Bizi Takip Edin

Görüş

Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerini kesmesinin Ortadoğu’ya etkisi sınırlıdır  

Avatar photo

Yayınlanma

Cumhurbaşkanı Erdoğan 13 Kasım’da Türkiye’nin İsrail ile ticari ve diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı. Anadolu Ajansı, Erdoğan’ın Suudi Arabistan ve Azerbaycan ziyaretleri dönüşünde yaptığı açıklamayı aktardı. “Şu anda bu ülkeyle hiçbir ilişkimiz yok” diyen Erdoğan, Türkiye’nin tüm ticari alışverişi durdurmak da dahil olmak üzere somut önlemler alarak ‘İsrail’in zulmüne’ en güçlü şekilde yanıt verdiğini vurguladı. Ayrıca iktidardaki Cumhur İttifakı’nın da bu tutumu kuvvetle desteklediğini belirtti.

Gözlemciler Erdoğan’ın Riyad Arap-İslam Zirvesi’nin hemen ardından yaptığı bu açıklamaların Türkiye’nin söylem gücünü artırmayı, Filistin halkının çektiği acılara daha fazla sempati duyduğunu ifade etmeyi, İsrail’in saldırganlığına yönelik öfkesini sürdürmeyi ve Beyaz Saray’a dönmek üzere olan İsrail yanlısı Trump üzerinde baskı kurmayı amaçladığını düşünüyor. Bu hamle aynı zamanda ülke içindeki güçlü İsrail karşıtı kamuoyunu yatıştırmaya da hizmet edebilir. Ancak bu duruşun jeopolitik manzarayı değiştirmek bir yana, Ortadoğu’daki mevcut savaş durumunun gelişimini etkilemeyeceği, aksine Türkiye’ye ABD ve Avrupa Birliği’nden baskı getirebileceği düşünülebilir.

Erdoğan’ın açıklamaları ayrıca Türkiye’nin geçtiğimiz yıl İsrail’e karşı sert tutumunu ve yaptırımlarını vurgulayarak, Türkiye’nin Ortadoğu’da önemli bir ülke, özellikle de İslami bir güç olarak siyasi sorumluluğunu, insani kaygılarını ve dini yükümlülüklerini göstermeye çalışıyor. Nesnel olarak bu, İsrail’le siyasi ilişkilerini sürdüren altı Arap ülkesini mahcup edecek ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki anlaşmazlıklarda, özellikle de bu tür çatışmaların azaltılması sürecini teşvik etmede söylem gücünü artıracaktır.

Türkiye sadece Ortadoğu ve İslam dünyasının önemli bir ülkesi değil, aynı zamanda bir NATO üyesi ve AB aday ülkesi ve Türk Devletleri Teşkilatı’nın başlatıcısı ve lideridir. Türkiye, 2011’de ‘Arap Baharı’nın patlak vermesinden 2022’deki Rusya-Ukrayna savaşına kadar çok aktif bir jeopolitik aktör olmuş ve bölgesel manzaranın şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Ancak mevcut İsrail-Filistin çatışmasının tetiklediği İsrail’in “sekiz cepheli savaşının” büyük satranç tahtasında Türkiye’nin manevra alanı çok sınırlı.

Erdoğan’ın kamuoyuna açıkladığı İsrail ile ilişkilerin kesilmesi bir tür “selamı kesme”, hatta acısız bir “yumuşak kesme” gibi görünüyor ve bu nedenle önemli şok dalgalarına neden olmayacak. Türkiye geçen yıl kasım ayında İsrail’deki büyükelçisini geri çağırmış ve bu yılın mayıs ayında da Filistin halkının yaşadığı insani trajediyi daha da kötüleştirdiği için İsrail’i cezalandırmak amacıyla bu ülkeyle tüm ithalat ve ihracatı askıya aldığını duyurmuştu. Ağustos ayında Türkiye, İsrail’in sözde “soykırımına” karşı Güney Afrika tarafından başlatılan davaya katılmak üzere Uluslararası Adalet Divanı’na resmen başvuruda bulunarak İsrail’e karşı uluslararası hukuk yollarını kullanan az sayıdaki Üçüncü Dünya ülkesinden biri haline geldi.

Ancak Türkiye ne İsrail’deki diplomatik temsilciliklerini kapattığını açıkladı ne de İsrail’i Mayıs 2018’de olduğu kadar sert ve hatta kaba bir şekilde cezalandırdı. Altı yıl önce Trump, ABD’nin İsrail’deki Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacağını ve böylece Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacağını açıkladığında, Erdoğan hükümeti ABD ve İsrail’deki büyükelçilerini derhal geri çağırmakla kalmadı, aynı zamanda İsrail’in Türkiye Büyükelçisini de sınır dışı etti. Büyükelçinin havaalanında üst araması ve ayakkabılarının çıkarılması da dahil olmak üzere bir dizi aşağılayıcı güvenlik kontrolüne tabi tutulması, ikili ilişkilerin tarihi bir dibe vurmasına neden oldu, ancak iki yıl önce ilişkiler yavaş yavaş düzelmeye başladı.

İsrail, Türkiye’nin “diplomatik ilişkileri kesme” yönündeki son açıklamasına herhangi bir yanıt vermedi ve düşük bir profil sergilemeye ya da itidalli davranmaya devam edebilir. Belki de İsrail Türkiye’nin yaklaşık yirmi yıldır sürdürdüğü “öfkeli diplomasiye” uyum sağlamıştır ya da şu anda Ankara’yı kışkırtacak ve böylece kendisine yeni düşmanlar yaratacak enerji ve istekten yoksundur. Zaten İran liderliğindeki “Direniş Ekseni” ve Birleşmiş Milletler ile uğraşmaktan bunalmış durumda, üst düzey yetkilileri arasındaki iç sürtüşmeler ve güç mücadelelerinden bahsetmeye bile gerek yok.

