Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Ukrayna’nın yağmalanmasında Kanada’nın rolü

Yayınlanma

Çevirmenin notu: 2014 yılındaki Maydan darbesi, ulusötesi şirketlerin Ukrayna kaynaklarından yararlanmaları için en ideal ortamı yaratmış oldu. Talanın başlangıcı, şüpheye mahal yok ki 1992’de aranmalı. 30 yıldır ulusötesi tarım ve biyoteknoloji firmaları, Ukrayna’nın tarım ve hayvancılık yasalarına sürekli olarak müdahale ediyor. Ukrayna’nın yakın tarihine dair çalışmalarıyla tanınan yazar Peter Korataev, Batı’nın Ukrayna’nın tarım sektöründe uyguladığı talanı anlattığı yazı dizisinin üçüncü bölümünde Kanada’nın rolüne ışık tutuyor.

***

Kanada, Ukrayna’nın neo-liberalleştirilmesinde nasıl kilit rol oynadı?

Peter Korotaev

The Canada Files

17 Mayıs 2023

Editörün notu: Bu yazı, Kanada ve daha geniş anlamda Batı’nın, Maydan darbesi sonrası sadık bir hükümeti, sıradan Ukraynalıların ciddi zararına olacak şekilde tarımı özelleştirmek için nasıl kullandığına dair üç bölümlük yazı dizisinin üçüncü bölümü. Bu bölüm, bu dizinin birinci ve ikinci bölümlerinde anlatıldığı üzere Kanada’nın Ukrayna’nın yıkıcı ekonomik serbestleştirilmesinin gerçekleştirilmesindeki rolüne odaklanıyor.

Ukrayna’nın özelleştirilen tarımı: Küresel gıda güvenliğinin aç garantörü

2019’da Toronto’da düzenlenen “Ukrayna Reform Konferansı”

“Ukrayna Reform Konferansı”, NATO ülkeleri, G7, Avrupa Birliği ve özel düşünce kuruluşlarından siyasi liderleri Ukrayna ekonomisini reforme etmeyi amaçlayan başlıca reformlara dahil eden ve her yıl düzenlenen bir etkinlik.

“Reform”, Batı destekli Maydan darbesinin ardından 2014 sonrası Ukrayna’sında liberallerin en sevdiği kelimelerden biri. Sadık yabancı müttefikler tarafından savunulan ve Ukrayna’yı içinde bulunduğu yoksulluktan kurtarmak adına tasarlanmış bir dizi girişimi ima ediyor. Gerçekte ise önceki iki makalenin konusu olan neo-kolonyal iktisadi liberalleşmeyi tanımlamanın siyasi olarak iğdiş edilmiş bir yöntemi.

Maydan sonrası Ukrayna’da görülen zararlı reformlardan biri de 2017’de gıda fiyat düzenlemelerinin kaldırılması oldu. Ticaretin serbestleştirilmesi sonucunda Ukrayna’nın yerli gıda üretiminin yok olmasıyla birlikte, bu durum gıda kıtlığına ve birçok Latin Amerika ülkesinin seviyelerini bile aşan açlığa yol açtı.

Chrystia Freeland, Justin Trudeau ve diğer NATO ülkeleri ile Ukrayna’dan delegelerin katıldığı 2019’daki Ukrayna Reform Konferansı’nda tüm olağan şüpheliler hazır bulundu. Gündemdeki en önemli konu “Ukrayna’daki reformların geri döndürülemezliği” idi. Söz konusu reformların istenmemesinin yanı sıra “geri döndürülemezlik” bir grup yabancı ülkenin belirli bir ülkede iktisadi reformların uygulanmasını savunması için pek de demokratik bir yol gibi görünmüyor. Fakat bu Ukrayna Reform Konferansı için fırsat!

Aslında bu reformların “geri döndürülemezliği” demokrasi arayışını doğrudan dışlıyor. 2021 yılı, Yaşam İçin Muhalefet Platformu (OPFL) gibi siyasi parti liderlerinin başkanlık kararnamesiyle hukuki açıdan şaibeli bir şekilde cezalandırılmasına tanık oldu. Esas olarak Ukrayna’nın güneydoğusundaki sanayi işçilerini temsil eden, barış yanlısı ve IMF aleyhtarı bir platformu savunan bu parti, seçmenler arasında sürekli olarak üst sıralarda yer alıyordu. 2021’in başında, anketlerde Zelenskiy’in “Halkın Hizmetkârı” partisinin ardından genellikle yakın bir farkla ikinci geliyordu. Zelenskiy’in 2021’de OPFL’nin medyadaki sesi ve önde gelen siyasetçilerine yönelik tek taraflı yasak ve yaptırımlarının ardından parti seçmenlerinin üçte birini kaybetti. IMF destekli ekonomik serbestleşmenin olumsuz etkilerini anlatan ilişkili medya grupları da 2021 yılında Zelenskiy’in Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyi’nin talimatıyla, hukuk sistemi içindeki yasal süreçleri çiğneyerek kapatıldı. Bunlar arasında ZiK, Strana, 112, NewsOne ve Ukrlive yer alırken, Zelenskiy sosyal demokrat muhalif medya kaynağı Strana’nın genel yayın yönetmenine bile yaptırım uyguladı. Böylesine kaba bir sansürün gerekçesi belirsizdi ve Avrupa Gazeteciler Federasyonu tarafından eleştiri aldı.

Batı da muhalif partilerin susturulmasında suç ortağıydı; ABD’li yetkililer Zelenskiy ile aynı safta yer alarak Batıya entegrasyonu eleştiren Ukraynalı siyasi figürlere yaptırım uyguladı. Yabancı ülkelerdeki muhalif figürler ABD’ye doğrudan bir tehdit oluşturmadığından, yaptırım uygulamak hukuken (hukuki usûl) saçma. OPFL’ye bağlı bağımsız parlamenter Andrey Derkaç yaptırım uygulananlardan biriydi; Batıda daha ziyade Hunter Biden’ın Ukrayna’daki yolsuzluk ilişkilerini gün ışığına çıkarmasıyla tanınıyordu.

Ayrıca Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı askeri harekatının birinci yılına uzun bir makalede (Zelenskiy hükümeti tarafından yaptırıma tabi tutulan) Strana medya portalı, “Rusya yanlısı” partilerin ve medyanın yasaklanmasının Rusya’yı 2022’de savaşa iten kırılma noktası olduğunu savundu. Daha yakın tarihli bir Rus muhalif gazetede çıkan köşe yazısı da bu argümanı tekrarladı. Tüm barış yanlısı ve jeopolitik tarafsızlık yanlısı siyasi güçlerin yasaklandığı göz önüne alındığında, Ukrayna’nın demokratik yollarla tarafsız ve NATO üyesi olmayan bir ülke olarak kalması için artık makul bir umut kalmamıştı.

2019’da Toronto’da düzenlenen konferansta ne tür “reformlar” kutlanmıştı? Ukrayna Reform Konferansı, Ukrayna’daki “reformların” en büyük “başarılarından” birinin tıbbın serbestleştirilmesi olduğunu ilan etti; bu reform, yaptırımlara maruz kalan sol eğilimli Ukraynalı medya grupları tarafından düzenli olarak eleştirilmişti. Söz konusu reformlardan önce Ukrayna, çeşitli uzman doktorların bulunduğu geniş bir Sovyet modeline sahipti. Reformdan sonra pek çok sağlık personeli işini kaybetti ve uygun fiyatlı uzman doktorların yerini Batılılaşmış pratisyen hekimler ve özel klinikler aldı. Bu reformun beyni olan Ulyana Suprun — kendisi ABD doğumlu ve Maydan darbesinden hemen sonra göreve geldi — bu reform nedeniyle Ukrayna’da nefret objesi; kendisine sıklıkla “Ölüm Doktoru” deniyor.

Aynı zamanda Sergey Sternenko gibi neo-Nazi gazilerin de yakın bir hamisi. 2020’de işkence ve gasp suçlarından yargılanan Sternenko (ayrıca silahsız bir adamı kameralar önünde bıçakla öldürdü ama bunun için hiçbir zaman mahkeme önüne çıkarılmadı), elbette “vatanseverliği” nedeniyle serbest bırakıldı (2014 Maydan darbesinin ilk katılımcılarından ve neo-Nazi örgütü “Sağ Sektör”ün liderlerinden biriydi). Suprun, 2020’deki duruşmasına gelmiş ve kefaletini ödemeyi teklif etmişti.

Tıbbın serbestleştirilmesi, Ukrayna’nın sağlık ve refah alanında bir diğer “taçlandırıcı başarısında” kolaylaştırıcı oldu; ülke dünyadaki en yüksek Kovid ölüm oranlarından birine sahip. Suprun’un özelleştirilen küçük klinikler ve yetersiz finanse edilen kamu hastaneleri sistemi nedeniyle Ukrayna’daki hastanelerde düzenli oksijen stoku bulunmuyordu. Bu arada komşu Belarus’un Sovyet tarzı sağlık sistemi dünyadaki en düşük Kovid ölüm oranlarından birine sahip olmasına sebep oldu. Belarus’ta yalnızca 7 bin 118 kişi veya nüfusun yüzde 0,07’si Kovid’den hayatını kaybederken (herhangi bir karantina olmaksızın) Ukrayna’da 111 bin kişi Kovid’den hayatını kaybetti. Ukrayna’nın nüfusunun Belarus’tan yaklaşık 3,5 kat daha büyük olduğu düşünüldüğünde bu dikkate değer bir istatistik.

