Ortadoğu
Trump 2.0’nin 60 günlük Orta Doğu karnesi

ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci dönemindeki ilk iki ay, Orta Doğu’da büyük hedeflerle ama sınırlı ilerlemeyle geçti. Aşağıda çevirisini okuyacağınız analiz Trump’ın göreve gelmeden önce açıkladığı Orta Doğu hedeflerine ne kadar yaklaştığını değerlendiriyor:
***
Trump 2.0’ın Orta Doğu’daki ilk iki ayı: Zor hedefler için yoğun çaba
Paul Salem
ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci döneminin ilk 60 günü hem ABD iç politikasında hem de Amerika kıtası, Avrupa ve Asya’daki müttefiklerle olan ilişkilerde büyük sarsıntılara yol açtı. Ancak Orta Doğu’da, genel Amerikan hedeflerinde köklü bir değişim olmadı.
Genel hatlarıyla Trump’ın Orta Doğu politikası, Joe Biden’ın yaklaşımından çok da farklı değil. Ortak yönleri arasında İsrail’in güvenliğine güçlü bir bağlılığın yanı sıra Gazze ve Lübnan’daki son çatışmaları sona erdirme arzusu; ABD, Suudi Arabistan ve İsrail arasında Suudi-İsrail normalleşmesini içeren ancak İsrail’in Filistinlilere bazı tavizler vermesini gerektirecek üçlü bir anlaşmaya öncelik verilmesi; ABD’nin Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleriyle ekonomik ve teknolojik ilişkilerine hem kendi içinde bir amaç hem de Çin’i çevrelemenin bir yolu olarak yüksek değer biçilmesi; ve İran ile müzakere yoluyla bir anlaşmaya varmak yer alıyor.
Trump yönetiminin attığı adımlar ve hedefleri göz önüne alındığında, Trump’ın Biden’ın yapamadığı iki büyük diplomatik atılımı gerçekleştirmeye odaklandığı görülüyor: Biri Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki normalleşmeyi içeren üçlü bir anlaşmayla Arap-İsrail çatışmasını sona erdirmek; diğeri ise ABD ile İran arasında bir anlaşmaya varmak. Her ikisi de tarihî başarılar olurdu. Ancak şu ana kadar her iki konuda da ilerleme yavaş ve zor oldu.
İlk aylar
Trump, göreve başlamadan önce bile Orta Doğu’da dengeleri etkiledi. Kasım ayında seçilmesinden haftalar sonra, İsrail ve Lübnan, Hizbullah’la 15 ay süren çatışmayı sona erdiren ABD arabuluculuğunda bir ateşkes imzaladı. Trump’ın göreve başlamasından hemen önce ise, İsrail ve Hamas Gazze’de rehine/esir takası içeren ateşkese vardı. Bu diplomatik başarıların Trump’ın söylemleri ve ekibinin çabaları sayesinde gerçekleştirildiği bildiriliyor.
Trump’ın seçim kampanyasında verdiği “yeni savaş başlatmama” ve “mevcutları bitirme” sözü başta meyvesini vermiş gibi göründü. Ancak iki ay sonra, Gazze’deki ateşkes büyük ölçüde çöktü, İsrail yeniden geniş çaplı askeri operasyonlara başladı. Lübnan’da da geçen hafta yaşanan çatışmalar -İsrail’e atılan roketler ve Beyrut’a düzenlenen saldırılar- ateşkesi tehlikeye attı. Aynı zamanda ABD, Yemen’de Husilere karşı hava saldırılarını yoğunlaştırdı. ABD ile anlaşmaya yanaşmaması halinde İran’ı savaşla tehdit etti (ancak savaşın İsrail’le mi, Amerika’yla mı yoksa her ikisiyle mi olacağını netleştirmedi). Başka bir deyişle, savaş bulutları bir kez daha barış umutlarını gölgeliyor.
İsrail-Filistin
1 Nisan itibarıyla, Trump yönetimi Orta Doğu’daki hemen hemen hiçbir kilit konuda somut ilerleme kaydedemedi. Gazze’de ABD, Katar ve Mısır arabuluculuğunda Hamas’la kalan rehinelerin salıverilmesi, kalıcı bir ateşkes ve savaş sonrası yönetim modeli üzerine yeniden müzakere yürütüyor. Batı Şeria’daki durum ise giderek kötüleşiyor.
Suudi-İsrail normalleşmesini hedefleyen Trump yönetimi, Filistinlilere ne sunulacağı ve bunun İsrail ile Suudi Arabistan tarafından kabul edilip edilmeyeceğini netleştirmiş değil. Özel temsilci Steve Witkoff’un son açıklamalarında sadece Suudi-İsrail normalleşmesi potansiyelinden defalarca bahsetmesine rağmen bu tartışmayla ilgili sadece Gazze ile ilgili düzenlemelerden söz etmesi ve Batı Şeria’yı anmaması dikkat çekti. Bu sadece rastgele bir ihmal mi yoksa Beyaz Saray’ın politikasının bir göstergesi mi? İsrail’in vereceği tek taviz Gazze’yle ilgiliyse Riyad’ın normalleşme konusunda ilerleme kaydedeceği şüpheli; Batı Şeria’yla ilgili bazı tavizlerin de anlaşmanın bir parçası olması gerekecek.
Lübnan’da yol haritası
Lübnan’da ABD aracılığıyla sağlanan ateşkes, Gazze’ye kıyasla daha iyi korunuyor ancak o da sallantıda. İsrail’in Lübnan içindeki bazı bölgelerde hâlâ askeri varlık bulundurması ve istediği zaman saldırı düzenlemesi Hizbullah’ın söylemlerini güçlendiriyor. Geçen hafta, İsrail’in ateşkesten sonra ilk kez Beyrut’u hedef alması gibi gelişmeler, kırılgan barışın tamamen çökebileceğini gösteriyor. Yine de Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyinden çekilmesi, İsrail’in saldırılarının azalmış olması ve 1 milyondan fazla Lübnanlının evlerine dönmesi olumlu gelişmeler. İsraillilerin İsrail’in kuzeyindeki evlerine dönüşü ise çok daha sınırlı.
