Diplomasi
Uluslararası Filistin Konferansı İstanbul’da gerçekleştirildi

İstanbul’da düzenlenen “Soykırımdan Filistin Devleti’nin İnşasına” başlıklı uluslararası konferans, Filistin, Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan, Rusya, Almanya, Fransa, İngiltere, Norveç ve Danimarka’dan önde gelen uzmanları bir araya getirdi. Konuşmacılar, Gazze’de yaşanan ve soykırım olarak nitelendirdikleri insani krizi, Filistin’in devletleşme sürecindeki zorlukları ve uluslararası toplumun rolünü değerlendirdi. Konferansta, Filistin’deki iç bölünmüşlüğün aşılması ve İsrail’e karşı diplomatik baskının artırılması gerektiği vurgulandı.
Farklı ülkelerden Filistinli kanaat önderleri, akademisyenler ve bölge uzmanları, “Soykırımdan Filistin Devleti’nin İnşasına” başlıklı uluslararası konferansta bir araya geldi.
İstanbul’da Harici Medya, Filistin Diyalog Grubu ve Milletlerarası İlişkiler ve Diplomasi Merkezi (MID) tarafından ortaklaşa düzenlenen konferansta, Gazze’de yaşanan insani kriz, Filistin’in devletleşme süreci ve uluslararası toplumun rolü çok yönlü olarak ele alındı.
Konferansın açılış konuşmasını yapan Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, Filistin meselesinin iki zıt yönüne dikkat çekti.
Akkoç, “Bir yanda, Filistin halkının tarihindeki belki de en büyük trajedi. Diğer yanda, meşru Filistin devletinin uluslararası tanınmasına yönelik kritik adımlar atılıyor,” dedi.
Dünyanın en yakıcı sorunlarından biri olarak tanımladığı Filistin meselesini farklı açılardan ele alacaklarını belirten Akkoç, “Medyanın ve çevrimiçi yayınların gücüyle geniş kitlelere ulaşarak çözüme küçük de olsa bir katkı sunmayı hedefliyoruz,” diye konuştu.
Düzenleyicilerden, Filistin Diyalog Grubu Başkanı Sadeq Abu Amer, açılış konuşmasında “Filistin halkı yüzyıldır soykırım, etnik temizlik ve kimliğini yok etme girişimleriyle yüzleşiyor; bugün bu trajedi Gazze’de en tehlikeli aşamasına ulaştı” dedi. Uluslararası sistemin çifte standardına dikkat çeken Abu Amer, “ancak dünyadaki benzeri görülmemiş halk dayanışması yeni bir siyasi baskı aracına dönüşebilir” değerlendirmesini yaptı. “Filistin davası sadece Filistinlilerin değil, özgürlüğe ve adalete inanan herkesin ortak insani sorumluluğudur” diye vurguladı.
Milletlerarası İlişkiler ve Diplomasi Merkezi (MID) Bilgi Üretim ve Yayın Koordinatörü Mehmet Rakıpoğlu ise İsrail’in soykırımının uluslararası kurumlarca tescillendiğini belirterek, “Biz artık ‘sonrasında ne yapabiliriz, Filistin’in devletleşmesi nasıl sağlanabilir’ sorusuna odaklanmalıyız,” ifadelerini kullandı.
Rakıpoğlu, İsrail’in sadece askeri gücünün değil, ürettiği bilgi ve düşünce düzeninin de yıkılması gerektiğini savunarak, “Bu yüzden epistemolojik bir Aksa Tufanı inşa etmeliyiz,” dedi.

“Avrupa artık kenarda kalmamalı”
Konferansa çevrimiçi katıln, Avrupa Üniversitesi Enstitüsünden Prof. Kalypso Nicolaidis, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu öncesinde düzenlenen toplantının kritik önem taşıdığını söyledi.
Nicolaidis, “Fransa ve İngiltere dâhil birçok ülke, Filistin’i tanıyan 147 devlete katılıyor. Bu adım, Güvenlik Konseyi’nde dengeyi değiştirecek niteliktedir,” dedi.
Avrupa’nın artık kenarda kalmaması ve İsrail-Filistin çatışmasına daha kararlı bir planla yaklaşması gerektiğini belirtti.
Nicolaidis ayrıca, eski Avrupa Birliği Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell’in konferansa selamlarını ilettiğini söyledi.