2020 yılında Ukrayna Sağlık Bakanı, Suprun’un reformlarını sürdürmenin 50 bin sağlık çalışanının işten çıkarılmasını ve 300 hastanenin kapatılmasını gerektireceğini belirtti. Zelenskiy hükümeti, Suprun’un sağlık sistemini ne kadar yetersiz finanse ettiğinden şikâyet ederken yine de neo-liberal reformlarını sürdürmeye olan bağlılığını resmi olarak belirtti. Ukrayna’daki psikiyatrik bakım tesislerinde çalışan sağlıkçılar Suprun’un reformlarının ne anlama geldiğini ifade ederek sık sık protesto gösterileri düzenlediler:

  • Sektördeki çalışanların yüzde 30’unu işten çıkarıyor;
  • Suprun’un reformlarından sonra psikiyatrik bakım tesisleri için ayrılan bütçe yarı yarıya azaltıldı;
  • Doktorların maaşlarını ayda 140 Amerikan dolarına düşürürken, iş yüklerini artırdı;
  • Rehabilitasyon merkezlerini kaldırarak psikiyatrik hastaların sokağa çıkmaya zorlanmasına yol açtı.

Ukrayna’da liberal reformlar “geri döndürülemez” nitelikte. Bu yıkıcı reformları eleştiren medya kuruluşları ve siyasetçiler demokratik olmayan bir şekilde sansürleniyor. Batıya dönük bu liberalleşme Ukraynalıların sağlığını olumsuz etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda ekonomiyi de sanayisizleştiriyor.

Kanada ile Ukrayna arasındaki ticaret

2016 yılında Kanada ve Ukrayna, 2017 yılında yürürlüğe giren bir ticaret anlaşması (CUFTA) imzaladı. Görünürde bu ikili ticarette pozitif bir gelişme gibi görünse de 2021 istatistikleri Ukrayna’nın 261 milyon dolarlık Kanada malı ithal ettiğini ama kendi malından yalnızca 160 milyon dolar ihraç ettiğini gösterdi.

Ticaretin yapısı da son derece dengesiz. 2021 yılında Ukrayna’nın en çok ihraç ettiği ilk üç ürün demirli metaller, bakır/bakır ürünleri ve işlenmiş bitkisel ürünler (ayçiçeği yağı) oldu. Kanada’nın en çok ihraç ettiği ürünler ulaşım malları, deniz ürünleri, nükleer reaktörler, kazanlar, makineler ve hava taşıtlarıydı. Kanada’nın yüksek teknoloji ürünleri ihracatı 2020 yılına kıyasla yüzde 147 oranında arttı.

Ukrayna sadece düşük ücretli vasıfsız işçi gerektiren ucuz hammadde ihraç ederken, Kanada yüksek ücretli, vasıflı işçi gerektiren daha pahalı mamul mallar ihraç ediyor. Bu da Ukrayna’nın düşük ücretli el işçileri ülkesi olarak daha da “uzmanlaşmasını” teşvik ediyor. Bu yazı dizisinin birinci bölümünde gördüğümüz üzere Ukrayna’nın tarımsal hammadde ihracatçısı olarak uzmanlaşması milyonlarca işçiyi işinden ederek onları Polonya gibi AB ülkelerinde aşırı sömürülen göçmen işçiler olarak çalışmaya zorladı ve böylece ekonomik büyümelerini teşvik etti.

Kanada’nın Ukrayna ile yaptığı serbest ticaret anlaşması, ülkenin Batılı ortaklarıyla yaptığı diğer STA’lar gibi, esasında Ukrayna’ya karşı son derece eşitsiz. STA’yı destekleyenler, Ukrayna’nın Kanada’ya yaptığı ihracatın yüzde 98’ine uygulanan gümrük vergisini iptal ederken, Kanada’nın Ukrayna’ya yaptığı ihracatın sadece yüzde 72’sine uygulanan gümrük vergisini iptal ettiği için STA’nın Ukrayna’ya Kanada’dan daha fazla fayda sağladığını iddia ediyor. Dikkat edilmesi gereken ilk husus, STA’nın tüm gümrük vergilerinin 7 yıl sonra kaldırılmasını öngördüğü. Bu arada, Kanada’nın gümrük vergisinden muaf tuttuğu yüzde 72’lik mallar arasında sığır eti ve işlenmiş gıda yer alıyor.

Bu durum Ukrayna’nın hayvancılık ve gıda işleme sektörlerini daha da etkileyecektir ki bu sektörler, son makalelerimizde de gösterildiği üzere 2014’ten sonra ticaretin neredeyse tamamen serbestleştiği koşullarda dış rekabetin baskısı altında keskin bir düşüş yaşadı. Kanada ile imzalanan STA da erken ve “yumuşak” aşamasında bile bu eğilime katkıda bulunuyor. Dolayısıyla bu dizinin ikinci bölümünde gördüğümüz üzere Kanada’nın Ukrayna’nın domuz eti konusunda en önde gelen kaynakları arasında yer alması şaşırtıcı değil. Bu, Ukrayna’nın ihraç ettiğinden çok daha fazlasını ithal ettiği ve on yıllardır yerli üretimi azalan pek çok gıda ürününden biri.

CUFTA’nın Ukrayna’nın lehine olmamasının bir diğer nedeni de Kanada’nın ithal mallara uyguladığı devasa tarım tarifelerinin birçoğunu yürürlükte tutması. Öte yandan Ukrayna’nın serbestleştirilmiş tarımı, benzer şekilde koruyucu tarifelere sahip değil. Bu, gelişmekte olan dünyayla “serbest ticaret” söz konusu olduğunda Batı’nın ikiyüzlülüğünün bariz bir örneği. CUFTA, aralarında kümes hayvanları ve süt ürünleri, yumurta ve şekerin de bulunduğu 108 tarım ürünü grubunu Kanada’ya gümrüksüz ithalattan muaf tutuyor. Bu dizinin birinci ve ikinci bölümlerinde incelendiği üzere bu sektörler diğer Batılı üreticilerin sınırsız rekabeti nedeniyle sürekli olarak gerilemekte olduğundan, bu durum özellikle Ukrayna için sıkıntı yaratıyor.

Muaf tutulan bu mallar, küçük ithalat kotalarının ötesinde hala Kanada’nın devasa gümrük vergilerine (birçoğu ithal ürünün fiyatının yüzde 100’ünden fazla, örneğin kanatlı hayvan eti için yüzde 238’lik olağanüstü bir gümrük vergisi) tabi. “Serbest ticaret” için çok fazla. Ukraynalı ihracatçılar sonunda bu mallar için Kanada pazarına eşit erişim elde etseler bile o zamana kadar Ukrayna’nın tarımı ekonomik serbestleşme nedeniyle o kadar harap olacak ki, bundan yararlanamayacak.

Bu arada Kanada-Ukrayna Ticaret Odası, Ukrayna’nın bu STA’dan faydalanacak tek somut sektörlerinin IT hizmetleri, giyim, ayakkabı, mobilya, çikolata ve diğer şekerlemeler olacağını öngördü. Bu bağlamda dönemin Ukrayna Devlet Başkanı Pyotr Poroşenko’nun “Roshen” şirketi aracılığıyla şekerleme sektöründen milyarlarca dolar kazandığını hatırlatmakta yarar var. Adı geçen diğer sektörler, Ukrayna’nın sanayisizleşme ve düşük ücretli atölyelerde üretilen düşük teknolojili, emek yoğun ürünlerde uzmanlaşma eğilimini temsil ediyor.

IT, Ukrayna’da genellikle ekonominin önde gelen sektörü olarak kabul ediliyor. Ancak Ukraynalıların sadece küçük bir azınlığı başarılı bilgisayar programcısı olabiliyor ve birçoğu fırsat verildiğinde kalıcı olarak göç edecektir. STA taraftarı Ukraynalı bir yayın, STA’nın Ukrayna açısından faydalı olduğunun kanıtı olarak Ukrayna’nın Kanada’ya IT hizmet ihracatındaki artışı gösteriyor.

Ukrayna’nın Kanada ile ticari ilişkilerindeki eşitsizlik hizmetler alanında da kendini gösteriyor. 2017 yılında Ukrayna’nın Kanada’ya yaptığı hizmet ihracatının yüzde 62’sini IT hizmetleri oluştururken, Kanada’nın Ukrayna’ya yaptığı hizmet ihracatının yüzde 61’ini devlet ve kamu hizmetleri oluşturuyor. Özünde CUFTA, Kanada’nın Ukrayna hükümetini yönetmesini sağlarken Kanadalı bilişim şirketleri de düşük ücretli Ukraynalı bilişim işçilerine iş yaptırabiliyor.

Sanayisizleşme eğilimi, Kanada ile Ukrayna arsındaki yüksek teknolojili gaz türbini ve otomobil üretimine ilişkin ticarette açıkça görülüyor. 2011 yılında Kanada’ya 20,6 milyon dolar değerinde gaz türbini ihraç eden Ukrayna, 2021 yılında sadece 4,6 milyon dolar değerinde gaz türbini ihraç etti. Ukrayna’nın Kanada’ya ihracatı arasında otomobillerin de yer alması kolaylıkla yanlış anlaşılabilir. Bu daha ziyade, tipik olarak tarımcı batı Ukrayna atölyelerinde üretilen ve daha sonra batı Avrupa otomobil firmaları tarafından otomobil montajında kullanılan otomobil kablolarına işaret ediyor.

Kanada ile imzalanan STA da her iki ülkedeki üreticilere devlet alımlarına eşit erişim imkânı sağlıyor. Kanada-Ukrayna Ticaret Odası Başkanı Emma Touros’un ifadeleriyle: “Yabancı şirketler artık kamu alım projelerine eşit erişime sahip. CUFTA, Kanadalı şirketlere keşfetmeleri için pek çok avantaj sağlayan modern bir anlaşma”. Kanada’nın endüstriyel gelişimi Ukrayna’nınkinden çok daha ileri düzeyde olduğu için yabancı devlet alımlarında avantaj Kanada’ya aitken, Ukrayna endüstrisine sunulan devlet desteği fırsatları göz ardı ediliyor.

