Söyleşi
‘Rusya ile savaş berabere sona eremez’

Estonya Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Marko Mihkelson, Harici’ye konuştu: “Rusya ve Çin’in oluşturduğu varoluşsal tehdit, NATO müttefikleri olarak birleşmemiz gerektiğini gösteriyor… Bu savaş berabere sona eremez. Uluslararası hukuk ve adaletle ilgilenen ülkeler olarak amacımız, saldırganlığın karşılıksız kalmamasıdır.”
Gazeteci kökenli bir siyasetçi olan Marko Mihkelson, daha önceki parlamentolarda da Dışişleri Komitesi Başkanı, AB İşleri Komitesi Başkanı ve Milli Savunma Komitesi Başkanı olarak görev yapmış ve 2000-2003 yılları arasında Baltık Rusya Araştırmaları Merkezi Direktörü olarak çalışmıştır. 1997-2000 yılları arasında Estonya’nın en büyük ulusal günlük gazetesi Postimees’in genel yayın yönetmenliğini yürüten Mihkelson, bu görevi üstlenmeden önce Postimees’in Moskova muhabiri olarak görev yapmıştır.
Rusya-Ukrayna savaşı ve Baltık ülkelerine etkileri üzerine gazeteci Dr. Esra Karahindiba’nın sorularını yanıtlayan Marko Mihkelson, İsrail-Filistin savaşı ve Orta Doğu’daki gerilimler üzerine de değerlendirmelerde bulundu.
‘Rusya’nın hedefi dünya düzenini değiştirmek’
Suwalki Koridoru ile başlayalım. Bu koridor Rusya’ya karşı “savunmasız” olarak tanımlanıyor ve herhangi bir aksilik durumunda Baltıkların istikrarını bozabileceği söyleniyor. Bu tür bir istikrarsızlık tüm Baltık ülkelerinin Avrupa’ya erişimini kesebilir, bu koridor aynı zamanda NATO’nun Baltıklara açılan tek yolu. Rusya’nın Estonya, Letonya, Litvanya veya Polonya’yı işgal edeceği iddiaları hakkında ne düşünüyorsunuz, bakıldığında; Rusya’dan böyle bir açıklama gelmedi. Hiçbir yetkili Suwalki Koridoru işgal niyetini dile getirmedi. Bu iddialar nereden geliyor?
Öncelikle ne olup bittiğini anlamamız gerekiyor. Kesinlikle, Rusya’nın NATO’ya yönelik tehdidi ciddi ve varoluşsal bir tehdit. Bu sadece Estonya, Letonya, Litvanya ve Rusya ile sınırı olan diğer ülkeler için bir endişe değil. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş, yalnızca Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü yok etme veya ülkeyi siyasi haritadan silme girişimi değil, aynı zamanda dünya düzenini değiştirme amacını taşıyor. Nihai hedefleri, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana kurulan Batı güvenlik mimarisini yok etmek. Bu mimarinin köşe taşı Estonya, Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve diğer ulusları da birleştiren NATO’dur. ABD ve diğer demokratik ülkeler tarafından başı çekilen bu ittifak, mevcut Rusya rejimi için bir tehdittir, ki bu rejim ağır otoriter, hatta belki de totaliter bir rejimdir. Rusya, sınırlarını genişleterek hayatta kalmak istiyor, tıpkı Ukrayna’da gördüğümüz gibi.
Ekim 2023’te, Putin açıkça belirtti ki Ukrayna’ya karşı yürütülen savaşın amacı, sadece Avrupa bölgesindeki jeopolitik gerçekliği değiştirmek değil, aynı zamanda dünya düzenini değiştirmek. Bu nedenle Rusya, Batı ülkelerinin, başta ABD olmak üzere dünya lideri olarak egemenliğini sarsmak için Çin ile stratejik ittifaklar kurmaya ve Kuzey Kore ve İran ile daha yakın ilişkiler geliştirmeye çalışıyor. NATO’yu yok etmek, ittifakı zayıflatmak için her NATO üyesinin herhangi bir tehdit veya saldırı altındaki müttefiki savunma taahhüdünün ciddiyetini test edebilirler.
Teorik olarak uzun zamandır biliyoruz ki belki bizi ittifakın farklı bölgelerinde test etmek isteyebilirler, Karadeniz’den Baltık Denizi’ne, yukarı kuzeyden belki başka bölgelere kadar. İnsanların spekülasyon yaptığı ve Rusların bizi test edebileceğini düşündüğü bölgelerden biri Baltık bölgesi ve sizin de belirttiğiniz gibi, Suwalki Koridoru gibi bazı alanlar Rusların ilgisini çekebilir.
Suwalki Koridoru’nun dikkat edilmesi gereken tek alan olduğunu düşünmüyorum. Ve sadece Baltık uluslarının Rusya tarafından doğrudan tehdit edilebilecek tek ülkeler olmadığını, aynı zamanda Avrupa’da barışın yeniden sağlanmasıyla ilgilenen müttefikler olarak, uluslararası olarak tanınan sınırların sağlam olduğunu ve güç kullanılarak değiştirilemeyeceğini temin etmek için Ukrayna’ya yardım etmemiz gerektiğini anlamamız gerekiyor. Rusya, sınırları değiştirmeye çalıştığı için, bu savaşta Ukrayna’nın kazanmasını sağlamak ve Rusya’nın barışa karşı en büyük suçu olan bu ciddi savaşı başlatmanın bedelini ödemesini sağlamak zorundayız. Bu savaş, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’daki en ciddi savaş.
‘Estonya’da Birleşik Krallık, Fransa ve ABD gibi üç nükleer devletin askerleri bulunuyor’
Suwalki Koridoru’ndaki riskleri azaltmak için siz ve müttefikleriniz neler yapıyorsunuz?
En önemlisi risk sadece ittifakımızın belirli bölgelerine doğrudan tehdit oluşturmakla kalmıyor; aynı zamanda savunmaya yapılan yatırımlara da dikkat çekmek gerekli. Rusya’ya veya bize varoluşsal tehdit oluşturan herkese, hazır olduğumuzu ve “bize saldırmayı veya bu bölgedeki istikrarı bozmayı bile düşünmeyin” mesajını veriyoruz.
Estonya, GSYİH’sının %3,4’ünü kendi savunmasına yatırıyor ve caydırıcılık önlemlerini artırmak için müttefiklerle aktif olarak çalışıyor. Estonya’da Birleşik Krallık, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri gibi üç nükleer devletin askerleri bulunuyor. NATO içinde, Türkiye dahil olmak üzere müttefiklerle yakın çalışıyor ve eğitimler gerçekleştiriyoruz. İttifakın güçlü ve birlik içinde kalmasını sağlıyoruz, son 75 yılda olduğu gibi tehditleri caydırıyoruz, Estonya NATO’da 20 yıldan az bir süredir yer almasına rağmen.
Ancak bu, bize tehdit oluşturabilecek herkese çok ciddi bir mesaj: İttifak hala güçlü, birleşik ve karşılaşabileceğimiz her türlü tehdidi caydırmak için birlikte çalışıyor. Şu anda, savunma harcamalarını ciddi şekilde artırmayı, daha yakından çalışmayı, birlikte eğitim yapmayı ve Rusya’ya veya başka birine dünya düzenini değiştirme konusundaki çılgın fikirlerinin başarılı olamayacağını göstermeyi ciddiye almak en önemlisi.
‘Nükleer silahlarınız yoksa, nükleer silahlara sahip ülkeler tarafından doğrudan tehdit edilebilirsiniz’
Nükleer caydırıcılık konusunda, son aylarda Rusya’nın Belarus ile askeri işbirliğini artırdığını ve ortak nükleer tatbikatlar yaptığını gördük. Bu bağlamda nükleer savaş riskleri ne kadar gerçekçi?
Rusya’nın nükleer tehditleri, Ukrayna’ya yönelik saldırganlığını ve soykırım eylemini kabul etmeye zorlamak için şantaj olarak kullanılırken, Belarus de facto olarak Rusya tarafından siyasi olarak işgal edilmiş durumda ve NATO müttefiklerine, Polonya ve Litvanya gibi ülkeler üzerinde baskı ve yasadışı göçü bir silah olarak kullanmak için kullanılıyor.
Rusya Federasyonu’na, nükleer silah kullanma konusundaki herhangi bir gerçek tehdidin kararlı ve yıkıcı önlemlerle karşılanması gerektiğini açıkça belirtmeliyiz.
Saldırgan politikaların çıkarları doğrultusunda nükleer silahların kullanımı dünyada kimse tarafından kabul edilemez. Nükleer silahlar, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana yarım yüzyıldan fazla bir süredir caydırıcı bir önlem olarak hizmet etmiştir; ister beğenelim ister beğenmeyelim, varlar ve demokratik veya otoriter olsun, çok farklı siyasi sistemlere sahip ülkeler tarafından kabul edilen dünya ve uluslararası kuralları sürdürmenin önemli bir parçasıdırlar.
Belki de hepimiz için en mühim olan şey, nükleer silahların yayılmasının, şimdiye kadar yaptığımız gibi kontrol edilebilir durumda kalmasını sağlamaktır. Buradaki tehlike, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşı kazanması durumunda, dünyanın daha da istikrarsız hale gelmesi ve hala nükleer silah peşinde olan ülkelerin bu hedeflerine ulaşmada daha aktif hale gelmeleridir. Gördüğümüz gibi, nükleer silahlarınız yoksa, nükleer silahlara sahip ülkeler tarafından doğrudan tehdit edilebilir veya saldırıya uğrayabilirsiniz. Ukrayna, 1994’te Sovyetler Birliği’nden miras aldığı tüm nükleer silahlarını teslim etti ve ABD, Çin ve Rusya dahil olmak üzere birkaç ülke, Ukrayna’ya asla saldırmayacaklarına söz verdi, özellikle de Rusya. Ne yazık ki, 2014’ten beri görüyoruz ki, nükleer silahlarından vazgeçen ülkeler saldırıya uğramakta ve egemenliklerini kaybetme tehdidi altındadır. Rusya’nın saldırganlığının başarılı olması durumunda, görebileceğimiz en tehlikeli eğilim budur.
‘Ne yazık ki Batı, Ukrayna’ya savaşı kazanma konusunda doğrudan yardım sağlamadı’
ABD’nin Almanya’ya hipersonik füzeler konuşlandırma kararı Moskova’nın misillemesine yol açtı. Bu tırmanış hakkında ne düşünüyorsunuz?
Eğer gerilimi tırmandıran biri varsa bu Rusya’dır. Rusya, 90’lı yıllardan bu yana askeri güç kullanarak egemenliğini artırmaya yönelik agresif politikalar izliyor. Bu, Güney Kafkasya’da, Dağlık Karabağ krizinde, Moldova’da ve 2008’de Gürcistan’ı işgal ederek gerçekleştirilmiştir. Rusya, Gürcistan topraklarının üçte birini işgal etti ve NATO müttefiklerinin Güney Kafkasya’da genişlememesi konusunda anlaşmalarını sağladı. 2014 yılında, Rusya Ukrayna’ya karşı savaşı başlattı, Kırım’ı işgal etti ve yasa dışı olarak ilhak etti. Bundan sonra, Rusya 2015’te Suriye’ye girdi. Rusya’nın her yerde gerilimi tırmandırdığını gördük. Batı ülkeleri, ABD ve diğerleri de dahil olmak üzere, Rusya’ya saldırganlıklarının sınırları olduğunu göstermek için harekete geçti. Ne yazık ki, Batı ülkelerinden henüz doğrudan bir yardım görmedik. Batı ülkeleri ve yalnızca Batı ülkeleri değil, dünyaya jeopolitik anlamda öngörülebilirliği ve istikrarı geri getirmek isteyen tüm ülkeler, Ukrayna’ya bu saldırganlığa karşı savunma ve bu savaşı kazanma konusunda doğrudan yardım sağlamadı. Ukrayna’nın toprak bütünlüğü ve egemenliği en önemlisidir. Bu, sadece bir ulus olarak Ukrayna için değil, aynı zamanda küresel savaş veya çok daha felaketle sonuçlanabilecek çatışmalara girmek istemeyen Türkiye, Estonya ve diğer ülkeler için de önemlidir. Rusya’nın daha fazla saldırganlığını caydırmaya yardımcı olan her önlem, barış ve dünya düzeni için daha iyidir.
‘Rusya ve Çin’in oluşturduğu varoluşsal tehdit, NATO müttefikleri olarak birleşmemiz gerektiğini gösteriyor’
Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinden sonra, bazı uzmanlar kuzey ülkelerini sarstığı gibi Avrupa’da merkezkaç eğilimlerin güçlendiğini söylüyor. Trump’ın başkanlığı NATO’da belirsizlikler yarattı ve Çin’in uluslararası işlerdeki varlığı daha derinleşmiş gibi görünüyor. Eğer bu gerçekten doğruysa, bazı uzmanlar bu bölgedeki ülkelerin bu risklerden kaçınmak için NATO blokundan uzaklaşmalarının daha mantıklı olacağını savunuyorlar. Bu konudaki görüşünüz nedir?