Türkiye’nin İsrail’e karşı sert tutumu aslında çok benzer tarihsel senaryolarla karşı karşıyadır ve Filistin kartını oynarken güçsüz ve hatta verimsiz görünmesine neden olmaktadır. Çünkü Arap dünyası, eski Osmanlı İmparatorluğu’nun halefinin uzun süredir devam eden Batı odaklı “Kemalizm’i” “doğuya ve güneye doğru” bir yaklaşımla değiştirmesini hoş karşılamıyor. Özellikle Türkiye’nin Arap meselelerine derinlemesine müdahil olmasına şiddetle karşı çıkıyorlar, tıpkı İran’ın Arap dünyasında bir “Şii Hilali” inşa etmesine duydukları güçlü nefret gibi. Bu perspektiften bakıldığında, Ortadoğu ülkeleri, özellikle de Arap dünyası, Filistin meselesini adil bir şekilde çözmekten aciz olsalar da, her türlü dış müdahaleye karşı çıkarak bir “Arap Monroe Doktrini” sergilemektedir.

Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 2002’deki genel seçimleri kazanmasından bu yana, AB üyeliği yolunda tekrarlanan başarısızlıklardan kaynaklanan hayal kırıklığı ve memnuniyetsizliğin yanı sıra Yeni Osmanlıcılık ve İslamcılığa ikili bir dönüşe dayanan Türkiye, dış politika çerçevesinde Doğu’da, özellikle de geleneksel etki alanı olan Ortadoğu’da stratejik konumunu önemli ölçüde yükseltmiştir. Ankara buna, İran nükleer krizinde aktif bir şekilde arabuluculuk yapmaya çalışarak başladı, Filistin meselesine aniden yüksek profilli bir ilgi gösterdi ve 2008’de Davos Dünya Ekonomik Forumu’nda dönemin Başbakanı Erdoğan ile İsrail Cumhurbaşkanı Peres arasında kamuoyu önünde bir tartışma patlak verdi.

Mayıs 2010’da Türkiye, İsrail’in uyarılarını dikkate almayarak insani yardım gemisi “Mavi Marmara”yı gönderdi ve İsrail’in deniz ablukasını zorla geçerek Gazze Şeridi’ne yanaşmaya çalıştı. Bunun üzerine İsrail özel kuvvetleri gemiye hava saldırısı düzenleyerek kanlı bir çatışmaya yol açtı. Türkiye, İsrail ile diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı ve İsrail’in özür dilemesinin ardından ikili ilişkiler yeniden tesis edildi. Ancak Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün ve hatta FKÖ’nün İsrail’e karşı tek başına savaşan Filistin İslami Direniş Hareketi’ne (Hamas) karşı kayıtsız ve hatta eleştirel tutumu nedeniyle Türkiye’nin proaktif “dış yardım” eylemleri coşkulu tepkiler almadı.

2011’in başlarında “Arap Baharı”nın patlak vermesinin ardından Arap dünyasının kalkınma modeli geniş çapta sorgulandı ve hatta gelecekteki yönünü kaybetti. “Türk modeli” yaygın bir uluslararası ilgi gördü ve hatta Arap ülkeleri için bir referans veya seçenek olarak kabul edildi. Başarısızlık ve kaosa saplanmış bir Arap dünyası karşısında Erdoğan hükümeti oldukça proaktif davrandı, hatta “İslam dünyasının lideri gibi davranmaya çalışıyor” şeklinde tanımlandı. Bu tür arzulu düşünceler ve stratejik dürtülerle hareket eden Türkiye, Mısır’ın “Meydan Devrimi”ni yüksek profilli bir şekilde desteklemekle kalmadı, iktidar mücadelelerine karışan Müslüman Kardeşler’i güçlü bir şekilde destekledi, Suriye ve Libya’ya asker gönderdi, Doğu Akdeniz’deki petrol ve gaz anlaşmazlıklarına müdahil oldu ve Suudi Arabistan ile rekabetinde Katar’ı açıkça destekledi. Sonuçta, Türkiye’nin Arap ülkeleriyle ilişkileri idealize edilen “sıfır sorun diplomasisi”nden kabus gibi bir “tüm sorunlar diplomasisi”ne dönüştü.

“Arap Baharı”nın “Arap Kışı”na dönüştüğü yaklaşık on yıllık dönemin, Türkiye’nin realist saldırı diplomasisinin ve ‘doğuya ve güneye doğru’ stratejisinin büyük yenilgiler aldığı bir dönem olduğu söylenebilir. Türkiye sadece geleneksel müttefiki İsrail’i kaybetmekle ve Arap dünyasının yarısından fazlasını küstürmekle kalmadı, aynı zamanda Rusya ve ABD ile ilişkileri de benzeri görülmemiş zorluklarla karşılaştı.

Bugün Ortadoğu bir kez daha savaş ve kargaşaya sürüklenmiş durumda ancak bunun nedenleri, doğası, çatışmaları “Arap Baharı” ya da Soğuk Savaş dönemindeki Arap-İsrail çatışmalarından çok farklı. Arap ülkelerinden birçok devlet dışı aktör, bazılarının “Altıncı Ortadoğu Savaşı” olarak adlandırdığı bu savaşa dahil olmuş durumda. Ancak İsrail ile ilişkilerini normalleştiren Mısır, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan, Fas ve hatta Filistin Kurtuluş Örgütü gibi ülkelerin Arap-İsrail çatışmasının tarihsel akışına yeniden girmeye niyetleri yok. Aksine, İran ve “Şii Hilali” liderliği, bu yeni Ortadoğu savaşında İsrail’in karşısındaki ana güçler haline gelmiştir. Arap ülkelerindeki bazı devlet dışı aktörler Şii Hilali ile ittifak halinde yeni bir “Direniş Ekseni” oluşturmuştur. Jeopolitik ilişkilerdeki bu değişim, Arap ülkelerinin tutumlarını daha nüanslı hale getirmektedir. Yine de “çıkarlar ve doğrular” arasında denge kurarken, zor kazanılan Arap-İsrail barışına ve önemli Arap-Amerikan ilişkilerine hala değer veriyorlar. Her ne kadar Arap ülkeleri İsrail’in ateşkesi reddetmesinden dolayı derin bir hayal kırıklığına uğramış ve durumu değiştirmek için kendilerini güçsüz hissetmiş olsalar da, İran ve Türkiye’nin Arap meselelerinde liderlik etmesini kesinlikle kabul etmek istemiyorlar.