Maydan darbesi sonrası Ukrayna, 2016 tarihli Ukrayna-AB Serbest Ticaret Ortaklık Anlaşması ve 2016 tarihli DTÖ kapsamındaki Devlet Alımları Anlaşması gibi, her ikisi de zengin Batılı ülkelere Ukrayna devlet alımlarına serbest erişim sağlayan başka anlaşmalar da yaptı. Bu anlaşmalar, AB ve ABD tarafından 2020-21’de Ukrayna hükümetine 3739 sayılı yasa tasarısı yoluyla endüstriyel korumacılık teşebbüsünün kabul edilemez olduğunu söylediğinde gerekçe gösterildi. Bu yasa tasarısı, ABD ve AB de dahil olmak üzere çoğu ülkede olduğu gibi Ukraynalı üreticilere devlet alımlarında imtiyaz tanıyacaktı. Ukrayna bu baskı sonucunda tasarıyı AB ve Kuzey Amerika’nın Ukrayna’nın devlet alımlarına erişimine izin verecek şekilde değiştirdi. Yasayı öneren ve savunan İktisadi Kalkınma Bakanlığı ve Parlamento İktisadi Kalkınma Komisyonu, Ukrayna’nın devlet alımlarının yüzde 40’ının yabancı üreticilerden yapıldığı, AB ve ABD’nin ise devlet alımlarının sırasıyla sadece yüzde 8 ve yüzde 5’ini yabancılardan sağladığı gerçeğine dikkat çekti.

CUFTA’nın Ukrayna’ya karşı taraflı olduğu, Ukrayna’nın Kanada’dan ithalatı yüzde 93 artarken Kanada’ya ihracatının sadece yüzde 76 arttığı ve halihazırda fazla olan ticaret açığının daha da büyüdüğü 2017 yılı sonunda bile görülebiliyordu.

Uzun vadeli ticaret istatistikleri incelendiğinde Kanada ile imzalanan STA’nın ticari ilişkileri geliştirmek adına çok az şey yaptığı ortaya çıkıyor. Kanada istatistikleri Ukrayna’nın Kanada ile en son 2012 yılında ticaret fazlası (artı 15,7 milyon Amerikan doları) verdiğini iddia ediyor. 2014 öncesi en büyük açık (eksi 63 milyon Amerikan doları), neo-liberal ve Batı yanlısı Ukraynalı lider Yuşçenko’nun görevi bırakmasının ardından Yanukoviç hükümetinin ilk yılı olan 2010’da yaşanmıştı. 2013 yılında Ukrayna’nın ticaret açığı 97 milyon Amerikan doları iken, 2014 darbesinden sonra bu rakam büyük ölçüde arttı. 2016 yılına gelindiğinde Ukrayna, Kanada ile 158 milyon dolarlık bir ticaret açığı gördü.

Kanada ile ticaret açığı 2021 itibariyle azalmış olsa da daha da büyük bir sorun Ukrayna ile Kanada arasındaki ticaretin düşük hacmi olarak kaldı. Ukrayna’nın 2021’de Kanada’ya ihracatı 2011’dekinden sadece 3 milyon dolar daha yüksekti ve toplam ticaret cirosu 400 milyon doların altındaydı.

Tarım “yardımı” ve hibeler

Kanada’nın Ukrayna’da ne tür bir tarım görmek istediğine dair durum, yardım projelerinin seçiminde anlaşılabilir. 2015 yılında Kanada Dış Ticaret Bakanı Ed Fast, 2014 darbesinin ardından Ukrayna’nın ekonomik serbestleşme reformları için 52 milyon Amerikan doları yardım yapılacağını açıkladı.

Bu projelerden biri Ukraynalı hububat yetiştiricilerine 13,5 milyon dolarlık yardımdı. Kanada, Ukrayna tarımının çeşitlendirilmesini desteklemek yerine Ukrayna’nın bir mısır, buğday ve ayçiçeği yağı ülke genelinde büyük monokültür tarımının daha da geliştirilmesini teşvik etmeyi tercih etti. Bu dizinin ikinci makalesinde de gördüğümüz üzere bu tür yoğun monokültür tarım, gıda güvensizliğini ve uzun vadede tarım arazilerinin bozulmasını daha da kötüleştiriyor.

Bu dizinin birinci bölümünde, “Ukrayna Arazi Şeffaflığı Projesi” tarafından yapılan ve arazi özelleştirmesinin daha yüksek bir GSYİH büyüme oranını beraberinde getirdiği ve arazi piyasasına daha fazla kısıtlama getirilmesinin (yabancıların erişiminin kısıtlanması dahil) büyüme oranını düşürdüğünü iddia eden bir çalışmayı ele almıştık. İlginçtir ki bu STK Avrupa Birliği (AB) ve Dünya Bankası (DB) tarafından finanse ediliyor ve DB’de çalışan bir iktisatçı olan Klaus Deininger tarafından yönetiliyor. Dünya Bankası Grubunun kurucu üyesi olan Kanada, en büyük 11. hissedar konumunda ve 25 üyeli İcra Direktörleri Kurulu’nda diğer batılı ülkelerle birlikte daimî bir koltuğa sahip. Kanada, DB bütçelerinin yönünü belirlemede büyük bir güce ve etkiye sahip; esasında, yoksul ülkelere kredi ve hibeler için DB’nin imtiyazlı bütçesine en fazla bağış yapan altıncı ülke.

Oakland Enstitüsü adlı düşünce kuruluşu tarafından yakın zamanda yapılan bir çalışma, bu finans kuruluşlarının (ve Avrupa Birliği’nin) Ukrayna’da tarım özelleştirmesinin hızlandırılmasındaki rolüne ışık tuttu. Yevromaydan’dan önce bile Dünya Bankası 2013 yılında devlet arazilerinin özelleştirilmesi ve Ukrayna’da tarım arazilerinin çoğunluğunu oluşturan şahıslara ait arazilerin özelleştirilmesi için 89 milyon dolarlık bir kredi sağlamıştı. IMF, 2015’te 17,5 milyar dolar ve 2018’de 3,9 milyar dolar kredi verdi ve her ikisi de arazi özelleştirmesine bağlıydı. IMF, 2017 yılında tekrar toprak reformu çağrısında bulunduktan sonra Ukrayna bakanlıkları ve Dünya Bankası ile birlikte toprak özelleştirmesini organize etmek üzere bir çalışma grubu kurdu.

Ukrayna’da arazilerin özelleştirilmesi konusunda Dünya Bankası da önemli bir rol oynadı. Dünya Bankası, 2019 yılında tarım piyasasının serbestleştirilmesi için 200 milyon dolarlık bir kredi vereceğini açıkladı. Banka, 2020 ve 2021 yıllarında Ukrayna için “tarım arazileri için şeffaf bir piyasa oluşturulması” ve diğer neo-liberal özelleştirme reformları amacıyla toplam 700 milyon Amerikan doları tutarında iki krediyi onayladı. Zelenskiy’in 2020’de arazi alım satımına ilişkin moratoryumu kaldırmasının nedeni, IMF’nin bunu 5 milyar dolarlık kredi için şart koşmasıydı.

Tarımsal kapasitenin felce uğratılması: Batı’nın Ukrayna’ya sözde ‘yardımı’

Bu dizinin ikinci yazısında, büyük tarım holdinglerine Ukrayna hükümeti tarafından nasıl büyük teşvikler verildiğini incelemiştik. Kanada destekli bu finans kuruluşları Ukrayna’da tarımın özelleştirilmesi için agresif bir şekilde zorlamakla kalmadı, aynı zamanda tarımsal yardımları, Ukrayna’nın toplam tarım arazilerinin yalnızca yüzde 12’sini ekmelerine rağmen, Ukrayna’nın azalan gıda arzının yüzde 50’sinden fazlasını üreten küçük ve orta ölçekli çiftçiler yerine sistematik olarak büyük tarım holdinglerine yönlendirdi.

Oakland Enstitüsü’nün bulgularına göre, Dünya Bankası 2004 yılından bu yana Ukrayna’nın en büyük tarım holdinglerine 1 milyar dolar kredi sağladı. DB’nin kredi politikası, küçük çiftçilerin (şu ana kadar sadece 2 bin tanesi) bu fonlara ancak gelecekteki hasatlarını teminat olarak kullanmaları halinde erişebilmelerini öngörüyor. DB, küçük çiftçilere kredi vermek için özel bir fon oluşturdu ama bu fon sadece 5 milyon Amerikan doları içeriyor.

Oakland’ın araştırması aynı zamanda Batı’nın Ukrayna tarım ticareti üzerindeki kontrolünü borç kozu aracılığıyla nasıl kullandığını da kapsamlı bir şekilde belgeliyor. Örneğin Ukrayna’nın en büyük tarım işletmelerinden biri ve kontrol edilen arazi yüzölçümüne göre dünyanın sekizinci en büyüğü olan UkrLandFarming’in 2020 yılına kadar Kanada’nın İthalat-İhracat Ajansı da dahil olmak üzere Batılı alacaklılara 1,25 milyar Amerikan doları borcu tahakkuk etti. Bu, alacaklılar tarafından 2016-17 yıllarında 500 milyon Amerikan doları tutarında Eurobond’un yeniden yapılandırılması 6 bin çalışanın işten çıkarılmasına neden oldu.

Kısacası Batı’nın Ukrayna’ya verdiği tarım yardımının her zaman açık — ve sürekli başarılı olan — bir amacı var: Ukrayna’nın tarım piyasasını serbestleştirmek. Bu “yardım”, Ukrayna tarımının bu dizinin ikinci bölümünde gördüğümüz üzere çıkarları Ukraynalıların çoğunun çıkarlarıyla net bir şekilde çelişen büyük tarım holdingleri tarafından domine edilmesini sürekli olarak tahkim ediyor.

Liberalleşme yanlısı “Ukraynalı seslere” yapılan sponsorluk

ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşarı ve Ukrayna’da 2014 yılında gerçekleşen rejim değişikliğinin başat aktörlerinden biri olan Victoria Nuland, 2014 yılında ABD’nin son 30 yılda Ukrayna’da “demokrasiyi teşvik etmek” için 5 milyar dolar harcadığını söyleyerek övünmüştü. Ukrayna, 2021 yılında USAID fonlarının ulaştığı ülkeler arasında Avrupa’da bir numaraydı (sadece o yıl 300 milyon dolar). Kanada, 2014-2021 yılları arasında Ukrayna’ya yardım için 890 milyon Kanada doları harcadı. Bu yardımın 250 milyon dolardan fazlası kalkınma yardımı, 100 milyon dolardan fazlası Ukrayna ordusu ve polisine yönelikti ve 890 milyon doların geri kalanı da insani yardımdı.

