Dünya Basını
Ukrayna’nın yağmalanmasında Kanada’nın rolü

Çevirmenin notu: 2014 yılındaki Maydan darbesi, ulusötesi şirketlerin Ukrayna kaynaklarından yararlanmaları için en ideal ortamı yaratmış oldu. Talanın başlangıcı, şüpheye mahal yok ki 1992’de aranmalı. 30 yıldır ulusötesi tarım ve biyoteknoloji firmaları, Ukrayna’nın tarım ve hayvancılık yasalarına sürekli olarak müdahale ediyor. Ukrayna’nın yakın tarihine dair çalışmalarıyla tanınan yazar Peter Korataev, Batı’nın Ukrayna’nın tarım sektöründe uyguladığı talanı anlattığı yazı dizisinin üçüncü bölümünde Kanada’nın rolüne ışık tutuyor.
***
Kanada, Ukrayna’nın neo-liberalleştirilmesinde nasıl kilit rol oynadı?
Peter Korotaev
17 Mayıs 2023
Editörün notu: Bu yazı, Kanada ve daha geniş anlamda Batı’nın, Maydan darbesi sonrası sadık bir hükümeti, sıradan Ukraynalıların ciddi zararına olacak şekilde tarımı özelleştirmek için nasıl kullandığına dair üç bölümlük yazı dizisinin üçüncü bölümü. Bu bölüm, bu dizinin birinci ve ikinci bölümlerinde anlatıldığı üzere Kanada’nın Ukrayna’nın yıkıcı ekonomik serbestleştirilmesinin gerçekleştirilmesindeki rolüne odaklanıyor.
Ukrayna’nın özelleştirilen tarımı: Küresel gıda güvenliğinin aç garantörü
2019’da Toronto’da düzenlenen “Ukrayna Reform Konferansı”
“Ukrayna Reform Konferansı”, NATO ülkeleri, G7, Avrupa Birliği ve özel düşünce kuruluşlarından siyasi liderleri Ukrayna ekonomisini reforme etmeyi amaçlayan başlıca reformlara dahil eden ve her yıl düzenlenen bir etkinlik.
“Reform”, Batı destekli Maydan darbesinin ardından 2014 sonrası Ukrayna’sında liberallerin en sevdiği kelimelerden biri. Sadık yabancı müttefikler tarafından savunulan ve Ukrayna’yı içinde bulunduğu yoksulluktan kurtarmak adına tasarlanmış bir dizi girişimi ima ediyor. Gerçekte ise önceki iki makalenin konusu olan neo-kolonyal iktisadi liberalleşmeyi tanımlamanın siyasi olarak iğdiş edilmiş bir yöntemi.
Maydan sonrası Ukrayna’da görülen zararlı reformlardan biri de 2017’de gıda fiyat düzenlemelerinin kaldırılması oldu. Ticaretin serbestleştirilmesi sonucunda Ukrayna’nın yerli gıda üretiminin yok olmasıyla birlikte, bu durum gıda kıtlığına ve birçok Latin Amerika ülkesinin seviyelerini bile aşan açlığa yol açtı.
Chrystia Freeland, Justin Trudeau ve diğer NATO ülkeleri ile Ukrayna’dan delegelerin katıldığı 2019’daki Ukrayna Reform Konferansı’nda tüm olağan şüpheliler hazır bulundu. Gündemdeki en önemli konu “Ukrayna’daki reformların geri döndürülemezliği” idi. Söz konusu reformların istenmemesinin yanı sıra “geri döndürülemezlik” bir grup yabancı ülkenin belirli bir ülkede iktisadi reformların uygulanmasını savunması için pek de demokratik bir yol gibi görünmüyor. Fakat bu Ukrayna Reform Konferansı için fırsat!
Aslında bu reformların “geri döndürülemezliği” demokrasi arayışını doğrudan dışlıyor. 2021 yılı, Yaşam İçin Muhalefet Platformu (OPFL) gibi siyasi parti liderlerinin başkanlık kararnamesiyle hukuki açıdan şaibeli bir şekilde cezalandırılmasına tanık oldu. Esas olarak Ukrayna’nın güneydoğusundaki sanayi işçilerini temsil eden, barış yanlısı ve IMF aleyhtarı bir platformu savunan bu parti, seçmenler arasında sürekli olarak üst sıralarda yer alıyordu. 2021’in başında, anketlerde Zelenskiy’in “Halkın Hizmetkârı” partisinin ardından genellikle yakın bir farkla ikinci geliyordu. Zelenskiy’in 2021’de OPFL’nin medyadaki sesi ve önde gelen siyasetçilerine yönelik tek taraflı yasak ve yaptırımlarının ardından parti seçmenlerinin üçte birini kaybetti. IMF destekli ekonomik serbestleşmenin olumsuz etkilerini anlatan ilişkili medya grupları da 2021 yılında Zelenskiy’in Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyi’nin talimatıyla, hukuk sistemi içindeki yasal süreçleri çiğneyerek kapatıldı. Bunlar arasında ZiK, Strana, 112, NewsOne ve Ukrlive yer alırken, Zelenskiy sosyal demokrat muhalif medya kaynağı Strana’nın genel yayın yönetmenine bile yaptırım uyguladı. Böylesine kaba bir sansürün gerekçesi belirsizdi ve Avrupa Gazeteciler Federasyonu tarafından eleştiri aldı.
Batı da muhalif partilerin susturulmasında suç ortağıydı; ABD’li yetkililer Zelenskiy ile aynı safta yer alarak Batıya entegrasyonu eleştiren Ukraynalı siyasi figürlere yaptırım uyguladı. Yabancı ülkelerdeki muhalif figürler ABD’ye doğrudan bir tehdit oluşturmadığından, yaptırım uygulamak hukuken (hukuki usûl) saçma. OPFL’ye bağlı bağımsız parlamenter Andrey Derkaç yaptırım uygulananlardan biriydi; Batıda daha ziyade Hunter Biden’ın Ukrayna’daki yolsuzluk ilişkilerini gün ışığına çıkarmasıyla tanınıyordu.
Ayrıca Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı askeri harekatının birinci yılına uzun bir makalede (Zelenskiy hükümeti tarafından yaptırıma tabi tutulan) Strana medya portalı, “Rusya yanlısı” partilerin ve medyanın yasaklanmasının Rusya’yı 2022’de savaşa iten kırılma noktası olduğunu savundu. Daha yakın tarihli bir Rus muhalif gazetede çıkan köşe yazısı da bu argümanı tekrarladı. Tüm barış yanlısı ve jeopolitik tarafsızlık yanlısı siyasi güçlerin yasaklandığı göz önüne alındığında, Ukrayna’nın demokratik yollarla tarafsız ve NATO üyesi olmayan bir ülke olarak kalması için artık makul bir umut kalmamıştı.
2019’da Toronto’da düzenlenen konferansta ne tür “reformlar” kutlanmıştı? Ukrayna Reform Konferansı, Ukrayna’daki “reformların” en büyük “başarılarından” birinin tıbbın serbestleştirilmesi olduğunu ilan etti; bu reform, yaptırımlara maruz kalan sol eğilimli Ukraynalı medya grupları tarafından düzenli olarak eleştirilmişti. Söz konusu reformlardan önce Ukrayna, çeşitli uzman doktorların bulunduğu geniş bir Sovyet modeline sahipti. Reformdan sonra pek çok sağlık personeli işini kaybetti ve uygun fiyatlı uzman doktorların yerini Batılılaşmış pratisyen hekimler ve özel klinikler aldı. Bu reformun beyni olan Ulyana Suprun — kendisi ABD doğumlu ve Maydan darbesinden hemen sonra göreve geldi — bu reform nedeniyle Ukrayna’da nefret objesi; kendisine sıklıkla “Ölüm Doktoru” deniyor.
Aynı zamanda Sergey Sternenko gibi neo-Nazi gazilerin de yakın bir hamisi. 2020’de işkence ve gasp suçlarından yargılanan Sternenko (ayrıca silahsız bir adamı kameralar önünde bıçakla öldürdü ama bunun için hiçbir zaman mahkeme önüne çıkarılmadı), elbette “vatanseverliği” nedeniyle serbest bırakıldı (2014 Maydan darbesinin ilk katılımcılarından ve neo-Nazi örgütü “Sağ Sektör”ün liderlerinden biriydi). Suprun, 2020’deki duruşmasına gelmiş ve kefaletini ödemeyi teklif etmişti.
Tıbbın serbestleştirilmesi, Ukrayna’nın sağlık ve refah alanında bir diğer “taçlandırıcı başarısında” kolaylaştırıcı oldu; ülke dünyadaki en yüksek Kovid ölüm oranlarından birine sahip. Suprun’un özelleştirilen küçük klinikler ve yetersiz finanse edilen kamu hastaneleri sistemi nedeniyle Ukrayna’daki hastanelerde düzenli oksijen stoku bulunmuyordu. Bu arada komşu Belarus’un Sovyet tarzı sağlık sistemi dünyadaki en düşük Kovid ölüm oranlarından birine sahip olmasına sebep oldu. Belarus’ta yalnızca 7 bin 118 kişi veya nüfusun yüzde 0,07’si Kovid’den hayatını kaybederken (herhangi bir karantina olmaksızın) Ukrayna’da 111 bin kişi Kovid’den hayatını kaybetti. Ukrayna’nın nüfusunun Belarus’tan yaklaşık 3,5 kat daha büyük olduğu düşünüldüğünde bu dikkate değer bir istatistik.
2020 yılında Ukrayna Sağlık Bakanı, Suprun’un reformlarını sürdürmenin 50 bin sağlık çalışanının işten çıkarılmasını ve 300 hastanenin kapatılmasını gerektireceğini belirtti. Zelenskiy hükümeti, Suprun’un sağlık sistemini ne kadar yetersiz finanse ettiğinden şikâyet ederken yine de neo-liberal reformlarını sürdürmeye olan bağlılığını resmi olarak belirtti. Ukrayna’daki psikiyatrik bakım tesislerinde çalışan sağlıkçılar Suprun’un reformlarının ne anlama geldiğini ifade ederek sık sık protesto gösterileri düzenlediler:
- Sektördeki çalışanların yüzde 30’unu işten çıkarıyor;
- Suprun’un reformlarından sonra psikiyatrik bakım tesisleri için ayrılan bütçe yarı yarıya azaltıldı;
- Doktorların maaşlarını ayda 140 Amerikan dolarına düşürürken, iş yüklerini artırdı;
- Rehabilitasyon merkezlerini kaldırarak psikiyatrik hastaların sokağa çıkmaya zorlanmasına yol açtı.
Ukrayna’da liberal reformlar “geri döndürülemez” nitelikte. Bu yıkıcı reformları eleştiren medya kuruluşları ve siyasetçiler demokratik olmayan bir şekilde sansürleniyor. Batıya dönük bu liberalleşme Ukraynalıların sağlığını olumsuz etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda ekonomiyi de sanayisizleştiriyor.
Kanada ile Ukrayna arasındaki ticaret
2016 yılında Kanada ve Ukrayna, 2017 yılında yürürlüğe giren bir ticaret anlaşması (CUFTA) imzaladı. Görünürde bu ikili ticarette pozitif bir gelişme gibi görünse de 2021 istatistikleri Ukrayna’nın 261 milyon dolarlık Kanada malı ithal ettiğini ama kendi malından yalnızca 160 milyon dolar ihraç ettiğini gösterdi.
Ticaretin yapısı da son derece dengesiz. 2021 yılında Ukrayna’nın en çok ihraç ettiği ilk üç ürün demirli metaller, bakır/bakır ürünleri ve işlenmiş bitkisel ürünler (ayçiçeği yağı) oldu. Kanada’nın en çok ihraç ettiği ürünler ulaşım malları, deniz ürünleri, nükleer reaktörler, kazanlar, makineler ve hava taşıtlarıydı. Kanada’nın yüksek teknoloji ürünleri ihracatı 2020 yılına kıyasla yüzde 147 oranında arttı.
Ukrayna sadece düşük ücretli vasıfsız işçi gerektiren ucuz hammadde ihraç ederken, Kanada yüksek ücretli, vasıflı işçi gerektiren daha pahalı mamul mallar ihraç ediyor. Bu da Ukrayna’nın düşük ücretli el işçileri ülkesi olarak daha da “uzmanlaşmasını” teşvik ediyor. Bu yazı dizisinin birinci bölümünde gördüğümüz üzere Ukrayna’nın tarımsal hammadde ihracatçısı olarak uzmanlaşması milyonlarca işçiyi işinden ederek onları Polonya gibi AB ülkelerinde aşırı sömürülen göçmen işçiler olarak çalışmaya zorladı ve böylece ekonomik büyümelerini teşvik etti.