“İsrail’in hedefi Filistinlileri sürmek”
Filistin Politika Araştırmaları ve Stratejik Çalışmalar Merkezi (MASARAT) Direktörü Khalil Shaheen, İsrail’deki siyasi dönüşümün hedeflerini analiz etti.
Shaheen, “İsrail’de üç on yıldır süren dönüşüm, dini Siyonist sağın yükselişiyle Filistinlilerin zorla sürülmesini hedefliyor. Gazze’de zorunlu göç ve demografik dengeyi bozma girişimi, Batı Şeria’da da aynı derecede tehlikeli biçimde sürdürülüyor,” diye konuştu.
Filistinli araştırmacı-gazeteci Sameer Al Zapen, Filistin meselesinin Hamas ve El Fetih arasındaki bitmeyen bölünme nedeniyle anlaşılmaz hale geldiğini ifade etti.
Al-Zapen, “Bugün Filistin meselesi kavranamaz hale geldi; siyasi söylem artık gerçek anlamlardan kopmuş durumda. Al-Aksa Tufanı sonrası Filistin davası ya tasfiye edilme ya da 1948 Nekbesi benzeri bir dönüşümle karşı karşıya,” dedi.
“Türkiye’nin arabuluculuğu İsrail tarafından reddedildi”
Gazze Ümmet Üniversitesinden Prof. Husam Aldajani, arabuluculuk çabalarına değindi. Aldajani, “Türkiye’nin arabuluculuk girişimi İsrail tarafından kesin bir şekilde reddedildi. Arabuluculuk dairesi Mısır, Katar ve ABD arasında kaldı; Washington ise süreci İsrail’in onayı olmadan ilerletmiyor,” bilgisini paylaştı.
Aldajani, önceki arabuluculukların sorunun kökeni olan işgali tartışmadığını ve her çözümün soykırımın durdurulmasıyla başlaması gerektiğini söyledi.
“Kelimeler Gazze’yi anlatmaya yetmiyor”
Avrupa Dış İlişkiler Konseyinden (ECFR) Muhammed Shehada, Gazze’deki durumu tarif edecek kelime kalmadığını belirtti. Shehada, “Gazze’yi tarif etmeye kelimeler yetmiyor; felaket, kıyamet, distopya bile olanları anlatmaya yetmiyor. BM raporları Gazze’yi önce ‘çocuk mezarlığı’, sonra ‘felaket bölgesi’ diye tanımladı ve sonunda ‘artık kelime yok’ dedi,” ifadelerini kullandı.
İsrail’in “soykırım” gibi kelimelerin içini boşaltarak anlamsızlaştırdığını söyleyen Shehada, uluslararası aktivizmin önemine dikkat çekti.
Shehada, “Avrupalı bir yetkili bana ‘bizi harekete geçirmek istiyorsanız bakanlığımızın önünde gece gündüz protesto edin, bizi mahkemeye verin’ dedi. Aktivizm yavaşlarsa, onlar da soykırımı unutturmak için zaman kazanır,” diye ekledi.

“Mesele Filistin değil, İsrail sorunu”
Milli Savunma Üniversitesinden Prof. Dr. Mehmet Özkan, sorunun adının doğru konulması gerektiğini belirterek, “Artık bölgemizde Filistin meselesi değil, doğrudan bir İsrail sorunu konuşulmalı; agresif ve yayılmacı politikalar net bir şekilde ortaya çıktı,” dedi.
Özkan, Türkiye’nin başından beri İsrail’e karşı en sert tepkiyi gösteren ülkelerden biri olduğunu hatırlattı.
Suudi Arabistanlı akademisyen Dr. Khalil A. Alkhalil, Filistin davasının evrensel bir nitelik taşıdığını ve İsrail’in uluslararası alanda giderek daha fazla izole olduğunu söyledi.
İran, Mersad Stratejik Araştırmalar Merkezinden Hamid Azimi ise Filistin devletinin tanınmasının bir araç olduğunu, asıl önemli olanın halkın ve toprakların varlığı olduğunu kaydetti.
“Avrupa’da kamuoyu tepkisi politikalara yansımadı”
Royal United Services Institute’tan (RUSI) Dr. H.A. Hellyer, Birleşik Krallık ve pek çok Avrupa ülkesinin Filistin devletini tanıma hazırlığında olduğunu ancak bunun bir ödül veya ceza olarak görülmemesi gerektiğini belirtti.