(Gülüyor) Ülkemizdeki ortalama bir Estonyalıya sorarsanız, size tarihten bir hikaye anlatır. İkinci Dünya Savaşı’ndan çok ama çok zor, trajik bir ders aldık. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Estonya tarafsız bir ülkeydi. 1939’da tarafsız olmanın güvende olduğumuz ve 30’ların sonlarında dünyada yaşanan kargaşanın bize dokunmayacağı anlamına geldiğini umuyorduk. Hayatta kalacağımızı düşünüyorduk, ancak ne yazık ki durum böyle olmadı. Bu trajik bir hataydı ve nüfusumuzun %25’ini ya Sovyet işgalcileri veya Nazi Almanyası tarafından öldürüldü ya da Estonya’dan ayrılmak zorunda kaldılar ya da zorla Sibirya’ya sürüldüler.
1991’de Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra bağımsızlığımızı yeniden kazandığımızdan bu yana, her zaman yalnız kalmamamız gerektiği konusunda güçlü bir siyasi mutabakat olmuştur. Bu durum, bugün hâlâ çok güçlü bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Her an, dünyada ne kadar çok dost ve müttefikimiz olursa, uluslararası ilişkilerde bir türbülans yaşandığında – şu anda çok çalkantılı uluslararası ilişkilerin ortasındayız – küçük ülkemiz o kadar iyi savunulmuş olur. İyi müttefiklerimiz ve gerekirse bizi desteklemeye ve savunmaya hazır dostlarımız varsa, daha güvende oluruz. NATO’nun, özgür ulusların bir ittifakı olarak, 75 yıl boyunca, ki bu tarihsel olarak çok önemlidir, yalnızca bu ittifakın Avrupa ve transatlantik bölgesinde barışı sağladığını herkese gösterdiğini söyledim.
75 yıl boyunca NATO müttefikleri arasında birçok anlaşmazlık olmuştur. Türkiye’nin NATO komşularıyla nasıl başa çıkılacağını Estonya’dan çok daha iyi bildiğini düşünüyorum. Aynı zamanda, bugün Rusya’nın ve sadece Rusya’nın değil, aynı zamanda Çin’in de oluşturduğu varoluşsal tehdit, bize dünyayı öngörülebilir ve istikrarlı tutmak istiyorsak ve uluslararası ticaret, yenilikçilik ve iklim değişikliği gibi küresel sorunlarla başa çıkmak için istikrarın faydalarından yararlanmak istiyorsak, NATO müttefikleri olarak birleşerek birlikte çalışmamız gerektiğini gösteriyor. Ukrayna’da on binlerce insan öldü. Askeri ve soykırımsal güç kullanan ülkelerin başarılı olamayacağından emin olmalıyız çünkü Rusya’nın sınırları zorla hareket ettirebileceğini, insanları öldürebileceğini, sürgün edebileceğini ve işkence edebileceğini kabul edersek, diğer ülkelerin de aynısını yapabileceğini kabul etmiş oluruz. Bu, doğrudan cehenneme giden ve küresel istikrarsızlığa, muhtemelen Üçüncü Dünya Savaşı’na giden bir yoldur. Bu yüzden bir arada kalmalıyız; NATO ittifakı, bizi ve bizim bölgemizi istikrar ve barış içinde tutan en iyi ittifaktır.
‘Üçüncü Dünya Savaşı’nı önlemek için Ukrayna bu savaşı kazanmalı’
Şimdi herkes Üçüncü Dünya Savaşı’ndan, başka bir büyük savaş olasılığından bahsediyor. Bu sadece önlem aldığınız bir senaryo mu yoksa bu terimi caydırıcı bir unsur olarak mı kullanıyorsunuz?
Hayır, bu sadece caydırıcı bir unsur değil çünkü biri başka bir ulusa karşı büyük askeri güç kullanıyorsa ve bir ulusu tamamen yok etmeyi amaçlıyorsa, örneğin Ukrayna’da, 40 milyon insanın yaşadığı bir yerde, Rusya’nın 2014’te Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş, ancak Şubat 2022’den bu yana çok daha büyük bir şekilde, sadece Birleşmiş Milletler’in bir üyesini, aslında Ukrayna’nın 1945’te Birleşmiş Milletler’in kurucu babası olarak olduğunu yok etmekle kalmayıp, aynı zamanda dünya düzenini değiştirmeyi amaçlıyordur. Birisi, Hitler’in 1930’larda Nazi Almanyası’nın dünyanın nasıl yapılandırıldığını tamamen değiştireceğinden emin olma fikrine sahipse, bu mevcut dünya düzenine doğrudan bir meydan okumadır. Birisi dünya düzenini zorla değiştirmek isterse, bu büyük bir küresel çatışmaya, bir savaşa yol açabilir.
Bazen insanlar Orta Doğu’da zaten var olan çok travmatik olaylar ile Gazze ve İsrail-Hamas çatışması arasındaki bağlantıyı görmez. Bu çatışma, 7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e yönelik büyük bir terör saldırısıyla başladı. Son birkaç yılda Sahel bölgesinde olanlar, oradaki çatışmanın doğasının değişmesi ve Doğu Asya’da Güney Çin Denizi veya Tayvan Boğazı etrafında potansiyel bir çatışma konusunda artan gerilimler; tüm bu sıcak noktalar birbiriyle bağlantılıdır. Uluslararası toplumun sorumlu üyeleri olarak görevimiz, bu tehditler hakkında açık ve dürüst olmak ve bu büyük çatışmayı önlemek için birlikte çalışmaktır. Ne yazık ki, her gün bu duruma daha da yaklaşıyoruz. Bunu neden söylüyorum? Ukrayna’da olanlara yeterince ciddi şekilde dikkat etmediğimiz için her gün bu duruma daha da yaklaşıyoruz. Üçüncü Dünya Savaşı’nı veya benzer küresel bir çatışma durumunu önlemek için anahtar mesele, Ukrayna’nın bu savaşı kazanması gerektiğidir. Rusya bu savaşı kazanamaz; onların saldırganlığı kabul edilemez. Aksi takdirde, sindirmemiz gereken çok daha kötü haberler olacak.
‘Bağımsızlığımızı savunmak için Sovyetler Birliğiyle ilgili tüm anıtları kaldırma kararı aldık’
Rusya’nın, Baltık ülkelerinin tarihi anıtları kaldırarak veya saldırarak tarihe saygısızlık yaptığı ve bu durumun bölgede önemli bir nüfusa sahip Rus vatandaşlarını rahatsız ettiği eleştirilerine yanıtınız ne olur?
Ben bir tarihçi olarak, Tartu Üniversitesi’nde tarih okudum. Bu konular ve sorular benim için çok önemli. Tarihi gerçekten silah olarak kullanan birkaç ülkeden biri Rusya’dır ve bunu uzun süredir yapıyor. Uzun yıllar boyunca var olan rejim, tarihi kendi halkının zihinlerini kontrol etmek ve Baltık devletleri de dahil olmak üzere başkalarına saldırmak için bir araç olarak kullanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında olanlar hakkında tamamen farklı bir anlayışa sahibiz. Rusya, herkese bizi 1944’te İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kurtardıklarını söylüyor. Ancak, 1944’te Nazi Almanyası Estonya’dan çıkarıldıktan sonra başka bir işgalin başladığı gerçeğini kabul etmiyorlar. Özgür bir ulus olmadık. Ulusal bayrağımız artık dalgalanıyor. 1944’te bu bayrak bağımsızlık ve özgürlüğün bir işareti olarak geri getirilmedi. Sovyet işgali sırasında bağımsızlığımızı yeniden kazandığımızda bu bayrağı tekrar yükseltebildik. Tarihe olduğu gibi saygı göstermek söz konusu olduğunda, gerçekler Stalin’in Sovyetler Birliği’nin 1939’da Avrupa’yı etki alanlarına ve kontrol edebilecekleri bölgelere bölmek için Hitler ile bir anlaşma yaptığıdır. Baltık devletleri Sovyetler Birliği’ne verildi ve 1940’ta bizi işgal ettiler, Estonya, Letonya ve Litvanya’yı işgal ettiler ve Finlandiya’ya karşı bir savaş başlattılar. Finlandiya, 1939-40 Kış Savaşı sırasında cesurca savaştı.
Ne yazık ki, tarafsızlık konusunda size anlattığım gibi, tarafsız bir ülke olarak bu türbülanstan kurtulabileceğimizi umduk. Yapamadık. Bu, toplumumuzun ve halkımızın kalbinde çok derin bir yaradır çünkü birçok Estonyalı, 1941 veya 1949’da çocukken zorla Sibirya’ya sürgün edilmiştir. Ebeveynleri öldürüldü veya korkunç şeyler yaşadılar. Ukrayna’daki çocuklarla bugün yaşananlar benzer. Ukrayna’dan zorla kaçırılan 20.000’den fazla çocuk var. Hiçbir şey değişmedi.
Şubat 2022’de Ukrayna’da tam ölçekli savaş başladığında, Estonya olarak kamu alanımızdan Sovyetler Birliği’nin Estonya’yı işgaliyle ilgili tüm anıtları kaldırma kararı aldık. Bu çok muntazam bir şekilde gerçekleştirildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında öldürülenlerin mezarlarına saygı gösteriyoruz. Ve her şey çok düzenli bir şekilde yapılıyor. Ancak şu anda Ukrayna’da yaşanan korkunç olaylara saygı sunan herhangi bir kamu faaliyetini kabul etmeyeceğiz.
İstemesek de bu durum geçmişten anıları canlandırıyor… Maalesef Rusya değişmedi. İkinci Dünya Savaşı sırasında veya sonrasında kullandıkları yöntemleri, araçları ve şiddeti bugün Ukrayna’da kullanıyorlar. Bu, Rusya’ya karşı değil; bağımsızlığımızı, egemenliğimizi savunmak ve Rusya gibi diktatörlükler altında ölen tüm kurbanları onurlandırmak içindir.
Rusya ile hâlâ bir sınır sorununuz var. Son durum nedir?
Şubat 2014’te bakanlar tarafından imzalanmış bir sınırımız var, ancak parlamento tarafından onaylanmadı.
Bu soruyu şuraya bağlamak için sordum: Korkuyor musunuz?
Hayır, kesinlikle hayır. Eğer korkarsanız, zaten kaybetmişsinizdir. Ne olup bittiğini, neden olduğunu anlamalı ve kararlar almaya hazır olmalısınız. Estonya’da siyasetçiler olarak, insanların stres seviyesinin her zamankinden daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bu doğal. Avrupa’da, Avrupa’nın ortasında büyük bir savaş devam ediyor. Ne yazık ki, bunun sonunu göremiyoruz. Barışın sağlanmasını, savaşın bitmesini ve insanların bu dehşetten kurtulmasını görmek istiyoruz.
Ancak, bu savaşın nasıl sona ermesi gerektiği konusunda Türk meslektaşlarımız ve dostlarımızla farklı görüşlere sahip olabiliriz. Birkaç hafta önce, Cumhurbaşkanımız Sayın Alar Karis ile birlikte Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirdim. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştük ve Dışişleri Bakanı Fidan ile bu konuları tartışma fırsatı bulduk. Bu durumun istikrar için bir tehdit olduğu konusunda hemfikiriz. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü saldırgan savaş, bölgesel istikrar için doğrudan bir tehdittir.
‘Ateşkesin istediğimiz barışı getirip getiremeyeceği konusunda Türkiye ile farklı düşünüyoruz’
Türkiye, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü destekliyor ve Kırım’ın ilhakını kabul etmiyor. Türkiye ayrıca, ateşkes ve arabuluculuğu destekliyor. Hangi noktada görüşleriniz ayrılıyor?
Bir ateşkesin, Ukrayna’nın toprak bütünlüğü ve egemenliğini onurlandıracak şekilde gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, istediğimiz barışı getirip getiremeyeceği konusunda farklı düşünüyoruz. Arabuluculuk çabalarını yüksek takdirle karşılıyoruz çünkü bu gerekli. Ancak, bu sadece bölgesel bir çatışma değil. Rusya’nın amacı yalnızca bir ulusu yok etmek ve ortadan kaldırmak değil. Hem Putin hem de Medvedev, tüm Ukrayna’yı yok etmek istediklerini açıkça söylediler. Ateşkesle ilgilenmiyorlar. Belki sadece daha fazla güç toplamak ve tekrar başlamak için geçici bir ateşkesle ilgileniyorlar. 2014 ve 2015’te Minsk Anlaşmaları ile ne olduğunu gördük. O yıllar boyunca Doğu Ukrayna’daki cephe hatlarına defalarca seyahat ettim. Şubat 2022’den bu yana cephe hatlarına dört kez gittim. Orada neler olup bittiğini kendi gözlerimle gördüm. Sadece gazetecilerin haberlerinden değil…
Bu savaş berabere sona eremez. Uluslararası hukuk ve adaletle ilgilenen ülkeler olarak amacımız, saldırganlığın karşılıksız kalmamasıdır. Savaş suçları ciddi bir şekilde ele alınmalıdır. Rusya, Kiev’deki bir çocuk hastanesine yapılan son saldırı da dahil olmak üzere, zaten çok sayıda savaş suçu işledi. Sadece bir anlaşma yaparak ve savaş suçluları ile müzakere ederek bu mesele çözülemez. Bağımsız bir ulus olarak Ukrayna’nın hayatta kalması gerekiyor ve onlar da barışla çok ilgililer, ancak bağımsız olarak NATO’ya giden yollarını seçemezlerse kimsenin onları tekrar işgal etmesini engelleyemezler. Rusya’nın barış anlayışı, Ukrayna’nın tamamen teslim olması, onu savunamayacak kadar küçültülmüş bir orduyla tarafsız bir ülke haline getirmektir. Bu, Ukraynalı politikacılar tarafından Başkan Zelenski de dahil olmak üzere, kabul edilemez. Ukrayna, barış formülleri için aktif olarak destek arıyor, İsviçre’de konferanslar düzenliyor ve Dışişleri Bakanı Kuleba’nın da bulunduğu Çinli yetkililerle Ukrayna’nın durumunu anlamak için etkileşimde bulunuyor.