Bu nedenle Türkiye’nin yeni Orta Doğu diplomasisi, “Arap Baharı” sonrasındakine benzer garip bir pozisyona düşecektir. Arap dünyasında yaygın ve olumlu tepkiler alması ya da mevcut “sekiz cepheli savaş” üzerinde önemli bir etki yaratması pek olası değil. Bununla birlikte, Ankara’nın Filistin halkının haklarını desteklemeye yönelik diplomatik çabaları övgüye değer, makul ve hatta ana akım uluslararası kamuoyunda yankı uyandırıyor.

Açıkça İsrail yanlısı olan Trump ekibinin Beyaz Saray, Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon’u kontrol etmesi ve İsrail’e her zaman daha sıcak bakan Cumhuriyetçi Parti’nin ABD yasama, yürütme ve yargı organlarını tamamen kontrol etmesiyle Washington’un Ortadoğu politikası daha da İsrail’e doğru kayacaktır. Yeni ABD hükümeti İsrail’i mevcut çatışmaları ve savaşları tırmandırmaya ve genişletmeye teşvik etmese bile, İsrail’in muhaliflerini uzlaşmaya zorlamak için tüm kaynaklarını seferber edecek ve onlara azami baskı uygulamak için her türlü aracı kullanacaktır. O zaman, Türkiye’nin ABD ile ilişkileri İsrail’e karşı sert tutumu nedeniyle yeni sürtüşmeler ve belirsizlikler yaşayacaktır.

Yeni ABD hükümetinin Ortadoğu politikası Türkiye’nin İsrail’e yönelik sert yaklaşımını ödüllendirmeyeceği gibi, aynı zamanda genel olarak İsrail’in güvenliğini destekleyen ve İran ile onun liderliğindeki “Direniş Ekseni”ne karşı olumsuz görüşlere sahip olan büyük Avrupalı güçler de Türkiye’nin İsrail üzerindeki yoğun baskısından memnun olmayacaklardır. Bu da Türkiye-Avrupa ilişkilerinin sorunsuz bir şekilde gelişmesini etkileyebilir.

Bu nedenle, Türkiye’nin İsrail’e karşı tutumu sert olsa da, uygulayabileceği baskı neredeyse tükenmiştir ve İsrail, özellikle Türkiye’nin “ilişkileri yumuşak bir şekilde kesmesinden” kaynaklanan bu tür baskılara dayanma kapasitesine sahiptir. Arap ülkelerinin Türkiye’nin derin müdahalesini hoş karşılamadığı ve ABD ile Avrupa’nın Türkiye’nin İsrail karşıtı kampa katılmasına karşı çıktığı düşünüldüğünde, Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolü ve manevra alanı çok sınırlıdır ve önemli atılımlar yapması pek olası değildir.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Gazze, “dünyanın en ahlaklı ordusu” efsanesini yerle bir ediyor

Yayınlanma

Gazze’den Haider Al-Aila Harici için yazdı

İsrail ordusunu “dünyanın en ahlaklı ordusu” diye nitelemek, sahadaki gerçekler ve Filistin halkına reva görülen vahşet karşısında tamamen çöken bir iddia. Sivilleri katleden, evleri ailelerin üzerine yıkan, mülkleri yağmalayan ve ölülere dahi saygısızlık eden bir ordu, lider kadrosu tüm dünyaya ahlaki üstünlük taslarken ne tür bir ahlaktan söz edebilir?

Ahlak, sloganlarla veya askeri teknolojiyle ölçülmez; gücün nasıl kullanıldığıyla, insan hayatına ve onuruna gösterilen saygının derecesiyle belirlenir. Bu zaviyeden bakıldığında, İsrail’in Gazze’ye açtığı yıkıcı savaş; güvenlik yahut meşru müdafaa gibi hiçbir kılıfla meşrulaştırılamayacak sistemli, suç niteliğindeki uygulamaları sergiliyor.

Öldürmek bir güç gösterisine dönüştüğünde

Bu savaşın en kahredici boyutlarından biri, kadın, çocuk veya yaşlı gözetmeksizin, içinde yaşam olan evleri toplu mezarlara çeviren aralıksız bombardıman. Nüfusun iç içe yaşadığı Gazze Şeridi’nde geniş bir alana yayılan saldırılar, mahalleleri haritadan silerken binlerce aileyi de enkaz altına gömdü.

Gazze kentindeki Şifa Hastanesi ile Han Yunus’taki Nasır Hastanesi yakınlarında bulunan toplu mezarlara dair haberler de bir o kadar dehşet verici. Bu alanlarda kadın ve yaşlıların naaşları bulundu; bazılarında infaz izleri, bağlanmış uzuvlar ve soyulmuş giysiler dikkat çekiyordu. Görgü tanıkları, Gazze’nin kuzeyindeki Endonezya Hastanesi çevresinde de benzer toplu mezarları kayda geçirdi. Birleşmiş Milletler, işlendiği açık olan bu savaş suçlarının sorumlularını belirlemek üzere bağımsız ve şeffaf soruşturmalar yapılması çağrısında kesinlikle haklı.

Ölülerin dokunulmazlığı, en temel insan hakkıdır. Bu ilkenin çiğnendiği her durum, diplomatik kalkanlara sığınmadan ya da inkâra sapmadan, titizlikle soruşturulmalı ve yargıya taşınmalıdır.

Tek bir hedef bahanesiyle yerle bir edilen mahalleler

Burada yalnızca raporlara dayanarak konuşmuyorum; Gazze’de olayları bizzat yaşayan bir tanık sıfatıyla yazıyorum. Tek bir şahsın hedeflendiği bahanesiyle, çaresiz ailelerin sığındığı koca yerleşim bloklarının yerle bir edilişine kendi gözlerimle tanıklık ettim. İsrail ordusu defalarca bir hedefi keşif dronlarıyla izledi, kişinin kalabalık bir apartmana girmesini bekledi ve ardından tüm binayı yerle bir etti. Bunu yaparken de takip edilen şahısla hiçbir bağı olmayan onlarca sivili yok etti.

