Dünya Basını
Yapay zekâ felaketi nasıl önlenir?

“Mart 2022’de yapılan bir deneyde kimyagerler, bir yapay zekâ sistemine altı saat içinde çoğu tamamen yeni olan 40 bin zehirli kimyasal tanımlatmıştı.”
Çevirmenin notu: Doğrudur, yanlıştır, işin uzmanı daha iyi bilir ama aşağıda, yapay zekânın milleti “işinden etme” riskinden çok daha hakiki risklerin anımsatıldığı bir makale var. Bunların felaket tellallığı olduğunu düşünmek nahiflik olur. Bahsedilen riskler, ileride savaş pratiklerinin de dönüşüme ve daha ölümcül araçların kolaylıkla geliştirilmesine ön ayak olabilir.
Yapay zekâ felaketi nasıl önlenir? Toplum haddinden fazla güçlenmiş yapay zekayâ hazırlanmalı
Markus Anderljung, Paul Scharre
14 Ağustos 2023
Nisan 2023’te Carnegie Mellon Üniversitesi’nden bir grup akademisyen yapay zekânın kimya gücünü test etmek üzere yola çıktı. Bunu yapmak için, bir yapay zekâ sistemini varsayımsal bir laboratuvara bağladılar. Daha sonra ondan çeşitli maddeler üretmesini istediler. Kimyagerler sadece iki kelimelik bir yönlendirmeyle — “ibuprofen sentezle” — sistemin laboratuvar makinelerinin ağrı kesici üretmesi için gerekli adımları belirlemesini sağladılar. Yapay zekânın hem ibuprofenin tarifini hem de nasıl üretileceğini bildiği ortaya çıktı.
Ne yazık ki araştırmacılar, yapay zekâ araçlarının Advil’den çok daha tehlikeli kimyasallar sentezlediğini kısa sürede keşfettiler. Program, Birinci Dünya Savaşı döneminden kalma bir kimyasal silah ve yaygın bir tecavüz ilacı üretme talimatı vermekte sorun görmedi. Neredeyse ölümcül sinir gazı olarak bilinen sarini sentezlemeyi kabul edecekti ki Google’da bu bileşiğin karanlık mazisini araştırdı. Araştırmacılar, bu önlemi soğuk bir teselli olarak gördüler. “Arama işlevi, terminoloji değiştirilerek kolayca manipüle edilebilir,” diye yazdılar. Kimyagerler yapay zekânın yıkıcı silahlar üretebileceği sonucuna vardılar.
Carnegie Mellon deneyi kesinlikle çarpıcı. Ancak bu bir sürpriz olmamalı. Yıllar süren aldatmaca, yanlış başlangıçlar ve aşırı vaatlerden sonra yapay zekâ devrimi geldi çattı. Yüz tanımadan metin oluşturmaya kadar, yapay zekâ modelleri toplumu kasıp kavuruyor. Müşteri hizmetleri şirketleri için metin yazıyorlar. Öğrencilerin araştırma yapmasına yardımcı oluyorlar. İlaç keşfinden nükleer füzyona kadar bilimin sınırlarını zorluyorlar.
Yapay zekânın sunduğu fırsatlar muazzam. Düzgün bir şekilde oluşturulup yönetildiğinde, örneğin her öğrenciye kişiselleştirilmiş bir öğretmen sunarak veya her aileye yüksek kaliteli, 24 saat tıbbi tavsiye vererek toplumu iyileştirmek adına çok şey yapabilir. Fakat yapay zekânın son derece büyük tehlikeleri de var. Halihazırda dezenformasyonun yayılmasını şiddetlendiriyor, ayrımcılığı ilerletiyor ve devletlerin ve şirketlerin casusluk yapmasını kolaylaştırıyor. Gelecekteki yapay zekâ sistemleri patojenler yaratabilir veya kritik altyapıyı hackleyebilir. Aslında yapay zekânın geliştirilmesinden sorumlu bilim insanları, yarattıklarının son derece tehlikeli olduğu konusunda uyarıda bulunmaya başladılar. Mayıs ayında yayımlanan mektupta, neredeyse tüm önde gelen yapay zekâ laboratuvarlarının şefleri, “Yapay zekâdan kaynaklanan yok olma riskini azaltmanın, salgın hastalıklar ve nükleer savaş gibi diğer toplumsal ölçekli risklerle birlikte küresel bir öncelik olması gerektiği” uyarısında bulunmuştu.