Hellyer, “Avrupa’da kamuoyu İsrail’in Gazze’de yaptıklarına açıkça karşı çıkıyor; fakat bu tepki henüz devlet politikalarına ve uygulamalara tam olarak yansımış değil,” ifadelerini kullandı.
Almanya, Schiller Enstitüsünden Stephan Ossenkopp, dünyanın çok kutuplu bir düzene geçişinin Filistin için adil bir çözüm fırsatı sunduğunu, ancak Almanya’nın İsrail’e tam destek politikasını değiştirmediğini ifade etti. “Benim ülkem Almanya Filistin konusunda çok kötü bir sınav verdi. Almanya Netanyahu hükümetiyle aynı safta kalmayı tercih ediyor” ifadelerini kullandı.
“Almanya ‘Bir daha asla’ yeminini ihlal ediyor”
Eski Almanya Federal Meclisi üyesi Zaklin Nastic, Almanya’nın Gazze’de işlenen soykırıma silah sevkiyatları ve siyasi destekle ortaklık ederek “Bir daha asla!” yeminini açıkça ihlal ettiğini söyledi.
Nastic, “‘Bir daha asla!’ derken, soruyoruz: Peki, kimin için? Evrensel insan hakları ve mazlumların korunması sorumluluğu bugün Almanya’da suistimal ediliyor,” şeklinde konuştu.
Rus akademisyen ve diplomat Aleksandr Sotnichenko, liberal ütopyaların çöktüğünü ve Gazze ablukasının 1941-44 Leningrad kuşatmasıyla karşılaştırılabileceğini belirtti.
Başkent Üniversitesinden Prof. Dr. Hasan Ünal ise dünyanın artık Batı hâkimiyetinde olmayan çok kutuplu bir düzene geçtiğini ve bu durumun Batı’nın İsrail’e verdiği desteği zamanla zayıflatacağını öngördü.
Ünal, “İsrail’in herkesi düşman ilan eden politikası sürdürülebilir değil,” diye ekledi.

Diplomasi
TürkAkım işletmecisi Ukraynalı Naftogaz ve Hollandalı Gasunie’ye dava açtı

TürkAkım boru hattının işletmecisi South Stream Transport B.V., Ukraynalı Naftogaz ve Hollandalı Gasunie aleyhine Moskova Bölgesi Tahkim Mahkemesinde dava açtı. Duruşması 1 Aralık’a planlanan dava dosyasında Gazprom üçüncü taraf sıfatıyla yer alırken, uyuşmazlığın arka planında Kırım’daki kamulaştırmalar gerekçesiyle uygulanan 218,5 milyon dolarlık tahkim tedbirleri var.
TürkAkım boru hattının işletmecisi South Stream Transport B.V. (SST), Ukrayna şirketi Naftogaz ile Hollandalı Gasunie Transport Services B.V. aleyhine dava açtı.
Moskova Bölgesi Tahkim Mahkemesi dava kayıtlarına göre, SST’nin başvurusu 5 Kasım’da yapıldı.
Mahkeme, sunulan dava dilekçesini aynı gün kabul ederek inceleme sürecini başlattı.
Davada Rus enerji şirketi Gazprom ise üçüncü taraf olarak yer alıyor.
Davanın ilk duruşması 1 Aralık tarihine planlandı.
Rusya ile Türkiye’yi Karadeniz’in tabanından birbirine bağlayan TürkAkım, iki hattan oluşan bir doğalgaz ihracat boru hattı niteliği taşıyor.
Hatların biri Türkiye’ye gaz sağlarken, diğeri Güneydoğu Avrupa ülkelerine yakıt ulaştırıyor.
Temelleri 2007 yılında atılan ancak Avrupa Birliği tarafından 2014’te durdurulan Güney Akım projesinin yerini alan TürkAkım, Ocak 2020’de işletmeye alındı.
Boru hattı, Ocak 2025 itibarıyla Rus doğalgazının Avrupa’ya ulaştırıldığı tek güzergah konumuna geldi.
Öte yandan, Ukraynalı enerji şirketi DTEK Krymenergo’nun talebi üzerine geçen yılın aralık ayında Amsterdam’daki bir mahkeme, Gazprom’un Hollanda’daki iştirakinin ve SST’nin varlıklarına el koydu.
Aynı hukuki süreç kapsamında mahkeme, Temmuz 2025’te SST’nin ABN Amro Bank N.V. nezdindeki fon ve varlıklarına da ihtiyati tedbir uyguladı.
