Bizi Takip Edin

Görüş

Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerini kesmesinin Ortadoğu’ya etkisi sınırlıdır  

Avatar photo

Yayınlanma

Cumhurbaşkanı Erdoğan 13 Kasım’da Türkiye’nin İsrail ile ticari ve diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı. Anadolu Ajansı, Erdoğan’ın Suudi Arabistan ve Azerbaycan ziyaretleri dönüşünde yaptığı açıklamayı aktardı. “Şu anda bu ülkeyle hiçbir ilişkimiz yok” diyen Erdoğan, Türkiye’nin tüm ticari alışverişi durdurmak da dahil olmak üzere somut önlemler alarak ‘İsrail’in zulmüne’ en güçlü şekilde yanıt verdiğini vurguladı. Ayrıca iktidardaki Cumhur İttifakı’nın da bu tutumu kuvvetle desteklediğini belirtti.

Gözlemciler Erdoğan’ın Riyad Arap-İslam Zirvesi’nin hemen ardından yaptığı bu açıklamaların Türkiye’nin söylem gücünü artırmayı, Filistin halkının çektiği acılara daha fazla sempati duyduğunu ifade etmeyi, İsrail’in saldırganlığına yönelik öfkesini sürdürmeyi ve Beyaz Saray’a dönmek üzere olan İsrail yanlısı Trump üzerinde baskı kurmayı amaçladığını düşünüyor. Bu hamle aynı zamanda ülke içindeki güçlü İsrail karşıtı kamuoyunu yatıştırmaya da hizmet edebilir. Ancak bu duruşun jeopolitik manzarayı değiştirmek bir yana, Ortadoğu’daki mevcut savaş durumunun gelişimini etkilemeyeceği, aksine Türkiye’ye ABD ve Avrupa Birliği’nden baskı getirebileceği düşünülebilir.

Erdoğan’ın açıklamaları ayrıca Türkiye’nin geçtiğimiz yıl İsrail’e karşı sert tutumunu ve yaptırımlarını vurgulayarak, Türkiye’nin Ortadoğu’da önemli bir ülke, özellikle de İslami bir güç olarak siyasi sorumluluğunu, insani kaygılarını ve dini yükümlülüklerini göstermeye çalışıyor. Nesnel olarak bu, İsrail’le siyasi ilişkilerini sürdüren altı Arap ülkesini mahcup edecek ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki anlaşmazlıklarda, özellikle de bu tür çatışmaların azaltılması sürecini teşvik etmede söylem gücünü artıracaktır.

Türkiye sadece Ortadoğu ve İslam dünyasının önemli bir ülkesi değil, aynı zamanda bir NATO üyesi ve AB aday ülkesi ve Türk Devletleri Teşkilatı’nın başlatıcısı ve lideridir. Türkiye, 2011’de ‘Arap Baharı’nın patlak vermesinden 2022’deki Rusya-Ukrayna savaşına kadar çok aktif bir jeopolitik aktör olmuş ve bölgesel manzaranın şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Ancak mevcut İsrail-Filistin çatışmasının tetiklediği İsrail’in “sekiz cepheli savaşının” büyük satranç tahtasında Türkiye’nin manevra alanı çok sınırlı.

Erdoğan’ın kamuoyuna açıkladığı İsrail ile ilişkilerin kesilmesi bir tür “selamı kesme”, hatta acısız bir “yumuşak kesme” gibi görünüyor ve bu nedenle önemli şok dalgalarına neden olmayacak. Türkiye geçen yıl kasım ayında İsrail’deki büyükelçisini geri çağırmış ve bu yılın mayıs ayında da Filistin halkının yaşadığı insani trajediyi daha da kötüleştirdiği için İsrail’i cezalandırmak amacıyla bu ülkeyle tüm ithalat ve ihracatı askıya aldığını duyurmuştu. Ağustos ayında Türkiye, İsrail’in sözde “soykırımına” karşı Güney Afrika tarafından başlatılan davaya katılmak üzere Uluslararası Adalet Divanı’na resmen başvuruda bulunarak İsrail’e karşı uluslararası hukuk yollarını kullanan az sayıdaki Üçüncü Dünya ülkesinden biri haline geldi.