“İnsani” yardım, Batı’nın Ukrayna üzerindeki nüfuzunun önemli bir vektörü oldu. Batı, Ukrayna’da güya “sivil toplum inşa etmek” için muazzam miktarda para harcadı. Bunun daha doğru bir tanımı, Batı’nın Ukraynalı kentli entelektüel sınıfın önemli bir bölümünü satın aldığı ve hatta yarattığı olabilir.

Örneğin Kanada 2014 ve 2017 yılları arasında “Ukrayna’da araştırmacı gazeteciliğin güçlendirilmesi” için 2,2 milyon Kanada doları ve 2015 ve 2017 yılları arasında “Ukrayna’da Demokratik Partilerin ve Sivil Toplum Örgütlerinin Güçlendirilmesi” için 2,9 milyon Kanada doları harcadı. Kanada ayrıca 2016 ve 2018 yılları arasında “Ukrayna’da reform ve sosyal uyum diyaloğuna” 500 bin Kanada doları harcadı. Program Doğu Ukrayna’ya odaklanmış ve “Ukrayna’nın merkezi hükümeti ile bölgesel paydaşlar arasındaki diyalog çabaları” yoluyla “sosyal gerilimleri azaltmayı” ve “sosyal uyumu artırmayı” amaçlamıştı. Ağırlıklı olarak sanayileşmiş Doğu Ukrayna’nın AB ortaklık anlaşmasının temsil ettiği yıkıcı ekonomik serbestleşmeye her zaman çoğunlukla karşı olduğu göz önüne alındığında, bu tür bir “yardımın” lazım görülmesi şaşırtıcı değil.

Batı tarafından dikey yönlü hareket kabiliyeti verilen ve Ukrayna’nın görece ayrıcalıklı bir azınlığı olan “sivil toplum”, sponsorlarının amaçlarını savunuyor. Sözüm ona siyasi bilince sahip Ukraynalıların bu sesi, Batı’da işitilen tek ses zira Batı tarafından yaratıldı. Araştırmacı gazetecilikleri, özelleştirme ve ekonomik serbestleşmenin yarattığı sosyal sorunlardan ziyade şahısların yolsuzluk skandallarına odaklanıyor.

Batı tarafından öne çıkarılan “Ukraynalı sesler”, “Ukrayna’nın toprak reformuna”, yani arazi özelleştirmesine ihtiyacı olduğunu vurgulama fırsatını asla kaçırmıyor. Batı tarafından finanse edilen bu “Ukraynalı sesler”, Ukraynalıların çoğunluğunun bu reforma karşı olduğunu kabul etmekle beraber bunun fırsatçı politikacılar tarafından yapılan “zayıf gerekçeli ancak duygu yüklü argümanların” sonucu olduğunu savunuyor. Ukrayna’nın en etkili gazetesi olan Ukrainska Pravda, USAID ve — o da arazi özelleştirmesinin hızlandırılmasını teşvik etme fırsatını asla kaçırmayan — Açık Toplum Vakfı gibi diğer Batılı liberal yapılar tarafından finanse ediliyor.

Bu neo-liberal reformları eleştiren Ukraynalı politikacılar bunu “kendi devletimiz aleyhine çalışan, Batı parasıyla kontrol edilen bir yabancı gazeteci ordusunun” sesi olarak tanımladılar. Ekonomik serbestleşme ve NATO militarizasyonu peşindeki bu Batılı casuslar ordusu, Mustafa Nayyem gibi Batı tarafından finanse edilen gazetecilerin AB ile serbest ticaret anlaşması lehine başlattığı söz konusu “devrimle”, 2013-14 Maydan darbesiyle gerçek niyetlerini ortaya koydu.

Batı, sadık bir siyasi sınıf yaratmanın yanı sıra Ukrayna’nın seçim altyapısına “yatırım yapmayı” da kıymetli buldu. Kanada 2018-19 döneminde “seçim şeffaflığı desteği” için 24 milyon Kanada doları harcadı. Kanada, 2014 ve 18 yılları arasında Ukrayna’daki seçim aktörlerinin kapasitesinin artırılması için 5,4 milyon Kanada doları daha harcadı ve bu kapsamda 60 bin Ukraynalı seçim komiserinin eğitilmesine sponsor oldu.

Viktor Yanukoviç’in Viktor Yuşçenko karşısında zafer kazandığı 2004 seçimlerine şaibe karıştıranlar USAID ve Açık Toplum Vakfı tarafından finanse edilen “seçim gözlemcisi” anketçiler ve STK’lardı. Batı destekli bu “seçim şeffaflığı desteği” ve Batılı hükümetlerin yoğun baskısı sonucunda “turuncu devrim” olarak nitelendirilen süreç yaşandı, anayasaya aykırı bir şekilde tekrarlanan seçimler, geniş kapsamlı neo-liberal iktisadi reformları hayata geçiren Batı taraftarı Viktor Yuşçenko’nun zaferiyle sonuçlandı. Yanukoviç’in seçimleri manipüle ettiği iddiaları hiçbir zaman kanıtlarla desteklenmedi ve Yuşçenko’nun uzun yıllar iktidarda kalmasına ve bu yöndeki teşebbüslerine rağmen esasında, daha önce “seçim hilesi” yapmakla suçlanan organizatörlerden hiçbiri suçlanmadı. Gazeteciler, 2004’teki rejim değişikliğinde Kanada’nın kilit rolü olduğunu vurguladılar.

Ekonomik yardıma gelince, Kanada hükümetinin Ukrayna’ya destek konusundaki resmi tutumu oldukça net: “Kanada özel sektör öncülüğünde kapsayıcı büyümeyi teşvik eder; özellikle tarım alanında yatırım ve istihdam yaratılmasını destekler”. Ayrıca Kanada’nın, Ukrayna’da kırsal kesimdeki kadınlara, ülke içinde yerinden edilmiş kişilere, engellilere ve diğer hassas gruplara yardım etmeyi amaçlayan 25 milyon dolarlık yardım programını da vurgulamakta fayda var.

Kanada’nın eski Ukrayna Büyükelçisi Roman Waschuk’un 2020’de “Batı’nın Ukrayna’da neyi yanlış yaptığını” anlatırken kastettiği tam da buydu. Waschuk, arazi özelleştirilmesi gibi nüfusun çoğunluğuna zarar veren zorunlu ekonomik serbestleşmenin Batı tarafından azınlık gruplara yönelik yardım programlarıyla örtbas edildiğini ve bunun da Batı reformlarının Ukraynalıların çoğu tarafından sevilmemesine yol açtığını savunuyordu. Waschuk bunun “hatalı” bir strateji olduğunu düşünse de bu yaklaşım Batı’nın çıkarlarının zarar gördüğü anlamına geliyor.

Dolayısıyla Kanada’nın Ukrayna’ya yaptığı “yardımının” iki işlevinden söz edebiliriz. Birincisi, azınlıklara yardım gibi çeşitli hayırsever yardım programları; ancak birincil işlev, dikkati Ukrayna’da Batı tarafından zorlanan yıkıcı iktisadi reformlardan başka yöne çekmek. İkincisi ise Kanada’nın iktisadi çıkarlarını doğrudan koruyan projelerin finanse edilmesi. ProZorro programı ve yargı reformu bu projelere örnek olarak verilebilir.

ProZorro

ProZorro, George Soros’un Uluslararası Şeffaflık Örgütü tarafından 2014 yılından sonra oluşturulan devlet alımlarına yönelik bir program. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün görevi sözüm ona yolsuzlukla mücadele olsa da bütçesinin yüzde 60’ı Kanada Dışişleri, Ticaret ve Kalkınma Bakanlığı da dahil olmak üzere devlet kurumlarından geliyor. Kanada’nın Ukrayna’da kendi iktisadi çıkarlarına uygun reformların gerçekleştirilmesindeki hain rolüne ilişkin bugüne kadar öğrendiklerimiz göz önüne alındığında ProZorro ve amaçları şimdiden dikkatleri üzerine çekmeli.

ProZorro ile genelde Batı’nın Ukrayna’daki en büyük reform “başarılarından” biri olarak övünülür. AB’nin Ukrayna Temsilcisi Matti Maasikas, bu reformu Ukrayna’nın en güçlü reformlarından biri olarak nitelendirmiş ve bunun tüm dünya ülkelerine ilham vermesi gerektiğini söylemişti. Kanada’nın Ukrayna’daki eski Büyükelçisi Roman Waschuk da benzer övgülerde bulunmuştu: “ProZorro, bu platformun Ukrayna’daki kamu ihalelerine getirdiği şeffaflıkla uluslararası alanda tanınan, dünyayı yenen bir değişim olarak öne çıkıyor”. 2019 Toronto Ukrayna Reform Konferansı’nda “hesap verebilirliği ve şeffaflığı teşvik etmek için sivil toplum ve özel sektörle ortaklık kurmak”, “Kanada ve uluslararası toplumun Ukrayna ile çalışmadaki” en önemli önceliklerinden biri olarak vurgulanmıştı.

Peki ProZorro için bu kadar övgü neden? Her şeyden önce, internet sitesinin de açıkladığı üzere programın amacı kamu varlıklarını özelleştirmek: “Herhangi bir işletmenin devlet, belediye ve büyük şirketlerin mülkiyetinin fiyatlandırılması ve devri konusunda net bir sürece sahip olmasını sağlıyor”. ProZorro yabancılara karşı da nazik. İktisadi Kalkınma ve Ticaret Bakan Yardımcısı Maksim Nefyodov, ProZorro’nun “Kanadalı şirketlerin burada iş yapmasına ve gelişmesine yardımcı olmak için Ukrayna’da halihazırda mevcut olan pek çok hizmetten” biri olmasıyla övünmüştü.