Bahse konu karar, Kırım’daki varlıkların kamulaştırılması nedeniyle Rusya’nın Krymenergo’ya 207,8 milyon dolar tazminat ile 10,7 milyon dolar masraf ödemesine hükmeden 2023 tarihli daha geniş kapsamlı bir tahkim uyuşmazlığı çerçevesinde alındı.
Rusya, 2024 yılının başında Lahey Bölge Mahkemesinde bu tahkim kararının iptali için yasal süreç başlattı.
Ekim ayında ise Londra Yüksek Mahkemesine başvuran Rusya tarafı, mahkemenin Lahey kararının icrasını askıya almasını sağladı.
Diplomasi
Ukrayna nüfusunun 2040 yılında 25 milyona düşeceği öngörülüyor

The Economist dergisi, seferberlik şartları, can kayıpları ve 5 milyonu aşkın mültecinin yol açtığı nüfus kaybı nedeniyle Ukrayna’nın demografik çöküş tehdidi altında olduğunu yazdı. Doğurganlık hızının 0,8 seviyesine gerilediği ülkede ölümlerin doğumları üçe katladığı, nüfusun 2040 yılına kadar 25 milyona düşebileceği öngörülüyor.
İngiliz The Economist dergisi, seferberlik, çatışma kaynaklı kayıplar ve belirsizliğin Ukrayna’yı demografik çöküş tehdidiyle karşı karşıya bıraktığını yazdı.
Derginin verilerine göre Ukrayna’da doğurganlık oranı 2020 yılındaki kadın başına 1,2 çocuk seviyesinden 0,8-0,9 aralığına geriledi.
Söz konusu oran, Güney Kore haricindeki tüm büyük ülkelerden daha düşük bir seviyeye işaret ediyor.
Ukrayna’da 2026 yılının ilk yarısında hayatını kaybedenlerin sayısı, yeni doğanların sayısının üç katını aştı.
Haberde, bağımsızlığın kazanıldığı 1991 yılından bu yana ülkede doğum sayısının her yıl ölüm sayısının gerisinde kaldığı kaydedildi.
The Economist, devam eden çatışmaların etkisiyle ülkedeki demografik çöküşün “varoluşsal bir tehdit” oluşturduğunu vurguladı.
Dergi, nüfus kaybının temel nedeni olarak kitlesel mülteci göçünü gösterdi.
5 milyonu aşkın Ukraynalı çoğunluğu Avrupa’da olmak üzere yurt dışında yaşıyor.
Ülkeden ayrılanlar arasında geri dönmek isteyenlerin oranı da giderek azalıyor.
Ekonomik Strateji Merkezi (CES) verilerine göre geri dönmek isteyenlerin oranı 2022 yılındaki yüzde 74 seviyesinden yüzde 43’e düştü.
Mültecilerin çoğunluğunun Ukraynalı çocuklar ile 44 yaş altı kadınlardan oluşması demografik tabloyu daha da ağırlaştırıyor.
Kiev yönetimi demografik düşüşü hafifletmek amacıyla 25 yaş altındaki erkekleri seferberlikten muaf tutma kararı aldı.
Dergi, buna karşın gençlerin birçoğunun ülkeyi terk ettiğini, kalanların ise aile kurmayı planlamadığını aktardı.
Haberde yer verilen tahminlere göre çatışmalar önümüzdeki yıllarda sona erse dahi Ukrayna’yı en iyi senaryoda yalnızca nüfussuzlaşmanın yavaşlaması bekliyor.
Ukrayna merkezli düşünce kuruluşu Frontier Institute uzmanı Olga Duhniç, 1990’lar ve 2000’lerde doğan kuşağın Ukrayna’nın modern tarihindeki en az nüfuslu nesil olduğunu, bu nedenle ülkenin çatışma sonrasında bir doğum patlaması bekleyemeyeceğini belirtti.
Birleşmiş Milletler (BM), önümüzdeki yirmi yıl boyunca Ukrayna nüfusunun her yıl yüzde 0,7 ila 0,9 oranında azalacağını öngörüyor.
Bu projeksiyona göre Ukrayna nüfusu 2040 yılına gelindiğinde yaklaşık 25 milyona gerileyecek.
Çatışmaların uzaması durumunda ise insanların çocuk sahibi olma planlarından vazgeçebileceği ve krizin daha da derinleşeceği tahmin ediliyor.