Ancak Türkiye ne İsrail’deki diplomatik temsilciliklerini kapattığını açıkladı ne de İsrail’i Mayıs 2018’de olduğu kadar sert ve hatta kaba bir şekilde cezalandırdı. Altı yıl önce Trump, ABD’nin İsrail’deki Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacağını ve böylece Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacağını açıkladığında, Erdoğan hükümeti ABD ve İsrail’deki büyükelçilerini derhal geri çağırmakla kalmadı, aynı zamanda İsrail’in Türkiye Büyükelçisini de sınır dışı etti. Büyükelçinin havaalanında üst araması ve ayakkabılarının çıkarılması da dahil olmak üzere bir dizi aşağılayıcı güvenlik kontrolüne tabi tutulması, ikili ilişkilerin tarihi bir dibe vurmasına neden oldu, ancak iki yıl önce ilişkiler yavaş yavaş düzelmeye başladı.

İsrail, Türkiye’nin “diplomatik ilişkileri kesme” yönündeki son açıklamasına herhangi bir yanıt vermedi ve düşük bir profil sergilemeye ya da itidalli davranmaya devam edebilir. Belki de İsrail Türkiye’nin yaklaşık yirmi yıldır sürdürdüğü “öfkeli diplomasiye” uyum sağlamıştır ya da şu anda Ankara’yı kışkırtacak ve böylece kendisine yeni düşmanlar yaratacak enerji ve istekten yoksundur. Zaten İran liderliğindeki “Direniş Ekseni” ve Birleşmiş Milletler ile uğraşmaktan bunalmış durumda, üst düzey yetkilileri arasındaki iç sürtüşmeler ve güç mücadelelerinden bahsetmeye bile gerek yok.

Türkiye’nin İsrail’e karşı sert tutumu aslında çok benzer tarihsel senaryolarla karşı karşıyadır ve Filistin kartını oynarken güçsüz ve hatta verimsiz görünmesine neden olmaktadır. Çünkü Arap dünyası, eski Osmanlı İmparatorluğu’nun halefinin uzun süredir devam eden Batı odaklı “Kemalizm’i” “doğuya ve güneye doğru” bir yaklaşımla değiştirmesini hoş karşılamıyor. Özellikle Türkiye’nin Arap meselelerine derinlemesine müdahil olmasına şiddetle karşı çıkıyorlar, tıpkı İran’ın Arap dünyasında bir “Şii Hilali” inşa etmesine duydukları güçlü nefret gibi. Bu perspektiften bakıldığında, Ortadoğu ülkeleri, özellikle de Arap dünyası, Filistin meselesini adil bir şekilde çözmekten aciz olsalar da, her türlü dış müdahaleye karşı çıkarak bir “Arap Monroe Doktrini” sergilemektedir.

Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 2002’deki genel seçimleri kazanmasından bu yana, AB üyeliği yolunda tekrarlanan başarısızlıklardan kaynaklanan hayal kırıklığı ve memnuniyetsizliğin yanı sıra Yeni Osmanlıcılık ve İslamcılığa ikili bir dönüşe dayanan Türkiye, dış politika çerçevesinde Doğu’da, özellikle de geleneksel etki alanı olan Ortadoğu’da stratejik konumunu önemli ölçüde yükseltmiştir. Ankara buna, İran nükleer krizinde aktif bir şekilde arabuluculuk yapmaya çalışarak başladı, Filistin meselesine aniden yüksek profilli bir ilgi gösterdi ve 2008’de Davos Dünya Ekonomik Forumu’nda dönemin Başbakanı Erdoğan ile İsrail Cumhurbaşkanı Peres arasında kamuoyu önünde bir tartışma patlak verdi.