Kanada’nın Ukrayna ile yaptığı serbest ticaret anlaşması, ülkenin Batılı ortaklarıyla yaptığı diğer STA’lar gibi, esasında Ukrayna’ya karşı son derece eşitsiz. STA’yı destekleyenler, Ukrayna’nın Kanada’ya yaptığı ihracatın yüzde 98’ine uygulanan gümrük vergisini iptal ederken, Kanada’nın Ukrayna’ya yaptığı ihracatın sadece yüzde 72’sine uygulanan gümrük vergisini iptal ettiği için STA’nın Ukrayna’ya Kanada’dan daha fazla fayda sağladığını iddia ediyor. Dikkat edilmesi gereken ilk husus, STA’nın tüm gümrük vergilerinin 7 yıl sonra kaldırılmasını öngördüğü. Bu arada, Kanada’nın gümrük vergisinden muaf tuttuğu yüzde 72’lik mallar arasında sığır eti ve işlenmiş gıda yer alıyor.
Bu durum Ukrayna’nın hayvancılık ve gıda işleme sektörlerini daha da etkileyecektir ki bu sektörler, son makalelerimizde de gösterildiği üzere 2014’ten sonra ticaretin neredeyse tamamen serbestleştiği koşullarda dış rekabetin baskısı altında keskin bir düşüş yaşadı. Kanada ile imzalanan STA da erken ve “yumuşak” aşamasında bile bu eğilime katkıda bulunuyor. Dolayısıyla bu dizinin ikinci bölümünde gördüğümüz üzere Kanada’nın Ukrayna’nın domuz eti konusunda en önde gelen kaynakları arasında yer alması şaşırtıcı değil. Bu, Ukrayna’nın ihraç ettiğinden çok daha fazlasını ithal ettiği ve on yıllardır yerli üretimi azalan pek çok gıda ürününden biri.
CUFTA’nın Ukrayna’nın lehine olmamasının bir diğer nedeni de Kanada’nın ithal mallara uyguladığı devasa tarım tarifelerinin birçoğunu yürürlükte tutması. Öte yandan Ukrayna’nın serbestleştirilmiş tarımı, benzer şekilde koruyucu tarifelere sahip değil. Bu, gelişmekte olan dünyayla “serbest ticaret” söz konusu olduğunda Batı’nın ikiyüzlülüğünün bariz bir örneği. CUFTA, aralarında kümes hayvanları ve süt ürünleri, yumurta ve şekerin de bulunduğu 108 tarım ürünü grubunu Kanada’ya gümrüksüz ithalattan muaf tutuyor. Bu dizinin birinci ve ikinci bölümlerinde incelendiği üzere bu sektörler diğer Batılı üreticilerin sınırsız rekabeti nedeniyle sürekli olarak gerilemekte olduğundan, bu durum özellikle Ukrayna için sıkıntı yaratıyor.
Muaf tutulan bu mallar, küçük ithalat kotalarının ötesinde hala Kanada’nın devasa gümrük vergilerine (birçoğu ithal ürünün fiyatının yüzde 100’ünden fazla, örneğin kanatlı hayvan eti için yüzde 238’lik olağanüstü bir gümrük vergisi) tabi. “Serbest ticaret” için çok fazla. Ukraynalı ihracatçılar sonunda bu mallar için Kanada pazarına eşit erişim elde etseler bile o zamana kadar Ukrayna’nın tarımı ekonomik serbestleşme nedeniyle o kadar harap olacak ki, bundan yararlanamayacak.
Bu arada Kanada-Ukrayna Ticaret Odası, Ukrayna’nın bu STA’dan faydalanacak tek somut sektörlerinin IT hizmetleri, giyim, ayakkabı, mobilya, çikolata ve diğer şekerlemeler olacağını öngördü. Bu bağlamda dönemin Ukrayna Devlet Başkanı Pyotr Poroşenko’nun “Roshen” şirketi aracılığıyla şekerleme sektöründen milyarlarca dolar kazandığını hatırlatmakta yarar var. Adı geçen diğer sektörler, Ukrayna’nın sanayisizleşme ve düşük ücretli atölyelerde üretilen düşük teknolojili, emek yoğun ürünlerde uzmanlaşma eğilimini temsil ediyor.
IT, Ukrayna’da genellikle ekonominin önde gelen sektörü olarak kabul ediliyor. Ancak Ukraynalıların sadece küçük bir azınlığı başarılı bilgisayar programcısı olabiliyor ve birçoğu fırsat verildiğinde kalıcı olarak göç edecektir. STA taraftarı Ukraynalı bir yayın, STA’nın Ukrayna açısından faydalı olduğunun kanıtı olarak Ukrayna’nın Kanada’ya IT hizmet ihracatındaki artışı gösteriyor.
Ukrayna’nın Kanada ile ticari ilişkilerindeki eşitsizlik hizmetler alanında da kendini gösteriyor. 2017 yılında Ukrayna’nın Kanada’ya yaptığı hizmet ihracatının yüzde 62’sini IT hizmetleri oluştururken, Kanada’nın Ukrayna’ya yaptığı hizmet ihracatının yüzde 61’ini devlet ve kamu hizmetleri oluşturuyor. Özünde CUFTA, Kanada’nın Ukrayna hükümetini yönetmesini sağlarken Kanadalı bilişim şirketleri de düşük ücretli Ukraynalı bilişim işçilerine iş yaptırabiliyor.
Sanayisizleşme eğilimi, Kanada ile Ukrayna arsındaki yüksek teknolojili gaz türbini ve otomobil üretimine ilişkin ticarette açıkça görülüyor. 2011 yılında Kanada’ya 20,6 milyon dolar değerinde gaz türbini ihraç eden Ukrayna, 2021 yılında sadece 4,6 milyon dolar değerinde gaz türbini ihraç etti. Ukrayna’nın Kanada’ya ihracatı arasında otomobillerin de yer alması kolaylıkla yanlış anlaşılabilir. Bu daha ziyade, tipik olarak tarımcı batı Ukrayna atölyelerinde üretilen ve daha sonra batı Avrupa otomobil firmaları tarafından otomobil montajında kullanılan otomobil kablolarına işaret ediyor.
Kanada ile imzalanan STA da her iki ülkedeki üreticilere devlet alımlarına eşit erişim imkânı sağlıyor. Kanada-Ukrayna Ticaret Odası Başkanı Emma Touros’un ifadeleriyle: “Yabancı şirketler artık kamu alım projelerine eşit erişime sahip. CUFTA, Kanadalı şirketlere keşfetmeleri için pek çok avantaj sağlayan modern bir anlaşma”. Kanada’nın endüstriyel gelişimi Ukrayna’nınkinden çok daha ileri düzeyde olduğu için yabancı devlet alımlarında avantaj Kanada’ya aitken, Ukrayna endüstrisine sunulan devlet desteği fırsatları göz ardı ediliyor.
Maydan darbesi sonrası Ukrayna, 2016 tarihli Ukrayna-AB Serbest Ticaret Ortaklık Anlaşması ve 2016 tarihli DTÖ kapsamındaki Devlet Alımları Anlaşması gibi, her ikisi de zengin Batılı ülkelere Ukrayna devlet alımlarına serbest erişim sağlayan başka anlaşmalar da yaptı. Bu anlaşmalar, AB ve ABD tarafından 2020-21’de Ukrayna hükümetine 3739 sayılı yasa tasarısı yoluyla endüstriyel korumacılık teşebbüsünün kabul edilemez olduğunu söylediğinde gerekçe gösterildi. Bu yasa tasarısı, ABD ve AB de dahil olmak üzere çoğu ülkede olduğu gibi Ukraynalı üreticilere devlet alımlarında imtiyaz tanıyacaktı. Ukrayna bu baskı sonucunda tasarıyı AB ve Kuzey Amerika’nın Ukrayna’nın devlet alımlarına erişimine izin verecek şekilde değiştirdi. Yasayı öneren ve savunan İktisadi Kalkınma Bakanlığı ve Parlamento İktisadi Kalkınma Komisyonu, Ukrayna’nın devlet alımlarının yüzde 40’ının yabancı üreticilerden yapıldığı, AB ve ABD’nin ise devlet alımlarının sırasıyla sadece yüzde 8 ve yüzde 5’ini yabancılardan sağladığı gerçeğine dikkat çekti.
CUFTA’nın Ukrayna’ya karşı taraflı olduğu, Ukrayna’nın Kanada’dan ithalatı yüzde 93 artarken Kanada’ya ihracatının sadece yüzde 76 arttığı ve halihazırda fazla olan ticaret açığının daha da büyüdüğü 2017 yılı sonunda bile görülebiliyordu.
Uzun vadeli ticaret istatistikleri incelendiğinde Kanada ile imzalanan STA’nın ticari ilişkileri geliştirmek adına çok az şey yaptığı ortaya çıkıyor. Kanada istatistikleri Ukrayna’nın Kanada ile en son 2012 yılında ticaret fazlası (artı 15,7 milyon Amerikan doları) verdiğini iddia ediyor. 2014 öncesi en büyük açık (eksi 63 milyon Amerikan doları), neo-liberal ve Batı yanlısı Ukraynalı lider Yuşçenko’nun görevi bırakmasının ardından Yanukoviç hükümetinin ilk yılı olan 2010’da yaşanmıştı. 2013 yılında Ukrayna’nın ticaret açığı 97 milyon Amerikan doları iken, 2014 darbesinden sonra bu rakam büyük ölçüde arttı. 2016 yılına gelindiğinde Ukrayna, Kanada ile 158 milyon dolarlık bir ticaret açığı gördü.
Kanada ile ticaret açığı 2021 itibariyle azalmış olsa da daha da büyük bir sorun Ukrayna ile Kanada arasındaki ticaretin düşük hacmi olarak kaldı. Ukrayna’nın 2021’de Kanada’ya ihracatı 2011’dekinden sadece 3 milyon dolar daha yüksekti ve toplam ticaret cirosu 400 milyon doların altındaydı.
Tarım “yardımı” ve hibeler
Kanada’nın Ukrayna’da ne tür bir tarım görmek istediğine dair durum, yardım projelerinin seçiminde anlaşılabilir. 2015 yılında Kanada Dış Ticaret Bakanı Ed Fast, 2014 darbesinin ardından Ukrayna’nın ekonomik serbestleşme reformları için 52 milyon Amerikan doları yardım yapılacağını açıkladı.
Bu projelerden biri Ukraynalı hububat yetiştiricilerine 13,5 milyon dolarlık yardımdı. Kanada, Ukrayna tarımının çeşitlendirilmesini desteklemek yerine Ukrayna’nın bir mısır, buğday ve ayçiçeği yağı ülke genelinde büyük monokültür tarımının daha da geliştirilmesini teşvik etmeyi tercih etti. Bu dizinin ikinci makalesinde de gördüğümüz üzere bu tür yoğun monokültür tarım, gıda güvensizliğini ve uzun vadede tarım arazilerinin bozulmasını daha da kötüleştiriyor.
Bu dizinin birinci bölümünde, “Ukrayna Arazi Şeffaflığı Projesi” tarafından yapılan ve arazi özelleştirmesinin daha yüksek bir GSYİH büyüme oranını beraberinde getirdiği ve arazi piyasasına daha fazla kısıtlama getirilmesinin (yabancıların erişiminin kısıtlanması dahil) büyüme oranını düşürdüğünü iddia eden bir çalışmayı ele almıştık. İlginçtir ki bu STK Avrupa Birliği (AB) ve Dünya Bankası (DB) tarafından finanse ediliyor ve DB’de çalışan bir iktisatçı olan Klaus Deininger tarafından yönetiliyor. Dünya Bankası Grubunun kurucu üyesi olan Kanada, en büyük 11. hissedar konumunda ve 25 üyeli İcra Direktörleri Kurulu’nda diğer batılı ülkelerle birlikte daimî bir koltuğa sahip. Kanada, DB bütçelerinin yönünü belirlemede büyük bir güce ve etkiye sahip; esasında, yoksul ülkelere kredi ve hibeler için DB’nin imtiyazlı bütçesine en fazla bağış yapan altıncı ülke.
Oakland Enstitüsü adlı düşünce kuruluşu tarafından yakın zamanda yapılan bir çalışma, bu finans kuruluşlarının (ve Avrupa Birliği’nin) Ukrayna’da tarım özelleştirmesinin hızlandırılmasındaki rolüne ışık tuttu. Yevromaydan’dan önce bile Dünya Bankası 2013 yılında devlet arazilerinin özelleştirilmesi ve Ukrayna’da tarım arazilerinin çoğunluğunu oluşturan şahıslara ait arazilerin özelleştirilmesi için 89 milyon dolarlık bir kredi sağlamıştı. IMF, 2015’te 17,5 milyar dolar ve 2018’de 3,9 milyar dolar kredi verdi ve her ikisi de arazi özelleştirmesine bağlıydı. IMF, 2017 yılında tekrar toprak reformu çağrısında bulunduktan sonra Ukrayna bakanlıkları ve Dünya Bankası ile birlikte toprak özelleştirmesini organize etmek üzere bir çalışma grubu kurdu.