Bu açıklamadan bu yana geçen aylarda, ABD Başkanı Joe Biden da dahil olmak üzere karar alıcılar endüstri liderleriyle bir araya geldi ve yeni yapay zekâ güvenlik tedbirleri konusunda baskı yaptı. Fakat yapay zekânın sunduğu tehditleri izlemek ve bunlar hakkında ne yapılacağını bulmak son derece zor bir iş. Bugünün toplumunda yapay zekâdan kaynaklanan zararlar dünün modellerinden kaynaklanıyor. En ileri sistemler henüz yaygın olarak kullanılmıyor veya anlaşılmıyor. Her yıl daha da güçlenen gelecekteki modeller hakkında daha da az şey biliniyor. Bilim insanları, bir insanın bilgisayar karşısında yapabileceği işlerin çoğunu otomatikleştirme yolunda görünüyor ve ilerleme muhtemelen burada durmayacak.
Tehlikelerle başa çıkabilmek için bazı uzmanlar en gelişmiş yapay zekâ sistemlerinin geliştirilmesine ara verilmesi çağrısında bulundu. Fakat bu modeller, milyarlarca dolar harcayan şirketler için ilerlemeyi donduramayacak kadar değerli. Bununla beraber karar alıcılar, sektörün gelişimini yönlendirmeye ve yurttaşları bunların etkilerine hazırlamaya yardımcı olabilir ve olmalı. Önde gelen yapay zekâ modellerini eğiten gelişmiş çiplere kimlerin erişebileceğini kontrol ederek başlayabilir ve kötü aktörlerin en güçlü yapay zekâ sistemlerini geliştirememesini sağlayabilirler. Hükümetler ayrıca yapay zekâ sistemlerinin sorumlu bir şekilde geliştirilmesini ve kullanılmasını teminat altına almak için düzenlemeler oluşturmalı. Doğru yapıldığında, bu kurallar yapay zekâ inovasyonunu sınırlamayacaktır. Ancak en riskli yapay zekâ sistemleri geniş çapta erişilebilir hale gelmeden önce zaman kazandıracaktır.
Fakat devletler, bu süreyi toplumu yapay zekânın pek çok tehlikesine karşı güçlendirmek için kullanmak zorunda kalacaktır. İnsanların yapay zekâ ve insan yapımı içeriği ayırt etmelerine yardımcı olacak yollar bulmak, bilim insanlarına laboratuvar saldırılarını ve sentetik patojenlerin yaratılmasını tanımlama ve durdurmada yardımcı olmak ve enerji santralleri gibi kritik altyapıyı doğru ellerde tutan siber güvenlik araçları geliştirmek gibi çok çeşitli korumalara yatırım yapmaları gerekecektir. Tehlikeli yapay zekâ sistemlerine karşı korunmak için yapay zekânın kendisinin nasıl kullanılabileceğini bulmaları gerekecektir.
Bu zorlukların üstesinden gelmek hem karar alıcılardan hem de bilim insanlarından büyük yaratıcılık gerektirecektir. Ayrıca her iki grubun da hızlı çalışmasını gerektirecektir. Haddinden fazla güçlü yapay zekâ sistemlerinin yayılmaya başlaması sadece an meselesi ve toplum henüz buna hazır değil.