AB’nin ProZorro’nun özelleştirme hedeflerini övmesi, devlet alımlarında yerli üretimin tercih edilmesini öngören Ukrayna’nın 3739 sayılı yasa tasarısına karşı mazide verdikleri (başarılı) mücadele göz önüne alındığında şaşırtıcı değil. Bu tasarı, devlet alımlarının yerelleştirilmesine izin vermeyen ProZorro ile çatışıyordu. Dönemin Ukrayna İktisadi Kalkınma Bakanı İgor Petraşko bu nedenle ProZorro’yu eleştirmişti. Ancak sonuçta AB, ABD ve Uluslararası Şeffaflık Örgütü gibi STK’ların çıkarları doğrultusunda Ukrayna’nın 3739 sayılı yasa tasarısı sulandırılarak sadece Batılı olmayan üreticilere uygulanacak hale getirildi. Ayrıca Dünya Bankası, ProZorro’yu “yolsuzluğa bulaşmamış” devlet alım sistemleri için bir vitrin programı haline getirdi ki bu da DB’nin küresel Güney ülkelerindeki neo-liberal ajandasıyla mükemmel bir uyum içinde.

Son olarak ProZorro, tarım arazilerinin açık artırmayla satılmasında da kullanılıyor. Bu arazi iflas etmiş bankaların teminatı olduğundan Ukrayna’nın arazi alım satımına getirdiği kısıtlamalardan etkilenmeden büyük miktarlarda satılabiliyor. ProZorro, bu arazileri açık artırmaya çıkarırken kendine özgü bir mekanizma kullanıyor. Ukraynalı gazeteci Roman Gubriyenko, bu mekanizmayı analiz etmek için ayrıntılı birkaç makale kaleme almıştı.

Gubriyenko, ProZorro üzerinden birinci sınıf arazilerin normal fiyatın çok altında satıldığını tespit etti. Bağımsız bir denetçi tarafından 3,9 milyon Ukrayna grivnası değerinde olduğu tahmin edilen bir arazi parçası 2021 yılında sadece 602 bin grivnaya satıldı. Gubriyenko, ProZorro üzerinden yapılan binlerce arazi satışını analiz ettikten sonra, bu tür pek çok haddinden fazla indirim vakası keşfetti. Örneğin ProZorro’nun 2021 yılında iflas eden BTB bankasının arsa teminatını sattığı 21 arsa satışını inceledikten sonra, satılan tüm arsaların tahmini toplam fiyatı 17,5 milyon grivna iken, ProZorro’nun satış fiyatını toplamda yalnızca 1,9 milyon grivnaya düşürdüğünü tespit etti. Her bir arsanın ortalama tahmini fiyatı 1 milyon grivnanın üzerindeyken gerçek satış fiyatı sadece 80 bin ila 100 bin grivna (yaklaşık 3 ila 4 bin Amerikan doları) oldu.

Bu inanılmaz indirimlerin nedenlerinden biri, ProZorro’nun alışılmadık türden bir açık artırma sistemi kullanması. Arazi satışı için genellikle “Hollanda müzayedesi” ile çalışıyor. İnternet sitesinin açıkladığı üzere bu şu anlama geliyor: “Tüm açık artırma boyunca lotun başlangıç fiyatı otomatik modda belirli aralıklarla kademeli olarak yüzde 100’den yüzde 20’ye düşürülür. Bu indirim, aktörlerden biri ‘sinirlenip’ ‘satın al’ düğmesine basana kadar devam eder. Bu teklif verme biçimi ProZorro’nun satış sisteminde, lotun minimum piyasa fiyatını belirlemenin zor olduğu durumlarda standart ‘İngiliz’ açık artırma sistemi yerine kullanılır. Hollanda müzayedesine devam etme kararı, organizatör iki kez İngilizce müzayede ilan etmiş ancak hiçbir katılımcı buna katılmamışsa verilir. Bu durumda Hollanda müzayedesi ilan edilir ve minimum başlangıç fiyatı katılımcıların kendileri tarafından belirlenir.”

Gubriyenko, bu gerekçenin Hollanda’daki arazi satış ihalelerini haklı göstermek için kullanılmasını kınıyor. Gubriyenko’nun yaptığı araştırmada bulduğu muazzam arazi indirimleri, başkent Kiev’e yakın birinci sınıf tarım arazileri içindi. Bunlar hiçbir şekilde piyasa değerinin belirlenmesi zor olan “zor varlıklar” değil, yani bunların satışında Hollanda ihalelerinin kullanılması için bir neden yok.

Gubriyenko’nun araştırması, belki de daha skandal bir biçimde bu dramatik indirimli arazi anlaşmalarının birçoğunun Soros’un iş ağına bağlı şirketlere ve diğer Batılı kapitalistlere gittiğini ortaya koyuyor. ProZorro’nun Ukrayna hükümeti tarafından ne ölçüde kontrol edilmediği düşünüldüğünde bu şaşırtıcı değil.

Arazinin yanı sıra ProZorro, iflas etmiş bankaların arazi teminatlarının son derece önemli satışları için de kullanıldı. Fakat herhangi bir devlet için bu tür varlıklar üzerinde doğrudan kontrol sağlamanın önemine rağmen ProZorro programı, 2017’den 2019 ortasına kadar resmi olarak Uluslararası Şeffaflık Örgütü Ukrayna’nın kontrolünde kaldı. Ukrayna hükümetinin bir devlet şirketi olan Prodajıy’ı “ProZorro”nun yöneticisi yaparak bu sürecin kontrolünü resmen ele alması bir buçuk yıl sürdü. ProZorro, internet sitesinde Uluslararası Şeffaflık Örgütü, Ukrayna hükümetinin yanı sıra şirketin ana ortağı olarak görünmeye devam ediyor.

ProZorro bir “başarı” vitrini, eğer bu başarı Ukrayna varlıklarının Batılı iş gruplarına son derece bir şekilde indirimli satılması olarak nitelendirilirse.

Batı destekli yargı reformu

2021 yılında Kanada’nın Ukrayna Büyükelçisi Larisa Galadza, G7 ve NATO’nun hedefleriyle ilişkili olarak Ukrayna için üç önemli reform önceliği belirledi. Bunlardan ilki yargı reformu ya da AB dış politika temsilcisi Josep Borrell’in deyimiyle “yolsuzlukla mücadele ve yargı reformu” idi. Yargı reformu makroekonomik istikrar ve ordu reformundan bile daha önemli görülüyordu. Batı uzun zamandır bu “kurumlar arası geçişe” yatırım yapıyor. Mesela Kanada, 2011 yılında Ukraynalı yargıçların eğitimi için 12,5 milyon Kanada doları harcadı. 2012-2017 yılları arasında Ukraynalı yargıçları eğitmek için 7 milyon Kanada doları ve 2016-21 yılları arasında yargıçları eğiterek “Ukrayna’daki yargı reformunu desteklemek” için 12,4 milyon Kanada doları daha harcadı.

Kanada’nın eski Büyükelçisi Roman Waschuk, 2020 yılında verdiği “Batı Ukrayna’da neyi yanlış yaptı” başlıklı konferansta Batı’nın yargı reformlarının önemini şu şekilde tartışıyor:

“Yanukoviç dönemindeki hukuktan sorumlu komiser Andrey Portnov tarafından tasarlanan ve çalışan dört kademeli mahkeme sistemi üç kademeye indirildi; eski Yargıtay feshedildi (ve feshin anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle derhal temyize gitti); Avrupa Konseyi, bağımsız yargı ilkesine uygun olarak, hakimlerin kendilerinin ve hukuk camiasının yenilenmede ağırlıklı bir rol oynamasında ısrar etti; ABD/AB/Kanada destekli aşırı şeffaf bir seçim ve eğitim süreci yürütüldü; dünyada bir ilk olarak, sivil topluma her adayın dürüstlük konularında değerlendirilmesinde danışmanlık rolü verildi. Sonuç: yüzde 80’i düz yargıçlardan oluşan bir mahkeme, başında Batı destekli yargı reformunda uzun bir mazisi olan kadın Başyargıç Valentina Danişevska ve ilk iki yılında, oligark İgor Kolomoiskiy’in sahibi olduğu Privatbank’ın kamulaştırılması gibi tartışmalı davalar da dahil olmak üzere saygın bir mahkeme kararları sicili.”

Bu yargı reformu Batı için neden bu kadar önemliydi? Söz konusu reformlar sonucunda Yargıtay feshedildi ve iç hukuk sisteminin özerkliği elinden alınarak doğrudan Batı’nın ve Batı destekli “sivil toplumun” kontrolü altına sokuldu. Batı tarafından desteklenen sözüm ona “bağımsız uzmanların” kontrolü altındaki yargı sistemi, hükümetin aşırı liberal savaş dönemi emek serbestleştirmesine karşı hiçbir mücadele vermedi.

Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın (NAFTA) ardından Meksika, Kanada ve ABD’deki işçiler gibi Ukrayna’daki işçiler de düşük ücretler, işsizlik ve iş güvencesinin olmaması nedeniyle sıkıntı çekiyor, öyle ki çoğu zaman AB’ye düşük ücretli göçmen işçi olarak çalışmaya gidiyorlar. Önceki iki makalemizde de gördüğümüz üzere Ukrayna’da tarımın serbestleştirilmesiyle sağlanan sözde “ilerleme”, yerel istihdamın sürekli düşüşte olması nedeniyle sorgulanabilir. 2021 yılında 660 bin kişi Ukrayna’yı kalıcı olarak terk ederek ülke için tarihi bir rekor kırdı. Polonya’nın Ukrayna Büyükelçisine göre, Haziran 2021’de Polonya’da 1,5 milyon Ukraynalı çalışıyordu. Büyükelçi bu sayının 2014 yılına kıyasla iki ila üç kat daha fazla olduğunu ve bu sayının sadece kayıtlı göçmenleri kapsadığını söyledi. Polonya Merkez Bankası, ülkenin 2014-19 yılları arasındaki GSYİH büyümesinin yüzde 11’inin Ukraynalı göçmen işçilerden kaynaklandığını tahmin ediyor. Ukraynalıların ücretleri Polonyalılardan çok daha düşük ve Avrupa’da çalışan Ukraynalılar bazen işverenlerin pasaportlarını çaldığı ve onları istismar ettiği köleci çalışma koşullarına bile maruz kalıyor.