Ukrayna’da arazilerin özelleştirilmesi konusunda Dünya Bankası da önemli bir rol oynadı. Dünya Bankası, 2019 yılında tarım piyasasının serbestleştirilmesi için 200 milyon dolarlık bir kredi vereceğini açıkladı. Banka, 2020 ve 2021 yıllarında Ukrayna için “tarım arazileri için şeffaf bir piyasa oluşturulması” ve diğer neo-liberal özelleştirme reformları amacıyla toplam 700 milyon Amerikan doları tutarında iki krediyi onayladı. Zelenskiy’in 2020’de arazi alım satımına ilişkin moratoryumu kaldırmasının nedeni, IMF’nin bunu 5 milyar dolarlık kredi için şart koşmasıydı.
Tarımsal kapasitenin felce uğratılması: Batı’nın Ukrayna’ya sözde ‘yardımı’
Bu dizinin ikinci yazısında, büyük tarım holdinglerine Ukrayna hükümeti tarafından nasıl büyük teşvikler verildiğini incelemiştik. Kanada destekli bu finans kuruluşları Ukrayna’da tarımın özelleştirilmesi için agresif bir şekilde zorlamakla kalmadı, aynı zamanda tarımsal yardımları, Ukrayna’nın toplam tarım arazilerinin yalnızca yüzde 12’sini ekmelerine rağmen, Ukrayna’nın azalan gıda arzının yüzde 50’sinden fazlasını üreten küçük ve orta ölçekli çiftçiler yerine sistematik olarak büyük tarım holdinglerine yönlendirdi.
Oakland Enstitüsü’nün bulgularına göre, Dünya Bankası 2004 yılından bu yana Ukrayna’nın en büyük tarım holdinglerine 1 milyar dolar kredi sağladı. DB’nin kredi politikası, küçük çiftçilerin (şu ana kadar sadece 2 bin tanesi) bu fonlara ancak gelecekteki hasatlarını teminat olarak kullanmaları halinde erişebilmelerini öngörüyor. DB, küçük çiftçilere kredi vermek için özel bir fon oluşturdu ama bu fon sadece 5 milyon Amerikan doları içeriyor.
Oakland’ın araştırması aynı zamanda Batı’nın Ukrayna tarım ticareti üzerindeki kontrolünü borç kozu aracılığıyla nasıl kullandığını da kapsamlı bir şekilde belgeliyor. Örneğin Ukrayna’nın en büyük tarım işletmelerinden biri ve kontrol edilen arazi yüzölçümüne göre dünyanın sekizinci en büyüğü olan UkrLandFarming’in 2020 yılına kadar Kanada’nın İthalat-İhracat Ajansı da dahil olmak üzere Batılı alacaklılara 1,25 milyar Amerikan doları borcu tahakkuk etti. Bu, alacaklılar tarafından 2016-17 yıllarında 500 milyon Amerikan doları tutarında Eurobond’un yeniden yapılandırılması 6 bin çalışanın işten çıkarılmasına neden oldu.
Kısacası Batı’nın Ukrayna’ya verdiği tarım yardımının her zaman açık — ve sürekli başarılı olan — bir amacı var: Ukrayna’nın tarım piyasasını serbestleştirmek. Bu “yardım”, Ukrayna tarımının bu dizinin ikinci bölümünde gördüğümüz üzere çıkarları Ukraynalıların çoğunun çıkarlarıyla net bir şekilde çelişen büyük tarım holdingleri tarafından domine edilmesini sürekli olarak tahkim ediyor.
Liberalleşme yanlısı “Ukraynalı seslere” yapılan sponsorluk
ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşarı ve Ukrayna’da 2014 yılında gerçekleşen rejim değişikliğinin başat aktörlerinden biri olan Victoria Nuland, 2014 yılında ABD’nin son 30 yılda Ukrayna’da “demokrasiyi teşvik etmek” için 5 milyar dolar harcadığını söyleyerek övünmüştü. Ukrayna, 2021 yılında USAID fonlarının ulaştığı ülkeler arasında Avrupa’da bir numaraydı (sadece o yıl 300 milyon dolar). Kanada, 2014-2021 yılları arasında Ukrayna’ya yardım için 890 milyon Kanada doları harcadı. Bu yardımın 250 milyon dolardan fazlası kalkınma yardımı, 100 milyon dolardan fazlası Ukrayna ordusu ve polisine yönelikti ve 890 milyon doların geri kalanı da insani yardımdı.
“İnsani” yardım, Batı’nın Ukrayna üzerindeki nüfuzunun önemli bir vektörü oldu. Batı, Ukrayna’da güya “sivil toplum inşa etmek” için muazzam miktarda para harcadı. Bunun daha doğru bir tanımı, Batı’nın Ukraynalı kentli entelektüel sınıfın önemli bir bölümünü satın aldığı ve hatta yarattığı olabilir.
Örneğin Kanada 2014 ve 2017 yılları arasında “Ukrayna’da araştırmacı gazeteciliğin güçlendirilmesi” için 2,2 milyon Kanada doları ve 2015 ve 2017 yılları arasında “Ukrayna’da Demokratik Partilerin ve Sivil Toplum Örgütlerinin Güçlendirilmesi” için 2,9 milyon Kanada doları harcadı. Kanada ayrıca 2016 ve 2018 yılları arasında “Ukrayna’da reform ve sosyal uyum diyaloğuna” 500 bin Kanada doları harcadı. Program Doğu Ukrayna’ya odaklanmış ve “Ukrayna’nın merkezi hükümeti ile bölgesel paydaşlar arasındaki diyalog çabaları” yoluyla “sosyal gerilimleri azaltmayı” ve “sosyal uyumu artırmayı” amaçlamıştı. Ağırlıklı olarak sanayileşmiş Doğu Ukrayna’nın AB ortaklık anlaşmasının temsil ettiği yıkıcı ekonomik serbestleşmeye her zaman çoğunlukla karşı olduğu göz önüne alındığında, bu tür bir “yardımın” lazım görülmesi şaşırtıcı değil.
Batı tarafından dikey yönlü hareket kabiliyeti verilen ve Ukrayna’nın görece ayrıcalıklı bir azınlığı olan “sivil toplum”, sponsorlarının amaçlarını savunuyor. Sözüm ona siyasi bilince sahip Ukraynalıların bu sesi, Batı’da işitilen tek ses zira Batı tarafından yaratıldı. Araştırmacı gazetecilikleri, özelleştirme ve ekonomik serbestleşmenin yarattığı sosyal sorunlardan ziyade şahısların yolsuzluk skandallarına odaklanıyor.
Batı tarafından öne çıkarılan “Ukraynalı sesler”, “Ukrayna’nın toprak reformuna”, yani arazi özelleştirmesine ihtiyacı olduğunu vurgulama fırsatını asla kaçırmıyor. Batı tarafından finanse edilen bu “Ukraynalı sesler”, Ukraynalıların çoğunluğunun bu reforma karşı olduğunu kabul etmekle beraber bunun fırsatçı politikacılar tarafından yapılan “zayıf gerekçeli ancak duygu yüklü argümanların” sonucu olduğunu savunuyor. Ukrayna’nın en etkili gazetesi olan Ukrainska Pravda, USAID ve — o da arazi özelleştirmesinin hızlandırılmasını teşvik etme fırsatını asla kaçırmayan — Açık Toplum Vakfı gibi diğer Batılı liberal yapılar tarafından finanse ediliyor.
Bu neo-liberal reformları eleştiren Ukraynalı politikacılar bunu “kendi devletimiz aleyhine çalışan, Batı parasıyla kontrol edilen bir yabancı gazeteci ordusunun” sesi olarak tanımladılar. Ekonomik serbestleşme ve NATO militarizasyonu peşindeki bu Batılı casuslar ordusu, Mustafa Nayyem gibi Batı tarafından finanse edilen gazetecilerin AB ile serbest ticaret anlaşması lehine başlattığı söz konusu “devrimle”, 2013-14 Maydan darbesiyle gerçek niyetlerini ortaya koydu.
Batı, sadık bir siyasi sınıf yaratmanın yanı sıra Ukrayna’nın seçim altyapısına “yatırım yapmayı” da kıymetli buldu. Kanada 2018-19 döneminde “seçim şeffaflığı desteği” için 24 milyon Kanada doları harcadı. Kanada, 2014 ve 18 yılları arasında Ukrayna’daki seçim aktörlerinin kapasitesinin artırılması için 5,4 milyon Kanada doları daha harcadı ve bu kapsamda 60 bin Ukraynalı seçim komiserinin eğitilmesine sponsor oldu.
Viktor Yanukoviç’in Viktor Yuşçenko karşısında zafer kazandığı 2004 seçimlerine şaibe karıştıranlar USAID ve Açık Toplum Vakfı tarafından finanse edilen “seçim gözlemcisi” anketçiler ve STK’lardı. Batı destekli bu “seçim şeffaflığı desteği” ve Batılı hükümetlerin yoğun baskısı sonucunda “turuncu devrim” olarak nitelendirilen süreç yaşandı, anayasaya aykırı bir şekilde tekrarlanan seçimler, geniş kapsamlı neo-liberal iktisadi reformları hayata geçiren Batı taraftarı Viktor Yuşçenko’nun zaferiyle sonuçlandı. Yanukoviç’in seçimleri manipüle ettiği iddiaları hiçbir zaman kanıtlarla desteklenmedi ve Yuşçenko’nun uzun yıllar iktidarda kalmasına ve bu yöndeki teşebbüslerine rağmen esasında, daha önce “seçim hilesi” yapmakla suçlanan organizatörlerden hiçbiri suçlanmadı. Gazeteciler, 2004’teki rejim değişikliğinde Kanada’nın kilit rolü olduğunu vurguladılar.
Ekonomik yardıma gelince, Kanada hükümetinin Ukrayna’ya destek konusundaki resmi tutumu oldukça net: “Kanada özel sektör öncülüğünde kapsayıcı büyümeyi teşvik eder; özellikle tarım alanında yatırım ve istihdam yaratılmasını destekler”. Ayrıca Kanada’nın, Ukrayna’da kırsal kesimdeki kadınlara, ülke içinde yerinden edilmiş kişilere, engellilere ve diğer hassas gruplara yardım etmeyi amaçlayan 25 milyon dolarlık yardım programını da vurgulamakta fayda var.
Kanada’nın eski Ukrayna Büyükelçisi Roman Waschuk’un 2020’de “Batı’nın Ukrayna’da neyi yanlış yaptığını” anlatırken kastettiği tam da buydu. Waschuk, arazi özelleştirilmesi gibi nüfusun çoğunluğuna zarar veren zorunlu ekonomik serbestleşmenin Batı tarafından azınlık gruplara yönelik yardım programlarıyla örtbas edildiğini ve bunun da Batı reformlarının Ukraynalıların çoğu tarafından sevilmemesine yol açtığını savunuyordu. Waschuk bunun “hatalı” bir strateji olduğunu düşünse de bu yaklaşım Batı’nın çıkarlarının zarar gördüğü anlamına geliyor.
Dolayısıyla Kanada’nın Ukrayna’ya yaptığı “yardımının” iki işlevinden söz edebiliriz. Birincisi, azınlıklara yardım gibi çeşitli hayırsever yardım programları; ancak birincil işlev, dikkati Ukrayna’da Batı tarafından zorlanan yıkıcı iktisadi reformlardan başka yöne çekmek. İkincisi ise Kanada’nın iktisadi çıkarlarını doğrudan koruyan projelerin finanse edilmesi. ProZorro programı ve yargı reformu bu projelere örnek olarak verilebilir.
ProZorro
ProZorro, George Soros’un Uluslararası Şeffaflık Örgütü tarafından 2014 yılından sonra oluşturulan devlet alımlarına yönelik bir program. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün görevi sözüm ona yolsuzlukla mücadele olsa da bütçesinin yüzde 60’ı Kanada Dışişleri, Ticaret ve Kalkınma Bakanlığı da dahil olmak üzere devlet kurumlarından geliyor. Kanada’nın Ukrayna’da kendi iktisadi çıkarlarına uygun reformların gerçekleştirilmesindeki hain rolüne ilişkin bugüne kadar öğrendiklerimiz göz önüne alındığında ProZorro ve amaçları şimdiden dikkatleri üzerine çekmeli.
ProZorro ile genelde Batı’nın Ukrayna’daki en büyük reform “başarılarından” biri olarak övünülür. AB’nin Ukrayna Temsilcisi Matti Maasikas, bu reformu Ukrayna’nın en güçlü reformlarından biri olarak nitelendirmiş ve bunun tüm dünya ülkelerine ilham vermesi gerektiğini söylemişti. Kanada’nın Ukrayna’daki eski Büyükelçisi Roman Waschuk da benzer övgülerde bulunmuştu: “ProZorro, bu platformun Ukrayna’daki kamu ihalelerine getirdiği şeffaflıkla uluslararası alanda tanınan, dünyayı yenen bir değişim olarak öne çıkıyor”. 2019 Toronto Ukrayna Reform Konferansı’nda “hesap verebilirliği ve şeffaflığı teşvik etmek için sivil toplum ve özel sektörle ortaklık kurmak”, “Kanada ve uluslararası toplumun Ukrayna ile çalışmadaki” en önemli önceliklerinden biri olarak vurgulanmıştı.