Mayıs 2010’da Türkiye, İsrail’in uyarılarını dikkate almayarak insani yardım gemisi “Mavi Marmara”yı gönderdi ve İsrail’in deniz ablukasını zorla geçerek Gazze Şeridi’ne yanaşmaya çalıştı. Bunun üzerine İsrail özel kuvvetleri gemiye hava saldırısı düzenleyerek kanlı bir çatışmaya yol açtı. Türkiye, İsrail ile diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı ve İsrail’in özür dilemesinin ardından ikili ilişkiler yeniden tesis edildi. Ancak Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün ve hatta FKÖ’nün İsrail’e karşı tek başına savaşan Filistin İslami Direniş Hareketi’ne (Hamas) karşı kayıtsız ve hatta eleştirel tutumu nedeniyle Türkiye’nin proaktif “dış yardım” eylemleri coşkulu tepkiler almadı.

2011’in başlarında “Arap Baharı”nın patlak vermesinin ardından Arap dünyasının kalkınma modeli geniş çapta sorgulandı ve hatta gelecekteki yönünü kaybetti. “Türk modeli” yaygın bir uluslararası ilgi gördü ve hatta Arap ülkeleri için bir referans veya seçenek olarak kabul edildi. Başarısızlık ve kaosa saplanmış bir Arap dünyası karşısında Erdoğan hükümeti oldukça proaktif davrandı, hatta “İslam dünyasının lideri gibi davranmaya çalışıyor” şeklinde tanımlandı. Bu tür arzulu düşünceler ve stratejik dürtülerle hareket eden Türkiye, Mısır’ın “Meydan Devrimi”ni yüksek profilli bir şekilde desteklemekle kalmadı, iktidar mücadelelerine karışan Müslüman Kardeşler’i güçlü bir şekilde destekledi, Suriye ve Libya’ya asker gönderdi, Doğu Akdeniz’deki petrol ve gaz anlaşmazlıklarına müdahil oldu ve Suudi Arabistan ile rekabetinde Katar’ı açıkça destekledi. Sonuçta, Türkiye’nin Arap ülkeleriyle ilişkileri idealize edilen “sıfır sorun diplomasisi”nden kabus gibi bir “tüm sorunlar diplomasisi”ne dönüştü.

“Arap Baharı”nın “Arap Kışı”na dönüştüğü yaklaşık on yıllık dönemin, Türkiye’nin realist saldırı diplomasisinin ve ‘doğuya ve güneye doğru’ stratejisinin büyük yenilgiler aldığı bir dönem olduğu söylenebilir. Türkiye sadece geleneksel müttefiki İsrail’i kaybetmekle ve Arap dünyasının yarısından fazlasını küstürmekle kalmadı, aynı zamanda Rusya ve ABD ile ilişkileri de benzeri görülmemiş zorluklarla karşılaştı.

Bugün Ortadoğu bir kez daha savaş ve kargaşaya sürüklenmiş durumda ancak bunun nedenleri, doğası, çatışmaları “Arap Baharı” ya da Soğuk Savaş dönemindeki Arap-İsrail çatışmalarından çok farklı. Arap ülkelerinden birçok devlet dışı aktör, bazılarının “Altıncı Ortadoğu Savaşı” olarak adlandırdığı bu savaşa dahil olmuş durumda. Ancak İsrail ile ilişkilerini normalleştiren Mısır, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan, Fas ve hatta Filistin Kurtuluş Örgütü gibi ülkelerin Arap-İsrail çatışmasının tarihsel akışına yeniden girmeye niyetleri yok. Aksine, İran ve “Şii Hilali” liderliği, bu yeni Ortadoğu savaşında İsrail’in karşısındaki ana güçler haline gelmiştir. Arap ülkelerindeki bazı devlet dışı aktörler Şii Hilali ile ittifak halinde yeni bir “Direniş Ekseni” oluşturmuştur. Jeopolitik ilişkilerdeki bu değişim, Arap ülkelerinin tutumlarını daha nüanslı hale getirmektedir. Yine de “çıkarlar ve doğrular” arasında denge kurarken, zor kazanılan Arap-İsrail barışına ve önemli Arap-Amerikan ilişkilerine hala değer veriyorlar. Her ne kadar Arap ülkeleri İsrail’in ateşkesi reddetmesinden dolayı derin bir hayal kırıklığına uğramış ve durumu değiştirmek için kendilerini güçsüz hissetmiş olsalar da, İran ve Türkiye’nin Arap meselelerinde liderlik etmesini kesinlikle kabul etmek istemiyorlar.