Bu çıplak gerçek, şu can yakıcı soruyu doğuruyor: Bir ordu bir hedefi milimetrik bir hassasiyetle izleyecek gözetleme teknolojisine sahipse, o binayı yerle bir etmek için neden içeride masum siviller varken bekler? Bu aileler hayatlarıyla ödeyecek ne suç işledi?

Yasanın öngördüğü tedbirleri almaksızın sivilleri kasten felakete sürüklemek, orada bir hedefin bulunmasıyla açıklanamaz. Bu tutum, Uluslararası İnsancıl Hukuk’un doğrudan ihlalidir ve yasa dışı bir toplu cezalandırma niteliğindedir. Bunlar benim için soyut istatistikler ya da ekrandan akıp giden görüntüler değil; bir anda yok edilen ailelerin bizzat yaşanmış gerçekliğidir.

Namlu gölgesinde yağma

Yaşanan çürüme, öldürme ve fiziki yıkımın da ötesine uzanıyor. İnsan hakları örgütleri ve 2024 tarihli bir BM Soruşturma Komisyonu, İsrail askerlerinin Filistinlilerin evlerini yağmalayarak nakit para, altın, ziynet eşyası ve elektronik cihazları çaldığı çok sayıda hadiseyi belgeledi.

İşlenen suçu daha da ağırlaştıran ise askerlerin sosyal medyada kurbanlarla alay eden, çaldıkları malları sergileyen ve sivil mülklerin yıkımını kutlayan videoları sıklıkla paylaşması oldu. Yerinden edilmiş yahut hayatını kaybetmiş sivillerin eşyalarını yağmalamak askeri kahramanlık değildir; düpedüz bir savaş suçudur ve insan onuruna saldırıdır.

Kurşundan önce gelen ırkçılık

Bu fiiller, Filistinlileri insan altı bir varlık ve yaşamı hak etmeyen kimseler olarak gören insanlık dışı, ırkçı söylemden bağımsız ele alınamaz. Ulusal üstünlük normalleştirilip Filistinlilerin hayatı değersiz görüldüğünde, ordunun giriştiği vahşet kaçınılmaz bir sonuca dönüşür. Zihni yıkanmış bir askerin gözünde, insanlıktan çıkarılmış bir toplum; katledilecek, işkence edilecek ve aşağılanacak açık bir hedeftir.

Bu tespit, yekpare bir bütün olmayan Yahudi halkına dönük bir itham değildir; ırkçı Siyonist ideolojinin, işgalin acımasız politikalarının ve bu suçları mümkün kılan yahut aklayan herkesin mahkûm edilmesidir.

Öldürmek bir sürek avına dönüştüğünde

En kan dondurucu tanıklıklar arasında, keskin nişancıların genç Filistinlileri adeta bir av gibi hedef aldığı videolar ve ifadeler yer alıyor. Askerlerin tahkim edilmiş mevzilerden kurbanlarını adım adım izlediği, kurşun hedefe ulaştığında ise alkışlar ve sevinç çığlıkları attığı kayıtlara geçti.

Burada öldürmek, bir savaş eylemi olmaktan çıkıp bir eğlenceye dönüşüyor. İnsan ölümünün bir neşelenme vesilesi sayılmasına hangi ahlaki çürüme cevaz verebilir? Bu tavır, kurbanın insanlığını elinden alıyor; hayalleri, geleceği ve ailesi olan bir canı sıradan bir hedef tahtasına indirgiyor.

Ahlaktan yoksun teknoloji

İsrail ordusu gelişmiş gözetleme sistemleri, yapay zekâ ve nokta atışı yapabilen silahlarıyla övünüyor. Oysa teknolojik üstünlük ahlaki üstünlük getirmediği gibi, bir orduya orantısız güç kullanması için sınırsız bir çek de vermez.

Uluslararası İnsancıl Hukuk; hedef gözetmeyi, orantılılığı ve tedbiri emreder. Teknoloji sadece şiddet kapasitesini artırır; kitle katliamlarını meşrulaştırmaz, sorumluları hesap vermekten muaf tutmaz.

İçerideki çatlak: “Artık suskunluğa dayanamıyorum”

Resmi anlatıdaki yarıklar içeriden de boy vermeye başladı. İsrail yedek kuvvetlerinden Binbaşı Avdar Shailovsky’ye atfedilen ve Jerusalem News Agency tarafından yayımlanan “Artık Suskunluğa Dayanamıyorum” başlıklı metin, Gazze’de şahit olunan dehşet karşısında sessiz kalmayı reddeden bir tavrı aktarıyor.

Bu anlatım; sivillerin toplandığı alanların ve yardım dağıtım noktalarının kasten vurulduğunu, kadın ve çocukların keskin nişancılarca hedef alındığını ve Filistinlilerin çektiği acılarla sistematik biçimde alay edildiğini ayrıntılarıyla anlatıyor. Suça ortak olmaktan ötürü derin bir vicdan azabı duyduğunu belirten Shailovsky, orduyu sürükleyen ırkçı şartlandırmanın reddedilmesi çağrısında bulundu. İsrail toplumunda bu tür vicdanlı sesler yükselse de, bunlar işgali ve Filistin haklarının yok sayılmasını onaylayan hâkim aşırı sağcı kültür karşısında kenara itilmiş bir azınlık olarak kalıyor.

Geriye hangi ahlak kaldı?

Bu savaşı besleyen söylem, eski İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın Filistinlileri “insansı hayvanlar” diye nitelemesiyle en baştan açıkça ortaya konmuştu. Bu tür bir dil, ardından gelen vahşetin ideolojik zeminini hazırladı.

Halkla ilişkiler çalışmaları, Gazze’deki saha gerçekliğini silmeye yetmez. Ne askeri güç ne de dışarıdan sağlanan diplomatik kalkanlar toplu mezarları gizleyebilir ya da kurbanların sesini bastırabilir.