Peki ProZorro için bu kadar övgü neden? Her şeyden önce, internet sitesinin de açıkladığı üzere programın amacı kamu varlıklarını özelleştirmek: “Herhangi bir işletmenin devlet, belediye ve büyük şirketlerin mülkiyetinin fiyatlandırılması ve devri konusunda net bir sürece sahip olmasını sağlıyor”. ProZorro yabancılara karşı da nazik. İktisadi Kalkınma ve Ticaret Bakan Yardımcısı Maksim Nefyodov, ProZorro’nun “Kanadalı şirketlerin burada iş yapmasına ve gelişmesine yardımcı olmak için Ukrayna’da halihazırda mevcut olan pek çok hizmetten” biri olmasıyla övünmüştü.
AB’nin ProZorro’nun özelleştirme hedeflerini övmesi, devlet alımlarında yerli üretimin tercih edilmesini öngören Ukrayna’nın 3739 sayılı yasa tasarısına karşı mazide verdikleri (başarılı) mücadele göz önüne alındığında şaşırtıcı değil. Bu tasarı, devlet alımlarının yerelleştirilmesine izin vermeyen ProZorro ile çatışıyordu. Dönemin Ukrayna İktisadi Kalkınma Bakanı İgor Petraşko bu nedenle ProZorro’yu eleştirmişti. Ancak sonuçta AB, ABD ve Uluslararası Şeffaflık Örgütü gibi STK’ların çıkarları doğrultusunda Ukrayna’nın 3739 sayılı yasa tasarısı sulandırılarak sadece Batılı olmayan üreticilere uygulanacak hale getirildi. Ayrıca Dünya Bankası, ProZorro’yu “yolsuzluğa bulaşmamış” devlet alım sistemleri için bir vitrin programı haline getirdi ki bu da DB’nin küresel Güney ülkelerindeki neo-liberal ajandasıyla mükemmel bir uyum içinde.
Son olarak ProZorro, tarım arazilerinin açık artırmayla satılmasında da kullanılıyor. Bu arazi iflas etmiş bankaların teminatı olduğundan Ukrayna’nın arazi alım satımına getirdiği kısıtlamalardan etkilenmeden büyük miktarlarda satılabiliyor. ProZorro, bu arazileri açık artırmaya çıkarırken kendine özgü bir mekanizma kullanıyor. Ukraynalı gazeteci Roman Gubriyenko, bu mekanizmayı analiz etmek için ayrıntılı birkaç makale kaleme almıştı.
Gubriyenko, ProZorro üzerinden birinci sınıf arazilerin normal fiyatın çok altında satıldığını tespit etti. Bağımsız bir denetçi tarafından 3,9 milyon Ukrayna grivnası değerinde olduğu tahmin edilen bir arazi parçası 2021 yılında sadece 602 bin grivnaya satıldı. Gubriyenko, ProZorro üzerinden yapılan binlerce arazi satışını analiz ettikten sonra, bu tür pek çok haddinden fazla indirim vakası keşfetti. Örneğin ProZorro’nun 2021 yılında iflas eden BTB bankasının arsa teminatını sattığı 21 arsa satışını inceledikten sonra, satılan tüm arsaların tahmini toplam fiyatı 17,5 milyon grivna iken, ProZorro’nun satış fiyatını toplamda yalnızca 1,9 milyon grivnaya düşürdüğünü tespit etti. Her bir arsanın ortalama tahmini fiyatı 1 milyon grivnanın üzerindeyken gerçek satış fiyatı sadece 80 bin ila 100 bin grivna (yaklaşık 3 ila 4 bin Amerikan doları) oldu.
Bu inanılmaz indirimlerin nedenlerinden biri, ProZorro’nun alışılmadık türden bir açık artırma sistemi kullanması. Arazi satışı için genellikle “Hollanda müzayedesi” ile çalışıyor. İnternet sitesinin açıkladığı üzere bu şu anlama geliyor: “Tüm açık artırma boyunca lotun başlangıç fiyatı otomatik modda belirli aralıklarla kademeli olarak yüzde 100’den yüzde 20’ye düşürülür. Bu indirim, aktörlerden biri ‘sinirlenip’ ‘satın al’ düğmesine basana kadar devam eder. Bu teklif verme biçimi ProZorro’nun satış sisteminde, lotun minimum piyasa fiyatını belirlemenin zor olduğu durumlarda standart ‘İngiliz’ açık artırma sistemi yerine kullanılır. Hollanda müzayedesine devam etme kararı, organizatör iki kez İngilizce müzayede ilan etmiş ancak hiçbir katılımcı buna katılmamışsa verilir. Bu durumda Hollanda müzayedesi ilan edilir ve minimum başlangıç fiyatı katılımcıların kendileri tarafından belirlenir.”
Gubriyenko, bu gerekçenin Hollanda’daki arazi satış ihalelerini haklı göstermek için kullanılmasını kınıyor. Gubriyenko’nun yaptığı araştırmada bulduğu muazzam arazi indirimleri, başkent Kiev’e yakın birinci sınıf tarım arazileri içindi. Bunlar hiçbir şekilde piyasa değerinin belirlenmesi zor olan “zor varlıklar” değil, yani bunların satışında Hollanda ihalelerinin kullanılması için bir neden yok.
Gubriyenko’nun araştırması, belki de daha skandal bir biçimde bu dramatik indirimli arazi anlaşmalarının birçoğunun Soros’un iş ağına bağlı şirketlere ve diğer Batılı kapitalistlere gittiğini ortaya koyuyor. ProZorro’nun Ukrayna hükümeti tarafından ne ölçüde kontrol edilmediği düşünüldüğünde bu şaşırtıcı değil.
Arazinin yanı sıra ProZorro, iflas etmiş bankaların arazi teminatlarının son derece önemli satışları için de kullanıldı. Fakat herhangi bir devlet için bu tür varlıklar üzerinde doğrudan kontrol sağlamanın önemine rağmen ProZorro programı, 2017’den 2019 ortasına kadar resmi olarak Uluslararası Şeffaflık Örgütü Ukrayna’nın kontrolünde kaldı. Ukrayna hükümetinin bir devlet şirketi olan Prodajıy’ı “ProZorro”nun yöneticisi yaparak bu sürecin kontrolünü resmen ele alması bir buçuk yıl sürdü. ProZorro, internet sitesinde Uluslararası Şeffaflık Örgütü, Ukrayna hükümetinin yanı sıra şirketin ana ortağı olarak görünmeye devam ediyor.
ProZorro bir “başarı” vitrini, eğer bu başarı Ukrayna varlıklarının Batılı iş gruplarına son derece bir şekilde indirimli satılması olarak nitelendirilirse.
Batı destekli yargı reformu
2021 yılında Kanada’nın Ukrayna Büyükelçisi Larisa Galadza, G7 ve NATO’nun hedefleriyle ilişkili olarak Ukrayna için üç önemli reform önceliği belirledi. Bunlardan ilki yargı reformu ya da AB dış politika temsilcisi Josep Borrell’in deyimiyle “yolsuzlukla mücadele ve yargı reformu” idi. Yargı reformu makroekonomik istikrar ve ordu reformundan bile daha önemli görülüyordu. Batı uzun zamandır bu “kurumlar arası geçişe” yatırım yapıyor. Mesela Kanada, 2011 yılında Ukraynalı yargıçların eğitimi için 12,5 milyon Kanada doları harcadı. 2012-2017 yılları arasında Ukraynalı yargıçları eğitmek için 7 milyon Kanada doları ve 2016-21 yılları arasında yargıçları eğiterek “Ukrayna’daki yargı reformunu desteklemek” için 12,4 milyon Kanada doları daha harcadı.
Kanada’nın eski Büyükelçisi Roman Waschuk, 2020 yılında verdiği “Batı Ukrayna’da neyi yanlış yaptı” başlıklı konferansta Batı’nın yargı reformlarının önemini şu şekilde tartışıyor:
“Yanukoviç dönemindeki hukuktan sorumlu komiser Andrey Portnov tarafından tasarlanan ve çalışan dört kademeli mahkeme sistemi üç kademeye indirildi; eski Yargıtay feshedildi (ve feshin anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle derhal temyize gitti); Avrupa Konseyi, bağımsız yargı ilkesine uygun olarak, hakimlerin kendilerinin ve hukuk camiasının yenilenmede ağırlıklı bir rol oynamasında ısrar etti; ABD/AB/Kanada destekli aşırı şeffaf bir seçim ve eğitim süreci yürütüldü; dünyada bir ilk olarak, sivil topluma her adayın dürüstlük konularında değerlendirilmesinde danışmanlık rolü verildi. Sonuç: yüzde 80’i düz yargıçlardan oluşan bir mahkeme, başında Batı destekli yargı reformunda uzun bir mazisi olan kadın Başyargıç Valentina Danişevska ve ilk iki yılında, oligark İgor Kolomoiskiy’in sahibi olduğu Privatbank’ın kamulaştırılması gibi tartışmalı davalar da dahil olmak üzere saygın bir mahkeme kararları sicili.”
Bu yargı reformu Batı için neden bu kadar önemliydi? Söz konusu reformlar sonucunda Yargıtay feshedildi ve iç hukuk sisteminin özerkliği elinden alınarak doğrudan Batı’nın ve Batı destekli “sivil toplumun” kontrolü altına sokuldu. Batı tarafından desteklenen sözüm ona “bağımsız uzmanların” kontrolü altındaki yargı sistemi, hükümetin aşırı liberal savaş dönemi emek serbestleştirmesine karşı hiçbir mücadele vermedi.
Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın (NAFTA) ardından Meksika, Kanada ve ABD’deki işçiler gibi Ukrayna’daki işçiler de düşük ücretler, işsizlik ve iş güvencesinin olmaması nedeniyle sıkıntı çekiyor, öyle ki çoğu zaman AB’ye düşük ücretli göçmen işçi olarak çalışmaya gidiyorlar. Önceki iki makalemizde de gördüğümüz üzere Ukrayna’da tarımın serbestleştirilmesiyle sağlanan sözde “ilerleme”, yerel istihdamın sürekli düşüşte olması nedeniyle sorgulanabilir. 2021 yılında 660 bin kişi Ukrayna’yı kalıcı olarak terk ederek ülke için tarihi bir rekor kırdı. Polonya’nın Ukrayna Büyükelçisine göre, Haziran 2021’de Polonya’da 1,5 milyon Ukraynalı çalışıyordu. Büyükelçi bu sayının 2014 yılına kıyasla iki ila üç kat daha fazla olduğunu ve bu sayının sadece kayıtlı göçmenleri kapsadığını söyledi. Polonya Merkez Bankası, ülkenin 2014-19 yılları arasındaki GSYİH büyümesinin yüzde 11’inin Ukraynalı göçmen işçilerden kaynaklandığını tahmin ediyor. Ukraynalıların ücretleri Polonyalılardan çok daha düşük ve Avrupa’da çalışan Ukraynalılar bazen işverenlerin pasaportlarını çaldığı ve onları istismar ettiği köleci çalışma koşullarına bile maruz kalıyor.
Kimin çıkarları daha önemli, Ukrayna’nın mı Batı’nın mı?
Batı’nın Ukrayna’nın yargı sistemi üzerinde kontrol sağlama arzusu bu kadar öncelikli zira Ukraynalı yargıçların birçoğunun ülkenin çıkarlarına ilişkin kendi anlayışları var ve bu anlayışlar Batı’nınkinden keskin bir şekilde ayrılıyor.
Yargı sistemindeki bu mücadele, Ukrayna tarımını özelleştirme mücadelesinde özellikle belirgin oldu. 2020 yılının sonlarında Anayasa Mahkemesi, 48 Ukraynalı parlamenterin, Zelenskiy tarafından yürürlüğe konulan tarım arazilerinin özelleştirilmesinin anayasaya aykırı olup olmadığının soruşturulması için yaptığı başvuruyu kabul etti. Parlamenterler, Ukrayna anayasasında yer alan “Toprak, devletin özel ilgi alanına giren başlıca milli servettir” hükmüne atıfta bulundular. Anayasa Mahkemesi’nden bir temsilci verdiği bir söyleşide mahkemenin Zelenskiy’in arazileri özelleştirmesini anayasaya aykırı olarak tanıma kararı alabileceğini belirtti. Anayasa Mahkemesi ve tarım arazilerinin özelleştirilmesiyle ilgili olarak Zelenskiy’in tarım politikasından sorumlu bakanı Roman Leşçenko şunları söyledi:
“Anayasa Mahkemesi mesele değil. Eğer Anayasa Mahkemesi yasayı iptal ederse, size söz veriyorum ki Yüksek Rada yasayı tekrar oylayacaktır. Bunun nedeni sürecin geri döndürülemez olmasıdır. Arazi sahibi olma hakkı gerçekleşecektir. […] Elimizde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yükümlülükleri var; Zelençuk ve Tsyutsyura davalarındaki kararlar vs. Ukrayna davasında Avrupa kurumunun Ukrayna’dan 7 milyon yurttaşımızın arazi sahibi olma hakkına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin uygulanmasını sağlamasını talep ettiği karar var.”