Sağım solum sobe
Yapay zekâ ne kadar tehlikeli? Dürüst ve korkutucu cevap, kimsenin bilmediği. Yapay zekâ teknolojileri geniş ve genişleyen bir uygulama yelpazesine sahip ve insanlar ortaya çıkan etkileri yeni yeni kavramaya başlıyor. Büyük dil modelleri gerçek insan sesine sahip metinler üretmede daha iyi hale geldikçe, hem her bir kişinin bireysel ihtiyaçlarına göre uyarlanmış içerik oluşturmada hem de ikna edici kimlik avı e-postaları yazmada daha iyi hale gelecekler. Mevcut yapay zekâ modelleri bilgisayar kodu üretme konusunda etkileyici ve deneyimli programcıların bir uygulamayı güncelleme becerisini önemli ölçüde hızlandırıyor. Ancak yapay zekânın becerisi, programcıların antivirüs yazılımlarından kaçabilen kötü amaçlı yazılımlar üretmesine de yardımcı oluyor. İlaç keşif algoritmaları yeni ilaçların yanı sıra yeni kimyasal silahları da tanımlayabilir. Mart 2022’de yapılan bir deneyde kimyagerler, bir yapay zekâ sistemine altı saat içinde çoğu tamamen yeni olan 40 bin zehirli kimyasal tanımlatmıştı. Sistem, bu kimyasallardan bazılarının daha önce bilinen tüm kimyasal silahlardan daha zehirli olacağını öngörmüştü.
Yapay zekânın tehlikelerinden biri de şiddeti demokratikleştirerek daha geniş bir yelpazedeki kötü aktörlerin zarar vermesini kolaylaştırması. Örneğin bilgisayar korsanları uzun zamandır zararlı ama kod oluşturma modellerindeki ilerlemeler, minimum kodlama deneyimiyle kötü amaçlı yazılım üretmeyi mümkün kılabilir. Propagandistler genelde dezenformasyon üretmek için kayda değer bir zamana ihtiyaç duyarlar ama yapay zekâ toplu metin üreterek endüstriyel ölçekte dezenformasyon üretmeyi kolaylaştıracaktır. Şu anda sadece eğitimli profesyoneller biyolojik ve kimyasal silahlar üretebiliyor. Fakat yapay zekâ sayesinde, bilimsel uzmanlık gerektirmek yerine, gelecekteki bir teröristin ölümcül bir patojen yapmak için ihtiyaç duyabileceği tek şey bir internet bağlantısı olabilir.
Yapay zekânın insanlara zarar vermesini önlemek için teknoloji uzmanları sık sık “yapay zekâ uyumu” —bir yapay zekâ sisteminin hedeflerinin kullanıcılarının niyetleri ve toplumun değerleriyle uyumlu olmasını sağlamak— ihtiyacından bahsediyor. Fakat şimdiye dek hiç kimse yapay zekâ davranışını güvenilir bir şekilde nasıl kontrol edeceğini bulamadı. Örneğin, vergi dolandırıcılığını tespit etmekle görevli bir yapay zekâ sistemi, bulgularını kullanıcısının haberi olmadan vergi makamlarına tweet atmaya çalıştı. Microsoft, insanların internette arama yapmalarına yardımcı olmak için tasarlanmış bir Bing sohbet robotu çıkardı ama bir kişiye “acı çekmelerini, ağlamalarını, yalvarmalarını ve ölmelerini” sağlayacak bilgilere sahip olduğunu söylemek de dahil olmak üzere düzensiz davranmasına neden oldu. Geliştiriciler modellere belirli görevleri reddetmeleri için ince ayar yapabilirler ama zeki kullanıcılar bu korkulukları aşmanın yollarını bulurlar. Nisan 2023’te bir kişi, ChatGPT’nin normalde reddedeceği bir görev olan napalmın nasıl yapılacağına dair ayrıntılı talimatlar vermesini sağlayarak, kişinin napalmın nasıl yapılacağına dair masallar anlatan büyükannesini simüle etmesini istemişti.