Gazze’de, çok katlı kulelerin mezarlıklara dönüştürüldüğünü, varlıklarını değersiz sayan bir ordu tarafından insanların “ikincil hasara” indirgendiğini gördüm. Ölüler betonların altında mahsur yatarken, ilk yardım ekiplerinin onlara ulaşması engellenirken ve bir ulusun çektiği acılar hiçe sayılırken ahlaki üstünlükten nasıl bahsedilebilir?

Gazze, sadece “dünyanın en ahlaklı ordusu” efsanesini yıkmakla kalmadı; tüm uluslararası toplumun vicdanını da sanık sandalyesine oturttu.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri

Yayınlanma

Barış Zeren

İngiltere’nin Türkiye büyükelçisi Richard Moore sevimli bir diplomattı. 2010’ların ikinci yarısında, Erdoğan iktidarının demokratik odakları hallaç pamuğu gibi attığı, sokakların terörle kan gölüne döndüğü, Türkiye’nin kimilerine göre Batı’dan uzaklaşıp “eksen kayması” yaşadığı bir dönemde, Türk halkına twitterdan Türkçe olarak şakıyordu. Sosyal medyadaki mizah performansımıza ayak uydurabilmiş ve bir İngiliz diplomatına yakışır, soğukkanlı üslubuyla iktidar yanlısından muhalifine herkesten sempati toplamıştı. Tabii, kendi devletinin de takdirini kazandı: “Türkiye’nin geçirdiği sallantılı (volatile) süreçte”, “iç bölünmüşlüğün arttığı dönemde” buna uygun titizlikle politika yürüten İngiliz Dışişleri Bakanlığı’yla birlikte Moore, “liderlik ve etkililiğiyle hayranlık” uyandırmıştı.[1] Hemen sonra İngiliz gizli servisinin başına atandı. Ama Türkiye’de kendini öyle evinde hissediyordu ki 2025 yılında İstanbul’un göbeğinde, İngiliz gizli servisine eleman devşirme konuşması bile yaptığı medyaya yansıdı, İbrahim Kalın ve Hakan Fidan’a da teşekkürlerini eksik etmemişti. O konuşmada, Esad’ın devrilmesinden bir iki yıl önce HTŞ’yle görüşmeler yaptığını açıkladı. Bunu Bahçeli’nin “bölgede çok şey değişecek, inşallah Türkiye değişmez” demesi, Ekim 2024’te Kürt açılımını duyurması ve İngilizlerin Bağdat’tan beri irtibatta olduğu El Kaide militanı El-Colani’nin Şam’a direniş görmeden yürümesi izledi.

Bu, Britanya’nın Türkiye ilgisinde yükseliş ile bir Kürt açılımının örtüştüğü ilk zaman aralığı değil. Daha önce de, 2011-13 döneminde, Arap Baharı ve Suriye’ye emperyalist saldırı seferberliği sırasında iki ülke arasında stratejik-askeri işbirliği antlaşmaları ve özel diplomasi forumları kurulmuş, bu arada, birbiri ardına –bu yazıda da değineceğimiz– Kürt raporlarıyla formüle edilen bir Kürt açılımı ilan edilmişti. Tabii o zaman da AKP iktidarının önünde Türkiye’de anayasa ve hukukun ayaklar altına alınabildiği, demokratik kurum ve siyasetlerin pervasızca bastırılabildiği engin bir manevra alanı açılmıştı.

Dolayısıyla, Mümtazer Türköne Bahçeli açılımını aslında İsrail’e karşı “baskın gelen Anglo-Amerikan merkezin tetiklediği bir plan” olarak kutladığında, bu ifşaata şaşırmamak gerekiyor. Hatta süreci 2025’te “illiberal barış imalatı” (Illiberal peacemaking) olarak kavramlaştırıp “Demokrasisiz barış başarı sağlar mı?” sorusunu gündeme getirenin İngiltere’nin tarihi savunma ve güvenlik strateji kuruluşu RUSI (The Royal United Services Institute) olması da bu manzarayla tutarlıdır. Emperyalizmin bir tarifi de kendi aklını sana senin “devlet aklın” olarak sunma becerisi ise, bu beceri fikir özgürlüğünün yasaklandığı toplumlarda çok daha verimli kullanılıyor. Tıpkı 1880’lerde, yeni emperyalizmin doğuş döneminde Osmanlı’yı yöneten Sultan Abdülhamid’in yaptığı gibi bugün de, kamuoyu ve tartışma bu ülkeden kovulmuş; iktidar, meşruiyetini yurtdışında tartışılıp pişirilen formüllerin uygulanmasından türetmeye başlamıştır.

Westminister Koridorlarında Bir “Çerçeve”: Kürtlerin Temsili

Şimdilik, konunun İsrail’in rolü, Kürt cephesinin konumu gibi veçhelerini bir kenara bırakalım. Öncelikle, 2024 yılında aniden önümüze gelinceye dek bir emperyalist başkentte pişen “formülleri” ve Britanya eksenli Kürt programının anahatlarını tespit etmek uygun olur. (Bu arada, Londra’nın bu konuda tek başına olmadığı ve özellikle 2011 döneminde, ABD dışişleri ve demokratlarıyla paralel hareket ettiği söylenebilir. Trump yönetimi bu paralelliği başka konularda bozmuşsa da, Ortadoğu’da Britanya’yla uyum hâlâ izlenebiliyor.)

Gerçekten de, Beştepe Kürt siyasetçileri tasfiye eder, belediyelere kayyımlar atar, hukukçuları tutuklarken Kürt politikasını Erdoğan hükümetinin geleceği bağlamında tartışan mahfillerden biri Birleşik Krallık siyaset aygıtıydı. 2021 Kasım ayında, Avam Kamarası’nda Kürt sorununu odağa alan rapor ve rapora ilişkin yapılan bir oturum, tam olarak bu ilişkiyi gösteren bir uğrak olarak ele alınmayı hak eder.  Sözkonusu oturum belli kararların verildiği bir toplantı değil, daha önce aynı konudaki raporların, çeşitli tarafların görüşlerinin, bu arada İngiliz bürokrasisinin görüşlerinin derlendiği bir platform olarak önemlidir. Ve yalnızca İngiltere’nin Türkiye ile Kürt politikasını üreten sürecin değil, 2024 açılımının da motiflerini ele vermektedir.