Bu nedenle Türkiye’nin yeni Orta Doğu diplomasisi, “Arap Baharı” sonrasındakine benzer garip bir pozisyona düşecektir. Arap dünyasında yaygın ve olumlu tepkiler alması ya da mevcut “sekiz cepheli savaş” üzerinde önemli bir etki yaratması pek olası değil. Bununla birlikte, Ankara’nın Filistin halkının haklarını desteklemeye yönelik diplomatik çabaları övgüye değer, makul ve hatta ana akım uluslararası kamuoyunda yankı uyandırıyor.

Açıkça İsrail yanlısı olan Trump ekibinin Beyaz Saray, Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon’u kontrol etmesi ve İsrail’e her zaman daha sıcak bakan Cumhuriyetçi Parti’nin ABD yasama, yürütme ve yargı organlarını tamamen kontrol etmesiyle Washington’un Ortadoğu politikası daha da İsrail’e doğru kayacaktır. Yeni ABD hükümeti İsrail’i mevcut çatışmaları ve savaşları tırmandırmaya ve genişletmeye teşvik etmese bile, İsrail’in muhaliflerini uzlaşmaya zorlamak için tüm kaynaklarını seferber edecek ve onlara azami baskı uygulamak için her türlü aracı kullanacaktır. O zaman, Türkiye’nin ABD ile ilişkileri İsrail’e karşı sert tutumu nedeniyle yeni sürtüşmeler ve belirsizlikler yaşayacaktır.

Yeni ABD hükümetinin Ortadoğu politikası Türkiye’nin İsrail’e yönelik sert yaklaşımını ödüllendirmeyeceği gibi, aynı zamanda genel olarak İsrail’in güvenliğini destekleyen ve İran ile onun liderliğindeki “Direniş Ekseni”ne karşı olumsuz görüşlere sahip olan büyük Avrupalı güçler de Türkiye’nin İsrail üzerindeki yoğun baskısından memnun olmayacaklardır. Bu da Türkiye-Avrupa ilişkilerinin sorunsuz bir şekilde gelişmesini etkileyebilir.

Bu nedenle, Türkiye’nin İsrail’e karşı tutumu sert olsa da, uygulayabileceği baskı neredeyse tükenmiştir ve İsrail, özellikle Türkiye’nin “ilişkileri yumuşak bir şekilde kesmesinden” kaynaklanan bu tür baskılara dayanma kapasitesine sahiptir. Arap ülkelerinin Türkiye’nin derin müdahalesini hoş karşılamadığı ve ABD ile Avrupa’nın Türkiye’nin İsrail karşıtı kampa katılmasına karşı çıktığı düşünüldüğünde, Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolü ve manevra alanı çok sınırlıdır ve önemli atılımlar yapması pek olası değildir.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.

Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.

Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.

Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası

Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.

Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.

Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.

Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?

ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.

Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.

Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.

Savaşın Maliyeti

Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.

Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:

  • Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
  • Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
  • Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
  • Ticari yatırımların gerilemesi.
  • Enflasyonist baskıların artması.
  • Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.

Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.

Amerika’nın İç Siyaset Hesabı

Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.

Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.

Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.

Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.

NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya

NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.

Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.

Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.

Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi

Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.

Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.

Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.

Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği

Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.

Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.

Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.

Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı

Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.

Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.

ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.

Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?

Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.

Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.

Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.

Sonuç

Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.

Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.

Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.

Kaynaklar:

  • ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
  • Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
  • Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
  • Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
  • Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
  • Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
  • Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
  • NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
  • Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
  • OECD – Ekonomik Görünüm.
Okumaya Devam Et

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English