Kiev yönetimi, 25 yaş altı erkekleri seferberlikten muaf tutmanın yanı sıra doğum oranlarını yükseltmek amacıyla çeşitli destek paketleri devreye sokuyor.
Ülkede kabul edilen yasa kapsamında çocuk sahibi olan ebeveynlere 50 bin grivna (yaklaşık 1,1 bin dolar) tutarında doğrudan ödeme yapılıyor.
Ebeveynlere ayrıca ilk yıl boyunca her ay 7 bin grivna ödeniyor.
Diğer devlet programlarıyla çocuk bakım masraflarına katkı sağlanırken Ukraynalı askerlere yumurta ve sperm hücrelerini ücretsiz dondurma imkânı tanınıyor.
Ukrayna Sosyal Politika Bakanı Denis Ulyutin, mayıs ayında Livıy Bereg yayın organına yaptığı açıklamada hükümetin kontrolündeki topraklarda yaklaşık 22-25 milyon kişinin yaşadığını söylemişti.
Ulyutin mevcut tabloyu “Bu bir felaket” sözleriyle nitelendirmişti.
Demografi ve Yaşam Kalitesi Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Ella Libanova ise aynı dönemde nüfusun 29 milyon olduğunu tahmin etmişti.
Libanova, 2025 yılında 30 milyon olan nüfustaki sert düşüşü yüksek ölüm oranları ve demografik krizle gerekçelendirmişti.
Libanova ekim ayında yaptığı açıklamada Ukrayna nüfusunun 28,5 milyona gerilediğini duyurdu.
Enstitü Müdürü Libanova, “Nüfus şimdiden 28,5 milyon seviyesinde, yarım milyon insan kaybettik. Kaybettik ancak çok şükür bu durum can kayıplarından ziyade yine de göçten kaynaklandı” ifadelerini kullandı.
Diplomasi
Avustralya’da “AUKUS’tan ayrılalım” sesleri yükseliyor

Eski bir Avustralya İşçi Partisi milletvekili ve savunma bakanı tarafından düzenlenen AUKUS soruşturması, Avustralya hükümetinden bu ortaklıktan vazgeçmesini talep etti.
İncelemede AUKUS, ülkenin şimdiye kadar aldığı “en kötü, en riskli ve en maliyetli savunma kararı” olarak nitelendiriliyor.
Eski bakan ve rock müzisyeni Peter Garrett, Avustralya İşçi Partisi hükümetinin eski “merkez sağ” Başbakan Scott Morrison’dan devraldığı ve hiçbir zaman parlamento denetimine tabi tutulmadığı için kamuoyunun eleştirisine maruz kalan anlaşma üzerine tartışmayı kolaylaştırmak amacıyla Haziran ayında bu incelemenin başlatılmasına yardımcı oldu.
Soruşturma, Avustralya, Birleşik Krallık ve ABD arasındaki üçlü ortaklık hakkında kamuoyunda bir tartışma ortamı yaratma fırsatı olarak kendini tanımlıyor.
Fakat proje, mevcut federal hükümetten hiçbir politikacının katılımını sağlayamadı. Garrett, organizatörlerin hükümetin bunun yerine “bize orta parmak göstermeyi tercih ettiğini” düşündüklerini söyledi.
Garrett, 4 Kasım’da Ulusal Basın Kulübü’nde yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“AUKUS’a karşı ilk etapta en büyük itirazım, herhangi bir tartışma yapılmamış olmasıydı. Yani, ben, önemli konuların tartışılmasında hararetli tartışmaların olağan bir parçası olduğu ya da olması gerektiği bir siyasi partinin üyesiyim.”
Mayıs ayında Amerika Birleşik Devletleri Araştırma Merkezi tarafından yapılan bir ankette, Avustralyalıların yaklaşık yarısının nükleer enerjili denizaltılara sahip olmanın iyi bir fikir olduğuna inandığı (%48) ortaya çıkarken, Avustralya hükümetinin AUKUS’un gerekçesini yeterince açıkladığını düşünenlerin oranı sadece %23’tü.
Soruşturma raporu, Avustralya hükümetine, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumla çalışan nükleer enerjili denizaltıları satın alma anlaşmasından çekilmesini ve Collins sınıfı denizaltılarının ömrünü uzatma seçeneklerini değerlendirmesini tavsiye etti.