İlk olarak bu, “Türkiye ile Suriye’de Kürdistan İçin Tüm-Partiler Parlamento Grubu’nun (All-Party Parliamentary Group for Kurdistan in Turkey and Syria) bölgede yaptırdığı bir saha araştırmasına dayalı olarak hazırladığı raporun sunulduğu bir oturumdu. Grubun adı, başlı başına bir gerçeği ifade ediyor: Tom Barrack’ın Türkiye ve Suriye büyükelçisi olarak atanması Trump yönetimine özgü bir tasarruf değildir. Emperyalist merkezlerde, bu örnekte Londra’da, Türkiye ile Suriye’nin ortak bir siyasal alan olarak anılmasında Türkiye’deki Kürt siyasetinin bölgedeki yayılım alanının belirleyici yeri vardır. Tom Barrack ise bu yeni siyasal coğrafyayı yönetirken, İngiltere dış politikasıyla oldukça paralel (ve İsrail hükümetini kızdıracak) adımlar atmıştır.

İkincisi, oturum “Türkiye’de Kürtlerin Siyasal Temsili ve Eşitliği” (Kurdish Political Representation and Equality in Turkey) başlığını taşıyordu. Temelde, Britanya’nın Türkiye’yle ilişkileri hızla gelişir ve özel bir boyut kazanırken, Kürt meselesi etrafındaki hak ve özgürlükler sorunlarının artmasından kaynaklanan çelişkinin değerlendirilmesine odaklanılıyordu. Bu bağlamda, 2016 yılından itibaren Türkiye’de hızla çöken Kürt siyasal temsiliyetinin nasıl yeniden kurulabileceğine ilişkin çeşitli görüşleri izlemek de mümkün oluyordu. Parlamento oturumunda, PKK’nin terör örgütü listesinden çıkarılmasını talep edenlerden Beştepe’nin resmi güvenlik söylemini savunanlara kadar farklı görüşler yer buluyor ve fakat hepsinin de odak noktası, PKK’nin şu ya da bu şekilde silahsızlandırılması oluyordu. Birleşik Krallık Dışişleri’nden bir üst düzey yetkilinin “Türkiye’de PKK şiddetini sona erdirme ve bir barış sürecine dönme konusundaki zorlayıcı çabalarımıza devam ediyoruz,” sözleri ana ekseni belirtmektedir.[2]

Dönemin Birleşik Krallık hükümetinin rapora ve oturuma yansıyan tutumunu açmak gerekir. Birleşik Krallık hükümet ve bürokrasisinin Kürt sorununu tartışırken öncelikle Erdoğan iktidarına verdiği destek dikkat çekicidir. Asya’dan Sorumlu Bakan (Minister of Asia) Amanda Milling’in söylediği gibi: Türkiye, Suriye’den Afganistan’a kadar bir coğrafyada Britanya’nın da karşı karşıya kaldığı meselelerde ön saflardaydı, önemli bir ortaktı. Başka hiçbir ülkenin yapmadığı kadar Suriyeli mülteci kabul ediyordu. Kürtler HDP’den ibaret değildi ve silahlı faaliyetlerine devam eden PKK, terör örgütü listesinden çıkarılmamalı, HDP de PKK’yle arasına mesafe koymalıydı.[3]

Neredeyse bir Beştepe sözcüsünün ağzından çıkmış gibi duran bu söylemler, Türkiye’nin ABD’yle siyasal-diplomatik kırılmalar yaşadığı, Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor tamtamlarının çalındığı bir döneme aittir. Rastlantı değil, Britanya Brexit’ten ayrılma referandumundan altı ay sonra, Ocak 2017’de Türkiye’yle bir askeri havacılık antlaşması yaptı. 2020’de Türkiye’yle ayrı bir Serbest Ticaret Antlaşması’nı da karara bağladı. Bu, 2018 yılında Türkiye’yi bir dolar kuru şokuna sürükleyen, Türkiye’yi F-35 projesinden çıkaran, çeşitli askeri kısıtlamalara tabi tutan ABD politikasına zıt bir seyirdir. Zıt seyir, Suriye’de PYD’ye destek veren ABD’den farklı olarak Britanya Dışişleri’nin PYD’yi PKK’nin uzantısı olduğunu kabul eden ve onu PKK merkezinden uzaklaştırmayı hedefleyen politikalarında da gözlenebilir.[4]

Nitekim, konumuzla özellikle ilgili üçüncü nokta da, Türkiye-Kürtler bağlantısının Britanya’nın emperyal siyasal ufkuna nasıl yerleştirildiğiyle ilgilidir. Hükümetteki muhafazakâr partinin kurmaylarından Crispin Blunt bu toplantıda, muhalefeti de kapsayan bir konuşmayla yeni bir çerçeve çiziyordu: “Küresel Britanya’nın değerlerini yerleştirme çabası aşamasındayız. Avrupa Birliği’nden çıktığımıza göre, bu ulus bugün neyi savunuyor? Arkasında durduğumuz değerleri tarif etme uğrağındayız.”[5] Blunt’ın Avam Kamarası’nda eski Dışişleri Komisyonu başkanı ve 2022’de kendi partisinden muhafazakâr başbakan Liz Truss’ın istifasını kamuoyu önünde isteyen, etkili bir sima olduğunu geçerken belirtelim. Hükümetin söylemine göre nüanslı bir tutumla Blunt’ın, bir 19. yüzyıl İngiliz diplomatını anımsatırcasına Türkiye’de Britanya’nın gözetiminde bir “reform” gündemi açılmasını önerdiği söylenebilir. Kürt sorunu, “Küresel Britanya” kapsamında tarif edilen bu nüfuz bölgesindeki önemli bir manivela oluyordu.