Ukrayna’daki kapitalist reformların “geri döndürülemez” olduğu mantığının çarpıcı bir kristalizasyonu. Ukrayna Anayasa Mahkemesi ne derse desin, Avrupa’nın mülkiyet hakkı konusunda söylediği daha önemli.
Anayasa Mahkemesi’nin Batı’nın (genelde Ukrayna devletinin ekonomik müdahalesini engellemek ve neo-liberalizmi sürdürmek için kullanılan) “yolsuzlukla mücadele reformlarının” Ukrayna anayasasına aykırı olup olmadığını soruşturmaya başladığı 2020 sonundaki bir başka adli krizde Zelenskiy, parlamentodan kendisine tüm Anayasa Mahkemesi yargıçlarını kovma hakkı verilmesini resmen talep etti. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde Anayasa Mahkemesi, bunu anayasa aleyhinde bir darbe girişimi olarak nitelendirdi. Zelenskiy’in planı o dönemde işe yaramamış olsa da 2022 yılı boyunca savaş dönemi kisvesi altında “sorunlu” Anayasa Mahkemesi yargıçlarının çoğu görevlerinden ayrıldı ya da kaçtı ve Mayıs 2022’de Zelenskiy’in eski düşmanı Aleksandr Tupitskiy’in (Anayasa Mahkemesi başkanı) tutuklandığı duyuruldu.
2022 yılının sonlarında Zelenskiy, Batı’nın uzun zamandır talep ettiği bir reform olan “Avrupa’ya Entegrasyon Yasası”nı imzaladı. Bu yasa, Anayasa Mahkemesi yargıçlarının seçim yöntemlerini değiştiriyor. Yasanın yürürlüğe girmesinden bu yana, seçim altı hukuk uzmanından oluşan bir komisyon tarafından belirleniyor: bunlardan üçü “bağımsız uzmanlar” (yani yerli Batı uşakları), geri kalanlar ise hükümet, parlamento ve diğer yargıçlar tarafından seçiliyor. Ukrayna Anayasa Mahkemesi artık Batı’nın çıkarlarına engel teşkil etmese de Batı yanlısı gazeteler Zelenskiy’e hala çok fazla güç verdiği için yasadan yine de memnun değil. Kuşkusuz yargı sisteminin tamamen “bağımsız uzmanların” kontrolü altında olmasını tercih ederler.
2020’deki Anayasa Mahkemesi krizi sırasında Uluslararası Şeffaflık Örgütü, mahkemenin “reformları ve Ukrayna’nın Avrupa ile bütünleşme sürecini nasıl yok ettiğinden” yakınmıştı. Yabancı bir STK için sıra dışı ama epey bilindik bir adımla, Batı reformlarına engel olan Anayasa Mahkemesi yargıçlarını istifaya çağırdı. Makale dikkat çekici bir soru sorarak devam ediyor: “Ülkeyi Anayasa Mahkemesi’nin kendi eylemlerinden nasıl koruyabiliriz? Mahkeme, anayasa tarafından korunuyor, dolayısıyla çalışma biçimin değiştirmenin kolay bir yolu yok.”
Tıpkı Toronto’da düzenlenen 2019 Ukrayna Reform Konferansı’nda neo-liberal reformların “geri döndürülemez” olarak nitelendirilmesi gibi bu makale de “Ukrayna için Rusya yanlısı, hatta tarafsız bir güzergâh seçilmesinin sonucu Ukraynalılar için kaos olacaktır. Son altı yılda buna karşı yapılan reformlar çok zor kazanıldı.”
Açıkçası, neo-liberal reformların geri döndürülemezliği, Rusya ile askeri yumuşamayı takip edecek ve iç iktisadi kalkınmaya odaklanacak daha sosyal demokrat bir hükümetin gelme ihtimalini dışlıyor.
Dünya Basını
Amerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar

Ekonomist Richard Wolff, akademisyen Cornel West ve siyaset bilimci Norman Finkelstein, katıldıkları ortak yayında Amerikan imparatorluğunun gerilemesini ve solun yapısal krizini değerlendirdi. Düşünürler, refah modelinin çöküşünden üniversitelerdeki sansüre ve Gazze soykırımına kadar uzanan başlıklarda toplumun içine sürüklendiği kurumsal inkâr ortamını eleştirdi.
ABD’li yayıncı Robinson Erhardt’ın YouTube şovunda bir araya gelen üç kıdemli düşünür, Amerikan siyasetindeki yapısal tıkanmayı, sol hareketin krizini ve ülkenin içine sürüklendiği derin inkâr ortamını ele aldı.
Yayına Massachusetts Amherst Üniversitesi Emekli Ekonomi Profesörü ve İşyerinde Demokrasi adlı sivil girişimin kurucusu Richard Wolff, Union İlahiyat Fakültesi Dietrich Bonhoeffer Kürsüsü Başkanı Cornel West ve Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü mezunu yazar Norman Finkelstein katıldı.
Toplantıda Amerikan imparatorluğunun gerileme süreci, işçi sınıfının dağılması, New York yerel siyasetindeki uzlaşmalar, aşırı sağın yükselişi ve üniversitelerdeki akademik baskılar ayrıntılı bir biçimde irdelendi. Katılımcılar, toplumun geniş kesimlerinin gerçeklerden kopmasına yol açan kurumsal mekanizmaları ve örgütlü halk gücünün yokluğunda siyasetçilerin hesap vermekten nasıl kaçındığını tartıştı.
“Hiçbir bireyin tek başına kurumsal bir etki yaratması mümkün değildir”
Program yöneticisi Robinson’ın seçimleri kazanan herhangi bir liderin ülkeyi gerçekten değiştirip değiştiremeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan akademisyen Cornel West, sistemin sınırlarına dikkat çekti. West, bireysel zaferlerin tek başına yapısal dönüşüm yaratamayacağını vurguladı.
West, “Yozlaşmanın, bürokratik ataletin ve Amerikan imparatorluğunun hem iç hem dış politikadaki kaldıraçlarını ellerinde tutan tekeller ile oligarşilerin ulaştığı seviye nedeniyle, zamana yayılan güçlü toplumsal hareketlere sahip olmak zorundasınız. Bu durum mücadeleyi bırakacağımız anlamına gelmez; yalnızca karşımızda ne olduğunu dürüstçe kavramamız gerektiğini gösterir” sözlerini kullandı.
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecini hatırlatan West, Amerikan imparatorluğu akıl almaz bir çürüme ve çöküş yaşarken ülkenin en köklü direniş geleneklerini canlı tutmaya çalıştıklarını belirtti. West, emperyalizme, kapitalizme ve beyaz üstünlükçülüğe karşı sahada somut birliktelikler kuran Paul Robeson, William Edward Burghardt Du Bois ve Harry Magdoff gibi figürlerin temsil ettiği ahlaki mirasa işaret etti.
“Ortada çalışan insanlar var ancak artık bir işçi sınıfı kalmadı”
Sözü devralan Norman Finkelstein, günümüz toplumunda radikal bir dönüşümü tetikleyecek nesnel bir siyasi gücün mevcut olmadığını dile getirdi. Karl Marx’ın kapitalizmin üretim birimlerini merkezileştirerek kitleleri kaynaştıracağı yönündeki öngörüsünü hatırlatan Finkelstein, bu yapının tamamen tasfiye edildiğini aktardı.
Finkelstein, “Marx kapitalizmin devasa üretim birimleri yaratacağını, kitleleri sosyalleştirip derin dayanışma bağları kuracağını ve sistemin merkezindeki bu gücün örgütlendiğinde çarkları durdurabileceğini söyledi. Fakat bu zemin artık yok; evet çalışan insanlar var ama klasik anlamda bir işçi sınıfı kalmadı çünkü herkes bütünüyle atomize edilmiş vaziyette” ifadelerini kullandı.
İnsanların parça başı ve güvencesiz işlere mahkûm edildiğini belirten Finkelstein, bu çalışma modelinde dayanışma duygusunun yeşeremeyeceğini söyledi. Finkelstein, “İnsanlar iş arkadaşlarını neredeyse hiç tanımıyor ve artık ekonominin merkezinde yer almıyorlar; en büyük dağıtım ağında bütün işçiler greve gitse bile alışveriş hemen geleneksel mağazalara kayar ve sistem işlemeyi sürdürür” diye ekledi.

“Seçmenlerinize yaptıklarınız için bir açıklama borçlu değil misiniz?”
Kurumsal yapıların ve sendikal tabanın gerilemesinin siyasetçiler üzerindeki denetimi bütünüyle ortadan kaldırdığına değinen Finkelstein, eleştirilerini New York Eyalet Meclisi Üyesi Zohran Mamdani üzerinden somutlaştırdı. Mamdani’nin belediye başkanlığı hedefine giden yolda temel ilkelerinden vazgeçtiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Mamdani göreve geldiğinde New York’un en zengin ailelerinden birine mensup olan Jessica Tisch’i emniyet müdürü olarak tutacağını söylüyor. Ardından Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesinin finanse ettiği Hakeem Jeffries’e destek vereceğini ilan ediyor ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna geldiğinde düzenlenen protestoya katılmayacağını belirtiyor” dedi.
Siyasetçinin bu kararları alırken halka tek bir tatmin edici gerekçe sunmadığını aktaran Finkelstein, sert tepki gösterdi. Finkelstein, “Senin için kapı kapı dolaşan doksan bin insan vardı; onlara yaptıkların için bir açıklama borçlu değil misin, neden on dördüncü Louis gibi davranıyorsun?” sözleriyle tepkisini paylaştı.
Mamdani’nin Netanyahu’yu New York’a geldiğinde tutuklayacağını vadedip ardından yasal olarak bunu yapamayacağını söylediğini hatırlatan Finkelstein, protestolara da katılmamasını eleştirdi. Finkelstein, geçmişte Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı rejimine karşı konsolosluk önünde yapılan eylemlerde belediye başkanlarının ve milletvekillerinin bizzat gözaltına alındığını hatırlattı.
Finkelstein, bir yöneticinin profesyonel hayatı dışında bir yurttaş olarak eylemlere katılabileceğini belirterek, “Seçmen tabanının kurumsal bir gücü olmadığı için hesap sorulamıyor; onu seçen insanlar sendikalarda örgütlü değil ve ‘Bir dakika dostum, senin seçim vaadin bu değildi’ diyemiyorlar” şeklinde konuştu.
“Karşımdaki inkâr dalgasının ulaştığı devasa boyut beni afallatıyor”
Ekonomist Richard Wolff, Finkelstein’ın tespitlerine katılarak Amerikan toplumunun her kademesine sinmiş olan inkâr psikolojisini değerlendirdi. Bir psikoterapistle evli olduğunu ve inkâr mekanizmasını gündelik hayatta yakından gözlemlediğini aktaran Wolff, rahatlatıcı hayallerin hakikatlerin üzerini örttüğünü söyledi.
Wolff, “Etrafımda gördüğüm inkâr seviyesi beni dehşete düşürüyor; insanlar rahatlatıcı mecazlara odaklanarak kendi uyuşukluklarında kalmayı seçiyorlar. Cornell Üniversitesinde bir öğrenci yurdunda genç bir kadının başına gelen korkunç olayları ve üniversitenin bunu gizlemek için nasıl bir inkâr kozası ördüğünü okuduğumda bunun hiç de istisnai olmadığını bir kez daha gördüm” dedi.
Görev yaptığı altı üniversitede ve büyük hastanelerde benzer skandalların kurum itibarını korumak adına örtbas edildiğini aktaran Wolff, aynı mantığın dış politikada da devrede olduğunu belirtti. Wolff, Birleşik Devletler ve İsrail’in düzenli olarak İran’ı hedef almasına rağmen basında daima karşı tarafın saldırgan olarak resmedildiğini dile getirdi.
Aynı çarpıtmanın Ukrayna savaşında da yaşandığına işaret eden Wolff, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün yirmi yıl boyunca Rusya sınırına doğru genişlemesinin görmezden gelindiğini aktardı. Wolff, ana akım medyanın bu kuşatmayı hesaba katmadan saldırıları sebepsiz gibi sunmasının arkasındaki psikolojik körlüğü sorguladı.
“Amerika küresel sömürgecilik mirasını devraldığı gerçeğini gizledi”
Finkelstein’ın 1960’lı yıllarda halkın yüzde sekseninin refah içinde yaşadığı düzenin bugün tükenip tükenmediği sorusunu yanıtlayan Richard Wolff, meselenin köklerinin sömürgecilik tarihine uzandığını belirtti. Avrupa’nın üç asır boyunca dünyayı yağmaladığını ve bunun 1884 Berlin Konferansı ile zirveye ulaştığını hatırlattı.
Wolff, “Kapitalizm küresel bir pazar yarattı ancak bu süreç Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da muazzam bir zenginlik biriktirirken dünyanın geri kalanının kaynaklarını kuruttu. Sömürgeci güçler arasındaki bu büyüme yarışı nihayetinde insanlık tarihinin en yıkıcı iki dünya savaşıyla kendi kendini yok etti” ifadelerini kullandı.