Lübnan’la açısından zorluk, ateşkes anlaşmasının, Hizbullah ve diğer tüm devlet dışı silahlı grupların tamamen silahsızlandırılmasını talep eden daha geniş Birleşmiş Milletler kararlarıyla bağlantılı hâle getirilmesini sağlamak. Hizbullah, Litani Nehri’nin güneyinden çekilmeyi kabul etmiş olsa da nehrin kuzeyindeki silahlarını Lübnan devletine teslim etmeyi şu ana kadar kabul etmedi. Bu çıkmaz, Lübnan’da ciddi iç siyasi ve güvenlik sorunlarına yol açabilir ya da İsrail’in Hizbullah’a karşı tam kapsamlı bir savaşı yeniden başlatmasına neden olabilir ya da her ikisi birden gerçekleşebilir.
Yemen: Eski defterler açılıyor
Trump yönetimi Yemen’de de Biden döneminin yöntemlerine benzer şekilde, doğrudan askeri saldırılarla Husilerin Kızıldeniz’deki saldırılarını durdurmayı hedefliyor. Daha önce olduğu gibi, saldırılar Husilerin kapasitesini azaltabilir; ancak en azından şu ana kadar ne Husilerin Kızıldeniz’deki saldırıları ne de İsrail’e yönelik füze atışlarını caydırabildi.
İran’la anlaşma
Hem Biden hem de Trump yönetimlerinin doğru bir şekilde tespit ettiği gibi, İran, ABD’nin bölgede karşı karşıya olduğu birçok çatışmanın kilit aktörü. Nitekim Başkan Trump da İran’a karşı cesur adımlar attı, “görülmemiş şiddette bombalama” tehdidini içeren “maksimum baskı” kampanyasını yeniden başlattı, aynı zamanda İran’ın dini liderine bir mektup göndererek müzakere ve barışçıl çözüm çağrısı yaptı. Trump açıkça dönüştürücü bir anlaşmaya hazır; ancak İran’ın dini liderinin buna hazır olup olmadığı belirsiz. Nitekim İran, hafta sonu doğrudan görüşmeleri reddettiğini, ancak dolaylı müzakerelere açık olduğunu duyurdu.
Bir yandan İran’ın yoğun baskı altında olduğu söylenebilir: Suriye’deki varlığını büyük ölçüde kaybetti, Hizbullah zayıfladı, Husi müttefikleri saldırı altında ve Hamas büyük darbe aldı. Ayrıca İran’ın ekonomisi kırılgan ve giderek artan bir baskı altında ve İran’ın kendisi de doğrudan saldırıya açık durumda.
Ancak İranlı radikaller olaylara farklı bir açıdan bakıyor olabilir. İsrail’le -ve onların değerlendirmesine göre ABD’yle de- 18 ay süren savaşın ardından İran liderliğindeki Direniş Ekseni hırpalanmış olsa da ayakta kalmayı başardı. Hamas bile aylardır süren doğrudan İsrail saldırılarına rağmen yok olmuş değil; tıpkı Hizbullah, Husiler ve Irak Haşdi Şabi’si gibi. İran şu ana kadar Suriye’de tam bir kayıp yaşadı ama orada bile talihini tersine çevirmenin yollarını arıyor. Tahran, Şam’daki yeni yönetimin Suriye’ye birlik ve istikrar getirmedeki başarısızlığına güveniyor ve buna yatırım yapıyor; ülkedeki bölünmüşlüğün devam etmesinin ya da artmasının İran’a dönüş yolu açacağını düşünüyor. Mart ayı ortalarında Suriye kıyılarında yaşananlar İranlıların pek de yanılmadıklarını gösteriyor. İran ve İsrail’in, Suriye devletinin başarısızlığına katkı sunduğu ve bundan çıkar sağladığı yönündeki işaretler ise özellikle kaygı verici.
Son 18 aya bakıldığında, Orta Doğu’nun iki başlıca rakibi olan İsrail ve İran’ın güvenlik bilançosu net bir sonuca ulaşmayı zorlaştırıyor. Evet, İran şu anda İsrail ve ABD saldırılarına açık durumda. Ancak 7 Ekim 2023’te, İsrail modern tarihinde tek bir günde en fazla can kaybını yaşadı ve o günden bu yana savaş halinde. Buna karşılık, İran görece daha az zarar gördü ve daha az yıprandı. Geçen yıl nisan ve ekim aylarında hava savunma sistemlerine yapılan birkaç nokta saldırısı, bir füze yakıtı tesisi ile bir nükleer araştırma tesisinin imha edilmesi gibi ciddi darbeler almış olsa da İran’ın ve halkının yaşadığı travma, İsrail’in son 18 ayda yaşadığı sürekli sıkıntı ve krizle kıyaslanamayacak düzeydedir.
İran’ın vekil güçlerine saldırıların ters etkisi
İran’ın füze kapasitesinin azaltılması ve özellikle Hizbullah gibi milis müttefiklerinin zayıflatılması, İran’ın İsrail’e karşı caydırıcılığını neredeyse ortadan kaldırmış olsa da İsrail’in (ve bazı durumlarda ABD’nin) bu vekil güçlerle sürdürdüğü savaşlar, aslında Tahran’ın “Direniş Ekseni”ne olan bağlılığını pekiştiriyor. Her milis müttefike yapılan saldırı, İran’ın doğrudan hedef alınmak yerine düşmanlarının kaynak ve enerjisini başka hedeflere yöneltmesini sağlıyor. Bu durum, İran’ın vekil güçleri tampon bölgeler ve “savunma hattı” gibi konumlandırma stratejisini doğruluyor. İran ne kadar çok sayıda düşmanını vekil güçleriyle meşgul edebilirse, kendisini çatışmanın dışında tutma şansını o kadar artırıyor.