Peki Türkiye, daha doğrusu tartışmada geçtiği haliyle, Tayyip Erdoğan, Kürt sorununu hangi yolu izleyerek çözmeliydi? Oturumda Blunt’ın sözlerinden, Birleşik Krallık siyasal aygıtının bu soruyla hemen Brexit ertesinde meşgul olduğunu anlıyoruz. Blunt, 2017’de Dışişleri Komisyonu olarak hazırladıkları raporu anımsatıyordu. Muhafazakâr milletvekiline göre, Tayyip Erdoğan’ın elinde 2017’de de bir fırsat vardı, 2021’de de: Abdullah Öcalan.[6] 2015’te Suriye (Rojava’ya yönelik Işid istilası) 2016’da Türkiye (Hendek savaşları), 2017’de Kuzey Irak (bağımsızlık referandumu), Kürt siyasal oluşumlarının egemen bir güç oluşturamayacağını teyit etmişken, bağımsız devlet kurma dışında bir çizgi izleyen Öcalan’ın Kürt sorununun çözümünde, o vesileyle Birleşik Krallık Ortadoğu politikası açısından anahtar rol üstlenebileceği anlaşılıyordu.

Öcalan Formülü Üzerine

Öcalan’ın değişen rolü, aslında 2011’den beri Londra’nın nabız yokladığı bir formüldür. Formül İngiliz-Amerikan emperyalizminin ülkemizdeki bayilerinden Cengiz Çandar’ın –yine TESEV bünyesindeki– raporunda geçerken onunla aynı dönemde de İngiliz siyaset aygıtının lûgatına, International Crisis Group’un (ICG), Eylül 2011 tarihli “Türkiye: PKK’nin Silahlı Mücadelesine Son Vermek” başlıklı raporunda giriyordu.

Birleşik Krallık hükümetinin fonladığı, İngiliz diplomasisince başvuru kaynağı olan ICG’nin raporu “Öcalan Çıkmazı” başlığıyla sona ererken, PKK’nin dört parçada ve resmi siyasetten sokak siyasetine uzanan etkili bir örgüt haline geldiğini saptıyordu. Kürt siyaseti bağımsızlık, otonomi gibi taleplerinden vazgeçmişti ve “otoriter nitelik taşıyan” bu örgütün silahsızlanması ancak ağırlaştırılmış müebbet mahkûmu Öcalan aracılığıyla gerçekleşebilecekti: “Öcalan, açıklamalarında açık ve net olmayabilir, ancak Türkiyeli Kürt fraksiyonlarını bir araya getirme konusundaki uzun deneyimi ve yeteneği, onun, eğer isterse Kürt sorununa bir çözüm bulunmasında yardımcı olabilmesini sağlıyor.”[7]

Britanya’nın Kürt realizmi

2021’deki parlamento oturumuna bakıldığında, Britanya siyasetinde Kürtlerin temsiliyeti konusundaki tartışmanın anahatları şöyle ortaya çıkıyor: Britanya’nın Brexit sonrası yeni bir emperyal vizyon oluşturma amacı, Türkiye ile Suriye’nin birlikte bir nüfuz bölgesi olarak ele alınması, PKK’nin silahsızlandırılması (ya da “barış”) ve bunun için de en iyi seçeneğin Tayyip Erdoğan’ın elinde bulunan Öcalan’ın kullanılması.

İlk bakışta bu fikir silsilesi, özellikle de Öcalan’ın Kürt bağımsızlık heveslerine alternatif olarak kullanılması önerisine varan saptamalar, Britanya’nın Kürt politikasında belki Cihan Harbi ertesinde Lord Curzon’unkine benzer bir realizmi benimsediği izlenimi uyandırıyor. O dönem Britanya dış politikasında bir ekol, Kürtlere devlet fikrine soğuk bakmış ve bir Arap devleti olarak Irak adını ilk öneren Sir Arnold Wilson örneğinde görüldüğü üzere yirminci yüzyıldaki ulusal sınırların oluşumuna varan gidişatta pay sahibi olmuştu. Kürtlerin geniş ve dağlık coğrafyaya yayılan dağınık yapıları, parçalılıkları, aşiret bağlılıkları nedeniyle Mezopotamya’da istikrarlı bir toprak egemenliği kuramayacakları, bu nedenle Kürtlerin kendi kendini yönetemeyeceği ve etkin bir dış güç desteği olmadan ayakta kalamayacağı gibi gerekçeler ön plandadır. Sonuçta Kürtler dört ayrı başkentin idaresine taksim edildi ve yeri geldiğinde bu başkentlere karşı da İngiliz politikasının aracı olarak Kürt bağımsızlığından daha işlevli oldu.

Bugün de Kürtlerin iç çatışmaları Britanya diplomasisinin Kürt sorunu konusundaki vurgularından biridir. KDP’nin zorladığı 2017 bağımsızlık referandumuna Goran’ın katılmayıp KYB’nin sınırlı katılımı, PKK’nin KDP’yle hem Kuzey Irak hem Suriye’deki çatışmalı hali pek çok gerilim hattından başlıcaları olarak kaydedilmektedir. Nitekim, yine Dışişleri Komisyonu’nun 2017-19 yıllarını kapsayan “Kürt Hevesleri ve Birleşik Krallık’ın Çıkarları” (Kurdish Aspirations and Interests of the UK) başlıklı tartışmada, “‘Büyük Kürdistan’ idealinin, bir simgesel önem taşımasına rağmen, uygulanabilir bir siyasal hedef olmadığı” yine Kürt siyasetlerinin çeşitli sözcülerinin ağzından aktarılıyordu.[8]