Kimin çıkarları daha önemli, Ukrayna’nın mı Batı’nın mı?

Batı’nın Ukrayna’nın yargı sistemi üzerinde kontrol sağlama arzusu bu kadar öncelikli zira Ukraynalı yargıçların birçoğunun ülkenin çıkarlarına ilişkin kendi anlayışları var ve bu anlayışlar Batı’nınkinden keskin bir şekilde ayrılıyor.

Yargı sistemindeki bu mücadele, Ukrayna tarımını özelleştirme mücadelesinde özellikle belirgin oldu. 2020 yılının sonlarında Anayasa Mahkemesi, 48 Ukraynalı parlamenterin, Zelenskiy tarafından yürürlüğe konulan tarım arazilerinin özelleştirilmesinin anayasaya aykırı olup olmadığının soruşturulması için yaptığı başvuruyu kabul etti. Parlamenterler, Ukrayna anayasasında yer alan “Toprak, devletin özel ilgi alanına giren başlıca milli servettir” hükmüne atıfta bulundular. Anayasa Mahkemesi’nden bir temsilci verdiği bir söyleşide mahkemenin Zelenskiy’in arazileri özelleştirmesini anayasaya aykırı olarak tanıma kararı alabileceğini belirtti. Anayasa Mahkemesi ve tarım arazilerinin özelleştirilmesiyle ilgili olarak Zelenskiy’in tarım politikasından sorumlu bakanı Roman Leşçenko şunları söyledi:

“Anayasa Mahkemesi mesele değil. Eğer Anayasa Mahkemesi yasayı iptal ederse, size söz veriyorum ki Yüksek Rada yasayı tekrar oylayacaktır. Bunun nedeni sürecin geri döndürülemez olmasıdır. Arazi sahibi olma hakkı gerçekleşecektir. […] Elimizde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yükümlülükleri var; Zelençuk ve Tsyutsyura davalarındaki kararlar vs. Ukrayna davasında Avrupa kurumunun Ukrayna’dan 7 milyon yurttaşımızın arazi sahibi olma hakkına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin uygulanmasını sağlamasını talep ettiği karar var.”

Ukrayna’daki kapitalist reformların “geri döndürülemez” olduğu mantığının çarpıcı bir kristalizasyonu. Ukrayna Anayasa Mahkemesi ne derse desin, Avrupa’nın mülkiyet hakkı konusunda söylediği daha önemli.

Anayasa Mahkemesi’nin Batı’nın (genelde Ukrayna devletinin ekonomik müdahalesini engellemek ve neo-liberalizmi sürdürmek için kullanılan) “yolsuzlukla mücadele reformlarının” Ukrayna anayasasına aykırı olup olmadığını soruşturmaya başladığı 2020 sonundaki bir başka adli krizde Zelenskiy, parlamentodan kendisine tüm Anayasa Mahkemesi yargıçlarını kovma hakkı verilmesini resmen talep etti. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde Anayasa Mahkemesi, bunu anayasa aleyhinde bir darbe girişimi olarak nitelendirdi. Zelenskiy’in planı o dönemde işe yaramamış olsa da 2022 yılı boyunca savaş dönemi kisvesi altında “sorunlu” Anayasa Mahkemesi yargıçlarının çoğu görevlerinden ayrıldı ya da kaçtı ve Mayıs 2022’de Zelenskiy’in eski düşmanı Aleksandr Tupitskiy’in (Anayasa Mahkemesi başkanı) tutuklandığı duyuruldu.

2022 yılının sonlarında Zelenskiy, Batı’nın uzun zamandır talep ettiği bir reform olan “Avrupa’ya Entegrasyon Yasası”nı imzaladı. Bu yasa, Anayasa Mahkemesi yargıçlarının seçim yöntemlerini değiştiriyor. Yasanın yürürlüğe girmesinden bu yana, seçim altı hukuk uzmanından oluşan bir komisyon tarafından belirleniyor: bunlardan üçü “bağımsız uzmanlar” (yani yerli Batı uşakları), geri kalanlar ise hükümet, parlamento ve diğer yargıçlar tarafından seçiliyor. Ukrayna Anayasa Mahkemesi artık Batı’nın çıkarlarına engel teşkil etmese de Batı yanlısı gazeteler Zelenskiy’e hala çok fazla güç verdiği için yasadan yine de memnun değil. Kuşkusuz yargı sisteminin tamamen “bağımsız uzmanların” kontrolü altında olmasını tercih ederler.

2020’deki Anayasa Mahkemesi krizi sırasında Uluslararası Şeffaflık Örgütü, mahkemenin “reformları ve Ukrayna’nın Avrupa ile bütünleşme sürecini nasıl yok ettiğinden” yakınmıştı. Yabancı bir STK için sıra dışı ama epey bilindik bir adımla, Batı reformlarına engel olan Anayasa Mahkemesi yargıçlarını istifaya çağırdı. Makale dikkat çekici bir soru sorarak devam ediyor: “Ülkeyi Anayasa Mahkemesi’nin kendi eylemlerinden nasıl koruyabiliriz? Mahkeme, anayasa tarafından korunuyor, dolayısıyla çalışma biçimin değiştirmenin kolay bir yolu yok.”

Tıpkı Toronto’da düzenlenen 2019 Ukrayna Reform Konferansı’nda neo-liberal reformların “geri döndürülemez” olarak nitelendirilmesi gibi bu makale de “Ukrayna için Rusya yanlısı, hatta tarafsız bir güzergâh seçilmesinin sonucu Ukraynalılar için kaos olacaktır. Son altı yılda buna karşı yapılan reformlar çok zor kazanıldı.”

Açıkçası, neo-liberal reformların geri döndürülemezliği, Rusya ile askeri yumuşamayı takip edecek ve iç iktisadi kalkınmaya odaklanacak daha sosyal demokrat bir hükümetin gelme ihtimalini dışlıyor.

Dünya Basını

Prof. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz

Yayınlanma

Ekonomist Steve Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının savaş öncesi düzeyin yaklaşık yüzde 60 gerisinde kaldığını ve Washington’ın bu gerçeği kamuoyundan gizlediğini açıkladı. ABD’nin tırmandırdığı gerilim döngüsünü kaybettiğini belirten Hanke, tek taraflı yaptırımların ve yanlış dış politikaların Batı dünyasında derin bir kriz yarattığına dikkat çekti.

Maryland eyaletinin Baltimore kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı ekonomist ve uygulamalı ekonomi profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’ın kanalında jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’ın sorularını yanıtladı.

ABD ordusu, akademi ve iş çevrelerine jeopolitik ile yüksek teknoloji araştırma ve geliştirme alanlarında dersler veren, “Uzayı Kazanmak: Amerika Nasıl Süper Güç Kalır” ve “Gölge Savaş: İran’ın Üstünlük Arayışı” adlı kitapların yazarı Weichert’ın sunduğu yayında; Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışı, tırmanan İran gerilimi, ABD yönetiminin kamuoyunu yönlendirme çabaları, küresel enerji piyasaları, yaptırımların sonuçları ve Avrupa’daki sanayi krizine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler ele alındı.

Weichert, New York Times gazetesinin tanker takip verilerine dayandırdığı haberini hatırlatarak yayına başladı. Haberde Hürmüz Boğazı’ndan son yedi günde günlük ortalama 6,7 milyon varil petrol geçtiği ve bu hacmin çatışma öncesi seviyelerin yaklaşık yüzde 60 altında kaldığı vurgulandı.

Weichert, Washington yönetiminin sahadaki bu tabloyu nasıl ele aldığını sorarak profesörün görüşlerine başvurdu.

“Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz”

Hükümetin gerçek durumu saptırdığını ve kamuoyuna her şeyin yolunda olduğu yönünde bilgi aktardığını belirten Steve Hanke, “Yönetim gerçekleri çarpıtıyor. Oradan her türlü petrolün çıktığını söylüyorlar. Ben boğazdan geçen gemi trafiğini takip eden kuruluşların yanı sıra Kepler gibi bağımsız izleme şirketlerinin verilerini ve Kızıldeniz tarafındaki hareketliliği düzenli olarak izliyorum. Geçiş hacmi, Washington’ın çizdiği tablonun çok ama çok altında seyrediyor. Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz. Bu durum sadece mevcut yönetimle sınırlı bir mesele değildir. Hükümetler yalan söyler, gerçekleri eğip büker. Dış politika alanına girdiğinizde ise istihbarat teşkilatları süreci tamamen yönlendirir” ifadelerini kullandı.

Ana akım medyada çıkan haberlerin büyük kısmının istihbarat kurumlarının yönlendirmesiyle şekillendiğini dile getiren Hanke, “Bugün New York Times veya Wall Street Journal gibi büyük yayın organlarında okuduğunuz haberlerin çoğu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve diğer istihbarat servislerinin dolaşıma soktuğu verilerden ibarettir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana mekanizma böyle işliyor. Geçmişe bakın, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın CBS televizyonundaki en önemli ismi Walter Cronkite idi. Cronkite, ülkenin en saygın, en güvenilir haber sunucusuydu. Amerikalıların büyük bölümü ona inanırdı ancak o teşkilatın bir parçasıydı” dedi.

Weichert ise dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Vietnam Savaşı sürecinde “Cronkite’ı kaybettiysek savaşı da kaybettik demektir” sözünü hatırlattı. Johnson’ın sokak zekasına sahip bir lider olduğunu ifade eden Hanke, “Johnson, siyaset arenasına adım atan bir kişinin kaçınılmaz olarak bir enformasyon savaşının içine girdiğini çok iyi biliyordu. Bilgiyi kontrol etmek zorundaydınız. Bu yüzden bağımsız basın fikri bir hayalden öteye geçemiyor. Gerçeğe ulaşmanın yolu uluslararası basını, Fransız, Rus ve Avrupa medyasını, sosyal ağları çapraz kontrol etmekten geçiyor. Fakat sıradan bir insanın buna vakti ve donanımı yetmiyor. Eskiden Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesini okuyup satır aralarını çözemeyenler hiçbir şey anlayamazdı. Pravda yönlendirme içerirdi ama içinde doğruyu bulmaya yarayan çok kıymetli ayrıntılar gizliydi” sözleriyle değerlendirmesini sürdürdü.