Gerçek müzakere mi, oyalama taktikleri mi?
Elbette Trump, bu stratejiyi boşa çıkarmak için İran’ı doğrudan askeri saldırılarla tehdit ederek büyük tavizler eşliğinde müzakere masasına çekmeye çalışıyor. Ancak Tahran da biliyor ki doğrudan İsrail ya da Amerikan saldırılarına karşı etkili bir askeri savunması olmasa da Körfez’deki petrol ve doğal gaz üretimini ve nakliyesini vurabilir ki Trump bu tür saldırıların küresel enerji ve ekonomik krizi tetiklemesinden kesinlikle kaçınmak istiyor. Deyim yerindeyse her iki taraf da birbirini köşeye sıkıştırmış durumda.
İran’daki radikallerin alışık oldukları “sığınak siyasetini” sürdürerek zaman kazanmaya çalıştığı anlaşılıyor, artık yanında Rusya ve Çin gibi müttefikler de var. Hem Trump hem de İsrail Başbakanı Netanyahu’nun görev sürelerini atlatmayı ve doğrudan savaştan kaçınarak uzun vadeli bir strateji izlemeyi hedefliyorlar. Şu an yalnızca ekonomik yaptırımlar ve vekil güçlerine saldırılarla karşı karşıyalar. Dolayısıyla, büyük tavizler vermek zorunda hissetmiyorlar. Müzakere sürecine girmeleri teşvik edilebilir, fakat verecekleri tavizler büyük olasılıkla 2015’teki nükleer anlaşmada kabul ettikleri düzeyi çok aşmayacaktır. Ayrıca, önceki anlaşmadan çekilen Trump’a güvenleri düşük. Ancak eğer durum hızla İran’a yönelik büyük çaplı saldırılara evrilirse, bu denge değişebilir.
Körfez ülkelerinin ekonomik ağırlığı
Çatışmaların ötesinde Trump yönetiminin Orta Doğu vizyonunun merkezinde Suudi Arabistan ve KİK ülkeleriyle ekonomik ve teknolojik işbirliği yer alıyor. Suudi Krallığı ve KİK’in diğer üyeleriyle kaydedilen muazzam ilerlemeyi anlatan ABD temsilcisi Steve Witkoff, bu gelişmelerin bölgede İsrail-Arap normalleşmesini hızlandırarak, Orta Doğu’yu ABD için “Avrupa’dan daha önemli” hale getirebileceğini savundu.
Sonuç
Trump yönetimi, göreve geldiği günden bu yana geçen iki ayda Orta Doğu’daki kronik krizleri çözmede henüz devrim niteliğinde bir ilerleme sağlayamadı. Ancak henüz yolun çok başındayız.
İki büyük soru hâlâ yanıt bekliyor: Gazze ve Batı Şeria’da “ertesi gün” için ABD’nin planı nedir ve bu plan Suudi Arabistan’ı İsrail’le normalleşmeye ikna edecek mi? Eğer bu sorunun yanıtı olumlu olursa, bölgede Filistin halkı için kabul edilebilir düzenlemeler ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde diğer Arap ve Müslüman ülkelerin de İsrail’le ilişkileri normalleştirmesiyle tarihî bir dönüşüm yaşanabilir.
İkincisi, Trump yönetimi İran’la nasıl dönüştürücü bir anlaşmaya varacak? Böyle bir anlaşma da Orta Doğu açısından derin ve olumlu sonuçlar doğuracaktır. Ancak mevcut durum göz önüne alındığında, daha olası senaryo; ne büyük bir savaş ne de büyük bir diplomatik kırılma yaşanması.
Trump, kendisini “en iyi anlaşma yapan lider” olarak görüyor. Arap-İsrail çatışmasını çözme ve ABD-İran düşmanlığını sona erdirecek bir anlaşma sağlama hedeflerini öncelik haline getirmekte haklı. Her iki anlaşmanın da zamanı çoktan geldi. Şimdiye kadar zorlu geçti; ancak önümüzdeki aylarda bu hedeflere ulaşmak için hâlâ yeterince zaman var.
Ortadoğu
Büyükelçi Barrack: Türkiye, hiçbir zaman İsrail ile savaş arayışında olmadı

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’a bölgedeki son askeri ve diplomatik gelişmeleri değerlendirdi. İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırılarını ve Türkiye ile yaşanan gerilimi ele alan Barrack, Şam ve Beyrut hatlarındaki müzakere süreçlerinin perde arkasını paylaştı.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’ın programına konuk olarak bölgedeki askeri hareketliliği, diplomatik girişimleri ve doğrudan çatışma risklerini değerlendirdi.
Barrack, Ortadoğu genelindeki gerilimlerin düşürülmesi ve diplomatik kanalların açık tutulması gerektiğini belirtti.
İsrail ile Suriye arasındaki sınır ilişkilerinin tarihsel arka planına değinen Barrack, iki ülke arasındaki temasların her zaman çalkantılı olduğunu hatırlattı. Barrack, 1923, 1949 ve 1974 yıllarındaki sınır mutabakatlarına işaret ederek, “1974 yılındaki mutabakat ve Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlem Gücü misyonu sonrasında, İsrail ile Suriye sınırı arasında zaman içinde üzerinde uzlaşılan çok sayıda sınır çizgisi belirlendi. İsrail o dönemde de sınırlarını koruma ve bu alanlarda ne tür askeri personelin ya da teçhizatın kullanılabileceği konusunda haklı bir endişe taşıyordu. Bu doğrultuda, zaman zaman her iki taraftan 5 kilometrelik alanı da kapsayan 90 kilometrelik bir hat tanımlandı ve tampon bölgenin korunması amacıyla Birleşmiş Milletler Barış Gücü devreye girdi” dedi.