Birleşik Devletler’in coğrafi konumu ve yıkımdan uzak kalması sayesinde bu savaşlardan kazançlı çıkan tek güç olduğuna değinen Wolff, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği yirmi yedi milyon yurttaşını kaybederken Amerikan kaybının dört yüz bin civarında kaldığına işaret etti. Wolff, bu tarihsel farkın ekonomik sonuçlarını açıkladı.
Wolff, “aBD bombalanmadığı ve sömürgelerini kaybetmediği için Avrupalıların boşalttığı bütün sömürge alanlarını devraldı. İngilizler Hindistan’dan, Fransızlar Afrika’dan çekildiğinde yerlerine Amerikan ordusu ve şirketleri girdi; ardından ‘Biz sömürgeci değiliz, demokrasi taşıyoruz’ diyerek bu mirası inkâr ettiler” dedi.
Avrupa’nın artık kıtaya yönelen küresel tepkiler karşısında önemsizleştiğini ve adeta turistik bir alana dönüştüğünü kaydeden Wolff, Almanya’da Friedrich Merz ve Fransa’da Emmanuel Macron gibi liderlerin meşruiyet kaybı yaşadığını vurguladı.
“Sistem artık nüfusun yüzde sekseninin aleyhine işleyecek biçimde çöktü”
Finkelstein, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ekonomik denklemde toplumun yüzde sekseninin kazandığı, yüzde yirmisinin ise sistemin dışında kaldığı günlerin tersine döndüğünü ifade etti. Bugün ise tablonun tamamen tersine döndüğünü ve sistemin yalnızca yüzde yirmilik bir azınlığa hizmet ettiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Bugün Amerika’da sistem nüfusun yüzde sekseni için iflas etmiş durumda; en iyi örgütlenmiş radikal hareket bile iktidara gelse mevcut yapının sınırları içinde bu dengenin yeniden halkın lehine çevrilmesi mümkün mü, yoksa sistem tüm potansiyelini tüketmiş mi bulunuyor?” sorusunu yöneltti.
Wolff bu tespiti onaylayarak, Amerikan imparatorluğunun tıpkı bitmiş bir evliliği kabullenemeyen çiftler gibi derin bir inkâr içinde bocaladığını söyledi. Sağcı seçmenlerin “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganına sarılmasının da aslında ülkenin artık harika olmadığının üstü kapalı bir itirafı olduğunu vurguladı.
Wolff, “Yetmiş yıllık antikomünist propagandanın ardından Amerikan işçi sınıfı sağa yöneldi çünkü Donald Trump her şeyi sihirli bir biçimde geri getireceğini vadetti. Fabrikaların geri döneceğini söyledi ancak hiçbir şey geri gelmedi; sağın bu vaatleri yerine getiremediği anlaşıldığında halk tıpkı 1930’larda olduğu gibi yeniden sola yönelecektir” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise bu iyimser yaklaşıma karşı çıkarak sendikalı işçi oranının yüzde sekize kadar gerilediğini ve üretim merkezlerinin tasfiye edildiği bir yapıda klasik manada bir işçi sınıfının kalmadığını tekrarladı. Bernie Sanders’ın servetin ve gücün bir avuç azınlığın elinde toplandığı yönündeki tespitinin doğruluğunu hatırlatarak, bu güce meydan okuyacak örgütlü bir odağın eksikliğini vurguladı.
“Bu koşullar altında ortaya yalnızca sol bir popülizm çıkabiliyor”
Tartışmaya dahil olan Cornel West, güçlü bir sınıf bilincinin ve örgütlenmesinin bulunmadığı Amerikan imparatorluğunda varılabilecek en ileri noktanın sol popülizm olduğunu aktardı. West, Birleşik Devletler’de sermayenin işçi sınıfı hareketlerini tarih boyunca acımasızca ezdiğine işaret etti.
West, “Lenin Amerika’yı sermaye diktatörlüğü olarak tanımlarken işçilerin 1935 yılına kadar toplu sözleşme hakkına dahi sahip olamadığını kastediyordu; Arjantin bu hakka Birleşik Devletler’den tam yüz yıl önce, 1836’da kavuşmuştu. Amerika’da özel şirketler eyalet ordularından daha büyük özel dedektif orduları besliyordu; böylesi bir baskı altında sınıf bilinci nasıl kök salabilir?” diye sordu.
Sınıf bilincinin bastırıldığı bu atmosferde ortaya çıkan sol popülizmin ırkçılık ve sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmekte zorlandığını belirten West, yerli halkların yok sayıldığını ve köleleştirilen siyah işçilerin geleneksel ücretli emek kalıplarına sığdırılamadığını aktardı. Bernie Sanders’ın kampanyalarında da bu sınırlarla karşılaştıklarını dile getirdi.
West, “Bernie ile yüzlerce miting yaptık ancak siyah toplumun tarihsel deneyimine ve maruz kaldığı beyaz üstünlükçü mirasa tam anlamıyla hitap edemedik. Siyah özgürlük mücadelesinden gelen pek çok insan neoliberal Demokrat Parti tarafından esir alınmıştı ve onların gözünde bizler organik bağı olmayan yabancılar gibi kaldık” ifadelerini kullandı.
Demokratik Sosyalistlerin tabanının da sanayi işçilerinden ziyade soylulaştırma mağduru eğitimli orta sınıflara kaydığını kaydeden West, bu dönüşümün hareketin dinamiklerini değiştirdiğini açıkladı.
“Sıradan insanların tükenen umutları beni tarifsiz bir öfkeye boğuyor”
Genç kuşakların her siyasi atılımın ardından uğradığı hayal kırıklığına değinen Norman Finkelstein, Mamdani’nin sergilediği uzlaşmacı tavrın kitlelerde yarattığı duygusal yıkımı anlattı. Finkelstein, Bernie Sanders’ın 2016 ve 2020 hezimetlerinin ardından gençlerin yeniden harekete geçtiğini ancak hızla moralsizliğe itildiğini aktardı.
Finkelstein, “Mamdani ne yapıyor; gençlerin umutlarını örgütledi, insanlar sokaklara döküldü ama sen gidip yıllardır kafamıza cop indiren polis teşkilatının müdürünü yerinde tutuyorsun. Netanyahu’yu tutuklayacağını söyledikten sonra New York sokaklarındaki kitlesel gösteriye bile gitmiyorsun; bir insan kaç kez hayal kırıklığına uğradıktan sonra tamamen pes eder?” diye sordu.
Gençlerin bu tür tavizler karşısında çaresizliğe sürüklendiğini belirten Finkelstein, halkın oyunu sadece sempatik bir tebessüm görmek için vermediğini dile getirdi. Finkelstein, siyasi hesap verebilirlik mekanizmaları kurulmadığı sürece bu döngünün kırılamayacağını ifade etti.
Cornel West ise gençlerin bu süreçte tarihten ders çıkarması gerektiğini söyleyerek, Mamdani’nin Demokrat Parti içindeki konumuna işaret etti. West, genç aktivistlerin bu figürlerin hızla sistem içine çekilebileceğini önceden görmeleri gerektiğini aktardı.
West, “Gençlerin büyümesi ve tarihi anlaması şart; Demokrat Parti geleneğinden gelen Mamdani’nin kolaylıkla Barack Obama’nın zeki, yaratıcı ve Müslüman bir versiyonuna dönüşebileceğini kavramak zorundalar. Biz bunu en başından beri söylüyorduk; partiye ve yeni göçmen elitlerine olan bağlarını yakından izlemek gerekiyordu” uyarısında bulundu.
Mamdani’nin New York’u yalnızca yeni göçmenlerin kenti olarak tanımlamasını da eleştiren West, bu söylemin kentin yüzyıllardır yerleşik olan siyah nüfusunu ve geçmişteki köle emeğini görünmez kıldığını söyledi.
“Demokrat Parti bizi pusuladan silmek için yirmi milyon dolar harcadı”
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecinde Yeşil Parti ile yaşadığı ayrışmayı anlatan Cornel West, üçüncü partilerin de benzer zaaflar taşıdığını dile getirdi. Parti yönetimiyle yaşanan yaklaşım farkları ve kaynak dağılımındaki uyuşmazlıklar nedeniyle bağımsız hareket etme kararı aldığını açıkladı.
West, “Yeşil Parti çatısı altına girdiğimde siyah özgürlük mücadelesinden, Martin Luther King’den ve Kara Panterler hareketinden bahsettiğimde rahatsız oldular; bana ‘Bizim partimiz bunlarla ilgili değil’ dediler. Oysa ben hem inancımı hem sosyalist ilkelerimi bu mücadelelerden alıyorum; sonunda kendi yoluma gitmek zorunda kaldım” dedi.
Yirmi altı eyalette seçmenlerin adını pusulaya doğrudan yazabildiği, on altı eyalette ise resmi olarak pusulaya girmeyi başardıkları tarihi bir kampanya yürüttüklerini belirten West, Demokrat Parti’nin baskılarına maruz kaldıklarını söyledi.
West, “Demokrat Parti sırf bizim adımızı oy pusulalarından kazımak için yirmi milyon dolar harcadı, sonra da utanmadan serbest seçimlere bağlı olduklarını iddia ettiler. Kuzey Karolina ve Pensilvanya yüksek mahkemelerine kadar taşınan davalarla boğuştuk; egemen partiler bağımsız sesleri boğmak için ellerindeki her aracı kullanıyor” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise Bernie Sanders’ın kimliğini geri plana itip bütünüyle sağlık şirketlerine, Wall Street tekellerine ve milyarderlere odaklanan saf bir sınıf siyaseti izlediğini hatırlatarak, West’in kişisel ve ırksal vurguları öne çıkarmasının benzer bir kitle bağı kurmayı zorlaştırıp zorlaştırmadığını sordu. West ise siyahların tarihsel acılarını ve katliamları dışarıda bırakan hiçbir siyasi hareketin içinde yer almayacağını ifade etti.
“Toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür”
Eski televizyon sunucusu Tucker Carlson’ın İsrail’in Gazze saldırılarına yönelik eleştirileri ve Donald Trump ile yollarını ayırması üzerinden sağ figürlerle taktiksel işbirlikleri kurulup kurulamayacağı tartışıldı. Richard Wolff, aşırı sağdaki bu çözülmelerin sola alan açabileceğini belirterek ilkeli temasların mümkün olduğunu kaydetti.
Finkelstein ise Carlson’ın göçmen karşıtı pozisyonunu hatırlatarak çok daha temkinli bir hat çizdi. Carlson’ın Gazze konusunda sokakta yürümesine karşı çıkmayacağını ancak milyonlarca insanın kitlesel olarak sınır dışı edilmesini savunan bir anlayışla siyasi ortaklık kurulamayacağını açıkladı.
Finkelstein, “Duygusal bir dil kullanmak istemem ama toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür; hiçbir hukuki denetim, mahkeme kararı veya idari kısıtlama tanımadan insanları apar topar toplamak anlamına gelir. İnsanları terörize eden, aileleri ve çocukları birbirinden ayıran bir anlayışı bir kenara koyup diğer başlıklarda anlaşıyoruz diyemezsiniz” vurgusunu yaptı.
Wolff ise göçmen emeğinin Amerikan kapitalizmini ayakta tutan asıl unsur olduğunu belirtti. Ülkedeki nüfus artışının durma noktasına geldiğini aktaran Wolff, sınır dışı politikalarının ekonomik açıdan da sistemi felce uğratacak bir intihar niteliğinde olduğunu ifade etti.
“Her göçmene ve yurttaşa koşulsuz bir iş garantisi sağlanabilir”
Finkelstein, New York’taki inşaat sektöründe Meksikalı göçmenlerin düşük ücretlerle ve güvencesiz biçimde çalıştırılmasının yerel azınlıklar ve çalışanlar arasında yarattığı gerilimleri gündeme getirdi. Finkelstein, bu rekabet ortamında adil bir göçmenlik politikasının nasıl kurgulanması gerektiğini sordu.
Richard Wolff, çözümün piyasa mantığının tamamen dışına çıkılarak üretilebileceğini söyledi. Sorunun ekonomik değil siyasi bir irade eksikliği olduğunu dile getirdi.
Wolff, “Çözüm son derece basittir; ülkedeki tüm göçmenlere ve yerleşik yurttaşlara devlet tarafından koşulsuz iş garantisi sağlanmalıdır. Eğer on iki milyon insanı istihdam ederseniz, kapitalist sistemde her çalışan kendine ödenenden daha fazla değer üretir; dolayısıyla yaratılan bu artı değer programın maliyetini fazlasıyla karşılar ve hiçbir hayırseverliğe ihtiyaç kalmaz” dedi.
Geçmişte işsizliğin yüzde üçe kadar gerilediği dönemleri hatırlatan Wolff, tam istihdamın hayal olmadığını ve çeşitli ülkelerde uygulandığını belirtti. Finkelstein ise sanayi üretiminin Çin’e kaydığı bir dönemde bu modelin uygulanabilirliği konusundaki kuşkularını koruduğunu aktardı.
“Almanya ucuz Rus enerjisini keserek kendi sanayisini yok etti”
Avrupa’da sağ partilerin yükselişinin arkasında yatan ekonomik çöküşü analiz eden Richard Wolff, Almanya örneğine odaklandı. Alman sermayesinin Birleşik Devletler’e olan mutlak sadakati yüzünden kendi sanayi altyapısını tahrip ettiğini dile getirdi.