“Finans basınının yüzde 95’i ya yanlıştır ya ilgisizdir”

Öğrencilerine ekonomi derslerinde aktardığı ilk kurala değinen Hanke, “Derslerime başlarken öğrencilerime ilk anlattığım şey Hanke’nin yüzde 95 kuralıdır. Genel basını bir kenara bırakın, yalnızca ekonomi ve finans basını için bile geçerlidir bu. Finans basınında okuduğunuz haberlerin yüzde 95’i ya tamamen yanlıştır ya da konudan bütünüyle uzaktır. Öğrenciler iktisat bilimini tam öğrenemedikleri için doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanıyor ve ilgisiz verileri tekrarlayıp duruyor. Haberi doğru okumak ustalık, tecrübe ve zaman ister. Her sabah işe gitmek zorunda olan sıradan bir yurttaşın gazetedeki yanlışları ayıklaması mümkün olmuyor” dedi.

Weichert, ABD Merkez Komutanlığı’nın mayıs ortasında Umman kıyılarında başlattığı refakat harekatıyla yaklaşık 1600 ticari gemiye eşlik ettiğini ve 800 milyon varil petrolün boğazdan geçişine destek sağladığını duyurduğunu anımsattı. Bu verilerin gerçekçi olup olmadığını soran Weichert’a yanıt veren Hanke, rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi:

“Açıklanan rakamlar gerçeğin çok uzağında. Hem Umman hem de İran tarafı dahil olmak üzere boğazdan günde sadece dört veya beş gemi geçiyor. Merkez Komutanlığı ordunun kontrolü elinde tuttuğu imajını yaymaya çalışıyor. Ordunun doğruyu söylediği nerede görüldü? Bu tamamen hayal dünyasıdır. Gerçekte olan şey, küçük bir akıntıdan ibarettir ve açıklanan sayılarla sahadaki gerçeklik arasında devasa bir uçurum vardır.”

“Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti”

Dizel yakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişe dikkat çeken Weichert, enerji piyasalarında yeni bir eşiğe gelinip gelinmediğini sordu. Fiyatların daha da tırmanacağını ifade eden Hanke, “Bu durum geçici bir sıçrama değildir, fiyatlar daha da yükselecektir. Trump’ın yürüttüğü politikaların faturasıdır bu. İran ile karşılıklı saldırı döngüsüne girdiler. ABD birkaç hedefi vuruyor, ardından İran daha büyük bir karşı saldırı düzenliyor. Her hamle döngüsünün sonunda ABD geriye düşüyor ve kaybediyor. Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti. Albert Einstein’a atfedilen meşhur bir söz vardır: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir. Bu yaklaşım, atılan adımların akıl sınırları dışında kaldığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.

Askeri adımların başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Hanke, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce bir hava harekatı denediler, ardından birinci abluka geldi. Sonuç alamayınca ikinci ablukayı devreye soktular. Şimdi de karşılıklı misilleme sarmalına girdiler. Hep aynı eylemleri tekrarlayıp bu kez kazanacaklarını sanıyorlar ancak bu gerçekleşmeyecek. İran sadece askeri alanda değil, uluslararası kamuoyu algısında da üstünlük sağladı. Bu harekat öncesinde küresel kamuoyunda İran’ın kırılgan olduğu, ekonomisinin çöktüğü ve iç muhalefetin rejimi sarsacağı yönünde güçlü bir algı hakimdi.”

“Körfez’de en hızlı büyüyen ekonomi İran oldu”

Körfez bölgesindeki ekonomik göstergeleri detaylandıran Hanke, İran ekonomisinin çöktüğü yönündeki tezlerin asılsız olduğunu rakamlarla açıkladı: “2008 küresel finans krizinden başlayarak çatışmaların patlak verdiği 2026 yılı başına kadar olan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla verilerini inceledim. Bu dönemde Körfez bölgesinde kişi başına geliri en hızlı büyüyen ülke İran oldu. İkinci sırada hemen hemen aynı oranla Suudi Arabistan yer alıyor. Diğer ülkelerin grafiği ise son derece olumsuzdur. Örneğin Kuveyt’te 2008 yılı 100 baz alındığında, kişi başına düşen milli gelir endeksi 65 seviyesine kadar geriledi. Yaptırımların ve baskıların İran ekonomisini tamamen çökerttiği söylemi gerçeği yansıtmıyor.”

Weichert’ın Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesini hatırlatarak İran’ın diplomatik yalnızlıktan uzak göründüğünü belirtmesi üzerine Hanke, Tahran yönetiminin uluslararası saygınlığını artırdığını vurguladı: “İran her geçen gün yalnızlıktan uzaklaşıyor ve daha fazla saygı görüyor. Orta ölçekli bir güç, küresel bir süper gücü askeri açıdan köşeye sıkıştırdı. Boğazdaki kontrolü ele aldılar; oysa savaştan önce böyle bir hakimiyetleri yoktu. Bölgedeki askeri üstünlük bütünüyle kaybedildi. Sivillerin hayatını kaybettiği yoğun saldırılar karşısında küresel kamuoyunda İran’a yönelik büyük bir sempati gelişti. Kamuoyu algısı tamamen tersine döndü.”

Hanke, BRICS grubunun Hindistan’daki zirvesine atıfta bulunarak, “Eskiden bu toplantılar içi boş birer diplomasi vitriniydi, somut bir netice doğurmazdı. Fakat artık durum değişti. Washington’ın izlediği politikalar BRICS grubuna doğrudan can suyu veriyor. Benzer bir kırılma İsrail için de geçerlidir. İsrail’in devasa kamuoyu yönlendirme aygıtına rağmen, dünya genelinde İsrail’e yönelik bakış açısı son derece olumsuz bir noktaya sürüklendi” değerlendirmesinde bulundu.

“Bugün herkes Amerikalıları birer düşman olarak görüyor”

Küresel Güney ülkelerinin artan ağırlığını ve Batı’nın ekonomik hakimiyetini değerlendiren Weichert’a cevap veren Hanke, dünyada Washington’a yönelik algının kökten dönüştüğünü söyledi: “Birçok ülke artık ABD’yi bir tehdit olarak algılıyor. Sadece geleneksel rakipler değil; Kanada ve Meksika gibi en yakın komşular dahi bu kaygıyı taşıyor. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, ABD’nin gerçek bir dostu kalmadı. Masada görünen sembolik ortaklıklar hariç tutulursa hemen herkes Amerikalıları bir tehdit ve hasım olarak konumlandırıyor. Bu yüzden yüzlerini Washington’dan öteye çeviriyorlar.”

Küresel Güney’in ve BRICS’in güç kazandığını ancak ABD’nin elindeki yapısal kozların yabana atılmaması gerektiğini kaydeden Hanke, 1998 Asya finans krizinde dönemin Endonezya Devlet Başkanı Suharto’ya başdanışmanlık yaptığı dönemi şu sözlerle anlattı:

“1998 krizinde Endonezya para birimi çökmüş, enflasyon patlamış ve gıda isyanları baş göstermişti. Suharto, Uluslararası Para Fonu’nun reçetelerini uygulamış ancak ekonomi daha da kötüleşmişti. Beni davet etti. Kendisine Hong Kong modeline benzer bir para kurulu sistemi kurmayı önerdim. Rupi basılacak, bu para yüzde 100 ABD doları rezerviyle desteklenecek ve kura sabitlenecekti. Bu model enflasyonu anında kıracaktı ve Suharto koltuğunda kalacaktı. Fakat dönemin ABD Başkanı Bill Clinton yönetimi bunu engellemek istedi; amaçları Suharto’yu kriz yoluyla tasfiye etmekti. Clinton, Suharto’yu arayarak ‘Eğer Profesör Hanke’nin para kurulu sistemini kurarsanız, vadedilen 43 milyar dolarlık yardımı alamazsınız’ diyerek açıkça tehdit etti.”

Suharto’nun yardımı reddederek para kurulunu kurma iradesini koruduğunu aktaran Hanke, sürecin askeri güç gösterisiyle noktalandığını belirtti: “Suharto eski bir generaldi, ekonomik tehditlere boyun eğmedi. Ocak ayında başlayan çekişme mayısa kadar sürdü. Sonunda ABD ne yaptı? Pasifik Filosu’ndan büyük bir deniz gücünü Cakarta açıklarına gönderip askeri tatbikatlara başladı. Bu askeri hamle Endonezya ordusunu korkuttu ve generaller Suharto’yu para kurulu kararından vazgeçmeye zorladı. Suharto’yu geri adım attıran şey 43 milyar dolarlık yaptırım tehdidi değil, doğrudan donanmanın varlığı oldu.”

“Dünyadaki piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York’tadır”

Bugün benzer bir askeri baskının İran üzerinde kurulamadığını dile getiren Hanke, gücün temel unsurlarını şu sözlerle özetledi: “Bir ülkenin gücünü milli gelirin büyüklüğü, askeri kapasitesi ve finansal hakimiyeti belirler. ABD açısından en belirleyici unsur, doların küresel rezerv para birimi niteliğidir. Dolarsızlaşma tartışmaları tamamen dayanaksızdır. Dolar bir yere gitmiyor. Dünyada derinliğe ve likiditeye sahip tek tahvil piyasası ABD Hazine tahvilleridir. Büyük ölçekli sermaye hareketlerinde yönelebileceğiniz başka bir adres yoktur. Hisse senedi piyasalarına baktığınızda, dünyadaki toplam piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York borsalarında yer alıyor. Toronto veya diğer borsalar bunun yanında çok küçük kalır.”