Raporda ayrıca, savunma kapasitelerinin geliştirilmesine odaklanan ikinci ayağın da iptal edilmesi ve Avustralya’nın bu çalışmaları AUKUS dışında yürütmesi çağrısında bulunuldu.
Komisyon üyeleri ayrıca, AUKUS hakkında bir kraliyet komisyonu kurulmasını talep ettiler. Bu, gizli devlet kurumlarından delil ve tanık çağırma yetkisine sahip kapsamlı ve bağımsız bir soruşturma olacak.
Temmuz 1998’den Temmuz 2002’ye kadar savunma bakanı olarak görev yapan Chris Barrie, “AUKUS denizaltı planı savunulamaz” dedi ve şöyle devam etti:
“Hükümetimizin bu konuda öncülük etme zamanı geldi: AUKUS denizaltı planını derhal rafa kaldırmalı ve ulusal güvenlik karar alma süreçlerini yeniden yapılandırmalıdır.”
Raporda, Avustralya’nın “ulusal egemenliğini ve bağımsızlığını vurgulamak amacıyla” ABD ile olan ittifakını “yeniden ayarlaması” öneriliyor:
“Son dönemde ABD’nin karar alma sürecini karakterize eden tutarsızlık ve mevcut uluslararası hukukun hızla terk edilmesi, küresel belirsizliğe ve istikrarsızlığa önemli ölçüde katkıda bulunuyor.”
Raporda, ABD’nin Perth yakınlarındaki ek bir üsse erişimine izin vermenin “egemenliğimizi ve kontrolümüzü daha da tehlikeye attığı ve savaş durumunda Avustralya’nın hedef alınma olasılığını artırdığı” belirtiliyor.
AUKUS’un feshedilmesinin Avustralya’nın ABD ile ilişkileri için felaket olup olmayacağı sorulduğunda Barrie, “ABD’deki AUKUS coşkusunun göründüğü kadar somut olduğuna inanmadığını” söyledi:
“Bence bu, tabiri caizse, ABD’nin omuzlarındaki yükü hafifletecektir çünkü… O üç Virginia sınıfı denizaltının kullanıma sunulmasının hiçbir yolunu göremiyorum.”
ABD şu anda kendi ihtiyaçları için yeterli sayıda denizaltı veya askeri teçhizat üretmekte zorlanıyor.
Bu durum, önde gelen Kongre üyelerinin, Avustralya yeni SSN AUKUS sınıfı denizaltıları inşa edebilecek duruma gelene kadar ABD’nin Virginia sınıfı denizaltılardan vazgeçip vazgeçemeyeceğini sorgulamasına yol açıyor.
Avustralya’da ise tartışmalar, nükleer denizaltıları kabul etmenin Avustralya’yı Tayvan konusunda Çin ile çatışmaya sürükleyip sürüklemeyeceği ve Avustralya’nın bu denizaltıları ABD’den bağımsız olarak ve ön koşul olmaksızın işletebileceği üzerine odaklanıyor.
Bir hükümet sözcüsü, İşçi Partisi’nin AUKUS’u hayata geçireceğini ve anlaşmanın önümüzdeki 30 yıl içinde sanayi, Avustralya Savunma Kuvvetleri ve kamu hizmetlerinde yaklaşık 20.000 iş yaratacağını söyledi.
“AUKUS, ülkemizi, çıkarlarımızı ve güvenliğimizi korumaya yönelik Albanese Hükümeti’nin ulusal güvenlik politikasının temel direğidir. 2026 Ulusal Savunma Stratejisi’nin de yeniden teyit ettiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en zorlu stratejik koşullarla karşı karşıyayız ve bunu, Avustralya’nın dünya ile iktisadi bağlarının hiç olmadığı kadar güçlü olduğu bir dönemde yaşıyoruz.”
Diplomasi2 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Asya2 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Dünya Basını2 hafta önceGünah keçisi olarak Netanyahu
Ortadoğu2 hafta önceYBŞ, Irak ordusuna katılacak
Avrupa2 hafta önceSırbistan seçimleri: Dört sütunlu illüzyonun dağılışı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Dr. Hudson: Trump aynı anda iki petrol cephesinde savaşamaz
Asya2 hafta önceÇin, ticari sırlarını ‘yabancı kuruluşlara’ karşı korumak için yeni kurallar hazırladı
Ortadoğu2 hafta önceRiyadh Air seferleri durdurdu: Uçaklar Riyad yerine El-Kasım’a inecek