Wolff, “Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik mucizesi gökten zembille inmedi; Sovyetler Birliği’nden ve ardından Rusya’dan aldıkları kıtanın en ucuz petrol ve doğalgazı sayesinde bu başarıyı yakaladılar. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’dan enerji alımını durdurdular ve Amerikan sıvılaştırılmış gazına üç dört katı fiyat ödemeye başladılar” ifadelerini kullandı.
Bu tercihin Alman sanayisini yüksek maliyetli ve rekabetsiz bir konuma ittiğini kaydeden Wolff, Çin’in ucuz ve kaliteli sanayi ürünlerinin pazarı domine ettiği bir dönemde bunun intihar anlamına geldiğini belirtti. Almanya İçin Alternatif partisinin yükselişinin tam da bu noktadan beslendiğini söyledi.
Wolff, “Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif partisinin ilk vaadi Ukrayna desteğini kesmek, ikincisi ise Rusya ile ilişkileri sıfırlayarak ucuz enerji musluklarını yeniden açmaktır. Eğer bunu yaparlarsa Rusya kamuoyunun gözünde tehdit olmaktan çıkıp kurtarıcıya dönüşecek ve Avrupa’nın jeopolitik dengesi tamamen sarsılacaktır” öngörüsünde bulundu.
“Gazze soykırımı benim açımdan asla aşılamaz bir kırmızı çizgidir”
Siyasette pragmatizm ve ahlaki ilkeler arasındaki dengeye değinen konuşmacılar, ittifakların sınırlarını masaya yatırdı. Finkelstein, siyasette uzlaşmaların kaçınılmaz olduğunu ancak bazı olayların her türlü pragmatik hesabı geçersiz kıldığını ifade etti.
Finkelstein, “Geçtiğimiz başkanlık seçiminde Joe Biden’a oy vermeyi kesinlikle reddettim çünkü Gazze’de yaşananlar benim için aşılamaz bir kırmızı çizgidir. Donald Trump’ın daha kötü olabileceğini bilmeme rağmen devam eden bir soykırıma onay veremezdim; bazı suçlar vardır ki orada pragmatizm biter” dedi.
Cornel West bu duruşu destekleyerek, geçmişte Amerika’daki kölelik ve ırk ayrımcılığı düzenlerine karşı tavizsiz bir tutum takınmayan hiçbir siyasetçinin meşru görülemeyeceğini hatırlattı. Barack Obama’ya yönelik eleştirilerini de tazeleyen West, cezaevi sisteminde ezilen milyonlarca siyah gencin görmezden gelinmesini affedilemez bir pragmatizm olarak niteledi.
West, kölelik karşıtı mücadelenin öncülerinden Frederick Douglass’ın siyahların haklarını savunurken yerli halkların sürülmesine sessiz kaldığını ve hatta Kanada ile Dominik Cumhuriyeti’nin işgalini desteklediğini anımsatarak, tarihsel figürlerin de ahlaki zaaflarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini aktardı.
“Geçmişin sendikal dayanışma bağları artık bu çağda geri getirilemez”
Söyleşinin son bölümünde emek hareketinin yeniden örgütlenmesi olasılığı tartışıldı. Wolff, 1929 Büyük Buhranı sonrasında John Lewis öncülüğünde kurulan Sanayi Kuruluşları Kongresinin vasıflı ve vasıfsız tüm işçileri bir araya getirerek devrim yarattığını ve parça başı çalışan milyonlarca modern emekçinin de yeni bir dayanışma modeli kurabileceğini dile getirdi.
Finkelstein ise bu görüşe mesafeli durduğunu ve fabrikalardaki fiziksel birlikteliğin ürettiği organik kültürün yerinin doldurulamayacağını ifade etti. Finkelstein, geçmişte sendika liderlerinin tüm toplum tarafından tanındığını ve grevlerin şehir hayatını durdurma gücü olduğunu hatırlattı.
Finkelstein, “Eskiden New York’ta Mike Quill grev ilan ettiğinde bütün metro ve otobüs hatlarının duracağını bilirdik, her ev bu gücü hissederdi. İşçiler yirmi otuz yıl aynı fabrikada omuz omuza çalışır, ‘Birimize yapılan haksızlık hepimize yapılmıştır’ şiarını yaşardı; güvencesiz ve dağınık serbest çalışanların arasından böyle bir sınıf bilinci ve dayanışma kültürü çıkamaz” dedi.
West ise tarihin öngörülemez olduğunu belirterek, eski modeller geri gelmese bile insanların yeni direniş ve örgütlenme biçimleri yaratacağını dile getirdi.
“Amerikan imparatorluğu çocuksu bir masumiyet zırhının arkasına sığınıyor”
Program yöneticisi Robinson’ın Amerikan toplumunu saran inkâr perdesinin arkasında kimlerin olduğu sorusunu yanıtlayan Cornel West, yazar Du Bois’nın tespitlerine gönderme yaptı. Amerika’nın hakikatten korkan ve yalanların etkinliğine sığınan bir kültüre sahip olduğunu ifade etti.
West, “Amerika tarih boyunca var olmuş yetmiş imparatorluk arasında imparatorluk olduğunu inkâr eden tek devlettir; Avusturya-Macaristan ya da Rusya imparatorluk olduğunu kabul ederken, Amerika özgürlük imparatorluğu olduğunu iddia eder. Yerli soykırımı, köleleştirilen siyahlar ve oy hakkı olmayan işçiler üzerinde yükselen bu yapı kendisini masum bir adem gibi görür” şeklinde konuştu.
Herman Melville’in ünlü romanındaki Pequod gemisinin beyaz balinanın peşinde kendi yıkımına sürüklenmesini hatırlatan West, Amerikan sisteminin de dizginlenemeyen bir açgözlülükle kendi çöküşünü hazırladığını vurguladı. West, Gazze’deki vahşeti kırk yıldır haykıran Finkelstein gibi isimlerin dışlanmaya çalışılmasının da bu inkâr refleksiyle bağlantılı olduğunu belirtti.
“Üniversite yönetimlerinin boyun eğmesi beni kesinlikle şaşırtmadı”
2024 baharında Amerikan üniversitelerinde Filistin’e destek amacıyla kurulan öğrenci kamplarının polis zoruyla dağıtılması ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması konusu da ele alındı. Finkelstein ve Wolff, üniversite yönetimlerinin sermaye ve iktidar baskısı karşısında anında geri adım atmasına hiç şaşırmadıklarını aktardı.
Richard Wolff, Paul Sweezy ve Paul Baran gibi marksist akademisyenlerin Soğuk Savaş döneminde üniversitelerden nasıl tasfiye edildiğini bizzat yaşadıklarını hatırlattı. Wolff, Amerikan akademisinin kurumsal itibar ve bağış gelirlerini her türlü akademik özgürlüğün üzerinde tuttuğunu vurguladı.
Wolff, “Harvard, Stanford ya da Yale gibi kurumların temel önceliği daima kendi kurumsal şöhretlerini korumak ve Silikon Vadisi sermayesiyle aralarını iyi tutmak olmuştur; sınıflarda ne anlatıldığı yöneticilerin umurunda değildir. Bu nedenle öğrencilerin hak arayışlarını bir çırpıda ezmelerine en ufak bir şaşkınlık duymadım” dedi.
Cornel West de Harvard’daki görevinden ayrılış sürecini ve Filistin haklarını savunduğu için nasıl hedef tahtasına konduğunu aktararak, neo-faşist baskılar karşısında üniversite yönetimlerinin derhal teslim olduğunu kaydetti.
“Chomsky olmasaydı adım hiçbir zaman duyulmamış sıradan bir sayıdan ibaretti”
Yayın, katılımcıların kişisel muhasebeleri ve akademik geçmişlerine dair anlatılarıyla tamamlandı. Norman Finkelstein, dönemin tanınmış siyaset teorisyeni Sheldon Wolin ve tarihçi Arno Mayer ile yaşadığı zorluklara değinirken, düşünce hayatındaki en belirleyici desteği dilbilimci Noam Chomsky’den gördüğünü dile getirdi.
Finkelstein, “Eğer Noam Chomsky yanımda durmasaydı bugün hiç kimse benim adımı duymamış olurdu, sistemin içinde kaybolmuş sıradan bir sayıdan ibaret kalırdım. Bugün onu küçümsemek moda haline gelmiş olsa da benim de aralarında yer aldığım pek çok insanın entelektüel varlığını borçlu olduğu kişi odur” sözleriyle konuşmasını sonlandırdı.
Üç düşünür, Amerikan siyasetinin içine düştüğü derin krizden çıkışın ancak hakikatle yüzleşmek ve halkın temel ihtiyaçlarına dayanan sahici bir mücadele hattı örmekle mümkün olabileceğini belirterek yayını noktaladı.
Dünya Basını
Prof. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor

Ekonomist Prof. Richard Wolff, Batı dünyasının üç asırlık küresel sömürgeci hakimiyetinin sonuna geldiğini ve egemen sınıfların bu gerçeği inkar ederek iç baskıyı artırdığını belirtti. ABD’nin aynı anda üç savaş cephesine sürüklendiğini kaydeden Wolff, nükleer kıyamet göze alınmadıkça Rusya ve Çin destekli İran ittifakının askeri yollarla mağlup edilemeyeceğini vurguladı.
Batı dünyasında derinleşen ekonomik daralma, sokaklara taşan toplumsal öfke ve uluslararası arenadaki hegemonya kaybı, sistemik bir krizin göstergeleri olarak değerlendiriliyor.
Massachusetts Amherst Üniversitesi Ekonomi Emekli Profesörü ve New York New School Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi Prof. Richard Wolff, Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi siyaset bilimci Prof. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programında konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Wolff, ABD ve Avrupa’nın içinde bulunduğu çalkantıyı yalnızca kısa vadeli siyasi dalgalanmalarla açıklamanın yetersiz kalacağını belirtti. Yaşananların, Batı merkezli üç yüz yıllık sömürgecilik ve kapitalist dünya pazarı hakimiyetinin nihai tükeniş aşaması olduğunu vurgulayan ekonomist, egemen sınıfların gerçekliği inkar ederek hem içeride baskıyı artırdığını hem de dışarıda kaybedilmiş savaşlara sarıldığını dile getirdi.
Programın açılışında Prof. Glenn Diesen, küresel tahakkümü sürdürmenin maliyetinin içerideki refah, güvenlik ve demokratik denetim talepleriyle çatıştığını belirtti.
Diesen, “İmparatorluk gücü zayıfladığında geçmişte yönetilebilen tüm bu ekonomik, siyasi ve toplumsal çelişkiler yüzeye çıkıyor; hem ABD’de hem de Avrupa’da siyasi meşruiyet krizine, artan eşitsizliğe ve huzursuzluğa tanık oluyoruz” sözleriyle tartışmanın çerçevesini çizdi.
Diesen’ın bu tespitlerine katılan Prof. Richard Wolff, tablonun büyüklüğünü üç asırlık tarihsel bir kesitle özetledi. Wolff, 17’nci, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda inşa edilen ve bizzat Karl Marx’ın kapitalizmin feodalizm karşısındaki ilerici kazanımı olarak nitelediği birleşik dünya pazarının sonuna gelindiğini söyledi.
Avrupalı güçlerin kurdukları bu küresel ekonominin zengin merkezine kendilerini yerleştirdiklerini hatırlatan Wolff, dünyanın geri kalanının yalnızca hammadde, gıda ve ucuz iş gücü kaynağı olarak görüldüğünü vurguladı. Bugün Avrupa’da yükselen krizin faturasının göçmenlere kesilmesini sert bir dille eleştiren Wolff, bu yaklaşımı iktidarların sorumluluktan kaçma refleksi şeklinde değerlendirdi.
Sömürgeci geçmişin yarattığı tarihsel adaletsizliğe dikkat çeken Wolff, “Avrupa ve ABD’nin uyguladığı sömürgecilik, dünyanın geri kalanını sorunlarını çözmek için zenginliğin götürüldüğü yere taşınmayı düşünmeye sevk etti. Şimdi bu, bizim zenginliğimizden pay almak istemeleri gerekçesiyle onlara karşı çirkin bir davranış olarak görülüyor; tarihçiler gelecekte bu kibirli tutuma ve en sıradan gerekçelerle kendilerini aklamaya çalışan liderlere hayretle bakacak” ifadelerini kullandı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel hakimiyetin el değiştirdiğini kaydeden Wolff, iki büyük savaşın Avrupalı güçleri tükettiğini ifade etti. Bu süreçte sömürge imparatorluklarının mirasçısı haline gelen ABD’nin tek kutuplu bir dünya imparatorluğu kurduğunu hatırlatan Wolff, Washington’ın yüzyıllar boyunca biriken Avrupa merkezli mirası devraldığını ve bunun rantını yediğini belirtti.