Çin’in küresel ticaretteki yükselişini değerlendiren Hanke, ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımların Washington aleyhine sonuçlar doğurduğunu kaydetti: “Çin, Kanada veya Meksika gibi değildir. ABD’nin hatalarından en büyük kazancı Pekin yönetimi elde ediyor. 11 Eylül sonrasında Bush döneminden başlayarak Obama, Trump ve Biden yönetimleri boyunca yaptırımlar kontrolsüz bir şekilde artırıldı. Bu iki partinin de benimsediği bir akıl tutulmasıdır. ABD Kongresi’nin ne yaptığını bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Yaptırımlar tamamen bir kaybedenler oyunudur. Ben hem ilkesel olarak hem de pratikte yaptırımlara bütünüyle karşıyım. Hiçbir zaman işe yaramazlar ve bumerang gibi uygulayanı vururlar. Bugün Avrupa’nın derin bir krizle boğuşmasının ana sebebi Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Kuzey Akım boru hattının imha edilerek ucuz doğalgaz akışının kesilmesidir.”

“Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır”

Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya seçimlerindeki başarısını gündeme getiren Weichert’a yanıt veren Hanke, Almanya’nın bugünkü durumunun temelinde eski Başbakan Angela Merkel’in tercihlerinin yattığını dile getirdi:

“Merkel dönemine bakmak gerekiyor. O dönemde Merkel adeta dokunulmaz bir lider gibi görülüyordu fakat büyük hatalar yaptı. Hristiyan Demokrat Birlik partisi içindeyken sol kanadı ve Yeşilleri kontrol altına almak için onları koalisyona dahil etti. Bunun bedeli ise nükleer santralleri kapatmak oldu. İkinci adımda ise sağ kanadı frenlemek adına açık kapı politikası güderek ülkeyi düzensiz göçmen akınına uğrattı. Bu durum devasa toplumsal yaralar açtı ve Almanya için Alternatif partisinin yükselişine zemin hazırladı.”

Almanya için Alternatif partisinin siyasi programında nükleer enerjiye dönüş, sınır güvenliğinin sağlanması ve Rusya ile sürdürülen vekalet savaşının sonlandırılması maddelerinin öne çıktığını belirten Hanke, ana akım partilerin bu partiyi tecrit etme çabalarını antidemokratik olarak nitelendirdi: “Bu partinin etrafına güvenlik duvarı örmeye çalıştılar, aldıkları oy ne olursa olsun koalisyona almayacaklarını açıkladılar. Hatta iç istihbarat üzerinden terör soruşturması açarak partiyi yasa dışı ilan etmeye kalktılar. Demokrasi söylemi dilinden düşmeyenlerin sergilediği bu tutum tamamen antidemokratiktir.”

Sanayinin durumuna ilişkin çarpıcı rakamlar aktaran Hanke, “Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır. İmalat sektörünün milli gelir içindeki payı diğer Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 12 iken, Almanya’da yüzde 23 seviyesindedir. Ağır sanayi devasa miktarda enerji ve elektrik tüketir. Bugün dünyadaki en pahalı enerji nerede satılıyor? Almanya’da. Volkswagen yönetim kurulu 50 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Dünyanın en büyük kimya üreticisi BASF fabrikalarını kapatıp Çin’e taşındı. Alman otoyolları çöküyor, efsanevi dakikliğiyle bilinen trenler artık asla vaktinde kalkmıyor” sözleriyle tablonun vahametine işaret etti.

“İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır”

Weichert’ın, popülaritesi yüzde 13’e kadar gerileyen Başbakan Friedrich Merz’in bu çöküşü perdelemek adına savaş söylemlerine yönelip yönelmediği sorusu üzerine Hanke, dikkat çekici bir tespitte bulundu: “İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır. Savaş başlatırsanız, işler sarpa sardığında Ukrayna’da yapıldığı gibi sıkıyönetim ilan eder ve koltuğunuzu korursunuz. Merz köşeye sıkışmış durumdadır ve savaşı körüklemek istemektedir. Almanya’daki bir havalimanında Ukrayna uçağına yönelik olayı hemen Rusya’ya bağladılar. Bu büyük ihtimalle bir sahte bayrak operasyonudur. Rusların bu kadar acemice bir işe imza atacağını düşünmek saflıktır.”

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında planladığı ancak uygulamadığı sanayisizleştirme hedeflerini hatırlatan Hanke, “Morgenthau Planı ile Almanya’yı fabrikalarından arındırıp tarım toplumuna dönüştürmek istemişlerdi. Bu gerçekleşmedi ve serbest piyasa modeliyle muazzam bir kalkınma yaşandı. Ancak 1968’de Paris’te başlayan öğrenci ayaklanması Almanya’ya ve tüm Avrupa’ya sıçradı. O tarihten bu yana üniversite eğitim standartları hızla geriledi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde 57 yıldır profesörlük yapıyorum; bugünkü akademik seviyenin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde düştüğünü bizzat gözlemliyorum. Chicago’daki DePaul gibi üniversitelerin standart giriş sınavı puanlarını aramaktan vazgeçmesi çöküşün açık bir göstergesidir. Kalitesini koruyan sadece roket ve mühendislik üreten Caltech gibi birkaç kurum kaldı” dedi.

“Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir”

Avrupa kıtasının geneline yayılan hantal bürokrasiye değinen Hanke, Brüksel’in ulusal iradeleri devre dışı bıraktığını ifade etti: “Avrupa muazzam bir bürokrasi yığınına hapsolmuştur. Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir; üyeleri seçimle işbaşına gelmez. Egemen devletlerin kararlarını bütçe ve para gücünü kullanarak ezerler. Ekonomist olarak para akışını takip ederseniz her şeyi görürsünüz. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, kıtadaki Rusya karşıtlığının başını çekmektedir. Rusya düşmanlığının toplandığı neresi varsa kendisi tam ortasında yer alır.”

İngiltere’nin durumuna da değinen profesör, “İngiltere çok daha ağır bir ekonomik çöküş içindedir. Göçmen krizi, zayıflayan ordu ve eski sömürge alışkanlıklarıyla her şeye burnunu sokma eğilimi ülkeyi tüketiyor. Başbakan Starmer hızla görevi bıraktı. Yeni gelen başbakan Andy Burnham ilk dış gezisini Kiev’e yaptı. Kendi ülkesinde bunca devasa sorun varken kalkıp oraya gitmesi akıl tutulmasıdır. Eski Manchester Belediye Başkanı olan bu kişi tamamen yetersiz görünmektedir. 2022 yılında Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’de varılan barış anlaşmasını masadan kaldıran kişi de dönemin Başbakanı Boris Johnson idi. O dönem barış anlaşmasını doğrudan Londra sabote etti ve bugünkü faturayı bütün dünya ödüyor” dedi.

“Putin’in karşısına konuyu hiç bilmeyen iki kişi oturdu”

Weichert, ABD’li temsilciler Witkoff ve Kushner’in Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmeyi hatırlatarak diplomatik temasların geleceğini sordu. Hanke görüşmeyi şu sözlerle değerlendirdi: “Putin’in masadaki muhataplarını ciddiye aldığını kesinlikle düşünmüyorum. Rusya lideri nezaket kurallarına uyar fakat karşısına konulara hiçbir şekilde hakimiyeti olmayan iki kişi oturdu. Karşılıklı derinliği olmayan insanların bir araya gelmesi oldukça utanç vericidir.”

Avrupa’nın geleceğini son derece karanlık gördüğünü aktaran Hanke, kıtadaki liderlik krizini şöyle özetledi: “Fransa’da Macron, Almanya’da Merz, İngiltere’de Burnham veya İtalya’da Meloni gibi isimlere bakın. Meloni uzun süredir koltukta oturuyor ama somut hiçbir başarı elde edemedi. İtalya kötü durumda ve Meloni’nin siyasi geleceği sallantıda. Avrupa’nın içine girdiği bu çıkmazdan kurtulması için masada makul bir seçenek dahi bulunmuyor.”

“Çin, Adam Smith’in 1776’daki serbest ticaret modeline sarıldı”

Programın kapanış bölümünde küresel dengelerin geleceğine ilişkin nihai görüşlerini aktaran Steve Hanke, Amerikan imparatorluğunun bir anda yok olmayacağını ancak dengelerin hızla Doğu’ya kaydığını vurguladı:

“Küresel eksen kayması yaşanıyor fakat bunu bir günde gerçekleşecek bir felaket gibi okumamak gerekir. ABD askeri, ekonomik ve pazar gücüyle varlığını koruyacaktır. Bir düğmeye basıp Amerikan gücünü veya doları bir gecede silemezsiniz. Ancak Çin her geçen gün arayı kapatıyor. Beş yıl önce Çin otomobillerinden kimse bahsetmezdi, bugün pazarı ele geçiriyorlar. Yapay zekada ABD’nin mutlak hakim olacağı söyleniyordu, şimdi Çin çok daha az veri merkeziyle ve düşük maliyetlerle bu seviyeyi yakaladı.”

Çin’in uyguladığı küresel ekonomi modeline dikkat çeken Hanke, sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Pekin yönetimi, Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği eserinde çerçevesini çizdiği serbest ticaret modelini benimsedi. Herkesle ticaret geliştirmek istiyorlar. Örneğin Kenya başta olmak üzere kendileriyle ikili ticaret anlaşması imzalayan tüm Afrika ülkelerine yönelik gümrük vergilerini tamamen sıfırladılar. Ticareti serbestleştiren bu yaklaşım Çin’i küresel sahnede durdurulamaz bir noktaya taşıyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Yayınlanma

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.

Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026

Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.

Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.

Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.

Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.

Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.

Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.

Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.

Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.

Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.

Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.

Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.

Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.

Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.

Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.

Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.

Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.

Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.

Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.

Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.

Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.

Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.

Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.

“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”

Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.

Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.

Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.

“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”

Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.

Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.

Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.

Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”

Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.

Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:

“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”

Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.

Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.

“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”

Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.

OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.

Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.

Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.

“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”

Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.

Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.

Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.

Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.

Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.

“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”

Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.

OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.

Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.

Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.

San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.

“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”

Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.

OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.

Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.

Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.

Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.

Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.

Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English