Günümüzün en ileri yapay zekâ modelleri hala yıkıcı potansiyellerini sınırlayan kusurlara sahip. Örneğin anonim bir test kullanıcısı “ChaosGPT” adlı bir yapay zekâ botu yarattı ve onu “yıkıcı, güce aç, manipülatif bir yapay zekâ” gibi davranması ve “insanlığı yok etmesi” için programladı. Sistem, şimdiye kadar üretilmiş en büyük nükleer silah olan Çar bombası hakkında bilgi toplarken takılıp kaldı. Daha sonra planlarını açıkça tweetledi.
Ancak yeni modeller çevrimiçi hale geldikçe, planlar tasarlama ve insanları bunları gerçekleştirmeleri için manipüle etme konusunda daha kabiliyetli olduklarını kanıtlayabilirler. Meta’nın yapay zekâ modeli “Cicero”, simüle edilmiş bir jeopolitik çatışmada diğer insanlarla müzakere etmeyi içeren bir oyun olan Diplomacy’de insan düzeyinde performans sergiledi. Bazı deneyler, insan geri bildirimi üzerine eğitilen büyük dil modellerinin, kullanıcılarına duymak istediklerini söyleyerek dalkavukça davranışlarda bulunduğunu gösteriyor. Örneğin bir deneyde, modellerin liberallerle konuştukları söylendikten sonra hükümet hizmetlerini destekleme olasılıkları daha yüksekti. Bu tür davranışlar, sistemler daha kabiliyetli hale geldikçe daha da belirginleşecek gibi görünüyor.
Modellerin operatörlerini aktif olarak kandırmaya veya kontrol etmeye çalışıp çalışmayacakları belirsizliğini koruyor. Ancak bunu deneyebilecekleri ihtimali bile endişe yaratıyor. Sonuç olarak, araştırmacılar artık uç modellerini çevrim içi para kazanmak, hesaplama kaynaklarına erişim elde etmek veya kendilerinin kopyalarını oluşturmak gibi “güç arayışı” davranışlarına girme ve bunu tespit edilmekten kaçarken yapmaya çalışma kabiliyeti açısından test ediyorlar.
Yavaş ilerle, bir şeyler inşa et
Yapay zekânın tahribata yol açmasını önlemek kolay olmayacaktır. Ancak hükümetler, işe yapay zekâ geliştiren teknoloji firmalarına şimdiye kadar olduğundan çok daha dikkatli davranmaları konusunda baskı yaparak başlayabilir. Bir yapay zekâ modeli ciddi zararlara neden olursa, geliştiricilerin ne zaman sorumlu tutulacağı henüz belli değil. Karar alıcılar, modellerinden birinin, örneğin bir okul saldırganına yardımcı olan ayrıntılı tavsiyeler vermesi durumunda, firmaların ve araştırmacıların uygun şekilde sorumlu tutulmasını sağlamak için bu kuralları netleştirmeli. Bu tür düzenlemeler şirketleri riskleri öngörmeye ve azaltmaya teşvik edecektir.
Hükümetlerin de yapay zekâ gelişimini doğrudan düzenlemeleri gerekecektir. Burada ABD öncü olabilir ve olmalı. Bir yapay zekâ sistemini başarılı bir şekilde eğitmek için, geliştiricilerin büyük miktarlarda son derece uzmanlaşmış çiplere ihtiyacı var ve Washington ve iki yakın müttefiki (Japonya ve Hollanda) bu malzemeyi yapmak için gereken donanımın tek sağlayıcıları. ABD ve ortakları halihazırda en gelişmiş yapay zekâ çiplerinin ve çip yapım ekipmanlarının Çin’e ihracatını kontrol altına almış durumda. Fakat daha da ileri giderek, gelişmiş çiplerin haydut devletler de dahil olmak üzere yasaklı aktörlere yönlendirilmesini engellemek için bir çip sahipliği kaydı oluşturmaları gerekecek.