Hedef: Kandil

Yine de, günümüzdeki değerlendirmelerde 1918’den ciddi bir farklılık göze çarpmaktadır: Tam da dört parçada etkili olan ve Öcalan etrafında bütünlük sergileyen PKK merkezinin (Kandil’in) özellikle sorunun kalbi olarak görülmesi. Yukarıda söz ettiğimiz ICG’nin raporunda, KCK’nın bir “pan-Kürtçü şemsiye örgüt” olduğu tespit ediliyor, bunu “PKK’dan ayırt etmek oldukça zor” deniyor, PKK’nin de “KCK sisteminin ideolojik gücü olarak tüm Kürt bölgesinde komiser gibi çalışması gerektiği” yolundaki Karayılan’ın sözlerine dikkat çekiliyordu. Böyle bir yapı, Kürtlerin temsiliyeti meselesini zorlaştırmaktaydı. “BDP’nin statüsünü tehlikeye düşürüyor,” çünkü BDP ve sivil Kürtler üzerinde bir tür sulta oluşturuyor, Demokratik Toplum Meclisi gibi Kürt “avukatlar, çiftçiler, iş adamları ve kadın gruplarının bulunduğu meşru özel ve tüzel kişileri bir araya getiren” yapıları yönettiği belirtiliyordu. PKK’nin silahsızlanması raporunun hazırlayıcıları, “KCK, Türkiyeli Kürt milliyetçi hareketinin terk etmesi gereken, hatalı bir fikir” sözleriyle nihai görüşlerini bağlıyor ve “Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtlerin gerçek anlamda demokratik geleceğinin önünde bir engel olarak” durduğunu vurguluyorlardı.[9]

Bu rapordaki KCK tasvirinde çizilen coğrafi ve toplumsal kapsam, 1918’deki aşiretçi, feodal Kürt halkı tasvirinden farklıdır. İngiliz raportörleri burada, ayrı coğrafyalardaki Kürt dinamiğini birleştiren, bu arada “modern” toplumsal kesim ve sınıfları etkisi altında tutan bir birleştirici hareket sorunu tespit etmektedir. Britanya diplomasisi bu kez bir engeli kaldırmak, bir “realiteyi” bozmak üzere politika önermektedir.

Nitekim, söz yerindeyse bu fazla büyük Kürt siyasal yapısına ilişkin olumsuz bakış, 2017 yılında, Britanya Dışişleri’nin parlamento oturumuna gönderdiği notta boyut kazanarak devam etmiştir. Bu notta PKK merkezli siyasetin Suriye’de Esad’la bağlantıları (madde 9), Rusya’da ofis açması (madde 19), İran’la bağları (madde 18), diğer Kürt gruplarına Suriye’de alan tanımaması (madde 22) sözkonusu harekete ilişkin İngiliz diplomasisinin rezervlerini yansıtıyordu.[10]

Böyle bir odağın tasfiye edilmesinden çıkan mantıksal sonuç, Kürt siyasetinin karaya vurmuş balina misali parçalanarak yeniden ayrı merkezlere bağlanmasıdır ve 2024 yılından itibaren Kürt hareketlerinin Türkiye’de Türkiyelileşme, Suriye’de entegrasyon ve bu arada Irak’ta Bağdat’a bağlanma yoluyla “çözüm” süreçlerine sokulduğunu görebiliyoruz. (Bu yazının kaleme alındığı sırada, Irak’taki PKK uzantısı Yezidi milislerinin Bağdat yönetimine bağlanması konusunda artık somut adımlar atılıyordu.) Bunun, Irak’ın Irak, Suriye’nin Suriye ve Türkiye’nin Türkiye olmaktan çıkması sonrasında gerçekleşmesi ise emperyalizmin uzun vadeli politikalarıyla tutarlı görünüyor.

İkinci Balkanlara Doğru

Peki Birleşik Krallık neden böyle bir yapıyı dağıtmayı öne koyuyor, üstelik Kandil’den “demokratik emperyalizm” temalı işbirliği mesajları yirmi beş yıldır eksik olmamasına rağmen? Neden Kürtlerin temsiliyetini değiştirmeyi öne koyuyor? Bunun hem jeopolitik hem sosyolojik iki boyutunu iki ayrı yazıya bırakıyorum. Ama “Küresel Britanya” etiketiyle emperyalist dengeleri yeniden dizmeye girişen Londra, kendi tarihsel ürünleri olan Türkçülük ve İslamcılığın Türkiye’deki iktidarıyla uyumunu daha da değerlendirecek görünüyor. Buna bir de Kürt-İslamcılığı eklerse, ülkemizi yönetenlerin Hamidist rüyalarıyla da tam bir bütünleşme sağlanmış olur. Bu, Kandil’in de Sovyetler ve Esad gibi çözülmesi için oluşturulan kuşatıcı baskının muhtemel sonuçlarından biri. Ama evdeki hesap ne kadar çarşıya uyacak? Britanya kendi krizi içinde bu “küresel” ufku ne denli koruyabilecek? Önümüzdeki süreçte bu gerilimi izleyeceğiz.

Barış Zeren

https://x.com/zerenbaris

instagram.com/bariszeren.ig

[1] House of Commons: Foreign Affairs Committee, “The UK’s Relations with Turkey”, Report of Session 2016-17, prf 40-41, s. 18.

[2] Wendy Morton (Foreign, Commonwealth and Development Office), “Kurdish political representation and equality in Turkey”, Debate Pack, 28 Ekim 2021, s. 11.

[3] Amanda Milling’in konuşması, House of Commons, “Kurdish Political Representation and Equality in Turkey

Volume 702” 2 Kasım 2021 içinde, Column 311WH (https://hansard.parliament.uk/commons/2021-11-02/debates/5E2BA5CB-9E50-4B3D-B63A-D26E7DDA2C60/KurdishPoliticalRepresentationAndEqualityInTurkey)

[4] House of Commons: Foreign Affairs Committee, “The UK’s Relations with Turkey”, Report of Session 2016-17, Madde 155.

[5] Cristin Blunt’ın konuşması, “Kurdish Political Representation”, Column 305WH.

[6] Aynı yer.

[7] International Crisis Group, “Türkiye: Pkk’nın Silahlı Mücadelesine Son Vermek”, Avrupa Raporu no: 213, 20 Eylül 2011, s. 36.

[8] House of Commons Foreign Affairs Committee, Kurdish aspirations and the interests of the UK raporu içinde, Kasım 2017, s. 7.

[9] International Crisis Group, aynı rapor, s. 28-29.

[10] House of Commons Foreign Affairs Committee, “Written Evidence From The Foreign And Commonwealth Office (KUR0015)”, Kurdish aspirations and the interests of the UK raporu içinde, Kasım 2017.

Okumaya Devam Et

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English