“Suriye yönetimi İsrail’e karşı hasmane bir tutum içinde olmadığını açıkça belirtti”
Şam’da 8 Aralık tarihinde göreve gelen Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni hükümetin ardından İsrail tarafında yeni yapının niteliğine dair soru işaretleri doğduğunu ifade eden Barrack, sürecin 7 Ekim sonrasında daha da hassaslaştığını dile getirdi.
Barrack, “İsrail Başbakanı, sınırlarımızdan gelebilecek agresif veya belirsiz hiçbir saldırı riskini kabul etmeyeceğim açıklamasında bulundu. Suriye ise saldırgan bir tutum sergilemedi. Lübnan’da güney bölgesi ve İran’ın uzantısı olan Hizbullah varlığı nedeniyle durum farklıydı ancak Şam’daki yeni yönetimle böyle bir sorun yaşanmadı. Yeni yönetim, İsrail’e karşı hiçbir şekilde saldırgan veya hasmane olmadıklarını akıllıca ve sağduyuyla ifade etti” şeklinde konuştu.
Suriye tarafının talebi üzerine beş resmi ve birkaç gayriresmi arabuluculuk oturumuna ev sahipliği yaptıklarını aktaran Barrack, “Gazze meselesi sürerken ve Filistin meselesi çözümsüz kalmışken Suriye, tıpkı Suudi Arabistan gibi İbrahim Anlaşmaları müzakerelerine girmekte zorlandı. Ancak sınır hattında gerilimi düşürme anlaşması yapmaya, sınırları barışçıl yöntemlerle denetlemeye ve bu hatlardaki mekanizasyon ile kullanım koşullarını ele almaya istekliydiler. Müzakereler son derece olumlu ilerliyordu” ifadelerini kullandı.
Barrack, 8 Aralık’taki iktidar değişimi sırasında sahada yer alan ve İsrail tarafından disiplinsiz görülen yabancı savaşçı unsurların varlığının güvenlik endişelerini artırdığını söyledi.
Süveyda bölgesindeki Dürzilerin durumunun da hassasiyet yarattığını belirten Barrack, “İsrail’in tutumu daha büyük bir İsrail kurma arayışından kaynaklanmıyordu. Karşılarında nasıl bir yapının olduğunu görmek ve zaman kazanmak istiyorlardı. Bu esnada Suriye tarafı da Kürtlerle ve Suriye Demokratik Güçleri ile uğraşıyordu” dedi.
“General Mazlum Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini duyurdu”
ABD’nin IŞİD ile mücadele sürecinde Suriye Demokratik Güçleri ile birlikte hareket ettiğini hatırlatan Barrack, Kürt unsurların Şam yönetimine entegrasyon sürecinin başlatıldığını vurguladı.
Barrack, “General Mazlum zorlu bir dönemde bizlere yardımcı oldu. Dün kendisi Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini ve kuzeydoğudaki yapının askeri açıdan Suriye ordusuna tam entegrasyonunu duyurdu. Siyasi ve eğitimsel boyutlar üzerindeki çalışmalar ise sürüyor” açıklamasını yaptı.
Bölgedeki IŞİD varlığına ve tutukluların durumuna ilişkin kapsamlı veriler paylaşan Barrack, “Suriye genelindeki cezaevlerinde haklarında hiçbir resmi iddianame, dosya veya adli süreç bulunmayan 9 bin 400 IŞİD tutuklusu yer alıyor. 14 yıllık süreçte toplanan bu kişiler herhangi bir stratejik çözüm planı olmaksızın cezaevlerinde tutuldu. Bundan daha vahimi ise Hol ve Roj kamplarında bulunan ve bu tutukluların aileleri olan 75 bin kadın ve çocuktur. Sivil toplum kuruluşları ve Birleşmiş Milletler insani koşulları iyileştirmeye çalışsa da ortada kesin bir çözüm süreci bulunmuyor” dedi.
Türkiye’nin güney sınırındaki güvenlik yapılanmasını da değerlendiren Barrack, Ankara’nın PKK ile 40 yılı aşkın süredir mücadele yürüttüğünü anımsattı.
Barrack, “Kürt savaşçıların IŞİD ile mücadeledeki gücü nedeniyle ABD geçmişte bu yapının bir kısmını YPG olarak adlandırdı ve Suriye Demokratik Güçleri bünyesine katarak ayrı bir yapı kurdu. Türkiye de sınırlarını ve güvenliğini korumak amacıyla kuzeydoğu hattında derinlemesine kontrol noktaları ve askeri üsler kurdu; sınır boyunca binlerce asker konuşlandırdı” diye konuştu.
“İsrail Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını devre dışı bıraktı”
İsrail’in 8 Aralık’taki rejim değişikliğinin hemen ertesinde 9 Aralık tarihinde Suriye’deki askeri hedeflere geniş çaplı hava harekatı düzenlediğini hatırlatan Barrack, “İsrail risk almak istemedi ve Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını vurdu. Geriye yalnızca 14 veya 15 uçak kaldı ve askeri havaalanlarının büyük kısmı kullanılamaz hale geldi. İsrail, İran’a karşı yürüttüğü harekatlarda kendisine engel oluşturabilecek herhangi bir savunma radarı veya saldırı kabiliyeti istemiyor. Suriye hava sahasını İran’ı vurmak için temiz ve açık bir şekilde kullanmayı hedefliyor” dedi.
Bu süreçte taraflar arasında koordinasyon sağlamak amacıyla Ürdün’ün başkenti Amman’da teknik heyetlerden oluşan bir temas merkezi kurulduğunu açıklayan Barrack, Türkiye, İsrail ve Suriye arasında her akşam IŞİD teröristlerinin takibine dair istihbarat koordinasyonu yürütüldüğünü bildirdi.