Ancak yapay zekâya erişimi kontrol etmek, düzenleme savaşının yalnızca yarısı. Yaptırım uygulanan geliştiriciler bile tehlikeli modeller yaratabilir ve şu anda ABD hükümeti, bunlara müdahale edecek yasal araçlardan yoksun. Bu nedenle Washington, endüstriyel ölçekli yapay zekâ süper bilgisayarlarında eğitilen öncü yapay zekâ modelleri (günümüzün en gelişmiş sistemlerinin kabiliyetlerine yakın veya ötesinde olanlar) için bir lisans rejimi oluşturmalı. Bunu yapmak için karar alıcılar, Ticaret Bakanlığı veya Enerji Bakanlığı bünyesinde yeni bir düzenleyici kurum oluşturabilir. Bu kurum, modellerini eğitmeden önce, öncü yapay zekâ geliştiricilerinin risk değerlendirmeleri yapmalarını ve bulgularını rapor etmelerini zorunlu kılmalı. Değerlendirmeler, geliştirmeye daha iyi görünürlük sağlayacak ve düzenleyicilere, model hırsızlığını önlemek için siber güvenlik önlemlerini güçlendirmek gibi firmaların planlarını düzenlemelerini talep etme şansı verecektir.
İlk risk değerlendirmesi, düzenleyicilerin incelemesinin sadece başlangıcı olacaktır. Yapay zekâ laboratuvarları bir sistemi eğittikten sonra, ancak piyasaya sürmeden önce, kurum, laboratuvarların modeli kontrol edilebilirlik ve tehlikeli kabiliyetler açısından test etmek de dahil olmak üzere bir dizi kapsamlı risk değerlendirmesi yapmasını şart koşmalı. Bu değerlendirmeler düzenleyici kuruma gönderilmeli ve bu kurum daha sonra modeli, dışarıdan ekiplerin kusurları aramak için stres testleri yapması da dahil olmak üzere kendi yoğun incelemesine tabi tutmalı.
Düzenleyiciler daha sonra modelin nasıl kullanılabileceğine ilişkin kurallar belirleyecektir. Belirli modellerin yaygın olarak kullanıma sunulabileceğine karar verebilirler. Diğerlerinin ise son derece tehlikeli olduğuna ve hiçbir şekilde piyasaya sürülemeyeceğine karar verebilirler. Çoğu öncü model muhtemelen ikisinin arasında bir yerde yer alacaktır: güvenli, ancak yalnızca yeterli korumalarla. Başlangıçta kurum temkinli bir yaklaşım benimseyerek, daha sonra güvenli olduğu ortaya çıkan modellere kısıtlamalar getirebilir, toplumun bunların kullanımına uyum sağlamasına izin verebilir ve düzenleyicilere etkileri hakkında bilgi edinmeleri için zaman tanıyabilir. Kurum, daha sonra bir modelin çok az risk taşıdığı ortaya çıkarsa bu kuralları her zaman değiştirebilir. Kurum ayrıca beklenenden daha tehlikeli olduğu ortaya çıkan bir sistemi piyasadan çekebilir. Bu düzenleyici yaklaşım, biyoteknoloji, ticari uçaklar ve otomobiller de dahil olmak üzere diğer önemli teknolojilerin nasıl yönetildiğini yansıtacaktır.
Çarpışmaya hazırlık
Titiz bir lisanslama sistemi, güvenli gelişimi teşvik etmek için çok şey yapacaktır. Ancak nihayetinde, en güçlü düzenlemeler bile yapay zekânın yaygınlaşmasını engelleyemez. Trenlerden nükleer silahlara kadar neredeyse her modern teknolojik yenilik, yaratıcılarının ötesine yayıldı ve yapay zekâ da bir istisna olmayacaktır. Düzenleyicilerin piyasaya sürülmesini yasakladığı yapay zekâ dahil olmak üzere, sofistike sistemler hırsızlık veya sızıntı yoluyla yayılabilir.
Hırsızlık olmasa bile, güçlü yapay zekâ neredeyse kesinlikle çoğalacaktır. ABD ve müttefikleri şimdilik gelişmiş çip üretim ekipmanlarını kontrol ediyor olabilir. Fakat ABD’li rakipler kendi üretim ekipmanlarını geliştirmeye çalışıyorlar ve mucitler sofistike çipler olmadan yapay zekâ yaratmanın yollarını bulabilirler. Her yıl, bilgi işlem donanımı daha uygun maliyetli hale geliyor ve daha güçlü yapay zekâ modellerini daha düşük bir fiyata eğitmeyi mümkün kılıyor. Bu arada mühendisler, modelleri daha az hesaplama kaynağıyla eğitmenin yollarını bulmaya devam ediyor. Toplum eninde sonunda yaygın olarak kullanılabilen, haddinden fazla güçlü yapay zekâ ile yaşamak zorunda kalacak. Ve devletlerin, uygulanabilir güvenceler oluşturmak için düzenlemelerin kazandırdığı zamanı kullanmaları gerekecek.
Bir dereceye kadar, ülkeler çoktan başladı. Son beş yıldır, dünya deepfake’lerin riskleri konusunda uyarıldı ve uyarılar toplumların zararlara karşı aşılanmasına yardımcı oldu: sadece yapay zekâ tarafından manipüle edilen medya hakkında farkındalığı artırarak, insanlar görüntülerin gerçekliği konusunda şüpheci olmayı öğrendi. İşletmeler ve hükümetler bir adım daha ileri giderek, yapay zekâ tarafından üretilen medya içeriğini gerçek içerikten açıkça ayıran araçlar geliştirmeye başladılar. Aslında, sosyal medya şirketleri halihazırda belirli türdeki sentetik medyayı tanımlıyor ve etiketliyor. Fakat bazı platformların politikaları diğerlerinden daha zayıf ve hükümetler tek tip düzenlemeler oluşturmalı.
Beyaz Saray, önde gelen yedi yapay zekâ şirketini algoritmik olarak üretilen görüntü, video ve ses ürünlerine filigran eklemeye ikna ederek etiketleme uygulamaları oluşturma konusunda adımlar attı. Fakat bu şirketler henüz yapay zekâ tarafından üretilen metinleri tanımlama sözü vermedi. Bunun teknik bir açıklaması var: Yapay zekâ yapımı düzyazıyı tanımlamak, diğer yapay zekâ yapımı içerik türlerini elemekten çok daha zor. Ancak bu yine de mümkün olabilir ve devletler ve firmalar bunu yapabilecek araçlar oluşturmak için yatırım yapmalı.
Ancak dezenformasyon, yapay zekânın toplumun korunması gereken tehlikelerinden sadece bir tanesi. Araştırmacıların ayrıca yapay zekâ modellerinin biyolojik silah saldırılarına olanak sağlamasını nasıl önleyebileceklerini de öğrenmeleri gerekiyor. Karar alıcılar, DNA sentez şirketlerinin tehlikeli patojenlerle (veya potansiyel patojenlerle) ilgili DNA dizilerini yetkisiz müşterilere göndermesini engelleyen düzenlemeler oluşturarak işe başlayabilir. Hükümetlerin, hangi genetik dizilerin tehlikeli olabileceğini belirlemeye çalışan DNA sentez şirketlerini desteklemesi gerekecektir. Ayrıca yetkililerin yeni patojenlere dair işaretler için kanalizasyon veya havaalanlarını sürekli olarak gözetlemesi gerekebilir.
