
Pazartesi günü yayınlanan federal belgelere göre, bu Süper PAC (Siyasi Eylem Komitesi) haziran ayında 19 milyon dolar topladı.
Bu tutarın 10 milyon doları, bağışlarını karşılamak için bitcoinlerini nakde çeviren milyarderler Tyler ve Cameron Winklevoss’tan geldi.
Maga Inc, başkanlık seçimi yapılmayan bir yılda diğer tüm PAC’lerden daha fazla fon topladı.
2018 ve 2022 ara seçimleri öncesinde, Trump ve eski başkan Joe Biden’ı destekleyen PAC’lerin biriktirdiği fon, Maga Inc’in mevcut nakit rezervinin yüzde 5’inden azdı.
Bu grup, kasım ayındaki ara kongre seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin Demokratlardan daha fazla bağış toplama çabalarını güçlendirdi.
Fakat bazı Demokrat Temsilciler Meclisi ve Senato adayları, Cumhuriyetçi rakiplerinden çok daha fazla bağış toplamış durumda.
Maga Inc’in elindeki nakit, Cumhuriyetçi Ulusal Komite’nin elindeki 129 milyon doların üç katından ve Demokratik Ulusal Komite’nin seçim fonundan neredeyse 25 kat daha fazla.
Geçen ay Maga Inc’e en az 1 milyon dolar bağışta bulunan diğer isimler arasında NASA yöneticisi Jared Isaacman, iş adamı ve Georgia eyalet valiliği adayı Rick Jackson, Trump’ın Kennedy Center yönetim kuruluna atadığı hayırsever Patricia Duggan, yatırımcı Konstantin Sokolov ve Trump’ın danışmanı David Sacks tarafından kurulan bir PAC yer alıyor.
Trump’ın son seçim kampanyasını destekleyen diğer PAC’ler de para toplamaya devam etti. Never Surrender Inc, 2026’nın ilk çeyreğinde çoğunlukla küçük meblağlı bağışlar yoluyla 5,5 milyon dolar topladı. Grubun elinde yaklaşık 60 milyon dolar bulunuyor.
Öte yandan Maga Inc, hâlâ benzersiz bir güç olmaya devam ediyor. En son açıklanan verilere göre, Temsilciler Meclisi ve Senato’daki Cumhuriyetçi liderlik kadrosuyla uyumlu dört siyasi grup (Senato Liderlik Fonu – SLF, Kongre Liderlik Fonu – CLF, Ulusal Cumhuriyetçi Kongre Komitesi ve Ulusal Cumhuriyetçi Senato Komitesi) toplam 529 milyon dolarlık nakit kaynağa sahip.
2026’da Kongre’nin kontrolünü ele geçirmeye odaklanan Demokratik PAC’ler ise 336 milyon dolara sahip.
Milyarderler, bu seçim döngüsünde ABD siyasi sistemini etkilemek için yine bol miktarda para akıttı.
2026 Kongre seçimlerinin en büyük iki ABD’li bağışçısı, Susquehanna ticaret şirketinin kurucu ortağı Jeff Yass ile Trump’ın müttefiki ve İsrail destekçisi olan, aynı zamanda merhum kumarhane devi Sheldon Adelson’ın eşi Miriam Adelson.
Miriam Adelson, bu yıl Maga Inc, SLF ve CLF’ye en az 65 milyon dolar bağışladı.
Yass, çeşitli muhafazakâr gruplara 87 milyon dolardan fazla bağışta bulundu. Bu tutarın 20 milyon doları, Ohio’da Vivek Ramaswamy’nin valilik kampanyasını destekleyen bir Super PAC’a aktarıldı.
Bu PAC ayrıca Elon Musk’tan 5 milyon dolar ve hedge fon yöneticisi Bill Ackman’dan 1 milyon dolar bağış aldı.
Wall Street’ten Citadel kurucusu Ken Griffin ve Blackstone CEO’su Stephen Schwarzman, sırasıyla Cumhuriyetçi kongre seçim kampanyası gruplarına 15 milyon dolar ve 13 milyon dolar bağışladı.
Schwarzman ve Griffin, Maine’de Cumhuriyetçi senatör Susan Collins’i destekleyen bir Super PAC olan Pine Tree Results’a da sırasıyla 10 milyon dolar ve 2,5 milyon dolar daha bağışladı.
ABD yasaları, Super PAC’lerin siyasi kampanyalar için sınırsız fon toplamasına izin veriyor.
Kripto ve yapay zeka sektörleri de ABD siyasi sistemine nakit akışını sürdürdü. Kripto yanlısı bir Super Pac olan Fairshake, haziran sonu itibarıyla 127 milyon dolar biriktirirken, daha esnek düzenlemeleri destekleyen yapay zeka yanlısı bir Super Pac olan Leading the Future’ın kasasında ise 31 milyon dolar bulunuyor.
OpenAI başkanı Greg Brockman ve eşi Anna, aralık ayında Maga Inc ve Leading the Future’a toplam 50 milyon dolar bağışladı.
Milyarder Marc Andreessen, Leading the Future, Maga Inc ve Fairshake’e yaklaşık 43 milyon dolar bağışladı.
Mayıs ayında, Anthropic CEO’su Dario Amodei, daha fazla yapay zeka güvenlik düzenlemesi yanlısı bir Super PAC olan Public First’e, ilk önemli federal bağışı olarak 1 milyon dolar bağışladı. Fakat bu PAC’ın kasasında yarım milyon dolardan az para bulunuyor.
Partinin ulusal düzeyde bağış toplama performansı Cumhuriyetçi Parti’nin gerisinde kalsa da, bazı öne çıkan Demokrat adaylar Cumhuriyetçi rakiplerinden daha fazla bağış topladı.
Teksas Senatosu adayı Demokrat James Talarico, Haziran ayı sonunda Cumhuriyetçi rakibi Ken Paxton’dan yaklaşık 20 milyon dolar daha fazla nakit kaynağa sahipti.
Talarico’yu destekleyen bir Super PAC olan Lone Star Rising PAC, LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman’ın 10 milyon dolarlık bağışıyla güçlendi.
Amerika
ABD Dışişleri Bakanlığından Küba hakkında 100 sayfalık rapor

ABD Dışişleri Bakanlığı yayımladığı yeni raporda, Küba yönetimini 2020 yılındaki George Floyd protestoları dahil olmak üzere ülkedeki birçok gösteriyle ilişkilendirdi. Pazartesi günü kamuoyuna açıklanan 100 sayfalık belgede, Havana yönetiminin 1960’lardan itibaren ABD karşıtı radikal hareketleri ve sol grupları kapsayan geniş bir ağ kurduğu iddia edildi.
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından pazartesi günü yayımlanan 100 sayfalık yeni raporda, Küba’nın 2020 yılında George Floyd’un öldürülmesinin ardından düzenlenen gösteriler de dahil olmak üzere ABD’deki bir dizi protestoyla bağı olduğu öne sürüldü.
Belgede, Küba yönetiminin 1960’lı yıllardan itibaren “ABD’ye ve daha geniş anlamda Batı’ya yönelik her şeyin üzerinde tutulan bir hınç ve köklü bir nefret etrafında şekillenen, yeni ve farklı bir Marksizm türünün atan kalbi olarak hizmet ettiği” iddia edildi.
Raporda, Küba makamlarının kendilerini bu amaca yönelik küresel bir aktivist, entelektüel ve siyasi grup koalisyonu devşirmeye, yetiştirmeye ve harekete geçirmeye adadığı savunuldu. Bu faaliyetlerle Black Panthers ve Weather Underground’dan Antifa’ya kadar Amerika’nın en bilinen ve etkili aşırılıkçı hareketlerinin orantısız bir kısmını şekillendiren, yaygın bir devrimci ağ kurulduğu ileri sürüldü.
Söz konusu rapor, Havana yönetimi ile ABD genelindeki güçlü solcu kar amacı gütmeyen kuruluşlar, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) karşıtı gruplar, sosyalist oluşumlar ve Marksist örgütler arasında da bağlar kurdu.
Küba’nın George Floyd protestolarına büyük bir memnuniyetle destek verdiği savunulan raporda, ülkenin devlet medyasının ve hükümet yetkililerinin, gösteriler sırasında ABD’yi “Küba’nın insan hakları sicilini eleştirmeye ahlaki açıdan uygun olmayan, sistemsel olarak ırkçı bir ülke” şeklinde tasvir ettiği kaydedildi.
Diğer yandan, ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Mike Waltz bu ayın başlarında Küba’yı bir ulusal güvenlik tehdidi olarak nitelendirdi. Waltz ayrıca Çin ve Rusya’yı, Küba’da bulunan ABD askeri üslerinin çevresinden bilgi toplamakla suçladı.
Mayıs ayında ise CIA Direktörü John Ratcliffe, Başkan Donald Trump’ın adaya yönelik olası bir işgal veya askeri yanıt konusundaki uyarısını yinelemek üzere Kübalı yetkililerle bir araya gelmişti.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Görüş1 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?