‘Kuzey Kore, İran, Çin, Rusya’ya yardımcı oluyor. Barışa giden yol çok daha zor’
Putin birkaç kez müzakereye açık olduğunu belirtti. Çin’den dönerken bir kez daha müzakereye açık olduğunu söyledi. Ancak Zelenski, yasa ile Rusya ile müzakere yapmayı yasakladı. Bir tarihçi olarak, geçmişte birçok savaşın barış anlaşmalarıyla sona erdiğini, örneğin Westfalya Anlaşması ile sona eren 30 Yıl Savaşları’nı biliyorsunuz. Avrupalılar büyük katliamlar yaşadılar, milyonlarca insan öldü ama barış anlaşmalarına ulaştılar. Barış anlaşmasına nasıl ulaşırsınız? Müzakere edersiniz. Bu konuda Türkiye’nin yaklaşımından farklılaştığınızı anlıyorum, ancak Türkiye’nin yaklaşımı, tarihin barışın yalnızca müzakere ile mümkün olduğunu gösterdiğini kanıtlıyor. Bu konudaki düşünceniz nedir?
Öncelikle, Estonya ve Türkiye bu savaşın, üzerinde anlaşmaya varılan barışın kalıcı barışı sağladığı ve dünya düzenini dramatik bir şekilde değiştirmek isteyenler tarafından gelecekteki saldırılardan ülkelerimizi ve milletlerimizi koruduğu bir şekilde sona ermesi gerektiği konusunda aynı sayfada. Ben 17. yüzyıl kadar geriye gitmezdim; yine de dünya o zamandan beri değişti. Son 100 yılda, I. ve II. Dünya Savaşları gibi büyük savaşlar, bugünkü savaşa çok benzer şekilde, kalıcı barışın bazen onun için savaşmayı gerektirdiğini gösterdi.
2008’de Gürcistan’ın beşte birinin Rusya tarafından işgal edilmesiyle meydana gelen bölgesel çatışma gibi değil. Savaş sadece 5 gün sürdü. Bugün, bu savaş 10 yıldan fazla bir süredir devam ediyor. 10 yıldır Rusya Ukrayna’yı yok etmeye çalışıyor. Ve sadece Ukrayna’da aktif değiller. Ayrıca Kuzey Kore ve İran ile çok daha büyük bir ittifak kuruyorlar. Kuzey Kore doğrudan yardımcı oluyor. İran, askeri teçhizatıyla doğrudan yardımcı oluyor. Çin, ekonomik olarak Rusya’ya yardımcı oluyor, eğer araçlar ve imkanlarıyla değilse de… Ve bu, siyasetçiler veya diplomatlar olarak bizim dikkate almamız gereken bir nokta. Bu sefer barışa giden yol çok daha zor. Ve maalesef, bazen kalıcı barışı sağlamak için savaşmanız gerekir.
Ve bu yüzden, geçmişten bildiğimiz Rusya hakkında bilgimizden dolayı, Estonya’nın çok net bir pozisyonu olduğunu savunuyorum. Türkiye’nin Rusya’yı birçok ulustan daha iyi bildiğini biliyorum, ki Türkiye geçmişte Ruslarla birçok askeri çatışmada bulunmuş. Rusya’nın sınırlarını anlamasını ve diğer ülkelerin sınırlarına saygı duymasını sağlamak için, saldırganlık savaşlarında yenilmeleri gerekir. Burada genel olarak Rusya’yı yenmekten bahsetmiyoruz, bu saldırganlıktan bahsediyoruz.
Toprakların işgali kabul edilemez. Putin size müzakereye hazır olduğunu söylediğinde, aslında Ukraynalılardan ne kadar daha fazla toprak alabileceğini müzakereye hazır olduğunu söylüyor. Bu toplantıdan önce açıkça “Bana şunu ver, bunu ver,” diyerek işgal edilmemiş Herson ve Zaporijya bölgelerini kastediyor. “Ve belki o zaman müzakereleri düşünebiliriz” diyor. Ama aynı zamanda, Medvedev gibi insanlar veya diğerleri doğrudan bize, sadece orada kalmakla değil ötesiyle ilgilendiklerini söylüyorlar. Tüm ulusu, tüm Ukrayna devletini yok etmekle ilgileniyorlar. Rus imparatorluğunu yeniden kurmak istiyorlar. Brzezinski’nin 90’ların başında söylediği gibi, eğer Rusya imparatorluğu yeniden kurmak istiyorsa, Ukrayna olmadan bunun olmasını hayal etmek imkansız.
Son 10 veya 20 yıl içinde veya daha uzun süredir yaptıkları şeye, 1994-97 yılları arasında Moskova’da gazeteci olarak çalıştığım dönemde şahit oldum. Çeçen savaşını, 1994-96 yılları arasında Birinci Çeçen Savaşını izledim. Ve o zaman zaten bu tür bir emperyal baskının hiçbir yere gitmediğini anladım. İnsanlar, Sovyet imparatorluğu çöktükten sonra, Sovyetler Birliği çöktükten sonra, bunun geçmişte kalacağını ve Rusya’nın yeni gerçekliği kabul edeceğini düşündüler. Aslında, Çeçenistan’da birinci savaş sırasında ve daha sonra Putin iktidara geldiğinde olanlar, Rusya’nın kendi ülkesini veya imparatorluğunu parçalamayı durdurmak ve güç kullanarak genişlemek istediğine dair bize net bir sinyal verdi.
Ve işte 2008’de Gürcistan’a karşı olan şey buydu. 2014’ten bu yana Ukrayna’ya karşı olan şey de budur. Ağustos 2020’deki sözde cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra Belarus’ta olan şey, Rusya’nın Belarus’taki durumu fiilen kontrol etmesidir. Ayrıca Orta Asya ülkelerine, özellikle Kazakistan’a doğru genişlemek istiyorlar. Örneğin, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan ve daha sonra Rusya’ya geri dönen ünlü Rus yazar Aleksandr Solzhenitsyn’in fikirlerini hatırlayın. Kendisi 70’lerde KGB tarafından sınır dışı edilmişti. Onun fikrine göre, Rusya bir imparatorluk olmalı, Belarus, Ukrayna ve Kazakistan’ın topraklarını içermelidir.
‘Yapılması gereken şey, Türkiye’nin 2014’ten bu yana yaptığı gibi, Ukrayna’ya yardım etmek’
Bu düşünce tarzının zihinlerine güçlü bir şekilde yerleşmiş olduğunu görüyorsunuz. Ve bu, komşularına karşı çok agresif bir davranış şeklini tetikliyor. Ve ne yazık ki, bu bizi şu anda Ukrayna’da devam eden bu çok trajik savaşa götürdü. Ve bu yüzden, geçici bir barış yapmaya çalışmanın bir süre için bazı hayatları kurtarabileceğini, ancak ne yazık ki uzun vadeye hizmet etmediğini söylüyorum. Amacımız Avrupa’da kalıcı barışı yeniden sağlamaktır. Bugün yapılması gereken şeyin, Türkiye’nin 2014’ten bu yana yaptığı gibi, Ukrayna’ya yardım etmek olduğunu düşünüyorum. Bildiğimiz gibi, Türkiye’nin Ukrayna’ya yardımı önemli olmuştur ve herhangi bir ilhakı tanımama yönünde siyasi kararlar almıştır. Ancak bugün Rusya’nın müzakereleri ciddiye almasını sağlamanın tek yolu, fethetme, güç kullanarak yeni bir gerçeklik kurma fikrinin çıkmaz bir politika olduğunu görmelerini sağlamaktır. Hayal ettikleri başarılara ulaşamayacaklar.
Ve bu yüzden NATO müttefiklerinin Washington’da kabul ettikleri şeyin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu nihai deklarasyon çok iyi. Ancak Ukrayna’ya olan desteğimizin ve yardımımızın zafer kazanana kadar devam etmesini sağlamalıyız. Geçici barış bazı hayatları kurtarabilir ancak Avrupa’da kalıcı barışın uzun vadeli hedeflerine hizmet etmez. Ukrayna’ya yardım etmek çok önemlidir, Türkiye’nin 2014’ten bu yana yaptığı gibi, önemli destek ve ilhakları tanımama yönünde siyasi kararlar… NATO müttefiklerinin desteği, Ukrayna zafer kazanana kadar sürmeli.
Kaja Kallas, AB’nin dış politika şefi olmak üzere istifa etti, Estonya’nın NATO ve AB içindeki rolünü yeni liderlik altında nasıl görüyorsunuz? Estonya, Rusya’nın müdahalesinden bu yana Ukrayna’nın güçlü bir destekçisi oldu. Bölgesel güvenliği sağlamak ve Ukrayna’ya destek olmak için AB ve NATO’nun atması gereken adımlar neler? Ayrıca, Kaja Kallas yönetiminde Estonya savunma bütçesini önemli ölçüde artırdı. Ulusal savunmaya yapılan bu yatırımı nasıl sürdürmeyi veya genişletmeyi planlıyorsunuz?
Kaja Kallas’ın rolü son derece önemli. Onun için çok iyi bir haber… Son birkaç yıl boyunca liderliğinin tanınması, hem başbakanımız hem de Rus saldırganlığını caydırmak ve karşı durmak konusunda müttefikler arasında çok açık ve önde gelen bir ses olarak tanınması önemli; bu, ilk kez bir Estonyalı politikacının bu tür yüksek bir tanınma ve AB içinde Dış ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi olarak bir görev ile taltif edilmesidir.
Ve eminim ki 1 Kasım’dan itibaren göreve başladığında, AB’nin ortak çabalarını tüm zorluklarla başa çıkmak için aktif olarak yönetecektir. Sadece Ukrayna’da gördüğümüz değil, aynı zamanda Orta Doğu, Asya ve Afrika’da da karşılaştığımız zorluklarla başa çıkmak için. Bu kesinlikle onun için bir mücadele olacak.
İsrail-Gazze için yaklaşımı ne olacak? Önceki cevabınızda bunun 7 Ekim’de başladığını söylediniz. Ancak gerçek şu ki, bu birçok kişiye göre bu 1948’den beri devam ediyor. Çünkü bu süregelen bir durum. Filistinliler ve Gazze’deki insanlar işgal altında ve çok fazla insan öldürüldü. Bunu kabul edersiniz, değil mi? Onun yaklaşımı ne olacak?
Kaja’ya sormalısınız. Bir sonraki röportajınızda, onun yüksek temsilci olarak pozisyonunu bilmiyorum. 1 Kasım’dan itibaren ona sorabilirsiniz.
Peki sizin yaklaşımınız nedir?
Ne yazık ki, 7 Ekim’de ve sonrasında ya da bölgedeki son on yıllarda ne olduğuna gelince, çok fazla çıkarın temsil edildiğini anlamamız gerekiyor. Sadece Filistinliler veya İsrailliler veya İsrail’e karşı olan Arap devletleri arasındaki doğrudan şiddet değil, aynı zamanda birçok Arap devleti hala İsrail’in bir devlet olarak varlığını tanımıyor. Ne yazık ki, İran veya Rusya veya bazı diğer ülkelerin çıkarlarının da temsil edildiğini görüyoruz.
Bugün son derece karmaşık bir durum var. Hepimiz insan olarak her türlü acıya karşıyız, hem 7 Ekim’deki bu akıl almaz terör saldırısından etkilenenler hem de diğerleri için. Bu saldırıdan sadece 7 gün sonra Kibbutz Bari ve Nova müzik festival yerindeydim. Ve inanın, birçok hoş olmayan sahne gördüm. Bu, yürek inciten bir durumdu. Bunun öncesinde uzun bir hikaye olduğunu biliyorum. Ancak 7 Ekim’den önce nispeten istikrarlı bir dönem olduğunu da biliyoruz. Her ne olursa olsun, hiçbir türlü şiddet kabul edilemez. Ve özellikle tecavüz, işkence ve öldürme söz konusu olduğunda kabul edilemez. Ve maalesef, bu duruma verilen yanıt, Gazze’de birçok insanın hayatını kaybetmesine yol açacak.