Daha önce krizlerin imparatorluk zenginliğini ilk kaybeden Avrupa’da çok daha sert ve hızlı patlak vereceğini düşündüğünü söyleyen Wolff, bu öngörüsünü gözden geçirmek zorunda kaldığını anlattı. Küresel sömürgecilik karşıtı dalganın nihai hedefinde tek kutuplu simge olan ABD’nin yer aldığını belirten Wolff, buna karşın Avrupa’daki çözülmenin beklenenden çok daha dramatik ilerlediğini aktardı.
“Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor”
Avrupa sokaklarındaki huzursuzluğun temel nedenlerine değinen Wolff; Fransa, Belçika, İspanya ve İtalya’da yükselen eylemlerin ekonomik kökenlerine işaret etti. İspanya’da meselenin yüksek kiralar ve barınma krizi etrafında şekillendiğini, benzer sıkıntıların tüm kıtaya yayıldığını bildiren ekonomist, eylemcilerin şiddet yanlısı olarak yaftalanmasını reddetti.
Asıl şiddet kaynağının yönetimler olduğunu söyleyen Wolff, “Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor. Ukrayna’da Rusya ile çatışmaya giriyorlar ve Rusya’ya karşı sergilenen bu saldırgan tutumla meşrulaştırılan yeniden silahlanmayı finanse etmek için iç harcamaları acımasızca kesiyorlar” şeklinde konuştu.
Rusya tehdidinin Batı televizyonları için kurgulanmış bir histeri olduğunu kaydeden Wolff, halkın bu çelişkiyi net biçimde gördüğünü anlattı. Fransa’da greve giden öğretmenlerin sınıflardaki fareleri protesto ettiğini, emekli olan veya ayrılan öğretmenlerin yerine yenilerinin atanmadığını ve öğrenci-öğretmen oranının feci düzeylere gerilediğini hatırlattı.
Eğitimdeki yetersiz fonlama sorununun İngiltere başta olmak üzere bütün kıtada yaşandığını bildiren Wolff, patlamanın ilk olarak Fransa’da yaşanmasının bir gelenek olduğunu söyledi. Fransız halkının devrimci geçmişine değinen Wolff, “Onları bekletirseniz delirtici bir sabırla beklerler, ama bekleyiş bittiğinde doğrudan sokağa çıkarlar” dedi.
Tarihsel dönüşümlerin aniden hızlandığını vurgulayan Wolff, Vladimir Lenin’e atfedilen ünlü söze atıfta bulundu. Yıllarca hiçbir şeyin değişmediği dönemlerin ardından onlarca yılın birkaç haftaya sığdığı anların yaşandığını belirten Wolff, Fransa’daki öfkenin uzun süredir biriktiğini ve geri adım atmayacağını söyledi.
Fransız polisinin sokaktaki sert tutumunu ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza dairesinin yabancılara yönelik operasyonlarına benzeten Wolff, erken aşamada aşırı güç kullanarak toplumu sindirme taktiğinin her zaman işe yaramayacağını bildirdi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un halkın taleplerine karşı yalnızca boş söylemler ürettiğini aktardı.
Macron yönetiminin eğitim harcamaları ve bütçe konusundaki somut önerilere sokağa çıkma yasaklarıyla yanıt verdiğini belirten Wolff, “Gözaltına alınanların büyük kısmı reşit bile değil, fiilen çocuk yaştalar. Çocukları dövüyor, göçmenleri suçluyor ve taleplere yanıt vermeyi reddediyorlar; bu, iflas etmiş bir hükümetin tanımıdır” değerlendirmesinde bulundu.
ABD ile Fransa arasındaki sınıf mücadelesi reflekslerini de kıyaslayan Wolff, Birleşik Otomotiv İşçileri sendikası lideri Shawn Fain’in genel grev çağrısı yaptığını ancak bu grev için 1 Mayıs 2028 tarihini hedeflediğini belirtti. Fransa’da ise genel grev kararının birkaç hafta içinde uygulamaya konulduğuna işaret eden ekonomist, iki ülke arasındaki örgütlenme ve siyasi eylem bilinci farkının altını çizdi.
“Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir”
Prof. Glenn Diesen’ın Batılı liderlerin bu istisnacılık çağının sona erdiğini anlayıp anlamadıkları yönündeki sorusunu yanıtlayan Wolff, egemen sınıfların tam bir bilişsel inkar içinde yüzdüğünü belirtti. Günümüz siyasetinin geçmişe sığınan tuhaf bir nostaljiye teslim olduğunu kaydetti.
Batı’da Rusya’ya karşı akıl dışı bir histeri yaşandığını ifade eden Wolff, “Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir. Rusya’da 1989’dan beri yaşanan her şeye rağmen, Vladimir Putin sanki reenkarne olmuş Jozef Stalin’miş ve Rusya Sovyetler Birliği’nden bile daha saldırganca Avrupa’yı tehdit ediyormuş gibi tuhaf bir mantık yürütüyorlar” dedi.
Bu nostaljik yanılsamanın yalnızca Avrupa ile sınırlı olmadığını, ABD’de Donald Trump’ın ülkenin mutlak küresel hakimiyete sahip olduğu 1980’lerin karikatüründe yaşadığını aktardı. Demokrat Parti’nin de farksız bir çizgide yer aldığını belirten Wolff, tanınmış bir Demokrat siyasetçinin ara seçimleri kazanmaları halinde Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganını sahiplenmeleri gerektiğini savunduğunu anlattı.
Demokrat Parti yönetiminin Rusya konusunda en az Avrupalı liderler kadar şahinleştiğini belirten Wolff, Joe Biden’ın Putin karşıtlığı üzerinden itibar devşirmeye çalıştığını söyledi. Hillary Clinton’ın yakın zamanda Trump’ı İran’a askeri müdahalede bulunup işi bitirmemekle eleştirdiğini hatırlatan Wolff, partinin asıl önceliğinin Cumhuriyetçilerle mücadele etmek değil, parti içindeki sol kanadı bastırmak olduğunu dile getirdi.
Soğuk Savaş dönemine ilişkin yerleşik kabulleri de sorgulayan Wolff, o dönemin yalnızca Washington ile Moskova arasındaki bir dış rekabet olmadığını ifade etti. Soğuk Savaş’ın asıl olarak ABD içinde iş dünyası ve Cumhuriyetçi Parti tarafından Franklin D. Roosevelt’in Yeni Düzen programını ortadan kaldırmak için yürütülen bir iç savaş olduğunu anlattı.
Büyük Buhran döneminde iki sosyalist ve bir komünist partinin desteklediği güçlü sendikal hareket sayesinde iş dünyasının ağır şekilde vergilendirildiğini belirten Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sermayenin intikam aldığını kaydetti. Sovyetler Birliği’ni nihai kötülük ilan eden iş çevrelerinin, ülkedeki tüm sosyal reform savunucularını ajan, vatan haini ve Sovyet yanlısı olarak yaftaladığını bildirdi.
Julius ve Ethel Rosenberg’in idam edilmesinin bu iç tasfiyeyi dini bir haçlı seferine dönüştürmek için kullanıldığını hatırlatan Wolff, Amerikan toplumunun zihninde sol kavramların kasıtlı biçimde çarpıtıldığını söyledi. Üniversitede ders verirken öğrencilerinin komünist, sosyalist, Marksist, anarşist ve terörist kelimelerini eşanlamlı gördüklerine tanık olduğunu ifade etti.
Eğitim müfredatına yedirilen yoğun antikomünist propagandaya rağmen genç kuşaklarda muazzam bir zihniyet kırılması yaşandığını belirten Wolff, kamuoyu araştırmalarına dikkat çekti. Gallup tarafından yapılan anketlerde 34 yaş ve altı nüfusun çoğunluğunun kapitalizm yerine sosyalizmi tercih ettiğini beyan etmesinin olağanüstü bir gelişme olduğunu aktardı.
Gençlerin sosyalizmin kuramsal ayrıntılarını bilmediğini kabul eden Wolff, “Mevcut durumdan duyulan derin hoşnutsuzluk, kapitalizmin berbat olduğu söylemiyle ifade ediliyor. Beş on yıl öncesine kadar solcular dışında kimsenin ağzına almadığı kapitalizm sözcüğü, artık her çevre tarafından açıktan ve olumsuz bir tonda rahatça telaffuz ediliyor” dedi.
“Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama gürültüden kimse sizi duymuyor”
Küresel krizlerin dış siyasete yansımalarını değerlendiren Wolff, ABD ve İsrail’in tutumunu uçuruma sürüklenen bir trene benzetti. Batı’nın çöküş sürecindeki sömürgeci reflekslerinin dünyayı büyük bir yıkıma doğru ittiğini vurguladı.
İçerideki tıkanıklık büyüdükçe liderlerin gözlerini dışarıdaki düşmanlara çevirdiğini belirten Wolff, “Bir çayırda oturmuşsunuz ve karşınızdaki raylarda taş bir duvara doğru hızla ilerleyen bir lokomotif görüyorsunuz. Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama lokomotifin gürültüsünden kimse sesinizi duymuyor; insanların taş duvara çarpışını çaresizce izlemek gibi bir durum bu” ifadelerini kullandı.
İsrail ve ABD’nin sömürgeciliğin yaşayan son iki fiili aktörü ve simgesi olduğunu kaydeden Wolff, İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’ı içine alan bir “Büyük İsrail” projesi peşinde koşmasını akıl dışı bulduğunu belirtti. Yedi milyonluk bir nüfusun kendisini tüm Arap ve İslam coğrafyasının askeri öncüsü sanmasının imkansız bir senaryo olduğunu ekledi.
Washington’ın ise aynı anda üç farklı savaşın içine çekildiğini vurgulayan Wolff; Ukrayna, İran ve İsrail’e verilen sınırsız desteğin Amerikan kaynaklarını tükettiğini aktardı. İngiltere’nin Suudi Arabistan’ı Husilere karşı desteklemek için savaş uçaklarını devreye soktuğu yönündeki haberleri hatırlatarak, eski ve yeni imparatorlukların artık oynayamayacakları rollere soyunduklarını kaydetti.
İran’ın tarihsel olarak sömürgecilik karşıtı direnişin en somut örneği olduğunu savunan Wolff, İngiliz emperyalizminin bölgede bıraktığı mezhepsel ve dinsel bölünmelerin bugün BRICS gibi yapılar içinde aşıldığını anlattı. Farklı inanç ve kültürlerden gelen halkların bir araya geldiği bu yeni birliğin Batılı liderlerin kabusu olduğunu belirtti.
Avrupa’nın Rusya’ya dönük öfkesinin arkasında da bu dönüşümün yattığını söyleyen Wolff, Vladimir Putin’in artık kendisini Avrupalı saymadığını ve yönünü Doğu’ya çevirdiğini ilan etmesiyle Batı tarafından bir dönek olarak görüldüğünü dile getirdi. Çin’in yıllar önce Yunanistan’ın Pire Limanı’nı devralmasını örnek göstererek, Batı’nın yasaklama ve kısıtlama çabalarına karşın Çin’in dünya çoğunluğunun desteğini arkasına alıp yoluna devam ettiğini ifade etti.
Batı’nın karşı karşıya olduğu cephenin büyüklüğünü kavrayamadığını belirten Wolff, “Yalnızca İran’la değil, arkasındaki Rusya ve Çin ittifakıyla savaşıyorsunuz. İran’ı askeri yoldan mağlup etmeniz imkansız, çünkü bunu başarmak için Rusya ve Çin’i yenmeniz gerekir; bu da ya nükleer kıyametle sonuçlanır ya da asla gerçekleşmez” değerlendirmesini yaptı.
Avrupalı liderlerin tarihsel kibir içinde yaşadıklarını belirten Wolff, Karl Marx’ın Hegelci diyalektiğine işaret etti. Her tezin kendi antitezini doğurduğunu ve yeni bir sentezin ortaya çıktığını hatırlatan ekonomist, Batı hegemonyasının ürettiği antitezin son üç yüz yıl boyunca olgunlaştığını ve artık olayları bizzat yönettiğini vurguladı.
Çin’in hiçbir savaşa doğrudan dahil olmadan, Afrika’daki Cibuti üssü dışında askeri yayılmacılığa girişmeden küresel krizin tüm getirilerini topladığını söyleyen Wolff, bölgedeki çatışmalarda her iki tarafın da Çin üretimi insansız hava araçlarını kullandığını hatırlattı. Pekin yönetiminin hiçbir maliyet ödemeden teknolojisini savaş ortamında test etme fırsatı bulduğunu ekledi.
Eski Batı dünyasının gerçeklikle olan bağını tamamen kopardığını belirten Wolff, geçmiş askeri başarısızlıklara rağmen aynı hedeflere yönelmenin anlamsızlığını vurguladı. Yeterli mühimmatı dahi kalmayan yönetimlerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etmek uğruna savaşı tırmandırdığını belirten ekonomist, tükenmiş atlara bahis oynamanın hiçbir mantığı olmadığını dile getirdi.
Wolff, Batı yönetici sınıfı içinden bu gidişata açıkça dur diyecek aklı başında liderlerin çıkmamasını büyük bir trajedi olarak niteleyerek konuşmasını tamamladı.
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum










