Dünya Basını
Mısır’ın son Ankara elçisi: 14 Mayıs’tan bağımsız iyi ilişkilere hazırlanmalıyız

Mısır’ın son Türkiye Büyükelçisi Abdurrahman Selaheddin, Türkiye-Mısır ilişkilerinin neden normalleşmesi gerektiği, bu normalleşmenin hangi zemine oturabileceği ve Mısır için neden gerekli olduğu üzerine bir yazı kaleme aldı. Makale, Mısır devletinin görüşlerini yansıtan El-Ahram’da, Mısır Dışişleri Bakanı Semih Şükri’nin geçen hafta Türkiye’ye geldiği gün yayınlandı.
2010’da Mısır ve Türkiye arasında kalkınma ve ekonomik iş birliğinin arttığı bir dönemde Ankara’daki görevine atanan Selaheddin, Mısır’ın en çalkantılı dönemlerinde (Mursi’nin iktidara gelmesi ve iki yıl sonra devrilmesi) Mısır’ın Türk hükümeti ile ilişkilerinde köprü oldu. Ta ki 23 Kasım’da Kahire’ye çağrılana kadar.
Eski Mısır elçisi Türkiye’deki seçimlerin sonucu ne olursa olsun hatta Türkiye’nin adım atmasını beklemeden, ilişkilerin ivmelenmesi için Mısır’ın harekete geçmesi gerektiğini düşünüyor.
Makalenin tamamı şöyle:
***
Türkiye’deki seçimlerin sonucu ne olursa olsun, daha iyi ilişkiler için hazırlanmalıyız
Yaklaşan Türkiye seçimlerini kim kazanırsa kazansın, Mısır ile ilişkiler düzelecek. Kahire’nin bölgesel ve ikili meselelerde bu yakınlaşmadan yararlanabilmesinin birkaç yolu var.
Türkiye’de seçimlerin 14 Mayıs’ta yapılması planlanıyor. 2002’de iktidara gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidar partisi, bu kritik seçimleri kazanma şanslarını artırmak için hem içeriden hem de dışarıdan bazı olumlu göstergelere giderek daha fazla ihtiyaç duyuyor. Seçimler, Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni laik temeller üzerine kurmasından ve imparatorluğun yenilgisinin, çöküşünün ve toplumsal geri kalmışlığının tüm suçunu yüklediği Osmanlı Sultanlığı ve onun dini mirasının örtüsünden kurtulmasından tam yüz yıl sonra yapılıyor.
Yirmi yıl boyunca parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde üst üste elde ettiği başarıların ardından Erdoğan bugün, ilk kez kendisine karşı saflarını birleştirebilen ve Türkiye’nin en büyük muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin lideri Kemal Kılıçdaroğlu gibi tek bir cumhurbaşkanı adayı üzerinde uzlaşabilen bir muhalefetle karşı karşıya. Kılıçdaroğlu; Kürt azınlık, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan gibi Erdoğan’ın eski destekçilerinin başını çektiği daha küçük partiler tarafından destekleniyor.
Şu ana kadar yapılan tarafsız kamuoyu yoklamaları, başa baş bir seçim yarışı olacağına işaret ediyor. Yani, Erdoğan ve partisi belki de son yirmi yılda ilk kez hem cumhurbaşkanlığını hem de meclis çoğunluğu ya da en azından bunlardan birini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Türkiye’deki ekonomik krizin, son depremde mağdur olanlara devlet yardımının ulaşmasındaki gecikmenin ve Suriyeli mültecilere ev sahipliği yapmanın artan yükünün Erdoğan ve partisine olan desteğin azalmasına katkıda bulunduğuna şüphe yok.
Erdoğan, Müslüman Kardeşler’e verdiği destek ve Arap Baharı’nın yaşandığı tüm ülkelerde ve ötesinde hükümetleri kontrol etmek için siyasal İslam’a bel bağlaması nedeniyle düşmanlık beslediği Arap ülkeleriyle ilişkilerini düzeltmeye çalıştı. Son iki yılda Türkiye’nin Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini düzeltmek için çok çalıştı, böylece bu iki ülke ekonomik krizden çıkmasına yardımcı olacaktı.
Türkiye’nin Mısır’la ilişkilerinin normalleşmesi, Erdoğan muhaliflerinin; (Erdoğan’ın) Müslüman Kardeşler sempatisinin, Mısır gibi önemli ülkelerle ilgili Türk stratejik çıkarlarının önüne geçtiği eleştirisini kullanmaktan mahrum bırakacak.
Mısır ve Türkiye arasındaki siyasi ilişkiler 2013’ten beri kötüye gitmesine rağmen iki ülkenin ticari ve ekonomik ilişkileri gelişti. Ancak Türkiye’nin Mısır ile normalleşmesi Suudi Arabistan ve BAE ile olduğu gibi aynı hızda gerçekleşmedi. Türkiye Cumhurbaşkanı’nın arzusunun aksine Mısır, ikili ve bölgesel sorunlar nedeniyle normalleşmeyi yavaşlattı. Mısırlı yetkililer normalleşme sürecinin tamamlanmasından önce Türkiye’nin sahadaki adımlarını görmek istediler.
Dışişleri bakan yardımcıları düzeyindeki iki istikşafi toplantının ardından iki ülkenin devlet başkanları geçen Kasım ayında FIFA Dünya Kupası’nın açılışı vesilesiyle Doha’da bir araya geldi. İki ülke dışişleri bakanları, yakınlaşmayı ivmelendirme ve çözüm bekleyen konuları masaya yatırma amacıyla istişarelerin seviyesini yükseltme konusunda mutabık kaldılar. Bu mutabakat, Mısır Dışişleri Bakanı’nın şubat sonunda Türkiye’ye ardından da Türk mevkidaşının mart ayında Kahire’ye yaptığı ziyarete evirildi. Mısır Dışişleri Bakanı’nın bu hafta sonundan önce Türkiye’ye bir ziyaret daha gerçekleştirmesi bekleniyor. (Bu ziyaret makalenin yayınlandığı gün yapıldı.)
İki ülke arasındaki ilişkilerin gelişiminde gelinen aşama, Mısırlı karar alıcıların göz önünde bulundurması gereken bir dizi ikili ve bölgesel meseleyi gündeme getiriyor. Bu konuların tartışılması, incelenmesi ve Mısır’ın çıkarları üzerindeki etkilerinin irdelenmesi gerektiriyor.
Burada Türkiye ile ilişkilerde beklenen iyileşmeden Mısır’ın azami fayda sağlayabilmesi için bazı tavsiyeler sunmaya çalışacağım. Bana göre bu iyileşme, Türkiye’deki seçimlerin sonucundan bağımsız olarak gerçekleşecek. Muhalefet kazanırsa Mısır ile yakınlaşma hızlanacaktır. Erdoğan kazanırsa, son on yıldaki sloganlarına geri döndüğünde İslamcı destekçilerinin önünde artık siyasi olarak utanmayacaktır.
Burada, Türkiye ile ilişkilerde beklenen iyileşmeden Mısır’ın yararını en üst düzeye çıkarmak için bazı öneriler sunmaya çalışacağım. Bu gelişme, bence, Türkiye seçimlerinin sonucundan bağımsız olarak geliyor. Muhalefet kazanırsa, Mısır ile yakınlaşmayı hızlandıracak. Erdoğan zafer kazanırsa, son on yıldaki sloganlarına geri döndüğünde artık İslamcı destekçilerinin önünde siyasi olarak mahcup olmayacak.
Birincisi: Bölgesel sorunlar
Küresel stratejik sistem, Amerika’nın tek kutuplu hegemonyasından çok kutuplu rekabete doğru bir geçiş yaşıyor. Bu nedenle, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu büyük bölgesel güçler, birçok bölgesel konuda daha etkili olacak. Türkiye, çevremizdeki birçok çatışma bölgesine ekonomik ve askeri yatırımlar yaparak bu bölgelerde nüfuz sahibi oldu. Bunlardan en çok üçüyle ilgilenmeliyiz: Libya, Etiyopya ve Suriye.
1- Libya
ABD ve birçok Avrupa ülkesinin, Türkiye’ye Libya’daki (ve Suriye’deki) Rus varlığını dengeleme görevi veren politikalarını şimdi yeniden gözden geçirdikleri açık. Batı, Libya’nın doğusu ile batısı arasında, ülkenin petrol ve doğalgaz kaynaklarının merkezi bir hükümet tarafından kontrolünü sağlayacak siyasi bir uzlaşmayı teşvik için yavaş yavaş harekete geçiyor. Ukrayna Savaşı ve Libya’nın Avrupa pazarlarına coğrafi yakınlığı nedeniyle bu kaynakların göreceli önemi muazzam bir şekilde arttı.
Geçen ay Libyalı tarafların aralarındaki anlaşmazlıkları çözmelerine yardımcı olmak için bir Amerikan inisiyatifine ve Birleşmiş Milletler temsilcisinin bir başka girişimine tanık olmamıza şaşmamalı. Mısır’ın bu girişimlere yanıtı bunları reddetmek ya da görmezden gelmekle sınırlı kalmamalı. Aksine, bunları bizim için kabul edilebilir kılacak ve çıkarlarımızla uyuşacak değişiklikler sunmalıyız. Bu konuda Türk yetkililerle ortak tutum konusunda mutabakata varabiliriz.
Rusya’nın binlerce Wagner paralı askerini Libya’dan Ukrayna’ya transfer etmesi ve daha fazlasını transfer etme ihtiyacı, Libya’daki tüm paralı askerlerin çekilmesi için Mısır-Türkiye-Rusya arasında bir anlaşmaya varılması ihtimalini artırıyor. Daha sonra Libya topraklarında yaklaşık bin Türk ve aynı sayıda Rus kalacak. Bence bu yabancı birliklerle ilgilenmeyi, uzlaşmaya dayalı bir siyasi çözüme ulaşılması halinde kurulacak yeni Libya hükümetine bırakmalıyız.
Mısır ve Türkiye’nin Libyalı müttefiklerinden, Libya’nın zenginliğindeki paylarından ve yeni hükümetin kurulmasındaki göreceli ağırlıklarından vazgeçmeyeceklerine şüphe yok. Mısır’ın, Serrac ve (Abdülhamid) Dibeybe hükümetlerinin Türkiye ile deniz sınırları ya da Libya petrol ve gaz sahalarının Türkiye tarafından işletmesi konusunda imzaladığı anlaşmaları tanımama tutumunu değiştirmesi gerekmeyecek.
Mısır, Türkiye ile Libyalı tarafların yeni bir hükümet kurmasını sağlayacak ve aynı zamanda Mısır, Türkiye, Batı ve Rusya’nın çıkarlarını dikkate alan, siyasi çözümüne ulaşmayı kolaylaştıracak bir mutabakata varabilir.
2- Rönesans Barajı
Türkiye, Çin’den sonra Etiyopya’daki en büyük ikinci yatırımcı ve Etiyopya’da 200’den fazla Türk şirketi faaliyet gösteriyor. Türkiye ayrıca hükümete askeri yardım sağlayarak son iç savaşı kazanmasına yardımcı oluyor. Türkiye, iki ülke arasındaki sınır anlaşmazlıklarını çözmek için Sudan ve Etiyopya arasında arabuluculuk yapmayı teklif etti. Mısır’ın davet ettiği diğer ülkelerle birlikte Türkiye’nin Etiyopya hükümetini “Büyük Etiyopya Rönesans Barajı” konusunda Mısır ile bir uzlaşıya ikna etmeye istekli ve muktedir olacağına inanıyorum.
3- Doğu Akdeniz
Buna karşılık Mısır da Doğu Akdeniz’de hem Yunanistan hem de Kıbrıs ile kurduğu ittifak ilişkilerinden faydalanarak Türkiye’nin bu iki ülkeden ayrılan sulardaki gazdan pay almasını sağlayacak bir süreci formüle edebilir. Burada yüz yılı aşkın süredir var olan anlaşmalar üzerinden hukuki polemiklere girmeyi önermiyorum. BM üyesi ülkelerin ezici çoğunluğu tarafından tanınmayan Türk Kıbrıs’ı üzerindeki anlaşmazlığın öngörülebilir bir çözümünü de hayal etmiyorum.
Benim burada aklıma gelen, açık denizdeki gaz sahalarının iki ülke arasında paylaştırılması için varılan Lübnan-İsrail anlaşması modelidir. Bu anlaşmaya, iki ülke arasında diplomatik ilişkiler ya da doğrudan müzakereler olmaksızın, Fransız ve İtalyan gaz şirketleri ile Katar’ın yardımıyla, Amerikan arabuluculuğuyla varıldı.
Türkiye ile ilişkilerin normalleştirilmesi ve Beşar Esad hükümetiyle işbirliğinin daha da geliştirilmesi, Mısır’ın Suriye’deki çatışmaya barışçıl bir çözüm bulmak, mülteci sorununu çözmek ve Suriye’nin kuzeyinde uluslararası güvenlik garantileri sağlamak için Astana müzakerelerine katılmasına kapı açabilir.

Abdurrahman Selaheddin, 2010-2013 döneminde Ankara Büyükelçiliği yaptı.
İkincisi: İkili ilişkiler
1- İkili düzeyde, 2013 yılında imzalanan düşük faizli (Libor) 1 milyar dolar değerindeki Türk kredisi anlaşmasının yeniden canlandırılması mümkündür. Müslüman Kardeşler iktidarının devrilmesinden önce imzalandığı için Mısır, Türk ihracatını ve projelerini finanse etmek için bu anlaşmadan faydalanamadı. Mısır’da katı atık geri dönüşümü ve kentsel gecekondu sorununun çözümüne yardımcı olacak özel müteahhitlik alanlarında Türk yatırımları için hazır anlaşmalar vardı.
Aynı şekilde Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Sisi arasında (Mayıs 2013’te savunma bakanı olduğu dönemde) Türkiye’nin Mısır’a silah satışını ve iki ülke arasındaki ortak askeri üretim projelerini finanse etmek üzere 200 milyon dolar değerinde benzer bir Türk kredi limiti açılması konusunda bir anlaşma vardı ki bu anlaşma da o tarihten bu yana dondurulmuş durumda ve yeniden başlatılması düşünülebilir.
2- Mısır, Türk işadamlarının Mısır’daki tekstil sektöründeki deneyimlerinden faydalanabilir. Yüz milyonlarca dolar değerindeki ürünlerini Amerika ve Afrika pazarlarına ihraç ediyorlar. Mısır’daki kamu sektörü tekstil fabrikalarının sorununu çözmek için onlarla bir ortaklık kurulmasını tavsiye ediyorum.
3- Mısır’daki Türk üreticiler Mısır’daki doğalgaz ve ucuz işgücünü kullanıyor ve ürünlerini büyük Mısır pazarının yanı sıra Mısır’ın kolay erişim ve gümrük tarifesi muafiyetlerinden yararlandığı dış pazarlara da satıyor. Mısır’da daha fazla Türk yatırımı için cazip bir model sunuyorlar. Aynı zamanda Türkiye’ye sıvılaştırılmış gaz ihracatımızın değeri son iki yılda 2 milyar doların üzerine çıktı. Belki de önceliklerimizi ve her iki seçeneğin ekonomik fizibilitesini belirlememiz gerekiyor: gazı yabancı sanayi yatırımlarını teşvik etmek için kullanmak ya da dış pazarlara ihraç etmek.
4- 2011 yılında Mısır’dan başlayıp Ürdün, İsrail ve Suriye’den geçen Arap doğalgaz boru hattı Türkiye topraklarının yaklaşık yüz kilometre yakınında. Şimdi bu hattı Mısır gazını Lübnan’a ulaştırmak için kullanmaya hazırlanıyoruz ve her iki yönde de kullanmak için çalışıyoruz. Bu, uzun vadede, önümüzdeki birkaç yıl içinde büyük miktarlarda Rus gazı alacak olan Türk şebekesine bağlanmanın kapısını açıyor.
5- Mısır, güvenlik nedenleriyle Akdeniz’deki Türk ve Mısır limanları arasında RORO tırlarıyla yapılan deniz taşımacılığını durdurdu. Bu tırlar, Suriye savaşı nedeniyle Suriye üzerinden geçen kara yolunun kapanmadan önce Türk ve Avrupa mallarını Mısır üzerinden Arap Körfezi’ne taşıyordu. Türkler bu deniz hattını İsrail’in Hayfa limanına naklettiler, böylece kamyonlar buradan Ürdün üzerinden Körfez’e doğru yola çıkabildi. Eğer Mısırlı yetkili makamlar bu hattın Mısır limanları ve yolları üzerinden yeniden işletilmesini ekonomik açıdan uygun bulurlarsa, bu tırları Türkiye’ye ve oradan da Avrupa pazarlarına geri dönerken Mısır’ın ihracat mallarını bu pazarlara ulaştırmak için kullanmalıyız.
6- Kültürel işbirliği, Mısır’ın edebi ve sanatsal üretimini büyük Türk pazarında pazarlama fırsatlarının önemli bir yönünü temsil ediyor. Nüfusu 85 milyon olan Türkiye her yıl tüm alanlarda 88 bin kitap basarken, Mısır yılda 22 bin, Arapların geri kalanı ise 18 bin kitap basıyor.
Başka bir deyişle 300 milyon Arap, her yıl 85 milyon Türk’ün okuduğu kitap sayısının yarısından daha azını okuyor. Bu da Arapçadan Türkçeye daha aktif bir edebi ve sanatsal çeviri çabası gerektiriyor. Mısır edebiyatının, filmlerinin ve dizilerinin, Arap dünyasında Türk dizi ve filmlerinin sahip olduğu gibi, geniş bir Türk izleyici kitlesine hitap edebileceğine inanıyorum.
7- Birçok Türk, çocuklarını El-Ezher ve diğer Mısır üniversitelerinde Arapça ve İslam ilahiyatı öğrenmeleri için göndermek istiyor. Ancak bu öğrencilerin sayısı, söz konusu devlet üniversitelerindeki eğitim kalitesinin bozulması, bazı çağdışı dini fikirlerin öğretim müfredatına dahil edilmesi ve uluslararası standartlarda temiz ve sağlıklı devlet üniversitesi yurtlarının bulunmaması nedeniyle son yirmi yılda azalmıştır.
Bu sorunların çözülmesi, Mısır üniversitelerini ekonomik, turizm ve bilimsel getiri sağlayan bu önemli eğitim faaliyeti için rekabet eden Orta Doğu’daki üniversiteler listesine geri getirebilir. Bazı Körfez ülkeleri, çoğu yabancı olan öğrenciler ve profesörler tarafından kendi topraklarında üretilen patent sayısında son zamanlarda Mısır’ı geçti.
Son olarak ister ikili ister bölgesel düzeyde olsun Mısır-Türkiye ilişkilerinin geliştirilmesi, Mısır’ın girişimlerini ve fikirlerini öneren entegre bir strateji oluşturmak amacıyla tüm devlet kurumlarını ve araştırma merkezlerini içeren kapsamlı bir yaklaşım gerektiriyor. Etkileşime geçmek için Türkiye’nin hamlelerini ve girişimlerini beklememeliyiz.
Dünya Basını
Ray Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi

Dünyanın en büyük hedge fonu Bridgewater Associates’in kurucusu Ray Dalio, YouTube yayınında Steven Bartlett’a açıklamalarda bulundu. Dalio, yapay zeka teknolojilerindeki aşırı değerlemelerin bir yatırım balonuna dönüştüğünü ve küresel ekonomide tarihi bir kırılma yaşandığını bildirdi.
Dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’i 1975 yılında iki odalı bir dairede kuran ve kurumsal yatırımcılara 53 milyar doları aşkın kümülatif net kazanç sağlayan ünlü küresel makro yatırımcı Ray Dalio, “A Diary of a CEO” adlı söyleşi programında Steven Bartlett’ın sorularını yanıtladı.
2008 küresel finans krizini öngören az sayıdaki fon yöneticisinden biri olan ve S&P 500 endeksinin yüzde 40’a yakın değer kaybettiği o dönemde Bridgewater bünyesinde yüzde 9,5 pozitif getiri elde eden Dalio, güncel piyasa dinamikleri, yapay zeka yatırımları ve küresel ekonomi hakkındaki tespitlerini paylaştı.
Yatırımcı Jeremy Grantham’ın “tarihin en büyük yatırım balonuyla karşı karşıya olunduğu” yönündeki görüşünün hatırlatılması üzerine Dalio, bu değerlendirmeye katıldığını belirtti. Piyasalardaki mevcut durumu analiz eden Dalio, “Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum” dedi.
“Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum”
Tarihteki borsa balonlarının oluşum ve patlama mekanizmalarını detaylandıran Dalio, devrim niteliğindeki yeni teknolojilerin piyasalarda aşırı coşku yarattığını söyledi.
1929 Büyük Buhranı öncesinde evlere ilk kez elektrik, aydınlatma, buzdolabı girmesinin, otomobillerin, uçakların ve radyonun yaygınlaşmasının büyük bir gelecek beklentisi oluşturduğunu hatırlatan Dalio, 2000 yılındaki internet balonu sürecinde de benzer bir dinamiğin yaşandığına dikkat çekti.
Yapay zeka teknolojisinin insan vücudunun fiziksel işlevlerinin yanı sıra zihnin düşünme ve muhakeme süreçlerini de ikame etmeye başladığını kaydeden Dalio, yatırımcıların gelecekteki kârlılığı gözetmeksizin piyasaya akın ettiğini vurguladı.
Dalio, “İnsanlar mucizevi bir teknoloji gördüklerinde ona yatırım yaparlar, hatta borç para alarak bahis oynarlar. Ancak varlığın fiyatının önemli olduğunu gözden kaçırırlar. Şu anda yapay zeka konusunda çok heyecanlıyız ve heyecanlı olmalıyız da çünkü devrim niteliğinde değişimler getirecektir” değerlendirmesinde bulundu.
“Servet ile para aynı şey değildir”
Finansal balonların teknik arka planını açıklayan Dalio, servet ile nakit para arasındaki farka işaret etti. Muhasebe üzerindeki değerlemelerin harcanabilir nakit olmadığını belirten Dalio, “Servet ile para aynı şey değildir. Birçok insanın zenginleştiğini görürsünüz ancak bu serveti doğrudan harcayamazsınız. Harcama yapabilmek için serveti satıp paraya çevirmeniz gerekir” dedi.
Şirketlerin finansman sağlama süreçlerini örnek gösteren Dalio, 50 milyon dolar sermaye toplayan bir girişimcinin şirket değerlemesini 1 milyar dolara çıkarabileceğini, kağıt üzerinde milyarder olabileceğini ancak gerçekte harcanan paranın yalnızca 50 milyon dolar kaldığını vurguladı. Balonların patlama tetikleyicilerini sıralayan Dalio, şu ifadeleri kullandı:
“Balonu patlatan şey genellikle insanların borçlarını ödemek veya vergi yükümlülüklerini karşılamak için ellerindeki varlıkları satıp paraya çevirme ihtiyacı duymasıdır. Bu durum çoğunlukla faiz oranlarının yükselmesiyle gerçekleşir. Enflasyon baskısı arttığında merkez bankaları frene basmak ister. Faizler yükseldiğinde borcu olanlar daha fazla nakit bulmak zorunda kalır. Satışlar başladığında süreç tersine işler. Varlık fiyatları düşer, teminatlar erir, borçları ödemek için daha fazla satış yapılır ve bu da tüketim harcamalarının kesilmesine yol açar.”
Bartlett’ın sunduğu senaryoyu doğrulayan Dalio, piyasada zayıf ve tecrübesiz yatırımcıların borçla veya kaldıraçlı borsa yatırım fonları üzerinden pozisyon almasının balona işaret eden en belirgin göstergelerden biri olduğunu söyledi.
Yapay zeka şirketlerinin gelecekte elde edecekleri gelirleri kesin olarak öngöremediğini belirten Dalio, firmaların ya yetersiz yatırım yaparak rekabette geride kalma ya da aşırı yatırım yaparak maliyet baskısı altında kalma dilemmasıyla karşı karşıya olduğunu kaydetti.
Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
“Nakitte kalmak enflasyon karşısında en kötü yatırımdır”
Bireysel yatırımcıların ve girişimcilerin olası bir ekonomik çöküşe karşı nasıl hazırlanması gerektiğine değinen Dalio, piyasaları zamanlamanın son derece güç olduğunu, en etkili yöntemin portföy çeşitlendirmesi olduğunu vurguladı.
Parasını mevduat hesabında veya para piyasası fonlarında tutan kişilerin güvende olmadığını savunan Dalio, “İnsanlar parayı bankada tutmanın en güvenli liman olduğunu düşünür. Bu doğru değildir. Uzun vadede enflasyon karşısında erimeye mahkum en kötü yatırımdır. Yıllık yüzde 3,5 ila 4 seviyesindeki enflasyon paranın alım gücünü eksiltir. Alınan faizden ödenen vergiler de düşüldüğünde reel getiri oldukça zayıf kalır” dedi.
Çeşitlendirilmiş bir varlık sepetinin önemine değinen Dalio; hisse senetleri, tahviller, gayrimenkul, altın ve kripto varlıklar arasındaki ilişkiyi aktardı. Portföyünde yüzde 1 oranında Bitcoin bulundurduğunu belirten Dalio, altın tercihini şu sözlerle açıkladı:
“Sert para kategorisinde portföylerin yüzde 5 ila 15’inin bu tür varlıklara ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Ben külçe altını Bitcoin’e tercih ediyorum. Altın basılamayan bir paradır. 1971 yılına kadar resmi para sisteminin merkezindeydi ve halen merkez bankalarının en büyük ikinci rezerv varlığıdır. Altın başkasının yükümlülüğü olmayan tek finansal varlıktır. Bitcoin ise basılamayan bir diğer tür para olmakla birlikte kuantum bilgisayarlar gibi teknolojik risklere, hükümetlerin düzenleme, vergilendirme ve yasaklama baskılarına açıktır. Merkez bankaları işlemlerinin gizli ve kendi kontrollerinde kalmasını istedikleri için önemli miktarda Bitcoin tutmayacaktır.”
“Aklınız ve bedeniniz ikame edildiğinde satacak neyiniz kalır?”
Yapay zeka ve robotik teknolojilerin istihdam piyasası üzerindeki etkilerini değerlendiren Dalio, otomasyonun tarihsel gelişimini özetledi.
İnsanlığın tarım toplumundan sanayi devrimine geçişinde makinelerin kas gücünün yerini aldığını, günümüzde ise yapay zekanın insan zihninin üst düzey düşünme ve muhakeme yetilerini üstlendiğini dile getirdi.
Bu dönüşümün sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki gelir dağılımı makasını daha da açacağını belirten Dalio, “İşletmelerin elde ettiği gelirden çalışanlara giden pay azalırken iş yeri sahiplerine giden pay artmaktadır. İnsan bedeninin ve zihninin yerini makineler aldığında insanların satacak neyi kalacak sorusuyla yüzleşeceğiz. İnsana özgü kalan unsurlar duygular ve sezgilerdir” dedi.
Yapay zeka devriminden yalnızca en üstteki yüzde 0,1 ile yüzde 10’luk dilimde yer alan, bu teknolojiyi kullanabilen yetenekli grubun kazançlı çıkacağını ifade eden Dalio, üniversite mezunlarının dahi iş bulmakta zorlandığı bir döneme girildiğini belirtti. Birçok işletme için yeni mezun yetiştirmenin maliyetli hale geldiğini, bu görevlerin yapay zeka vasıtasıyla hızla tamamlanabildiğini aktardı.
Gençlere ve gelecek nesillere tavsiyelerde bulunan Dalio, şunları kaydetti:
“Tarih göstermiştir ki en başarılı olanlar en zeki olanlar ya da en çok çalışanlar değil, değişime en iyi uyum sağlayanlardır. Geleceğin ne getireceğini kesin olarak bilemezsiniz. Kodlama öğrenmenin çözüm olduğu söyleniyordu ancak yapay zeka modelleri artık kodlama yapabiliyor. Önemli olan insanın kendi doğasını tanıması, yapay zeka araçlarını en üst düzeyde kullanmayı öğrenmesi ve adaptasyon kabiliyetini geliştirmesidir.”
“Büyük bir borç krizinin ve çöküş döneminin içindeyiz”
Ekonomik hareketlerin arkasındaki yapısal mekanizmaları “Büyük Döngü” kavramıyla açıklayan Dalio, yaklaşık 80 yıllık bir insan ömrüne karşılık gelen uzun vadeli borç ve güç döngülerinin son safhasına gelindiğini belirtti.
1945 yılında kurulan dünya düzeninin para, iç siyaset ve jeopolitika alanlarında kırılma yaşadığını savundu.
ABD ve İngiltere gibi ülkelerin aşırı borçlandığını, kamu bütçe açıkları verdiğini ve gelir eşitsizliğinin hat safhaya ulaştığını kaydeden Dalio, İngiltere’deki siyasi tabloyu örnek gösterdi.
İngiltere’de son yedi yılın altısında yeni bir başbakanın göreve geldiğini hatırlatan Dalio, “İngiltere aşırı borçlanmış, üretkenliği düşmüş ve seçenekleri tükenmiş klasik bir döngü örneğidir. Yeterli para olmadığında vaatler tutulamaz, liderler sürekli değişir. Zenginler yüksek vergi bölgelerinden kaçar. Bütçe açıklarını finanse edecek alacaklı bulmak zorlaşır” dedi.
Connecticut eyaletindeki sosyo-ekonomik durumu da paylaşan Dalio, eyaletin kişi başına düşen gelirde ABD’nin en zengin ikinci bölgesi olmasına rağmen lise öğrencilerinin yüzde 22’sinin okulu bıraktığını veya devamsızlık yaptığını, çete ve uyuşturucu sorunları nedeniyle hapishane bütçesinin eğitim bütçesini aştığını ifade etti.
Sistemlerin toplumun geneli için çalışmadığı dönemlerde iç çatışmaların arttığını vurgulayan Dalio, ABD ve Çin arasındaki küresel güç dengesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
“İçinde bulunduğumuz evre bir gerileme ve çöküş dönemidir. Tarihte tek bir hakim gücün düzeni sağladığı dönemler daha barışçıl olmuştur. Bugün Çin, birçok ülke için ABD’den daha büyük bir ticaret ortağı konumundadır. Orta Doğu’daki ve İran civarındaki gelişmeler, ABD toplumunun uzun süreli kara savaşlarına veya benzin fiyatlarındaki artışlara tahammülünün olmadığını göstermiştir. Bu durum ABD’nin küresel güç kullanma ve caydırıcılık kabiliyetinin sınırlarını ortaya koymakta, İngiliz İmparatorluğu’nun Süveyş Krizi sonrası yaşadığı güç kaybına benzer bir kaymaya işaret etmektedir.”
Küresel ekonomideki mevcut zorlukların aşılması için partiler üstü, ekonomik gerçekleri kavrayan yapılar tarafından zorlu yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Ray Dalio, genç girişimcilerin sınır bağımlı kalmadan eğitim, üretkenlik ve toplumsal huzurun yüksek olduğu küresel merkezlerde varlık göstermeleri gerektiğini sözlerine ekledi.
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını
Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.
Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.
Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.
Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.
“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”
Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.
Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.
“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”
Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.
Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.
“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”
Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.
“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”
Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.
“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”
Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.
“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”
Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”
“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”
Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.
Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.
İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.
“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”
Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”
Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.
Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.
İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.
“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”
Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.
“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”
İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.
Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.
Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.
Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.
Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.
“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”
ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.
“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”
Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.
Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi5 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını1 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa1 hafta önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü
Asya7 gün önceÇin, ileri düzey çip üretimi açısından kritik önemedeki yerli litografi makinelerinin seri üretimine başladı