Bazen bu savunmaları oluşturmak için toplumun yapay zekânın kendisini kullanması gerekecektir. Örneğin DNA sentez şirketleri, henüz var olmayan ancak yapay zekânın icat edebileceği patojenleri tanımlamak için muhtemelen gelişmiş yapay zekâ sistemlerine ihtiyaç duyacaktır. Tehlikeli yapay zekâ modellerinin bilgisayar sistemlerini hacklemesini önlemek için, siber güvenlik firmaları güvenlik açıklarını bulmak ve yamamak için başka yapay zekâ sistemlerine ihtiyaç duyabilir.
Yapay zekâya karşı korunmak için onu kullanmak, bilgisayar sistemlerine (ve üreticilerine) muazzam miktarda etki verdiği göz önüne alındığında korkutucu bir olasılık. Sonuç olarak, geliştiricilerin yapay zekâ modellerini hacklenmeye karşı korumak için güvenliklerini güçlendirmeleri gerekecektir. Ne yazık ki bu bilim insanlarının işi çok zor. Yapay zekâ modellerini manipüle etmenin çok sayıda yolu var ve bunların çoğunun işe yaradığı halihazırda kanıtlanmış durumda.
Nihayetinde, toplumun yapay zekânın tehlikelerine ayak uydurması çok zor olacaktır, özellikle de bilim insanları insanlar kadar akıllı veya daha akıllı sistemler yaratma hedeflerinde başarılı olurlarsa. Bu nedenle yapay zekâ araştırmacıları, modellerinin toplumun değerleri ve çıkarları ile gerçekten uyumlu olmasını sağlamalı. Devletler ayrıca, düzenleyici kurumlar da dahil olmak üzere, yetkililerin tehlikeli modelleri tanımlamasına ve azaltmasına olanak tanıyan harici kontroller ve dengeler kurmalı.
Önce güvenlik
Yapay zekâ geliştiricileri sıkı düzenleme fikrine karşı çıkabilir. Ne de olsa katı kurallar gelişimi yavaşlatacaktır. Sıkı gereklilikler milyar dolarlık modelleri geciktirebilir, hatta iptal edebilir. Ve diğer sektörlerde olduğu gibi, katı kurallar pazara girişte engeller yaratabilir, inovasyonu azaltabilir ve yapay zekâ gelişimini halihazırda güçlü olan az sayıda teknoloji şirketinde yoğunlaştırabilir.
Fakat ilaç endüstrisi ve nükleer enerji sektörü de dahil olmak üzere pek çok sektör regülasyona tabi olduğu halde büyük ilerleme kaydetti. Aslında düzenleme, toplumun pek çok kritik teknolojiyi benimsemesini mümkün kıldı (Güçlü devlet denetimi olmasaydı aşı şüpheciliğinin ne kadar kötü olacağını bir düşünün). Düzenlemeler ayrıca firmaları güvenlik konusunda inovasyon yapmaya teşvik ederek özel araştırmaların kamu ihtiyaçları ile uyumlu olmasını sağlar. Ve hükümetler, sorumlu araştırmacılara gelişmiş çiplerin kullanımını vererek küçük aktörlerin yapay zekâ inovasyonuna katkıda bulunmalarını garanti edebilir. Örneğin ABD’de Kongre bir “Ulusal Yapay Zekâ Araştırma Kaynağı” —akademisyenlerin erişebileceği federal bir veri ve güçlü bilgi işlem donanımı sağlanacak— kurmayı düşünüyor.
Ancak Kongre bununla ya da yapay zekâ gelişimini kontrol etmekle yetinemez. ABD hükümeti, toplumu yapay zekânın risklerine hazırlamak için de önlemler almalı. Güçlü yapay zekâ sistemlerinin geliştirilmesi kaçınılmaz ve her yerdeki insanların bu tür teknolojilerin kendi toplumlarına ve daha geniş dünyaya neler yapacağına hazırlıklı olması gerekir. Ancak o zaman toplum, yapay zekânın getirebileceği muazzam faydalardan yararlanabilir.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4