İsrail’in Suriye’deki askeri tesislere yönelik son hava saldırısına değinen Barrack, saldırının arka planına dair üç ihtimal üzerinde durulduğunu belirtti.
Barrack, “İlk ihtimal sahada Türk askeri unsurlarının veya varlıklarının bulunduğu yönündeki istihbarattı ancak yaptığımız incelemelerde bunun doğru olmadığını tespit ettik. İkinci ihtimal İsrail istihbaratının derhal harekete geçmeyi gerektiren anlık bir hareketlilik tespit etmiş olmasıydı. Üçüncü ve en güçlü ihtimal ise Türkiye’nin bu tesiste bir eğitim programı planladığına dair istihbarat konuşmalarının yakalanmış olmasıdır” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin Suriye’nin egemenliğini desteklediğini vurgulayan Barrack, ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki bir diyaloğu şu sözlerle aktardı:
“Başkan Trump daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, 8 Aralık’ta madem bu kadar etkiliydiniz neden Suriye’yi doğrudan kontrolünüz altına almadınız sorusunu yöneltti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ‘Çünkü biz orayı istemiyoruz. Suriye’nin bu zorlu coğrafyada egemen ve bağımsız bir ülke olarak kalmasını istiyoruz’ cevabını verdi.”
İsrail sınırına 85 kilometre mesafede bulunan T4 ve Palmira üslerine ilişkin daha önce de temaslar yürütüldüğünü belirten Barrack, Türk tarafının hiçbir zaman İsrail ile çatışma arayışında olmadığını ve sakin bir tutum izlediğini ifade etti.
“Türk ordusu ve istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir”
Saldırı öncesinde Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile yeni Mossad Başkanı arasında cuma günü iki saatlik verimli bir doğrudan görüşme yapıldığını kaydeden Barrack, sahadaki komutanların yanlış değerlendirmelerle pistleri hedef almış olabileceğini belirtti.
Barrack, “Türk ordusu ve Türk istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir. Sınıra doğru yaklaşan uçakları gördüklerinde kendi jetlerini havalandırma aşamasına geldiler. Sağduyulu aktörlerin anlık müdahalesi sayesinde doğrudan bir askeri çatışmanın eşiğinden dönüldü” dedi.
Barrack, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun sürekli temas ve diplomasi kanallarını açık tutma yönündeki çabalarının hayati önem taşıdığını ifade ederek, Tel Aviv Büyükelçisi Mike Huckabee ve bölgedeki diğer temsilcilerin koordinasyon içinde çalıştığını aktardı.
Lübnan’daki duruma da geniş yer ayıran Barrack, sivil yerleşim yerlerinin yıkılmasına ve masum sivillerin ölümüne şahsen ve ilkesel olarak kesinlikle karşı olduğunu vurguladı.
Barrack, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun, Başbakan Nevvaf Selam, Meclis Başkanı Nebih Berri ve ABD’nin Beyrut Büyükelçisi Michel Issa’nın zor şartlar altında yürüttüğü çalışmaları takdir ettiğini söyledi.
İsrail’in Lübnan köylerindeki tünel ağlarına dair endişelerine işaret eden Barrack, “Hizbullah, Gazze’deki taktiklere benzer şekilde yerleşim yerlerinin altına geniş tüneller inşa etti ve bu tünellerde on binlerce roket ve füze barındırıyor. Ancak sivillerin evlerinin yıkılması ve köylerin yok edilmesi kabul edilemez. Lübnan ordusu ekonomik sıkıntılar nedeniyle zor durumda bulunuyor. Bir Hizbullah mensubu ayda 2 bin 400 dolar gelir elde ederken Lübnan ordusundaki bir asker yaklaşık 300 dolar alıyor” dedi.
“İran Hizbullah’a her ay yaklaşık 90 milyon dolar aktarıyor”
Lübnan’daki krizin çözümünde Hizbullah’ın silahsızlandırılması kadar ekonomik alternatiflerin üretilmesinin de şart olduğunu belirten Barrack, “İran geleneksel olarak örgüte ayda yaklaşık 90 milyon dolar mali kaynak aktarıyor. Bu finansman akışı kesilmeden ve askerlere alternatif bir yaşam sunulmadan yalnızca silah bırakmalarını istemek gerçekçi bir sonuç üretmiyor” değerlendirmesinde bulundu.
İsrail’in Lübnan topraklarını kalıcı olarak ilhak etme ihtimalinin düşük olduğunu belirten Barrack, “İsrail yönetimi böyle bir adıma uluslararası alanda ve ABD nezdinde izin verilmeyeceğini biliyor. Başkan Trump gerilimi düşürme çizgisini net bir şekilde ortaya koydu. Ancak Golan Tepeleri’ndeki işgal durumu uluslararası kararlara rağmen devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın İran ile yürütülen dolaylı müzakerelerde büyük gayret gösterdiğini dile getiren Barrack, İran’ın Lübnan’ı kendi etki alanında tutma çabalarına karşı Lübnan hükümetinin bağımsız kalma isteğini desteklediklerini belirtti.
Ortadoğu’daki tarihsel ve inançsal dinamiklere de değinen Barrack, “Başkan Trump’a bölgenin karmaşıklığını anlatırken şu ifadeyi kullandım: Musevilik ve Hristiyanlık tarihine bakıldığında 57 peygamberin tamamı bu coğrafyaya gönderildi. İslamiyet’e bakıldığında binlerce peygamber yine bu dar coğrafyada yer aldı. Bu coğrafyanın çözümü sabır ve sürekli diplomasi gerektiriyor” dedi.
Trump yönetiminin bölgesel aktörlere kendi güvenlik sorumluluklarını alma çağrısı yaptığını hatırlatan Barrack, ABD’nin artık tüm dünyanın tek güvenlik garantörü rolünü üstlenemeyeceğini ifade etti.
Barrack; Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın arabuluculuk çabalarının önemine değinirken, Türkiye’nin jeopolitik konumuna dikkat çekti:
“Türkiye sekiz komşusu, dört denizi, Orta Asya ve Hazar bağlantılarıyla güçlü, modern ve etkin bir güç merkezidir. Bölgedeki tüm zorluklara rağmen diplomasi ve sağduyunun hakim olacağına inanıyorum.”
Ortadoğu
ABD, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol taşımak için gizli bir operasyon yürütüyor

ABD ordusu her gün milyonlarca varil petrol taşımak üzere Hürmüz Boğazı’na giriş ve çıkış için sessizce bir nakliye koridoru oluşturdu.
Axios’a bilgi veren kaynaklara göre bu, daha geniş kapsamlı savaşın bir çıkmaza girmiş olmasına rağmen dikkate değer bir başarı olarak değerlendiriliyor.
Son birkaç haftadır devam eden operasyon kapsamında, her gece 15–20 tanker, Umman kıyıları boyunca uzanan güney kanalından geçerek boğaza girip çıkıyor.
Yetkililer, günde yaklaşık 10 milyon varil petrolün (savaş öncesi hacminin yaklaşık yarısı) boğazdan dışarı taşınarak küresel enerji piyasasına aktarıldığını belirtti.
ABD öncülüğündeki operasyon, savaşın en acı verici yönlerinden birini hafifletiyor: ham petrol fiyatlarının fırlamasına neden olan petrol arzındaki aksaklık.
Yetkililer, boğazdan geçen petrol miktarının hâlâ savaş öncesi seviyelerin altında olmasına rağmen, küresel arzda gözle görülür bir fark yarattığını belirtiyor.
Bu çaba, gemilerinde petrol taşıyan giden tankerlere refakat etmenin ötesine geçiyor. ABD ordusu, boş tankerlerin Umman Denizi’nden boğaz üzerinden Körfez’e girmesine, bölgedeki ülkelerden petrol almasına ve ardından çıkmasına yardımcı oluyor.
Operasyonun tüm ayrıntıları daha önce kamuoyuna açıklanmamıştı. ABD’li bir yetkili, “İki aydır Hürmüz Boğazı’nın güney şeridini kontrol altında tutuyoruz. Devrim Muhafızları can sıkıcı olabilir, ancak boğazı onlar kontrol etmiyor. Kontrol bizde,” diye konuştu.
Hormuz operasyonunu denetleyen görev gücü, Kuzey Carolina’daki Fort Bragg’daki Kara Kuvvetleri Karargahı’ndan yönetiliyor.
Görev gücü, Körfez bölgesindeki ortaklarla koordinasyon halinde. Körfez’den Hürmüz Boğazı’nı geçerek Arap Denizi’ne giren gemilerin yanı sıra, Arap Denizi’nden boğazı geçerek Körfez ülkelerinin limanlarına daha fazla petrol yüklemek üzere giden kiralanmış boş tankerlerin günlük listesini hazırlıyor.
Her gece, gemilerin belirli bir zaman aralığında tek bir büyük çıkış hattında ve ayrı bir zaman aralığında tek bir büyük giriş hattında hareket etmesi planlanıyor.
Gemiler daha sonra ABD ordusunun yönlendirmelerine göre güney kanalından geçiyor.
ABD Hava Kuvvetleri, İran’ın seyir füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı koruma sağlayan avcı uçaklarına sahip.
Yetkililer, bu operasyonun, İran’ın radar ve deniz gözetleme sistemlerini zayıflatan, ABD Merkez Komutanlığı’nın son iki haftadır sürdürdüğü askeri harekât sayesinde mümkün hale geldiğini belirtti.
İran, boğazın güney kanalındaki gemilerin görünürlüğünü azaltmıştı. ABD’li yetkililer, İran’ın izleme kapasitesinin, yeniden faaliyete geçirmeyi başardığı birkaç radar ile Devrim Muhafızları’na ait küçük hızlı teknelerde bulunan “gözcü”lerle sınırlı olduğunu ileri sürüyor.
İranlılar büyük ölçüde “kör” durumda oldukları için, gemilerin geçebileceği genel yöne doğru insansız hava araçları ve seyir füzeleri fırlatıyorlar.
Bazı gemiler İran saldırılarına maruz kaldı ama çoğu ABD ordusu tarafından durduruldu.
Örneğin bu haftanın başlarında, ABD güçleri sekiz İran insansız hava aracını ve iki seyir füzesini düşürdü.
ABD’li yetkililer, son iki hafta boyunca her gece 15–20 tankerin güney kanalından Hürmüz Boğazı’na girip çıktığını ve bu sayede ihracatın devam ettiğini belirtiyor.
ABD’li yetkililer, günlük ortalama ihracatın artmakta olduğunu ve şu anda 10 milyon varile yaklaştığını söylüyor.
Yetkililer, son birkaç hafta içinde bazı gecelerde Körfez’den çıkan petrol miktarının 15 milyon ila 20 milyon varil arasında olduğunu belirtiyor.
Yetkililerden biri, bu hafta bir gecede 20’den fazla geminin güney şeridinden boğaza girip çıkmasının planlandığını ve bu sayede yaklaşık 15 milyon varil petrolün boğazdan çıkabileceğini söyledi.
Trump çarşamba günü Axios’a verdiği demeçte, “Hürmüz Boğazı’ndan muazzam miktarda petrol geçiyor,” dedi.
ABD’nin şu anda İran’la müzakere etmediğini belirten Trump, “Onlar zaman kaybediyorlar. Onlarla müzakere etmek zaman kaybı. İranlıların hâlâ biraz mücadele gücü var fakat genel olarak eskisi gibi değiller,” diye devam etti.
Ortadoğu
Suudi Arabistan, Irak’a “Şii milisler” baskısını artırdı

Suudi Arabistan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’den, İran ile çatışmanın başlamasından bu yana krallığı hedef alan “Şii milisler” aleyhine cezai önlemler almasını istedi.
Riyad, geçen ay ABD ile birlikte Irak’ta misilleme amaçlı hava saldırıları düzenlediğini kamuoyuna açıklamıştı.
Fakat Al-Monitor’a göre krallık, çeşitli cephelerdeki tehditlere karşı koymak için savunma anlaşmaları imzalarken, aynı zamanda gerginliği azaltmayı amaçlayan İran ile ayrı gizli görüşmeler de yürütüyor.
Savaşın başlangıcından bu yana Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların büyük bir kısmı Irak’tan kaynaklanıyor.
bölge yetkililerinden biri şöyle dedi:
“Suudiler, Suudi Arabistan’a saldırı düzenleyenlerin tutuklanıp cezalandırılmasını istiyor. Tetiği çekenler değil, emri verenler. Milis liderlerinin hesap vermesini istiyorlar. Sorumluların cezalandırılmasını istiyorlar.”
Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan, ülkesinin komşusuyla gerginliği azaltmak amacıyla Suudi yetkililerle görüşmek üzere bu hafta Riyad’a gitti.
Sık sık “Irak kralı” olarak anılan Zeydan, Irak’taki en güçlü isimlerden biri olarak kabul ediliyor ve bazı gözlemcilere göre etkisi başbakanınkini bile aşıyor.
Mayıs ayında göreve geldiğinden beri Zeydan, Tahran ve Şii müttefiklerini kışkırtmadan İran’ın Irak üzerindeki etkisini azaltmak için çalışıyor.
Zeydi’nin, ABD’nin desteğiyle Trump yönetiminin Körfez müttefikleriyle ve Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurma çabalarının bir parçası olarak, 30 Temmuz’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve fiili hükümdar Muhammed bin Selman ile görüşmek üzere Riyad’a gitmesi planlanıyordu.
Fakat 28 Temmuz’da ABD ve Suudi uçaklarının sekiz ildeki milis karargahlarını hedef alan çok sayıda hava saldırısı düzenlemesi üzerine gezi iptal oldu.
Riyad, bu saldırıların “İran destekli terörist milisler” tarafından krallığın enerji altyapısına yönelik gerçekleştirilen bir dizi insansız hava aracı saldırısına misilleme niteliğinde olduğunu açıkladı.
ABD Merkez Komutanlığı, İran’ı doğrudan suçlayarak Devrim Muhafızları’nın Suudi petrol tesislerine ve krallık içindeki ABD güçlerine yönelik saldırıları yönettiğini belirtti.
13 Ağustos’ta, hasarı telafi etmek amacıyla üst düzey bir Irak askeri ve istihbarat heyeti Suudi Arabistan’ı ziyaret etti.
Bir hafta önce, 7 Ağustos’ta Zeydi, Bağdat’ta Suudi istihbarat şefi Halid el-Humaydan ile bir araya gelmişti.
27 Temmuz’dan bu yana Irak topraklarından Suudi Arabistan’a yönelik herhangi bir saldırı bildirilmedi.
Tahminler farklılık gösterse de, Halk Seferberlik Güçleri (Haşd eş-Şabi) genel komutanlığına göre 28 Temmuz’daki saldırılarda en az 20 kişi öldü, 32 kişi yaralandı.
Haşd eş-Şabi, 2014 yılında IŞİD ile mücadele etmek üzere kurulan milis gruplarının çatı örgütü.
Associated Press, Iraklı askeri yetkililere atıfta bulunarak, saldırılarda altı İranlı askeri danışmanın öldürüldüğünü bildirdi.
Bu kişilerin Haşd eş-Şabi tarafından teyit edilen 20 ölü arasında olup olmadığı hâlâ belirsiz.
Bölgesel yetkililerden birine göre belli olan şey ise, bu ölümlerin milislerin “Selefi Sünniler, Amerika’nın yardımıyla Şii kanı akıtıyor ve Zeydi de buna suç ortağı” şeklindeki söylemini beslediği.
Tüm devlet dışı silahlı grupların silahlarını teslim etmeleri ya da yasal sonuçlarla karşı karşıya kalmaları için belirlenen 30 Eylül son tarihi yaklaşırken, ortam giderek daha da gerginleşiyor.
Tahran ve Trump yönetiminin ortak desteğiyle başbakan olan Zeydi, bu son tarihin yerine getirileceğine söz verdi.
Başbakan, yolsuzluk yapan yetkililere karşı eşi görülmemiş bir baskı kampanyası başlatırken, milislerin üslerine de baskınlar düzenlemesini emretti.
En sert çizgideki gruplardan biri olan Nuceba Hareketi, yakın zamanda bir baskın girişimi sırasında Irak hükümet güçlerini geri püskürttü.
Bu hafta Zeydi’yi zor durumda bırakan bir başka gelişme daha yaşandı. Çarşamba günü, Bağdat’taki bir mahkeme, sadece birkaç gün önce gözaltına alınan Nuceba’ya bağlı istihbarat görevlisi Abbas Yakubi’yi beraat ettirdi.
Nuceba Hareketi, 28 Temmuz’daki hava saldırılarının ardından hükümeti tüm ABD güçlerini ülkeden çıkarmaya ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini kesmeye çağırmış, bunun ABD ve Suudi çıkarlarına ağır bir bedel ödeteceğini söylemişti.
30 Eylül, tüm ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi için son tarih. Suudiler ve Zeydi için ek bir sorun ise Irak’ın, Trump yönetiminin öncelikler listesinde çok gerilere düşmüş olması.
Bu arka plan karşısında, Suudiler de dahil olmak üzere çok az kişi, başbakanın milisleri kontrol altına alabileceğine inanıyor.
“Suudilerin değerlendirmesi, Irak hükümetinin milisleri dizginleyemeyeceği yönünde,” diyen kaynaklardan biri, Zeydi’nin konumunu İran’a farklı derecelerde yakınlık gösteren Şii partiler koalisyonuna borçlu olduğunu belirtti. Fakat çıkarları örtüştüğünde İran’ın etkisi onun lehine işleyebilir.