Kusura bakmayın, tecavüzlerin hepsi yalan haber olarak rapor edildi ve kanıtlandı. Söylediğiniz hiçbir örnek gerçek değil…
Lütfen bu konuya girmeyelim. Bu konuyu araştırmacılara bırakıyorum. Birçok kişinin bildiği gerçekler var. Ancak lütfen…
‘Ukrayna’da Rusya’yı durdurmak, Orta Doğu’daki gerilimleri çözer’
Putin’i bir savaş suçlusu olarak görüyorsunuz. Netanyahu da gözünüzde bir savaş suçlusu mu?
Her halükarda, bu savaşın insanların barış içinde yaşama temel haklarına saygı gösterilerek sona ermesini sağlamak için uluslararası çabalar gerektirir. Ancak ne yazık ki, şu anda gördüğümüz şey, ABD’nin başkanlık seçimleriyle meşgul olduğu. Avrupa Komisyonu geçiş döneminde. Ukrayna’da savaş devam ediyor. Ve ne yazık ki, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığı ile Orta Doğu’da büyük ölçüde olanlar arasında doğrudan bir bağlantı gördüğümü söyledim. Daha önce Suriye’de ve Halep’te binlerce insanı öldürmeye yönelik Rus müdahalesinde ve bölgede yeni bir jeopolitik gerçeklik yaratma çabalarında gördüğümüz gibi.
İsrail’in iç politikası bunun üzerinde büyük bir etkiye sahip ve durumu şu anda çözmek çok daha zor. Gerçekten büyük bir bulmaca. Ne yazık ki, Gazze’de kalıcı barışı yeniden sağlamak için herhangi bir acil çözüm görmüyorum. Ancak Rus saldırganlığına karşı, uluslararası toplumun uluslararası kurallara dayalı dünya düzenini tanıyan bir şekilde müdahale etmesi, Orta Doğu’da İran ve diğerlerini de içeren gerilimlerin çözülmesine yardımcı olacaktır.
Ancak bir gerçek var: Hastaneler vuruluyor. Çocuklar öldürülüyor. Kadınlar öldürülüyor. Hamile kadınlar öldürülüyor. Ve İsrailli askerler, Gazze’de neler olduğunu TikTok videolarında dalga geçerek paylaşıyorlar.
Mariupol’da kaç kişinin öldüğünü biliyor musunuz?
Tabii ki biliyorum. Rusya-Ukrayna savaşını ilk günden beri yakından takip ediyorum.
Rusya veya 7 Ekim olayları olduğunda her savaş suçu, Hamas’ın terör örgütü olarak tanınması gerekenler de dahil olmak üzere, kınanmalıdır.
Netanyahu da 7 Ekim’den sonra on binlerce sivili öldürdü. O da gözünüzde Putin gibi bir savaş suçlusu mu?
Uluslararası Ceza Mahkemesi bu konuda kararını vermeli. Ancak tüm savaş suçları eşit şekilde ele alınmalıdır. Bu çok açık bir husustur. Putin gibi suçlularla başa çıkmak için, geleceğimizi düşünmeli ve küresel barışı yeniden sağlamalıyız.
Çok iyi bir politikacı olduğunuzu söyleyebilirim.
(Gülüyor)
Söyleşi
Gazeteci Lynch: Trump, Avrupa sağı için artık bir yük haline geliyor

Dış politika yazarı Lily Lynch, Harici’ye verdiği mülakatta Orta Avrupa ve Balkanlar’ın değişen siyasi manzarasını değerlendirdi. Analizleri New Statesman ve New Left Review başta olmak üzere The Baffler, Noema ve Liberties gibi mecralarda yayımlanan Lynch, mülakatta Macaristan’daki seçim sonuçlarından Sırbistan’ın dış politika tercihlerine kadar geniş bir çerçeve çiziyor.
2025 yılında LA Press Club’dan ödül alan ve makaleleri Best American Essays seçkisine giren yazar, Ukrayna savaşının bölge liderleri üzerindeki etkilerini ve Avrupa genelinde sağ popülizmin girdiği yeni evreyi ele alıyor. Söyleşi, Trump döneminin Avrupa sağı için yarattığı yeni gerçekliklere ve Balkanlar’daki hassas dengelere dair kapsamlı bir bakış sunuyor.
Macaristan ile başlamak istiyorum; özellikle de son dönemde Viktor Orbán ve Fidesz’i andıran, Péter Magyar liderliğindeki sağ popülist Tisza Partisi’nin seçim zaferi üzerinden. Bu zafer Macaristan’ın geleceği için ne ifade ediyor? Orbán’ın yakın çevresini içine alan derin yolsuzluklar ve güç istismarı uluslararası basında da geniş yankı bulmuştu. Seçim listesinin en başındaki üç ana partinin de sağcı olması, oldukça karamsar bir tablo çiziyor.
Magyar’ın kazandığı başarının birkaç önemli gerçeği su yüzüne çıkardığı kanaatindeyim. Bunlardan ilki, sağ fikirlerin Macaristan’da hâlâ geniş kitlelerce benimseniyor olması. Magyar’ın göç gibi konularda Orbán’dan pek de farklı bir duruş sergilememesi bunun en somut göstergesi. Dolayısıyla bu seçimlerde sağ siyaset yenilgiye uğramadı; aksine, bu çizginin Macaristan’da ne kadar kökleşmiş olduğu ve halkın hissiyatını doğrudan yansıttığı bir kez daha tescillendi.
Bununla birlikte, sağ popülizmin belirli bir türünün artık toplumda bir yorgunluk yaratmaya başladığını düşünüyorum. Bu; siyonizmle eklemlenmiş, Orbán’ın da şahsında cisimleşen, Trumpvari, kişi odaklı ve yer yer maskaralık düzeyine varan popülizm türüdür. Magyar’ın başarısı; MAGA (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) tarzı popülizmden kopmuş, belki biraz daha az revizyonist, daha vakur ve ciddi bir sağ siyasete duyulan özlemi fısıldıyor: Göç karşıtı ve muhafazakâr, ancak mevcut statükoyla daha barışık bir siyaset bu.
Seçim sonuçları aynı zamanda Trump markasının giderek daha zehirli bir hal aldığını, Orbán’ın Trump’ı böylesine sahiplenmesinin -hatta seçim öncesinde JD Vance’i kendi adına kampanya yürütmesi için davet edecek kadar ileri gitmesinin- faydadan çok zarar getirdiğini gösteriyor. Trump, özellikle Avrupa’daki sağ için artık bir yük haline geliyor. Trump’ın Grönland’a yönelik tehditlerinden sonra, Avrupa’da hiç kimse hem Trump’ı destekleyip hem de egemenliğe saygı duyduğunu iddia edemez. Oysa kendisini “egemenlik savunucusu” olarak pazarlayan Orbán’ın bir zamanlar vazettiği tam da buydu. Nihayetinde görünen o ki Orbán, yalnızca Brüksel’den gelen müdahalelere karşı çıkıyor, Trump Amerika’sının dayatmalarına ise kapıyı sonuna kadar açıyordu.
Öte yandan, Orbán’ın bilinçli olarak körüklediği kültür savaşı da artık kendisine eskisi kadar getiri sağlamıyor. Kayda değer bir ekonomik başarı sunamayan, yolsuzluk algısının ise bu denli ayyuka çıktığı bir düzende, toplumsal cinsiyet gibi meseleler üzerinden yürüttüğü kültür savaşı hamleleri, onu iktidarda tutmaya yetmedi. Dahası, Orbán’ın toplumu yeniden gelenekselleştirme çabaları da hüsranla sonuçlandı. Hayata geçirdiği doğum yanlısı politikalar oldukça maliyetliydi ancak doğum oranlarını artırmada pek bir varlık gösteremedi. Orbán döneminde kiliseye gidiş oranları, dinin otoritelerce hoş karşılanmadığı sosyalist dönemin bile gerisine düştü.
Sırbistan’a da değinmekte fayda var. Aleksandar Vučić liderliğindeki hükümet, genellikle “çok yönlü dış politika” olarak tanımlanan bir çizgi izliyor gibi görünüyor. Bir yanda AB üyeliği perspektifi, diğer yanda ise Rusya ile tarihsel kökleri olan bağlar… Ancak Ukrayna savaşı sürecinde Moskova’dan gelen açıklamaları, özellikle de Dış İstihbarat Servisi’nin (SVR) üçüncü taraflar aracılığıyla Kiev’e silah teslimatı yapıldığı iddialarına gösterdiği sert tepkiyi nasıl okumalıyız? İki kutup arasında salınan bu “eşik devlet” olma hali ne kadar sürdürülebilir?
Vučić’in Sırbistan’ın karmaşık jeopolitik konumunu nispeten iyi yönettiği bir dönem vardı. Bundan on yıl öncesine dayanan Vučić döneminin altın çağında Sırbistan; Rusya, Çin, Türkiye, ABD ve Bağlantısızlar Hareketi üyesi pek çok Küresel Güney ülkesiyle ilişkilerini aynı anda yürütürken, bir yandan da AB adaylığını koruyabiliyordu. Fakat Şubat 2022, onun için her şeyi değiştirdi. Avrupa’nın ortasında, artık sadece Donbas ile sınırlı kalmayan topyekûn bir savaşın patlak vermesi, Sırbistan’ın politikasını diğer Avrupa ülkeleriyle uyumlu hale getirmesi yönündeki baskıları bir anda artırdı. Bu durum uygulamada; Rusya’ya yaptırım uygulanması, BM Genel Kurulu’ndaki Ukrayna oylamalarında AB ve NATO ülkeleriyle tam bir uyum içinde hareket edilmesi gibi beklentileri beraberinde getirdi.
Vučić’in Sırbistan üzerinden Ukrayna’ya dolaylı silah satışına izin verdiği bir gerçek; bu hamle ona Batı başkentlerinde ciddi bir kredi kazandırdı. Ruslara karşı ise mazeretlere sığındı: Devasa bir baskı altında olduğunu ve Batı’ya temel olarak “hayır” diyemediğini iddia etti. Rusların bir süreliğine, gönülsüzce de olsa bunu sineye çektiğini düşünüyorum. Ancak Vučić’in durduracağına dair söz vermesine rağmen Ukrayna’ya silah akışı kesilmeyince, Rusya cephesinden sert tepkiler gecikmedi.
Belki Çin hariç, artık bu aktörlerin hiçbirinin Vučić’e güvendiğini sanmıyorum. Vučić uzun süre herkesin duymak istediğini söyleyen bir figürdü. Bunun en çarpıcı örneği, Sırbistan’ın BM Genel Kurulu’ndaki bir Ukrayna oylamasında “evet” oyu vermesinin hemen ardından Vučić’in çıkıp bunun “bir hata” olduğunu ve aslında “hayır” oyu vermek istediklerini söylemesiydi. Bu, bilinçli bir muğlaklık stratejisiydi: Hangi mesaja inanmalıydınız? Atılan resmi oya mı, yoksa Vučić’in basına yaptığı açıklamaya mı? Yıllarca bu sanatı ustalıkla icra etti; Washington’a ayrı, Moskova’ya ayrı, Brüksel’e ayrı mesajlar verdi. Bu tür bir belirsizliği bir süre, hatta belki uzunca bir süre idare edebilirsiniz; ancak savaşın her şeyi berraklaştıran bir etkisi vardır. Bir noktada, artık seçim yapmak zorunda kalırsınız.
Vučić aynı zamanda ikinci Trump yönetiminin kaybedenlerinden biri oldu. Bu durum, tam olarak umduğunun aksi yönünde gerçekleşti; zira Sırbistan’ın Trump için doğal bir müttefik olacağını bekliyordu. Aksine, mevcut yönetim tarafından defalarca reddedildi. Vučić, Trump’ın iktidara gelir gelmez Ukrayna’daki savaşı bitireceği beklentisiyle çok yönlü dış politikasına sadık kalmıştı. Trump’ın savaşı bir anda sonlandıracağına gerçekten inandığını düşünüyorum. Eğer bu gerçekleşseydi, üzerindeki AB baskısı hafifleyecek ve işi çok daha kolaylaşacaktı. Uzun lafın kısası, son dönemdeki iki gelişme onun bu çok yönlü yaklaşımını çıkmaza soktu: İlki Şubat 2022’de başlayan topyekûn savaş, ikincisi ise Trump’ın yeniden seçilmesi ve sonrasında Beyaz Saray ile kurulan o müphem ilişkiler.
Burada, son yıllarda periyodik olarak için için kaynayan ve yer yer patlak veren bir fay hattına dönüşen Kosova meselesine de değinmek yerinde olabilir. Kosova’da Aralık ayında yapılan seçimlerde Albin Kurti yeniden başbakanlık koltuğuna oturdu. Bu konuda elinizdeki bilgileri veya gözlemlerinizi paylaşmanız mümkün mü? Önümüzdeki yıllarda burayı çokça konuşacakmışız gibi görünüyor.
Albin Kurti, kariyerini bir anlamda Kosova’nın kuzeyinde “Sırp Belediyeler Birliği” ya da “Sırp Belediyeler Topluluğu” denilen yapının kurulmasına karşı çıkmak üzerine inşa etti. Kosova’nın kuzeyi, Kurti hükümetini meşru kabul etmeyen ve büyük oranda Belgrad’ın ağzına bakan, buna rağmen kendilerini Sırp hükümeti tarafından da terk edilmiş hisseden bir Sırp çoğunluğa ev sahipliği yapıyor. Kosova ile Sırbistan arasında 2013 yılında imzalanan Brüksel Anlaşması uyarınca, Kosova hükümetinin -yine de Priştine’ye bağlı kalacak şekilde- bir tür kısıtlı özyönetim katmanı sağlayan bu Birliği kurması gerekiyor. Karşılığında ise Sırbistan bölgeden elini çekecek ve kontrolü Kosova hükümetine devredecekti.
Bu durum, Kosova’da her zaman büyük bir tartışma konusu oldu; zira bazıları bunun nihai bir Sırp ayrılıkçılığına zemin hazırlayacağına inanıyor. Kurti’nin görevde kalması, bu cephede pek bir ilerleme kaydedilmeyeceği anlamına geliyor. Bu tıkanıklık Batı başkentlerinde Kurti’ye karşı ciddi bir hayal kırıklığı yarattı; nitekim kendisi geçen yıla kadar AB yaptırımları altındaydı.
Mevcut statüko ne kadar gergin olursa olsun, topyekûn bir savaşın kapıda veya kaçınılmaz olduğunu savunanlara katılmıyorum. NATO’nun Kosova’daki barış gücü KFOR bünyesinde yaklaşık 4 bin 500 asker bulunuyor. Yine de yerel ölçekli şiddet olaylarının ara ara nüksedeceğinden eminim; bu zaten her bir iki yılda bir yaşanıyor. Ancak bu şiddet dalgalarının topyekûn bir savaşa evrileceğine pek ihtimal vermiyorum. Tüm o sertleşen duygulara ve güvensizliğe rağmen, Balkanlar’da hiçbir tarafın yeni ve büyük bir savaşa girecek dermanı yok.
Son olarak, Avrupa genelinde yükselen sağ popülist dalgayı nelerin tetiklediğine ve bunun Avrupa’nın geleceğini nasıl şekillendireceğine dair geniş perspektifli değerlendirmenizi merak ediyorum. Giorgia Meloni örneğinde olduğu gibi, o sözde “düzen karşıtı” profil ya doğrudan düzene, yani Brüksel bürokrasisine boyun eğiyor ya da akıl almaz bir yolsuzluk sarmalı üretiyor. Bu gerçekten ilgi çekici bir mesele, görüşlerinizi duymayı çok isterim.
Sağ popülist dalgayı tetikleyen unsurlara dair vereceğim yanıt pek de orijinal sayılmaz. Bu dalganın hemen öncesinde, kurumlara, uzmanlara ve liberalizme olan inancın genel bir krize girmesine yol açan 2007-2008 finansal krizinin gelmiş olması bir tesadüf değil. Bu sarsıntı, “seçkinlere” karşı popülist bir tepkinin yeşermesi için oldukça bereketli bir zemin hazırladı. Elbette bu düzen karşıtı siyasetçiler, “bataklığı kurutma” veya yerleşik güçlerle savaşma vaatleriyle iktidara geliyor; ancak koltuğa oturdukları anda son derece konvansiyonel politikaları benimseyiveriyorlar. Ya da Orbán örneğinde olduğu gibi, yerleşik mutabakattan gerçekten kopuyorlar ancak bu sefer de eleştirdikleri o liberal “seçkinlerden” çok daha derin bir yolsuzluk batağına saplanıyorlar. Siyasette söylem ile uygulama arasında her zaman bir uçurum vardır; fakat bu uçurum, sağ popülizmde hiç olmadığı kadar derinleşiyor.
Söyleşi
‘Sözde uluslararası düzen çöküyor; geriye kalan tek hakikat ulusal çıkarlardır’

İsviçreli gazeteci, Die Weltwoche dergisi Genel Yayın Yönetmeni Roger Köppel, Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Harici’ye verdiği bu kapsamlı mülakatta, sarsılan küresel nizamın röntgenini çekiyor. “Kurallara dayalı uluslararası düzenin” çöküşünü realizmin soğukkanlı merceğinden yorumlayan Köppel, modern ittifakların ulusal çıkarlar karşısındaki kırılganlığını çarpıcı tespitlerle dile getiriyor.
İran-İsrail hattındaki gerilimlerden NATO’nun içsel sancılarına, Çin’in yükselen bir alternatif oluşundan teolojinin siyasetle imtihanına kadar pek çok kritik başlık, Köppel’in kendine has ve ödün vermez perspektifiyle yeniden şekilleniyor. Vatikan ile Amerikan sağındaki popülist figürler arasındaki sürtüşmeyi de değerlendiren Köppel, dinin jeopolitik bir enstrüman olarak geri dönüşünü özgün bir dille sorguluyor.
Türkiye’nin bu “kadim ve kutsal” çatışma coğrafyasında üstlendiği merkezi arabuluculuk rolüne özel bir vurgu yapan Köppel, ahlakçı retoriğin ötesinde, sahici bir diplomasinin imkânlarını tartışmaya açıyor. Bu söyleşi, büyük güçlerin gölgesinde yeniden kurulan dünyada, pragmatizmin ve diyaloğun son sığınağına dair bir yol haritası sunuyor.
İran üzerine devam eden görüşmelerle başlamak istiyorum. Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında Hürmüz Boğazı’na dair bir mutabakat olduğuna dair tartışmalar var; ancak sonrasında işler epey sarpa sardı. Şimdiyse İran, Amerikan tarafının ablukayı kaldırmaması nedeniyle boğazı yeniden kapatacağını iddia ediyor. Daha genel bir çerçeveden bakacak olursak, bu ateşkes süreci hakkında ne düşünüyorsunuz? Önümüzdeki günlerde nasıl bir seyir izleyeceğini öngörüyorsunuz?
Şayet bunu bilseydim, elimde çok kıymetli bir bilgi olurdu. Muhtemelen borsa hareketlerini önceden kestirebildiğim için çok zengin bir adam olurdum. Maalesef ulusal çıkarların, güvenlik kaygılarının ve hatta dini itikatların savaş meydanına indiği, fevkalade müşkül bir vaziyetin içerisindeyiz. Günün sonunda sağduyunun galip gelmesini ve tüm tarafların bu korkunç durumu sükûnete erdirmek için bir yol bulmasını temenni etmekten başka bir şey gelmiyor elden. Fakat bu nasıl başarılabilir… Ben bir İsviçreliyim; burada herhangi bir tavsiyede bulunmak benim için çok ama çok güç. Tüm tarafları anlayabiliyorum. İsrail’in güvenlik kaygılarını anlıyor, buna büyük bir hak veriyorum. Başkan Reagan’dan bu yana İran konusunda oldukça net bir tavır sergileyen Amerikan tutumunu da kavrayabiliyorum. Bir yanda da İran var; en azından Avrupa’nın gözünde, diğer ülkeler için bir tehdit olarak görülebilecek bir yola girmiş -ki burada kelimelerimi ihtiyatla seçiyorum- balistik cephanelikler inşa eden, nükleer patlayıcılar üzerinde deneyler yapan o muazzam medeniyet… Gerçekten çok çetin bir mesele. Yine de bir şekilde iyimserliğimi koruyorum. Bir çözüm bulacaklarına inanıyorum; fakat şu an için bunun nasıl olacağını kestirmek çok güç.
İran savaşı söz konusu olduğunda, Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa arasında bir tür ihtilaf baş göstermişti. Donald Trump’ın, Grönland fiyaskosunun ardından zaten gerilen bağlar sebebiyle Avrupalı müttefiklerinden belli başlı beklentileri vardı. Avrupa’nın neden hiçbir yardım göndermediğini nasıl yorumluyorsunuz? Sizce Trump haklı mıydı? Yoksa Avrupa mı haklıydı? NATO’nun bu iki kanadı arasındaki mevcut durum nedir?
AB ile ABD arasındaki münasebette tanık olduğumuz bu tabloyu, Antalya’daki bu forumda ele alınan o temel meselenin; yani sözde uluslararası düzenin çöküşünün, o nizamın çatırdayışının bir emaresi olarak görüyorum. Bu ittifakların günümüz dünyasında hiçbir ehemmiyet taşımadığını, NATO gibi askeri paktlar düzeyinde bile müşahede edebiliyorsunuz. Ulusal çıkarların hüküm sürdüğü bir dünyadayız. Aslına bakarsanız, tarihin her döneminde ulusal çıkarların hüküm sürdüğüne inanıyorum; ancak bazen büyük bir riyakârlıkla beraber “uluslararası düzen” ya da “kurallara dayalı nizam” üzerine tumturaklı nutuklar atılıyordu. Nihayetinde mesele her daim ulusal çıkarlardan ibaretti. Bugün bunu NATO’da da görüyoruz: Avrupalılar NATO üzerinden konuşmak ya da bu yapıyı kullanmak kendi çıkarlarına uygun düştüğünde “Biz NATO üyesiyiz” diyorlar. Ancak NATO’nun en büyük gücü olan Amerika Birleşik Devletleri çıkıp “Şimdi bize yardım etmek zorundasınız” dediğinde Avrupalılar “Hayır” cevabını veriyor. Bu durumu yargılamak, kim haklı kim haksız demek niyetinde değilim. Sadece şunu belirtmek isterim ki; bu durum bizlere, uluslararası kurallara dayalı sistemlerin ve NATO gibi ittifakların bugün ne bir güvenlik ne de bir nizam sağlayabildiğini gösteriyor. Artık tek geçer akçe ulusal çıkarlar ve ulusal liderlerin bir araya gelip çatışmalara çözüm üretme kabiliyetidir. İşte bu yüzden Antalya’daki bu forum hayati bir önem taşıyor. Zira her an, her dakika yeni çatışmaların patlak verebileceği böylesi bir “ulusal çıkarlar” dünyasında, diplomasiyi yeniden canlandırmak, konuşmak ve bu tür etkileşim platformları oluşturmak fevkalade kıymetli. Bir gün Ukrayna Dışişleri Bakanı’nı, ertesi gün Rusya Dışişleri Bakanı’nı burada ağırlamamız harika bir olay. Keşke Avrupa’da da benzer forumların sayısı artsa. Avrupa Birliği’ne yönelik eleştirim de tam bu noktada: Çok fazla ahlak dersi veriyoruz; sürekli kimin kötü, kimin iyi adam olduğunu dikte etmeye çalışıyoruz fakat diplomasi yoluyla ortak bir zemin, müşterek çözümler bulmak için yeterince çaba sarf etmiyoruz.
Avrupa’nın Rusya veya Çin ile olan ilişkilerine baktığımızda, özellikle de ikinci Trump yönetiminden önceki NATO toplantılarında, bu ülkelerin genel Batı nizamı için birer hasım olduğu hep iddia edilirdi. Fakat şimdi, bilhassa Avrupa ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki bağların kopma noktasına gelmesiyle birlikte, birçok AB üyesinin Çin ile kurulabilecek güvenlik alternatifleri aradığına şahitlik ediyoruz. Özellikle İspanya Başbakanı’nın Çin ziyareti, Emmanuel Macron’un benzer çıkışları ve Keir Starmer’ın Xi Jinping ile görüşmesi bu duruma örnek. Genel olarak bakıldığında, Çin’i Amerika Birleşik Devletleri’ne bir alternatif olarak görüyor musunuz? Sizce Avrupa rotasını Doğu’ya çevirir mi?
Ben tarafsız bir ülke olan İsviçre’den geliyorum. Biz düşman edinmemeye gayret ederiz. Çok küçük bir ülkeyiz; kendimizi savunabilmek mecburiyetindeyiz. İsviçre dünyaya sonuna kadar açıktır; herkesle çalışırız. Hatta son yıllarda tarafsızlığımız bir nebze zedelendi; zira Avrupa Birliği, Rusya’ya yönelik yaptırımlara iştirak etmemiz, hatta Ukrayna’ya silah göndermemiz için İsviçre’ye çok baskı yaptı. Bereket versin ki silah gönderme işine asla girmedik. Hukuki manada katı bir tarafsızlık sergiledik. Ancak yaptırımlar sebebiyle o mutlak bitaraflığımızı bir parça kaybettik. İsviçre dünyaya tamamen açık bir ülke. Bence pek çok Avrupa ülkesi de bu yolu izlemeli ve kendilerini bu tür çatışmacı dünya görüşlerine hapsetmemeli. Elbette başka çıkarlar da söz konusu olabilir. Baltık ülkelerinin Sovyetler Birliği ve Rusya ile olan geçmişlerine bakarsanız durumun çetrefilli olduğunu görürsünüz. Polonya’nın farklı bir geleneği var; onlar kendi yollarını kendileri tayin edecek. Fakat genel olarak söylemem gerekirse, günümüz dünyasında güçlü ikili ilişkilere yatırım yapmalıyız. Avrupa ülkeleri elbette Amerika Birleşik Devletleri ile işbirliği yapmalı, hakeza Çin ile de Rusya ile de. Rusya, Avrupa’nın komşusu; ama Avrupa dediğimiz nedir ki? Avrupa, farklı tarihlere ve farklı ulusal çıkarlara sahip küçük ve orta ölçekli ülkeler topluluğudur. AB ise bu çıkar çokluğunu yönetmek için fazla hantal kalan bir yapı. Bu yüzden İsviçre perspektifinden şunu ısrarla savunuyorum: Rusya ile bir an evvel barışın. Çin ile savaşa ya da çatışmaya girmeyin. Başkalarına ahlak dersi vermeyi, üstten bakıp himayeci bir tavır takınmayı bırakın. Artık büyük güç siyasetinin bir parçası olmayan küçük bir ülkeler grubu olmaya çalışın. Bırakın başkaları “büyük güç” olsun. Bizler büyük ekonomik güçler, bilimsel güçler, diplomasi ve uzlaşı güçleri olabiliriz; dünyanın geri kalanını ise bu gezegende var olan o büyük yırtıcı güçlere bırakabiliriz. Elbette büyük güçlerin büyük dertleri olur. Biz ise daha küçük dertleri olan daha küçük ülkeleriz.
İlk Trump döneminde hâkim olan bir görüş vardı; eğer Avrupa ülkeleri mümkün olduğunca dişini sıkarsa, sonunda Avrupa ile yeniden çalışmaya hevesli bir lider gelecekti; ki o isim Joe Biden oldu. Joe Biden seçildiğinde ise Ukrayna savaşı patlak verdi ve ardından Avrupa ülkelerinin NATO çatısı altında yeniden kenetlendiğine şahit olduk. Ancak şimdi ilişkilerdeki gerilim o kadar şiddetli ki, işler bir daha eskisi gibi olmayabilir. Yine de pek çok uluslararası toplantıda, California Valisi Gavin Newsom gibi -ki kendisi ABD’nin bir sonraki başkanı olabilir- isimlerin “2028’e kadar dişinizi sıkmanız gerek” dediğini duyuyoruz. Sizce bir Demokrat ya da Amerikan yerleşik düzenine daha yakın bir isim başkanlık koltuğuna oturursa, o “kolektif Batı” mefhumu geri döner mi? Avrupa ve ABD ilişkileri eski günlerine kavuşur mu?
Doğrusunu isterseniz, bu manada Trump öncesi döneme dönülmemesini temenni ediyorum. Zira Donald Trump -ki kendisi Amerikan Başkanı’dır- bana göre vakti çoktan gelmiş bir şeyi yaptı: “Rusya ile yeniden konuşmalıyız, diplomasiye yönelmeliyiz” dedi. Biden döneminde diplomasi namına hiçbir şey yoktu. Eğer Gavin Newsom ikinci bir Biden olmak niyetindeyse -yani Rusya ile diplomasiye kapalı, “Batı ve diğerleri” diyerek bizleri dünyanın geri kalanına karşı konumlandıran o kolektif Batı anlayışını sürdürecekse- bunun geleceği fethedebilecek bir felsefe olduğunu düşünmüyorum. Elbette Amerika Birleşik Devletleri devasa bir ülke; adeta bir Godzilla. Ve böyle bir devin çok fazla sorunu vardır. Çin bölgesinde Tayvan ile, Japonya ile bir sürü ittifakı ve angajmanı söz konusu. Kolay değil. Küresel çıkarlarınız olduğunda neler yapabileceğinizi iyi hesaplamanız gerekir. Bence realiteyi domine eden asıl eğilim -ki Trump bunu fark etti- Amerika Birleşik Devletleri’nin tek taraflı tahakküm kurduğu dönemin artık kapanmış olmasıdır. Bu, 1990’da Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra geçerliydi. O zaman Ruslar yere serilmişti; Çin ise Mao Zedong sonrası hâlâ çok zayıftı, daha yeni toparlanıyordu. Şimdi bambaşka bir dünyadayız. Ekonomik olarak temelde bir numara olan bir Çin var. Çok hızlı büyüyen bir Hindistan var. Rusya toparlandı. Rusya, kendi güvenlik kaygılarının hiçe sayılmasını, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini hazmetmiyor. Bunu anlayabiliyorum. Ruslar “Hayır, bunu istemiyoruz” diyorlar. Amerikalılar, Rus veya Çin askeri yapılarının Kanada veya Meksika’da bulunmasına asla müsamaha göstermezdi. Başkan Putin gibi sekiz yıl beklemezler, böyle bir şey olduğunda sekiz saat içinde müdahale ederlerdi. Dolayısıyla Trump, Amerika’nın dünyanın tek hâkimi olacak kadar güçlü olmadığını idrak etti. Bu yüzden kendi birincil nüfuz alanlarına; yani Güney Amerika’ya ve petrolün merkezi olan Ortadoğu’ya odaklanmaya başladı. Çin ile bir rekabeti var ama Trump en nihayetinde bir pragmatisttir. Muhtemelen İran konusunda kendine gereğinden fazla güvendi; bunu anlayabiliyorum. İran’ın nükleer silahlara sahip olması durumunda ne ABD’nin ne de İsrail’in çıkarlarını koruyamaz, bunu istemez de. Bu yüzden bir şeyler yapmak zorundaydılar; ancak belki de güçlerini gözlerinde fazla büyüttüler. Göreceğiz, bilemiyorum ama çok kutuplu bir dünyanın inşa edildiğine tanıklık ediyoruz; bu yüzden de bolca diplomasiye ve pragmatizme muhtacız. Trump’ın pragmatist biri olduğunu düşünüyorum. Biden için aynı şeyi söyleyemem. Gavin Newsom da bir pragmatist gibi durmuyor. Bilemiyorum. Bu yüzden, kim olursa olsun; diplomasiyi ve diyaloğu terk eden, o eski Batı üstünlüğü taslayan tavırlara dönmeyen liderler göreceğimizi umuyorum. Bu durum ne Batı için ne dünyanın geri kalanı ne de hiç kimse için iyi bir şey.
İlk yanıtınızda dini çatışmalardan biraz bahsetmiştiniz. Benim anladığım kadarıyla, Trump ile Papa arasındaki o ufak sürtüşmeye atıfta bulunuyordunuz. Geçtiğimiz hafta bu durum kontrolden çıktı; her iki taraftan gelen açıklamalar oldukça sertti. Donald Trump ve bilhassa Katolik olan J.D. Vance, Papa’ya teolojik meseleler hakkında konuşurken dikkatli olması gerektiğini söyledi ki bu başlı başına ilginç bir durumdu. Sizce bu durum, Donald Trump’ın kendine yönelik eleştirileri hazmedememesinden mi kaynaklanıyor, yoksa arka planda mezhepsel bir çatışma mı görüyorsunuz? Çünkü Palantir’den Peter Thiel gibi figürlerin Roma’da toplantılar yaptığını, Papa ve Deccal hakkında konuştuklarını biliyoruz. Hatta Steve Bannon, Papa Francis’i devirmekten ve Vatikan’ı alaşağı etmekten bahsediyordu. Amerikan popülist sağında Vatikan ile derdi olan pek çok isim var. Genel olarak ne dersiniz; bu bir mezhep meselesi mi?
Aslında ilk cevabımda bir başka İncilî çatışmaya, yani İsrailoğulları ile İsmailoğulları arasındaki kadim kavgaya telmihte bulunmuştum; hani şu büyük peygamber İbrahim’e, medeniyetin o ulu atasından doğan iki büyük kavme dayanan o mesele… Ve tabii ki İslam’ın dünyadaki hükümranlığı döneminde de büyük imparatorluklardan biri olan İran ve diğer tarafta “Tanrı’nın seçilmiş halkı” olan Yahudiler… Dinin Ortadoğu siyasetinin çok büyük bir parçası olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu boyutu Batı siyaseti için de dile getirmeniz çok yerinde oldu. Benim tavsiyem, Trump’ın her söylediğini lafzıyla değil, ama onu ciddiye alarak değerlendirmenizdir. Onun kampından veya diğer taraflardan gelen her çıkışı mutlak bir ciddiyetle ele almaya hacet yok. Ben bir Protestanım ama teolojiye ilgi duyarım. Vatikan ile yaşanan bu sözel güreşi, bu ağız dalaşını biraz şaşkınlıkla izledim; ardından Amerikan Başkanı Donald Trump’ın kendini adeta İsa gibi resmettiği o absürt fotoğrafları gördük. Benzer şeylere daha evvel de tanık olmuştuk. Trump’ın aklını yitirdiğini düşünenler var; bunun bir emaresi olmamasını umuyorum. Bilemiyorum, bunu Amerikalıların kendilerinin çözmesi gerek. Ancak bu benim için -ve umarım yanılıyorumdur- Ortadoğu’da işlerin planlandığı gibi gitmediğini fark eden Amerikan liderliğindeki o sinirlilik halinin absürt bir göstergesinden ibaret. Amerikan Başkanı, Ukrayna’daki savaşı bitireceğini söylediği için kendini azımsanmayacak bir baskı altına soktu; savaş ise hâlâ sürüyor. İsrail için bir vizyonu var, Ortadoğu için bir vizyonu var; muazzam bir başarı olan İbrahim Anlaşmaları var ancak bunlar şu an pek de gündemde değil. İran ile bir savaş görüyorsunuz, bir son, bir acil çıkış kapısı bulamıyor gibi. Muhtemelen bu söz düelloları yaşadığı stresin bir semptomu. Öte yandan, Trump’ın şimdiye dek o kadar çok tuhaf şey söylediğine şahit olduk ki, bunu fazla ciddiye almazdım. Elbette Papa’nın vazifesi eleştirmektir; savaş çıkaran güçleri eleştirmek onun görevidir. Ve Tanrı’yı siyasi emellere alet etmenin bir suç olduğunu söylerken de yerden göğe kadar haklıdır; ki bu sadece Hristiyanlar için değil, günümüzün diğer tüm dinleri için de geçerli. Bazı güçler siyaset yapmak için Tanrı’yı kullanıyorlar. Bu her daim tehlikelidir ve bence en büyük kutsala saygısızlıktır. Bir Protestan olarak şunu söyleyebilirim; Tanrı’dan bahsederken aslında kendinden bahseden o güruh çok tehlikeli bir türdür. Bu adamlara karşı ihtiyatlı olmalıyız. Papa bunu söylerken haklı. Trump da elbette kendi argümanını ortaya koymak istiyor. Buna çok fazla kulak asmazdım. Peter Thiel… Roma’daki o konferanslara katıldım, onları dinledim. Evet, oradaydım; gizli toplantılardı, bu yüzden bir şey anlatmam doğru olmaz. Ancak gazetelerde onun ne söylediğine dair çıkan haberleri okuyunca gülümsüyorum. Babam da Katolikti. Peter Thiel’ın Vatikan anlayışı, orayı “Deccal” olarak görmek üzerine kurulu değil. Kendi gazetem için onunla yaptığım mülakatta Deccal ile neyi kastettiğini izah etmişti. Deccal’in, gücü elinde toplayan ve insanların gözünü boyayan küresel bir bürokrasi olduğunu söyledi; “Sizi kıyametten, Armageddon’dan, iklim felaketinden biz kurtaracağız; ebedi barışı biz getireceğiz” diyen bir yapı. Yani Peter Thiel Vatikan’a veya başka bir şeye karşı değil. O, çalışmaları ışığında İncil’in “Deccal” olarak tesmiye ettiği o küresel bürokratik devletten endişe duyuyor. Tabii bu tanımı kabul etmeyecek pek çok ilahiyatçı var; onların Deccal tanımı çok daha dar. Fakat fevkalade ilginç ve entelektüel düzeyi çok yüksek bir konferanstı. Peter Thiel’ı eleştiren pek çok politikacının kendisinin böyle bir konuşma yapabileceğini sanmıyorum. Bu yüzden onu dinlemek benim için çok ufuk açıcıydı.
Son bir soru. Türkiye hakkında olacak. Daha spesifik olarak, bölge genelinde şahit olduğumuz son gelişmeler, Türkiye ve İsrail’in bölgenin yeni rakipleri haline geldiği yeni bir durumu ortaya çıkarıyor. İran biraz daha geri planda kalmış görünüyor. Artık bu durum hem Türkiye hem de İsrail tarafından kabul edildiği için üslup da giderek sertleşiyor. Dün Sayın Tom Barrack buradaydı ve kendisine tam da bu soru sorulduğunda, bunun sadece söylemden ibaret olduğunu ifade etti. Bu ülkelerin savaşmak zorunda olmadığını, savaş yolunda olmadıklarını söyledi. Fakat kendisi bu meselede tabii ki bir taraf ve haliyle bu iki ülkenin böyle bir kavgaya tutuştuğunu görmek istemez. Siz bu konuda ne dersiniz? Yakın gelecekte Ortadoğu’da İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma bekliyor musunuz?
Müdahil devlet adamlarının bazı beyanatlarına kulak kabarttığımda, ortada pek bir diplomasi göremiyorum; üslup oldukça çatışmacı. Dün Türk Cumhurbaşkanı’nı dinledik; Erdoğan görüşlerini son derece net bir biçimde ortaya koydu. Hakeza Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da fevkalade vakur ve derinlikli bir şahsiyet olmasına rağmen sert ifadeler kullandı. Korkarım ki şu an burada, İsrail ile muhtemelen Türkiye arasında hâlâ çok ciddi bir çatışma süreci içerisindeyiz. Bir İsviçreli olarak temennim, Cumhurbaşkanı Erdoğan idaresindeki Türkiye’nin -ki burada iç siyasetten bahsetmiyorum, buna karışmak istemem, Türkler kendileri için neyin uygun olduğuna kendileri karar verir- dışarıdan baktığımda, Türkiye’yi uluslararası diplomasinin ana aktörü olarak akıllıca konumlandırmış çok güçlü bir devlet başkanı görüyorum. Umuyorum ki Türkiye, kazandığı bu ağırlığı ve saygınlığı, İsrail’in meşru güvenlik kaygılarını da gözeten bir yol bulmak için kullanabilir. İsrail’i şu manada anlayabiliyorum; son seksen yılda pek çok savaş yaşadılar. Bu savaşları başlatan onlar değildi. İsrail, sorumluluğu Avrupalılara, bilhassa da Almanlara ait olan Holocaust gibi korkunç bir felaketin küllerinden doğdu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu devleti kurdular ama Ortadoğu’daki bazı uluslar bunu kabul etmedi. Savaşlar çıktı; İsrail bu savaşları kazandı, toprak kazandı ve “barış için toprak” felsefesiyle bu toprakları geri verdi. Toprakları verdiler ama barışı alamadılar. Şimdiyse yeni ve daha sert bir siyasi ajanda var; “Hamas katliamından sonra strateji değiştiriyoruz, artık barış için toprağa inanmıyoruz; artık toprak barıştır” diyorlar. Bu bir nevi Rus perspektifine benziyor. Rusya defalarca saldırıya uğradı; kendilerini korumak için bir “güvenlik kuşağına” ihtiyaç duyduklarını söylediler ve meseleye kilometre kare hesabı üzerinden bakmaya başladılar. Sorun şu ki İsrail de aynı şekilde düşünmeye başladı. Ancak özünde yatan meşru güvenlik kaygılarıdır. İsrail’in Pakistan’dan Portekiz’e uzanan bir imparatorluk kurmak isteyen emperyalist bir güç veya devasa bir bölgesel oyuncu niyetinde olduğunu sanmıyorum. Fakat meşru güvenlik kaygıları mevcut. Ve Türkiye, bu dünyanın merkezinde büyük bir arabulucu, muazzam bir diplomatik güç olarak yer alıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’i masaya oturtmanın bir yolunu bulacağını umuyorum. Suriye meselesinde gördüğüm kadarıyla diğer güçlerle büyük bir uzlaşı içerisindeler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişteki başarılarına bakınca, buraya barış getirmek için eşsiz bir konumda olduğunu düşünüyorum. Fakat bu nasıl olur, bilemem. İsviçre’de biz Ortadoğu için “Bu bir İncilî çatışmadır” deriz; yani çözümü çok zordur. Bu çatışma sahasında yaşamadığımız için memnunuz. Avrupa’nın merkezinde yaşıyoruz; orada da pek çok savaş gördük ama Tanrı’ya şükür onlar geride kaldı. Umalım ki geri dönmesinler.
Eğer bu İncilî bir çatışmaysa, o zaman hepimiz hapı yutmuşuz demektir. Hiç iyi bir şey değil bu.
Hayır, eğer bu bir İncilî çatışmaysa hapı yutmuş sayılmayız; zira o zaman hepimizin Tanrı’nın çocukları olduğunu söyleyebiliriz ve Tanrı bu dünyayı insanlar sürekli savaşsın diye yaratmadı. Sadece bir yol bulmalıyız… Mutlaka bir çözümü olmalı, henüz onu bulamadık o kadar.
Birileri teoloji üzerine konuşurken dikkatli olunması gerektiğini söylemişti, sanırım burada durmalıyım.
Katılıyorum.
Teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
Söyleşi
‘İsrail’in hedefinde artık açıkça zayıflatılması gereken bir ülke var: Türkiye’

Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Harici Medya’ya özel bir mülakat veren eski İsrailli barış müzakerecisi Daniel Levy, Ortadoğu jeopolitiğinde yerinden oynayan taşlara dair çarpıcı bir analiz sunuyor. Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerin gölgesinde bölgenin nabzını tutan Levy, Trump yönetiminin öngörülemez hamleleri ile İsrail’in bölgesel tahakküm arayışı arasında sıkışan yeni denklemi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
İsrail’de eski Başbakan Ehud Barak hükümetinin kıdemli danışmanlarından olan Daniel Levy, 2001’de Filistin’le yapılan Taba Zirvesi’ne katılan İsrail ekibindeydi. Levy ayrıca, 1995’de ikinci Oslo görüşmelerinde dönemin başbakanı Yitzak Rabin ile birlikte yer almıştı. 2012-2016 yılları arasında ise Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nde Ortadoğu ve Kuzey Afrika Direktörü olarak görev yaptı. Levy, hâlihazırda New York merkezli ABD/Ortadoğu Projesi düşünce kuruluşunun başkanı.
Lübnan’daki kırılgan ateşkesin arka planını ve Netanyahu hükümetinin siyasi bekası ile savaş stratejisi arasındaki doğrusal bağı irdeleyen deneyimli diplomat, Ankara’yı yakından ilgilendiren kritik bir uyarıda bulunuyor. Levy’ye göre İsrail müesses nizamı, bir zamanlar İran için kullandığı dili ve stratejik kurguyu artık kademeli olarak Türkiye’ye yöneltmeye başlıyor. Bu mülakat, bölgedeki güç savaşlarının yalnızca askeri hamlelerden ibaret olmadığını; kişisel egolar, manipülasyonlar ve devletlerin çökertilmesi üzerine kurulu derin bir “bölgesel dizayn” çabası olduğunu kanıtlıyor.
Şu an İran ve Birleşik Devletler arasında görüşmeler sürüyor. Sabah saatlerinde bazı haberler ulaştı; önce Donald Trump her şeyin yolunda olduğunu, Hürmüz Boğazı’nın açık olduğunu öne sürdü. Ancak işler pek de öyle gitmedi. Görünen o ki Amerikalılar kendi ablukalarını kaldırmadı; şimdi ise İranlılar boğazı bizzat kapatmaya geri dönmek istiyor. Peki, şu an devam eden bu görüşmelerden beklentiniz nedir? Sizce olaylar hangi yöne evrilecek?
Bence önümüzde üç ya da dört temel olasılık, senaryo var. Birincisi, bir tür anlaşmaya varılması. İkincisi, resmen “anlaşma” olarak ilan edilemeyecek nitelikte bazı sessiz mutabakatların veya beklentilerin oluşması; ancak Amerikan Başkanı’nın her halükarda “bu kadar yetti” diyerek zafer ilan etmesi ve masadan kalkması. Elbette İran da en az onun kadar, hatta belki daha haklı gerekçelerle zafer ilan edecek, herkes nutuklarını atacaktır. Fakat nihayetinde ateşkes korunacak, Hürmüz’de bir düzenleme yapılacak ve bu durum daha sonra müzakerelere evrilebilecektir. Bu ikinci senaryo. Üçüncü senaryo ise Trump’ın, bir anlaşma koparmanın yolunun hâlâ “sert adam” olduğunu, savaş yanlısı bir lider olduğunu kanıtlamak adına son bir büyük darbe indirmekten geçtiğine karar vermesi. İsrailliler ve yönetimindeki diğer isimler onu yeniden saldırmaya ikna edebilir.
Amfibi bir harekât gibi mi? Ne gibi?
Pekâlâ, olabilir. Demek istediğim, Trump eliyle yeni bir Amerikan-İsrail saldırganlığıyla karşılaşabiliriz. Amaç, Haziran 2025’te yaptığı gibi, gerilimi tırmandırarak yatıştırmak. Fakat bunu bir kez yaptığınızda olayların kontrolü artık sizden çıkar; çünkü İran karşılık verecektir. Eğer üçüncü senaryo gerçekleşirse, bu ya uzun süreli bir çatışmanın yeniden başlamasına ya da zafer ilan edip masadan kalkmaya, yani müzakereye evrilir. Şu an daha ziyade gerilimi düşürme rotasında gibiyiz. Amerikalılar abluka uygulayacaksa elbette İranlıların da uygulayacağı Hürmüz’deki gelişmelere rağmen durum bu. Mesele, bundan sonra ne olacağını çözmeye çalışmakta. Elbette çok fazla değişken var; ancak bu işi en güç kılan şey, karşınızda sadece öngörülemez ve kifayetsiz değil, aynı zamanda tutarsız bir Amerikan Başkanı’nın bulunması. Bir stratejisi yok; dolayısıyla savaşa neden girdiğini, bu savaştan ne elde etmek istediğini gerçekten bilmiyor. Bunun safça bir iddia olduğunu düşünenler olduğunu biliyorum; hayır, elbette bir Amerikan jeostratejisi var. Dünya enerjisinin en hayati boğazlarından birini ele geçirmeye çalışıyorsunuz; bu, Amerikan askeri-sınai yapısı için kazançlı bir durum. Tüm bu argümanlar makul, işin böyle bir boyutu var. Ancak bu savaşı tanımlayan şey bu değil. Bu savaşı tanımlayan; Netanyahu örneğinde gördüğümüz üzere, kırılgan bir ego, manipüle edilmeye müsait, nev-i şahsına münhasır bir kişilik. Netanyahu’nun Beyaz Saray’a, Durum Odası’na gidip Amerikan Başkanı’na bir hikâye anlattığına dair raporlar var; başka herhangi bir Amerikan yönetiminde uzmanlar şöyle derdi: “Sayın Başkan, konuğumuz İsrail Başbakanı ayrıldığına göre, işin aslı şudur, biz bu işe girmiyoruz.” Bu başkan, daha önce hiçbir başkanın düşmediği bir tuzağa düştü. O tuzak, İsrail Başbakanı tarafından defalarca kurulmuştu. İşte bu sebeplerle, geleceği kestirmek normalde olacağından çok daha güç. Başkan Trump bir sabah uyanıp biriyle konuşabilir, Fox TV’de bir mülakat duyup bir karar verebilir; ertesi sabah ise bambaşka bir karar alabilir. Görünen o ki savaştan bıkmış durumda. Siyasi ve ekonomik süreci yönetmenin kendisi için zor olduğunun farkında. Ama bakarsınız yarın yine kendini Mesih zanneder ve savaşı sürdürür.
Savaşın Lübnan cephesi gerçekten odak noktasındaydı; çünkü Pakistan bir şey, İran başka bir şey söylüyor, Birleşik Devletler ve İsrail ise iddia edilenlerin tam aksini savunuyordu. Ateşkesle başlayan bu görüşmelerin başından beri gördüğümüz üzere, ilk tartışmalar aslında Lübnan’ı da sürece dâhil etmek üzerindeydi. Şimdi öyle bir noktaya geldik ki, İsrail başta Donald Trump’ın veya Amerikan sisteminin telkinlerine kulak asmakta isteksizdi; fakat şimdi Trump, bir şekilde İsrail’i kendi başına ateşkes ilan etmeye itmeyi başardı. Sizce bu, Litani Nehri’ne ulaşmak olan savaş hedeflerini gerçekleştiremeyen İsrail hükümeti için bir başarısızlık mı? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Öncelikle, bu durum İsrail içinde de tartışılıyor; Lübnan’da bir zafer kazanılmış gibi hissedilmiyor. Taş üstünde taş bırakmadılar; zaten çalışma yöntemleri bu. Ancak onlara dur denilmesi, özellikle de Başkan Trump’ın Truth Social paylaşımlarında kullandığı o kendine has “Yeter” ifadesi, İsrail’in beklediği bir son değildi. Bu durum aynı zamanda Lübnan konusunda bize doğruyu söyleyenlerin İranlılar ve Pakistanlılar olduğunu, bunun anlaşmanın bir parçası olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Muhtemelen bu, Trump’ın bu savaşın tırmanma döngüsünü gerçekten kapatmak, bir sonuca varmak ve gerilimi düşürmek istediğine dair elimizdeki en net gösterge; zira Lübnan’daki bu ateşkesi İsrail’e dayattı. Bu ayrıca bize Amerikalıların, İsrail’e bir şeyi kabul ettirmek istediklerinde bunu yapabileceklerini gösteriyor. Buna dair bir kanıta ihtiyacımız olduğundan değil; zira Amerika’nın elindeki kozlar ortada. Onlara silahları veren Amerika, siyasi desteği sağlayan Amerika. Eğer Amerika “dur” derse, İsrail “evet” der; her ne kadar bundan kaçınmak için her yolu denese de. Kışkırtmaya devam edecektir. Bu yüzden İsrail içinde yoğun eleştiriler var. Birincisi, her zamanki gibi İsrail kendi kapasitesini dev aynasında gördü, hasmınınkini ise küçümsedi. İsrail ordusunun Kuzey Komutanı, “Hizbullah’ın hâlâ karadan roket atma ve ateş açma kabiliyetini koruması bizi şaşırttı,” diyordu. Fakat, buradaki “fakat” hayati önemde: Her zamanki gibi “İsrail usulü” bir ateşkes bu. Amerikalıların da en azından bu hususta kabul ettiği üzere, ateşkes İsrail’in şartlarına dayanıyor. Bu da İsrail’in fiziksel olarak hâlâ Lübnan topraklarında olduğu anlamına geliyor. Yani planladıkları o geniş güvenlik tamponuna sahip değiller ama ciddi bir tampon bölge oluşturmuş durumdalar. Hatta bu ilandan önceki son saatlerde Suriye sınırındaki bazı Lübnan topraklarını da ele geçirdiler. Belgeye göre İsrail, karşı taraftan gelecek ani operasyonları önlemek için harekete geçebilir. Peki, bu harekâtın sınırını kim çizecek? Tehdidin ne olduğunu kim tanımlayacak? Tehdidi tanımlayan İsrail olduğu sürece, bu tanımı istediği kadar genişletecektir. Yine de İsrail’in hareket alanı, Filistin cephesinde asla olmayacak biçimde, önemli ölçüde kısıtlanmış durumda.
Netanyahu hükümetiyle ilgili pek çok komplo teorisi, belki de normalden daha fazla yorum var. İnsanlar, Netanyahu’nun siyaset sahnesinde kalabilmek için komşularıyla ve İran’la savaşı körüklediğini iddia ediyor. Savaş durursa belki yargılanacak, belki tutuklanacak. Sizce durum bu mu, yoksa İsrail hükümeti ve bizzat İsrail devleti mi bu savaşları sürdürmek istiyor?
Bunun illa biri ya da diğeri olması gerekmiyor; her ikisi de olabilir. Bence bu vakada ikisi de geçerli. Bu arada, komplo teorilerine rağmen Netanyahu hayatta… Yani bu haftalık bir dedikodu. Kesinlikle. 7 Ekim’den bu yana kalıcı bir savaş lideri olmak, İsrail’in sürekli savaş halinde kalması ona siyasi olarak hizmet etti. Her hafta mahkemede olması gerekiyor; o ise her hafta avukatlarını mahkemeye gönderip “Bu hafta gelemem, savaşla meşgulüm,” dedirtiyor; ki gerçekte olan da bu. Seçimler yaklaştıkça bu koşulların sürmesini istiyor gibi görünüyor ve elinde pek çok seçenek var: Lübnan, İran, Gazze, Batı Şeria. Yani mesele sadece savaşın devam etmesi değil, çok sayıda cephede birden sürmesi. İşin başka boyutları da var. Ekonomik açıdan bakıldığında, İsrail ekonomisini bir tür askeri Keynesyenizmle yönetti; yani sadece askeri-sınai yapı üzerinden değil, yedek askerlere ödenen tazminatlar yoluyla da piyasaya para pompaladı. Şu an İsrail ekonomisindeki paranın bir kısmı, her seferinde haftalarca askeri hizmete yazılanların aldığı o oldukça cömert ödemelerden geliyor. İsrail bu savaşa düşük bir borç/GSYH oranıyla girdi, dolayısıyla bunu sürdürecek hareket alanı var. Ancak bir de işin Netanyahu’nun şahsi davası ve siyasi manevralarıyla ilgili olmayan, çok daha derinlere uzanan bir kısmı var. Muhalefetten destek alıyor. Muhalefet onu şu sözlerle eleştirdi: “Neden Amerikalıları Lübnan’da bizimle daha fazla iş birliği yapmaya ikna etmedin? Neden daha fazla sığınak yapmadın?” Aslında durdukları için öfkeliler. Muhalefet bu konuda en az Başbakan kadar saldırgan. Gazze’deki esirler tartışılırken muhalefet şunu diyordu: “Rehineleri kurtar, sonra saldırıya devam et. Neden en azından rehineleri kurtarmıyorsun?” Bu durum, İsrail’in kavramsal düşünce yapısının ne kadar derinlerine işlediğini, devletin Filistinlilere yönelik soykırımı ve bölgedeki savaşı meşrulaştırmak, toplumsal rıza üretmek için nasıl bir yol izlediğini gösteriyor. Dolayısıyla meseleyi şöyle anlamak gerekir: İsrail’in, komşu devletlerin zayıflatılmasını, çökertilmesini, herhangi bir güç dengesinin veya kendisine denk bir rakibin ortaya çıkmasını engelleyecek bir bölgesel tahakküm vizyonu var. Tabii ki devletlerin çökmesini teşvik eden tek aktör İsrail değil; Suriye’de asli aktör kesinlikle o değildi. Ancak İsrail, Esad düştükten sonra Suriye’nin yeni liderliğinin elinde kalanları da gidip darmadağın etti. Hatta bu vizyon, bazı devletleri çökertemeseniz bile onları yedeğinize almayı, Körfez örneğinde olduğu gibi onları İsrail’e bağımlı ve daha savunmasız hale getirmeyi de kapsıyor. İsrail’in İran’la olan bu savaştan arzuladığı sonuç, Körfez’in daha da zayıflamasıydı. Ve İsrail sistemi, bir sonraki aşamada hangi ülkenin zayıflatılması gerektiği konusunda gayet net; o ülkenin adı Türkiye.
Evet, o konuya geleceğim. Ama önce, tüm bunları yapmanın bedeli; tabiri caizse bölgesel hegemonyaya giden yol. Her zaman İsrail’in itibarının ve Batı’daki, Avrupa’daki, Birleşik Devletler’deki dostluklarının zedelendiği söylenir. Fakat şöyle bir düşünce var: Eğer bu savaş durursa, bir şekilde sadece İran değil, her şey durur. Muhtemelen İsrail, işlerin eski haline döneceği, ambargoların kalkacağı, Batılı ülkelerle hiçbir “kırgınlığın” kalmayacağı fikrinde. Sizce durum böyle mi olacak? Çünkü Almanya İsrail’e silah satışına kısıtlama getirdiğinde Gazze’de bir ateşkes bekledi ve ateşkes gerçekleştiği an silah satış yasağı kalktı. Şu an İsrail’in eylemlerine tepki gösteren Avrupa devletlerinde de aynısı mı yaşanacak?
Bence bu, bugün İsrail’de olduğu gibi aşırı uçlara savrulan bir devlet için tipik olan, sınırları fazlasıyla zorlayan bir kibir projesi. Ancak Netanyahu ve diğerlerinin buna karşı argümanı şu olacaktır: “Şimdiye kadar işe yaradı.” Burada olup biten şu: Koşulların bu denli akışkan olduğu, Beyaz Saray’da Trump’ın desteğini hâlâ koruduğu ve Avrupa’dan Arap müttefiklere, hatta Amerika’nın birinci sınıf Asyalı müttefiklerine kadar herkesin “Trump ile ne yapacağız?” diye telaşlandığı bu anı Netanyahu bir fırsata çeviriyor. “Mevcut konumumuzu mümkün olan en üst seviyeye çıkarmak için bu andan faydalanalım, sonra sular durulur ama biz çok daha güçlü oluruz,” diyor. Oynadığı kumar şu: Eğer İsrail yeterince başarılı olursa, diğerlerinin seçeneği kalmayacak; çok daha güçlü bir İsrail ile muhatap olmak zorunda kalacaklar. Bakınız, Almanya bir yöne gitti, hemen ardından tersine döndü. Sadece geri dönmekle kalmadı, şimdi İsrailli bir savunma şirketiyle tarihindeki en büyük insansız hava aracı üretim anlaşmalarından birini imzaladı. Netanyahu şunu söylüyor: “Bakın, eğer bu süreci kendi lehime yeterince çekebilirsem, Körfez’i daha fazla yanıma alırsam, Hindistan taraf seçmekte daha az tereddüt edecek, yanımda duracaktır. Yunanistan ve Kıbrıs ile enerji ilişkilerim var. Belki Lübnan gazını bu yöne akmaya zorlarım, belki Suriyelileri benzer bir düzenlemeye mecbur ederim. İmaj kaybetmiş olsak bile, itibarımız sarsılsa bile güç konuşur; kampüsleri ve kamuoyunu kaybedebiliriz ama insanların seçeneksiz kalacağı kadar büyük bir gücü elimizde tutabiliriz. O zaman Avrupa da bunu kabullenecektir.” Herkes Amerika’yı güvenilmez olarak görecek. Bu, gücü azalmış bir Amerika ile nasıl iş göreceğimize dair bir “sonrası” planlamasıdır. Eğer bu gücü tahkim edebilirsek, diğerleri hizaya gelecektir. Kumar bu. Netanyahu’nun oynadığı bahis bu. Bana kalırsa, ne yazık ki bunun çılgınca bir bahis olmadığını gösteren çok fazla kanıt var. Bunun işe yarayacağını düşünmüyorum; bir geri tepme olacağını, başarılı olamayacağını öngörüyorum. Ancak yapmaya çalıştığı şey bu ve şu an için başarısız olacağı da kesin değil.
Son soru. Türkiye ile bir mesele çıkarma isteklerinden bahsettiniz. Bunu medyada, siyasetçilerinin söylemlerinde ve iddialarında açıkça belli ediyorlar. Ama aynı zamanda dün Tom Barrack buradaydı ve ona da Türkiye ile İsrail arasında bir çatışma olup olmayacağı soruldu. O ise bunun sadece bir söylem olduğunu, arkasında ciddi bir şey bulunmadığını, sadece Netanyahu ve Erdoğan gibi liderlerin çevrelerindeki insanlar tarafından tetiklendiğini söyledi. Size sormak isterim: Türkiye ve İsrail’in karşı karşıya geleceği gerçekçi bir senaryo var mı ve böyle bir durumda Birleşik Devletler nasıl bir pozisyon alır?
Kısa vadeden bahsetmiyoruz ama bu, bir söylemden çok daha fazlası. İsrailli yetkililer dünyayı dolaşıp dostlarına, “Sizinle Türkiye hakkında konuşmamız lazım, bu ülke neden tehlikeli,” diyorlar. Türkiye hakkında, eskiden İran hakkında konuştukları gibi konuşmaya başlıyorlar. Ve İran projesi kısa vadeli bir iş değildi; bir hesaplaşmanın koşullarını oluşturmak için on yıllarca süren bir projeydi. Türkiye’nin füze programı hakkında uyarılar yapıyorlar; kullandıkları dil bu. Ancak mesele sadece bu değil. Türkiye, diğer tarafı yani kendi zayıflıklarını test etmiyorsa zaten devlet yönetiminde ciddi bir aktör değil demektir; eminim ki test ediyordur. Kısa vadeli bir savaştan bahsetmiyoruz; baktığımız şey, hangi zayıflıkların yaratılabileceği veya hangilerinden faydalanılabileceği. Örneğin, sadece Yunanistan ve Kıbrıs ile değil, Mısır ile olan enerji ilişkilerini de bu gözle görmek gerekir. Eğer dediğim gibi Lübnan’ı ve belki denemek için Suriye’yi yanlarına çekebilirlerse… Belki başaramazlar ama deneyeceklerdir. Eğer bir Suriye-İsrail ilişkisi kurulursa, bunun nereye varacağına bakacaklar. Bunun gerçekleşeceğini söylemiyorum, olabileceğini de sanmıyorum. Ancak Lübnan üzerinde deneyecekler, mesafe de katedebilirler. Suriye üzerinde deneyecekler. Kürt cephesindeki ilişkilerinde, Amerikalıların devreye girip “Hayır, yapmıyoruz” demesiyle ve SDG’nin Suriye devleti karşısında geri adım atmak zorunda kalmasıyla bir yenilgi aldılar. Yani onlar da gerileme yaşıyor. Somaliland’ın İsrail tarafından tanınması… Öyle yerlerde öyle şeyler olacak ki, “Bu da neydi şimdi?” diyeceksiniz, sonra “Tamam, şimdi anlaşıldı,” diyeceksiniz. Somaliland hikâyesi gibi bu olayların açılarından biri de Türkiye açısıdır. İsrail’in, Türkiye’nin nüfuz sahibi olduğu bir yerin hemen yanına üs kurması. Sudan. İsrail Sudan’da ana aktör değil ama İsrail’in Körfez’deki en yakın dostu Sudan’daki en temel aktörlerden biri. “Bakalım orada ne yapabiliriz,” diyorlar. Dolayısıyla, eğer İsrail bu yolu izlemeye devam edebilirse, suyun altında pek çok işin döndüğünü göreceksiniz. Bunun karşı noktası ise, bölgede İsrail’i dizginlemeyi ve caydırmayı kendi misyonu, kendi varlık sebebi haline getiren bir ittifakın oluşup oluşmayacağıdır. Yaşanan pek çok şeyin alt metni budur: İsrail daha fazla insanı kendi tarafına mı çekecek, yoksa bir “çevreleme” stratejisinin mi doğuşuna tanıklık edeceğiz? Eğer İsrail ülkeleri tek tek avlamaya devam edebilirse, Türkiye’ye yönelik gelecekteki hasmane planlarını tırmandırmayı sürdürecektir. Ancak o hırslı tahakküm projesinde geri adım atmaya zorlanırsa, Türkiye meselesi onun için boyunu aşan bir hamle haline gelir.
Çok teşekkür ederim efendim.
Ben teşekkür ederim, zevkti.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4