Görünüşe bakılırsa, işaretler pek de umut verici değil. Pazartesi günü, Ketaib Hizbullah, Zeydi’yi ABD ile kurduğu yakın bağlar nedeniyle sert bir şekilde eleştiren bir açıklama yayınladı.
Açıklamada, silah bırakmayı ancak üç koşulun yerine getirilmesi halinde değerlendirecekleri belirtildi.
Bunlardan biri, tüm ABD güçlerinin Irak’tan ayrılması ve bir daha geri dönmemesi. Bir diğeri, Türk güçlerinin Kuzey Irak’tan çekilmesi. Son olarak da Kürdistan Bölgesi’ndeki Peşmerge güçlerinin lağvedilmesi.
Ketaib Hizbullah’ın tutumu, Suudi Arabistan için özellikle önemli. BM Güvenlik Konseyi’nin Yemen uzmanlar heyeti, 2024 yılında en az 80 Husi savaşçısının, Ketaib Hizbullah’ın önemli bir kalesi olan Curf es-Sahr bölgesinde Iraklı silahlı gruplardan eğitim aldığını bildirmişti.
Washington merkezli Savaş Araştırmaları Enstitüsü (Institute for the Study of War) geçen ay, Husilerin JCurf es-Sahr’da bir operasyon karargahı kurduğunu bildirdi.
Bağdat, Anbar ve Necef’in kesiştiği noktada yer alan ve Fırat Nehri’ne yakın olan bu bölge, muazzam bir stratejik ve tarımsal değere sahip.
Operasyonlar hakkında bilgi sahibi üç kaynak, Al-Monitor’a verdikleri bilgide, Suudilerin 28 Temmuz’daki operasyonlar sırasında Curf es-Sahr’a saldırmayı planladıklarını fakat Zeydi’nin bölgeyi kendisinin halletmek için zaman talep etmesi ve Irak ordusunun bu işi halledeceğini söylemesi üzerine saldırıları iptal ettiklerini aktardı.
Olaylar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan bu kaynaklardan biri, kararın “bölgesel ortaklar arasında yapılan istişarenin ardından” alındığını söyledi. Kaynak, konuyla ilgili daha fazla ayrıntıya girmekten kaçındı.
Bir Batılı diplomata göre Irak ordusu Curf es-Sahr’a girmeye kalkışırsa, bu muhtemelen Zeydi’nin düşüşünü hızlandıracaktır.
Öte yandan milisler, Ağustos başında Suudi Arabistan’a karşı bir dizi karşı saldırı için hazırlık yaparken, Kudüs Gücü Başkanı İsmail Kaani, 10 Ağustos’ta önceden haber vermeden Bağdat’a gitti.
Çeşitli haber kaynaklarına göre Kaani, milis liderlerine kapalı kapılar ardında henüz silahlarını bırakmamalarını, bunun yerine hükümetle silahlı çatışmaya sürüklenmek yerine 30 Eylül’den önce barışçıl bir uzlaşma sağlamalarını söyledi.
Fakat Al-Monitor’a bilgi veren bölgesel yetkililerden biri, haberlerde yer almayan bir noktaya dikkat çekti: Kaani’nin milisleri Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırılardan kaçınmaları konusunda uyardığını belirtti.
Kaynak, bunun sadece ABD’nin daha fazla müdahalesini beraberinde getirebilecek daha geniş çaplı bir çatışmadan duyulan endişeden kaynaklanmadığını, aynı zamanda “Suudi Arabistan’ı Türkiye’nin kucağına daha da itmek istemedikleri” için de böyle bir uyarıda bulunulduğunu kaydetti.
30 Temmuz’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, Mekke’de bir üyeye yönelik saldırının tüm üyelere yönelik saldırı olarak kabul edileceğini belirten bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşma henüz sınanmadı, fakat NATO üyesi Türkiye, nükleer silaha sahip Pakistan ve Arap dünyasının önde gelen gücü Suudi Arabistan’ı bir araya getiren bu anlaşma, Başkan Donald Trump tarafından desteklendi.
Birkaç gün önce duyurulan, Kızıldeniz’de deniz güvenliği için Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan bir başka ittifakın da açıkça Husileri caydırmayı amaçladığı görülüyor.
Fakat bu anlaşmalar dizisi, 20 Temmuz’da Bab el-Mandeb’de deniz ambargosu ilan eden Husiler üzerinde pek bir etki yaratmadı.
Bazı analistler Mekke anlaşmasının esas olarak İran’a yönelik olduğunu söylese de, Tahran bu tehdidi önemsiz göstermeye çalışıyor.
Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda uluslararası ilişkiler profesörü olan İran asıllı Amerikalı Vali Nasr, Al-Monitor’a “İran, Mekke anlaşmasının çoğunlukla göstermelik olduğuna inanıyor” dedi.
Anlaşma imzalanmadan önce bile, BAE-İsrail ekseni karşısında İran ve Suudi Arabistan’ın tutumları birbirine yaklaşıyordu.
Nasr, “İslam Cumhuriyeti bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak görmek yerine, daha çok İsrail-BAE-Hindistan bloğuna karşı dengeyi sağlayacak yararlı bir yanıt olarak değerlendiriyor,” diye belirtti.
Değişen ittifaklar, Irak’ta da Suudi-Irak gerilimini hafifletebilecek şekilde sonuçlanabilir.
Birleşik Arap Emirlikleri, Bağdat’ı dışlayan ülkeler arasında yer alıyor. 18 Ağustos’ta BAE, kendi topraklarına yakın deniz alanlarından fırlatılan iki balistik füze tespit ettiğini açıkladı. İran ise saldırıyla ilgisi olduğunu reddetti.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı








