Bizi Takip Edin

Rusya

Fyodor Lukyanov: İran’a yönelik savaş, uluslararası kaosu derinleştirmeye gebe

Yayınlanma

Valday Kulübü Araştırma Direktörü ve Russia in Global Affairs Genel Yayın Yönetmeni Prof. Fyodor Lukyanov, İran’a yönelik askeri harekatın sadece bölgesel bir çatışma değil, uluslararası ilişkilerin temelindeki hukuki ve ahlaki “mimariyi” yıkan bir dönüm noktası olduğunu vurguluyor. Lukyanov, diplomasi masasının artık çözüm üretmekten ziyade muhatabı gafil avlamak amacıyla kullanılan kinik bir araç haline geldiğini, bu durumun küresel güven ortamını temelden sarstığını ifade ediyor. ABD ve müttefiklerinin “çıplak gücü” tek meşruiyet kaynağı haline getirmesi, diğer devletleri kendi savunma reflekslerini sertleştirmeye ve caydırıcı güçlerini -makalede “kırmızı düğme” metaforuyla ifade edilen- en üst seviyeye çıkarmaya zorluyor. Bölgesel istikrarın 2003 Irak müdahalesinden bu yana süregelen erozyonunun, İran’ın tasfiyesi girişimiyle bir üst safhaya taşındığı ve bunun tüm Ortadoğu’yu geri dönülemez bir kaosa sürükleyeceğini kaydeden Lukyanov, ideolojik ve ahlaki kılıflardan arınmış, tamamen güç odaklı yeni bir dünya düzeninin inşa edildiğini ve bu acımasız gerçekliğin her devlet tarafından ciddiyetle hesaba katılması gerektiğinin altını çiziyor.


İran’a yönelik savaş, uluslararası kaosu derinleştirmeye gebe

Fyodor Lukyanov
Rossiyskaya Gazeta
1 Mart 2026

İran’a yönelik savaş, uluslararası kaosu derinleştirmeye gebe. Mevcut krizin akıbeti ne olursa olsun, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı dünya siyaseti üzerinde sarsıcı[1] etkilere yol açacak. Mesele, yalnızca İslam Cumhuriyeti’nin geleceğinden ibaret değil; asıl mesele, uluslararası ilişkilerde “neyin mümkün ve neyin mübah[2]” olduğuna dair algının bizzat kendisinde yatıyor. Bu algı bir dönüşüm geçiriyor ve bu değişim rüzgarları gelecek adına hiç de hayırlı şeyler fısıldamıyor.

Söze, diplomasinin temel taşı olması beklenen uluslararası hukuka sığınmanın artık hiçbir anlam ifade etmediğini belirterek başlamak gerek. 2002-2003 yıllarında, Birleşmiş Milletler (ABD) Irak’ı işgale hazırlanırken, en azından BM Güvenlik Konseyi’nden uygun bir karar çıkartabilmek adına zaman ve enerji harcamayı gerekli görüyorlardı. Colin Powell’ın, Irak’ta kitle imha silahlarının varlığını kanıtlamak gayesiyle BM oturumunda sergilediği o meşhur deney tüpü[3], titizlikle kurgulanmış bir retoriğin eşliğinde sunulmuştu. Belki ikna edemediler, ancak en azından çabaladılar; bunu yapmayı arzu edilir buldular.

Bugün ise böylesi bir çaba kimsenin aklının ucundan dahi geçmiyor. Ne geçtiğimiz yılın yaz aylarında ne de şimdi, bu askeri harekatın mimarları, eylemlerine meşruiyet kazandırmak için uluslararası mercilerin kapısını çaldı. Şimdilerde ABD’de meselenin iç hukuka uygunluğu tartışılıyor: Trump’ın, Kongre’nin onayını almaksızın fiilen başka bir ülkeye savaş ilan etme yetkisi yoktu (yeri gelmişken, Oğul George Bush, Irak için bu icazeti vaktinden çok önce koparmıştı). Ne var ki bu, bütünüyle ABD’nin iç siyasi konjonktürüyle ilgili bir durum; meselenin dışarıya yansıyan yüzünde zerre kadar ehemmiyeti yok.

Diplomatik sürecin bizatihi kendisi, kendi zıddına dönüşmüş durumda. Hem İsrail ile İran arasındaki o 12 günlük savaşı (ki 13 Haziran 2025’te patlak vermişti – ed. n.) hem de bugünkü saldırganlığı, yoğun bir müzakere trafiği öncelemişti. Üstelik bunlar, sırf göz boyamak için sahnelenen birer tiyatro gibi de durmuyordu; nükleer program eksenindeki çatışmanın çözümüne dair somut senaryolar masadaydı. Lakin her iki vakada da müzakereler, fiilen hiç kesintiye uğramaksızın, aniden askeri bir cezalandırma harekatına evrildi. İsrail örneğinde durum bir bakıma “dürüstçe” idi; zira onlar İran rejimini yok etme arzularını hiçbir zaman gizlemediler ve diplomasi yoluna zerre inançları olmadığını hep beyan ettiler. Ancak ABD cephesine baktığımızda manzara şu: Diyalog masası, muhatabı ninnilerle uyutmak ve gafil avlamak için son derece kinik[4] bir biçimde kullanıldı.

Peki, halihazırda Washington ile diplomatik bir süreç yürütenler veya gelecekte bu masaya oturacak olanlar buradan nasıl bir hisse çıkaracak? Şudur: Hiçbir şeye, ama hiçbir şeye güvenilmez. Güvenilecek tek liman, kendi gücünüz ve bileğinizdir. Ve asgari düzeyde, muhatabınızın görmezden gelemeyeceği kallavi bir argümana sahip olmanız şarttır. Bundan sonrası ise çok daha çetrefilli.

İran’ın Dini Lideri yalnızca nokta atışı bir saldırıyla ortadan kaldırılmakla kalmadı; bu suikast, ihtilafın gelecekte çözüme kavuşturulması adına muazzam bir başarı ve lütuf olarak ilan edildi. Oysa Ali Hamaney, ülkesinin yasalarına göre meşruiyeti olan, Birleşmiş Milletler’e üye, neredeyse tüm dünyaca tanınan ve uluslararası ilişkilerin her türlü formunda tam yetkili bir aktör olan bir devletin başkanıydı. Ve bu sıfatıyla, bizzat bu saldırıyı düzenleyenlerle bugüne dek süregelen siyasi müzakerelerin de tarafıydı.

Bir devlet başkanının, tıpkı terör örgütü veya uyuşturucu karteli elebaşlarının tasfiye edildiği o malum modele uygun olarak, başka bir devletin silahlı kuvvetleri eliyle ve o devletin yönetiminin kararıyla katledilmesi, dünya siyasetini temelden, yepyeni bir boyuta taşımaktadır. Bu durum, Muammer Kaddafi’nin Libya’da linç edilmesi veya Saddam Hüseyin’in Irak’ta idam edilmesi gibi en vahşi sonları barındıran geçmiş rejim değişikliği vakalarıyla kıyaslandığında bile bambaşkadır. Evet, o iki vaka da dışarıdan gelen bir askeri müdahale sayesinde mümkün olmuştu. Ancak Kaddafi, bir iç savaşın neticesinde kendi Libyalı muhalifleri tarafından öldürülmüş; Hüseyin ise, tarafsızlığı ne kadar tartışılırsa tartışılsın, bir Irak mahkemesinin yargılaması ve kararı sonucunda idam edilmişti. İran örneği ise bambaşka; bu, İsrail’in Hizbullah ve Hamas liderlerine uyguladığı yöntemin devletler seviyesinde yeniden üretilmesidir. Ve Amerika Birleşik Devletleri bu yaklaşımı koşulsuz şartsız desteklemektedir.

Geçmiş çağlardan bu yana ayakta kalmayı başaran, uluslararası ilişkilerin o temel frenleyici mekanizmalarının gözlerimizin önünde sökülüp atılışına[5] şahit oluyoruz. Devletlerin meşruiyetinin tanınması, artık anlık koşullara, hatta belirli aktörlerin şahsi sempati veya antipatilerine endekslenmiş durumda. Bu durum, uluslararası ilişkileri adeta bir Rus ruletine çeviriyor ve sistemin altındaki ana kolonu çekip alıyor. Elbette eskiden de herkes sadece hukukun ve ahlakın (ki ahlak mefhumu zaten kültürel geleneklere göre farklılık gösterir) normlarına harfiyen uyarak hareket etmiyordu. Ancak en azından bir çerçeve, bir sınır vardı; şimdiyse o sınırları tamamen kaldırıp atıyorlar.

Bu noktaya adım adım ve nispeten yavaş bir tempoyla gelindiği için, görünüşe bakılırsa pek çok siyasi elit yaşanan olayları o kadar da dramatik bir mercekle değerlendirmiyor. Durumu, biraz sert de olsa, çelişkilerin anlaşılabilir bir tezahürü olarak görüyorlar. Ancak herkes aynı kanıda değil. ABD’nin rakiplerinin buradan çıkaracağı aşikar dersler, kendini dayatıyor.

Birincisi: Amerikalılarla müzakere masasına oturmanın artık neredeyse hiçbir manası kalmamıştır; ortadaki asıl mesele ya kayıtsız şartsız teslimiyet ya da askeri bir çözüme zemin hazırlamak için oynanan bir oyalamacadır.

İkincisi: Geri adım atılacak bir yerin ve kaybedilecek hiçbir şeyin kalmadığı bir durum gayet muhtemeldir. Ve o vakit geldiğinde, elde bulunan o “son” argümanlardan herhangi birini -ister mecazi ister kelimenin tam anlamıyla elin altındaki o “kırmızı düğmeyi[6]”- kullanmak meşruiyet kazanır.

Önümüzdeki günlerde İran’da ne yaşanırsa yaşansın, bu çıkarımlar geçerliliğini koruyacaktır. İktidarın, herkesi memnun edecek perde arkası bir uzlaşmayla belli ellere devredildiği o “Geliştirilmiş Venezuela” modelinin bir benzeri İran’da hayata geçirilse dahi (ki bu ihtimal şimdilik pek yüksek görünmüyor, ama şu aşamada neyi tamamen göz ardı edebiliriz ki?), böylesi bir sosyal mühendislik, ABD’ye muhalif diğer rejimlerin yüreğine su serpmeyecektir. Yönetimi değiştirme ve kontrol altına alma mekanizması artık deşifre olmuştur; bu, 2000’li yılların “renkli devrimlerinden” bile çok daha acımasız bir versiyondur ve buna karşı geliştirilecek direniş de giderek sertleşecek, çok daha çaresiz bir hal alacaktır. Belirli senaryolarda bu direnişin sonuçları ölümcül olacaktır.

Son olarak, bu hadiselerin Ortadoğu’nun mimarisine dair bir başka boyutu daha var. Burada da 2003 Irak harekatına dönüp bakmakta fayda var. O harekat, bölgenin 20. yüzyılda inşa edilen tüm mimarisinin çatırdamaya başladığı kırılma noktasıydı (Hakkını teslim etmek gerekirse, bu sürecin fitili 1991’deki Çöl Fırtınası operasyonuyla[7] ateşlenmişti, ancak o dönemde eş zamanlı olarak çok daha mühim küresel hadiseler cereyan ediyordu). Irak ordusunun hızlıca darmadağın edilmesi ve Saddam Hüseyin’in devrilmesi, tüm bölgeyi Amerikan kalıplarına göre etkili bir şekilde yeniden dizayn edebileceklerine dair bir öfori[8] yaratmıştı. Gerçekte ise işler bambaşka bir seyir izledi; yönetilebilirlik hızla dibe vurdu, bel bağlanan aktörler değil, bambaşka güçler palazlandı. Yeri gelmişken, bugünkü çatışmanın da büyük ölçüde zeminini hazırlayan İran’ın bölgesel yükselişi, tam da o eski Irak rejiminin ortadan kaldırılmasıyla ivme kazanmıştı.

Şayet bu saldırganlığın neticesinde İran’da bir dönüşüm yaşanırsa, tüm bölgesel konjonktür yeniden başka bir evreye taşınacaktır. Trump ve yakın çevresinin Ortadoğu için kafasındaki fikir aslında son derece basit: İsrail’in bölgedeki askeri hegemonyasını, yine İsrail’in Körfez monarşileriyle, en başta ABD’nin çıkarlarına hizmet edecek şekilde ekonomik etkileşimini yoğunlaştırmasıyla harmanlamak. İran burada bir pürüzdür; hem komşularına saldığı korku açısından hem de kendi çıkarları ve müttefiklik ilişkileri olan bir devlet olması hasebiyle. Şayet İran, mevcut haliyle tasfiye edilebilir veya en azından ciddi anlamda belini doğrultamayacak hale getirilebilirse, bu askeri-ticari şema kendine bir ufuk bulacaktır.

Ne var ki, sonuçları planlanandan taban tabana zıt gelişen Irak tecrübesini bugün de akıldan çıkarmamak elzemdir. İran, öylesine sıradan numaralarla alaşağı edilemeyecek kadar büyük, tüm Ortadoğu’nun geleneksel anlamda taşıyıcı sütunu olan bir devlettir. Sızdırılan bilgilere inanacak olursak Trump, savaş ilan etme kararından önce uzun süre tereddüt etmiş; ancak başarıya ulaşılması halinde elde edilecek siyasi temettünün devasa boyutta olacağına ikna edilmiştir. Bu temettü sadece Körfez çevresinin kontrolünü değil, aynı zamanda Kafkasya’dan Orta Asya’ya (kısmen Güney Asya’ya) kadar uzanan geniş bir coğrafyada nüfuz sahibi olmayı da içeriyor. Ve bu da, Trump ve kurmaylarının dünya görüşünün tam merkezinde yer alan, niteliksel olarak bambaşka ticari ufuklar açıyor. Kağıt üzerinde her şey kusursuz duruyor; oysa gerçek hayatta, fikir kulağa ne kadar mantıklı gelirse gelsin, işler hiçbir zaman kağıda döküldüğü gibi yürümez.

Velhasıl, varacağımız genel sonuç pek de orijinal sayılmaz ama elden ne gelir: Dünya siyasetinde çıplak güce ve zorbalığa yapılan yatırım giderek artıyor. Geriye kalan her şey bir kenara itilmiş durumda. Hatta artık o iki yüzlü ahlaki veya ideolojik kılıflara bile ihtiyaç duyulmuyor. Buna nasıl tepki vereceğiniz tamamen sizin kişisel meselenizdir. Ancak bu gerçeği hesaba katmamak, kelimenin tam anlamıyla aymazlıktır.


[1] Sarsıcı (Etki): Orijinal: серьезные последствия (seryoznıye posledstviya): Rusçada “серьезный” (seryoznıy) kelimesi doğrudan “ciddi” anlamına gelse de, Rus siyaset biliminde ve diplomasisinde (başta makalenin yazarı Lukyanov gibi isimlerin metinlerinde) “серьезные последствия” kalıbı, standart bir ciddiyetten ziyade “sistemi temelinden sarsacak, geri dönülemez majör sonuçlar” anlamını taşır. (ç.n.)

[2] Mübah: Orijinal: допустимого (dopustimogo): Kökü “допустить” (izin vermek, müsaade etmek) fiiline dayanır. Uluslararası ilişkiler teorisinde devletlerin eylemlerinin “kabul edilebilirliği” sınırlarını çizer. Modern diplomaside “kabul edilebilir olan” şeklinde çevrilebilirdi. Ancak Lukyanov burada ahlaki ve hukuki bir çöküşten bahsediyor. (ç.n.)

[3] O meşhur deney tüpü: Orijinal: Знаменитую пробирку (Znamenituyu probirku): Lukyanov burada 5 Şubat 2003 tarihine, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaptığı efsanevi konuşmaya atıf yapıyor. Powell, elinde şarbon bakterisi olduğunu iddia ettiği küçük bir deney tüpü (probirka) sallayarak, Irak’ın kitle imha silahları (KİS) ürettiğine dünyayı ikna etmeye çalışmıştı. Yıllar sonra bu istihbaratın sahte olduğu ortaya çıktı. Lukyanov bu örneği vererek; “Eskiden ABD yalan söylerken bile uluslararası hukuka saygı duyuyormuş gibi bir tiyatro oynardı, şimdi o zahmete bile girmiyorlar” demek istiyor. (ç.n.)

[4] Kinik: Orijinal: цинично (tsiniçno): Antik Yunan’daki Kinizm felsefesinden gelse de, Rus siyasi lügatında “цинизм” (sinizm/kinizm); ahlaki değerleri, erdemleri ve samimiyeti açıkça hiçe sayan, sadece çıkarlara odaklanan, utanmazca bir pragmatizm anlamına gelir. (ç.n.)

[5] Sökülüp atılışı: Orijinal: демонтаж (demontaj): Rus siyasi analizlerinde Soğuk Savaş sonrası dünya düzeni genellikle bir “mimari” (arhitektura) veya “konstrüksiyon” olarak tasvir edilir. “Demontaj”, bir makinenin veya binanın parçalarına ayrılmasıdır. Lukyanov burada uluslararası sistemin rastgele çökmediğini, bizzat ABD tarafından bilinçli ve sistematik bir şekilde söküldüğünü (demonte edildiğini) ima ediyor. (ç.n.)

[6] “Kırmızı Düğme” (Krasnaya knopka): Orijinal: красная кнопка (krasnaya knopka): Hem nükleer bir saldırı başlatma yetkisini simgeleyen teknik bir cihazdır hem de siyasi retorikte “her şeyi yakıp yıkma seçeneği” (scorched earth policy) anlamında kullanılan bir metafor. Lukyanov burada “literalnaya ili figurálnaya” (literal veya figüratif) diyerek, bu düğmeye basmanın sadece fiziksel bir nükleer tuşa basmak değil, aynı zamanda diplomatik veya ekonomik bir “intihar/yok etme” hamlesi olabileceğini kastediyor. Bu, devletlerin köşeye sıkıştıklarında başvuracakları son raddenin bir portresidir. (ç.n.)

[7] “Çöl Fırtınası” (Operatsiya “Buryya v pustyne”): 1991 Körfez Savaşı’nın kod adıdır. Rus literatüründe bu operasyon, “iki kutuplu dünyanın (SSCB-ABD) resmen bitip, tek kutuplu (unipolar) Amerikan hegemonyasının başlangıcı” olarak kabul edilir. Lukyanov, bu noktayı vurgulayarak şunu demek istiyor: “1991’de başladınız, 2003’te Irak’ı yıktınız, şimdi ise İran ile bu mimariyi tamamen yok ediyorsunuz.” Yazar, okurun zihninde 1991’den 2026’ya uzanan bir “yıkım kronolojisi” oluşturarak, ABD’nin Ortadoğu’daki “kalıcı istikrarsızlık” siyasetini (strategic destabilization) gözler önüne seriyor. (ç.n.)

[8] Öfori: Orijinal: эйфория (eyforiya): Tıpta aşırı mutluluk ve coşku halini anlatan bu kelime, jeopolitikte bir devletin gücünden zehirlenmesi, gerçeklik algısını yitirerek her şeye kadir olduğuna inanması (hubris) durumunu anlatır. “Aşırı sevinç” veya “coşku” kelimeleri bu klinik durumu karşılayamaz. Amerikan emperyalizminin 2003 sonrası yaşadığı o sarhoşluk halini en iyi karşılayan kelimedir. (ç.n.)

Rusya

Körfez destekli konsorsiyum Lukoil için ABD’li Carlyle’a rakip çıktı

Yayınlanma

Amerikalı milyarder Todd Boehly, ABD devlet kurumu DFC ve Körfez sermayesiyle birlikte Lukoil’in yurt dışı varlıklarına talip oldu. Yaklaşık 20 milyar dolar değerindeki varlık paketi rafinerileri, binlerce istasyonu ve 3 milyar varili aşkın petrol rezervini kapsıyor.

Amerikalı milyarder Todd Boehly, Rus petrol şirketi Lukoil’in yurt dışı varlıklarını satın almak amacıyla ABD hükümetinin ve Körfez bölgesindeki güçlü yatırımcıların desteğini arkasına aldı.

Financial Times (FT) gazetesinin teklife aşina kaynaklara dayandırdığı haberine göre bu hamle, Washington yönetimini kendi içinde çıkar çatışması yaratabilecek sıra dışı bir konuma yerleştiriyor.

Haberde aktarılan ayrıntılara göre resmi bir kamu kuruluşu olan ABD Uluslararası Kalkınma Finansmanı Kurumu (DFC), Boehly liderliğindeki konsorsiyum bünyesinde Lukoil varlıkları için teklif sunan taraflar arasında yer alıyor.

Diğer yandan satışın tamamlanması için nihai onayı yine ABD yönetiminin vermesi gerekiyor. Gazeteye konuşan kaynaklar, DFC’nin kurulacak yeni şirkette yaklaşık yüzde 15 hisse sahibi olabileceğini belirtiyor.

Konsorsiyumda Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı’nın kardeşi Şeyh Tahnun bin Zayid ile Katarlı milyarder Al-Hayat ailesi de ortak olarak yer alıyor.

Katarlı ailenin daha önce Beyaz Saray ve Donald Trump’ın aile üyeleriyle gayrimenkul ve enerji projelerinde ortaklık yürüttüğü biliniyor.

Ortaklık yapısına göre konsorsiyumun liderliğini Şeyh Tahnun’un kontrolündeki International Holding Company ile BAE merkezli Allied Investment Partners üstlenecek.

Kurulacak yeni şirketin yönetim kurulundaki çoğunluk sandalyelerinin ise Boehly ve DFC temsilcilerine verilmesi planlanıyor.

Söz konusu satış için nihai izni Trump yönetiminin vermesi gerekiyor.

Gazeteye konuşan bir kaynak, ABD’ye ait bir kamu kurumunun alıcı konsorsiyumda yer almasının, sürece daha önce talip olan Amerikan yatırım fonu Carlyle’ı dezavantajlı duruma düşürebileceğine dikkat çekti.

Görüşmelerin ileri bir aşamaya ulaştığı, ancak Lukoil ile henüz kesin bir mutabakat sağlanmadığı kaydediliyor. Kaynaklardan biri, portföyün tamamına veya münferit varlıklara talip olan diğer tarafların yarıştan çekildiğini aktardı.

FT, satışa konu olan uluslararası iş hacminin piyasa değerini yaklaşık 20 milyar dolar olarak hesaplıyor.

Satış paketi; Orta Asya, Meksika ve diğer bölgelerdeki petrol sahalarını, kanıtlanmış ve muhtemel 3 milyar varili aşkın rezervi, binlerce akaryakıt istasyonunu, Bulgaristan ve Romanya’daki büyük petrol rafinerilerini kapsıyor.

Lukoil, Ocak ayında LUKOIL International şirketinin satışı için Amerikan yatırım fonu Carlyle ile bir ön anlaşma imzalamıştı. İşlemin nihayete ermesi için ABD Hazine Bakanlığı dahil olmak üzere düzenleyici kurumların onayı şart koşuluyor.

Yaklaşık 20 milyar dolarlık bu ilk anlaşmanın onay süreci ABD’deki kurumlar arası mekanizmalara takıldı. Habere göre ABD Hazine Bakanlığı bünyesindeki Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi (OFAC) işleme onay verdi; ancak Trump yönetiminin nihai kararı henüz netleşmedi.

Müzakerelerin yürütülmesine imkan tanıyan resmi lisansın süresi ise 22 Ekim tarihine kadar uzatıldı.

Washington daha önce petrol ticaret şirketi Gunvor’un Lukoil’in yurt dışı operasyonlarını satın alma girişimine izin vermemiş, bunun üzerine Gunvor teklifini geri çekmişti.

Lukoil, ABD’nin Ekim 2025’te yürürlüğe koyduğu yaptırımların ardından uluslararası varlıklarını elden çıkarma kararı almıştı.

Rus şirketi, yurt dışındaki operasyonlarının kontrolünü kaybetmesi sebebiyle bilançosunda 1,67 trilyon rublelik değer kaybı kaydetti. Moskova yönetimi ise Batılı ülkelerin uygulamaya koyduğu yaptırımları yasa dışı olarak nitelendiriyor.

Okumaya Devam Et

Rusya

Romanya’da Lukoil rafinerisinin kapatılması iflas dalgası yaratabilir

Yayınlanma

Romanya Ulusal Sendika Konfederasyonu, Rus Lukoil grubuna ait Petrotel rafinerisinin kapalı kalmaya devam etmesi halinde 460 yerel şirketin iflas edebileceğini duyurdu. Tesisin devre dışı kalmasının 8 bin kişilik istihdam kaybına ve akaryakıt arzında daralmaya yol açabileceği belirtiliyor.

Romanya hükümetinin Rus enerji şirketi Lukoil’e ait Petrotel rafinerisini yeniden faaliyete geçirmemesi halinde yaklaşık 460 yerel şirketin iflas riskiyle karşı karşıya kalabileceği bildirildi.

DCBusiness platformuna konuşan Romanya Ulusal Sendika Konfederasyonu (Cartel Alfa) Başkanı Bogdan Hossu, tesisin kapalı kalmasının 8 bin kişinin işini kaybetmesine yol açabileceğini belirterek ciddi bir toplumsal sorunun kapıda olduğuna dikkat çekti.

Başkent Bükreş’e 55 kilometre mesafedeki Ploieşti kentinde yer alan Petrotel-Lukoil, yıllık 2,5 milyon ton ham petrol işleme kapasitesiyle Romanya’nın en büyük rafinerileri arasında yer alıyor.

Mülkiyeti 1998 yılında Lukoil’e geçen tesis, ürettiği akaryakıtın bir bölümünü Moldova’ya da sevk ediyor.

Almanya ve Bulgaristan yönetimlerinin benzer krizleri hızla aştığını hatırlatan Hossu, Romanya makamlarının adım atmakta geciktiğini savundu.

Sendika lideri, “Almanlar, elde edilen gelirlerin Rusya Federasyonu’na gitmesini engellemek ve denetlemek amacıyla bir hafta içinde özel bir kayyum atadı. Bulgarlar da aynı süreci bir ayda tamamladı. Biz ise bu tür krizlerdeki tecrübeye rağmen 14 aydır özel kayyum atamayı başaramadık” dedi.

Tesisin kapalı kalmasının iç pazardaki yakıt arzını daraltacağını ve fiyat baskısını artıracağını vurgulayan Hossu, yoğun motorin tüketicisi konumundaki tarım ve ulaştırma sektörlerinin ilk darbeyi alacağını kaydetti.

Sendika başkanı, olumsuz etkilerin zamanla tedarikçi şirketlere, bu işletmelerin personeline ve ulaştırma ağına bağımlı diğer sektörlere de sıçrayabileceği uyarısını dile getirdi.

Digi24 televizyonunun haberine göre, Romanya mahkemesi daha önce Petrotel Lukoil rafinerisinin iflas koruma sürecine girmesine onay verdi.

Süreç kapsamında alacak taleplerine ilişkin ön listenin 29 Eylül’e kadar hazırlanması, nihai tablonun ise 23 Ekim tarihine kadar onaylanması planlanıyor. Alacaklılar kurulu ilk toplantısını 3 Ekim’de gerçekleştirecek.

Şirket yetkilileri, yargı denetimindeki bu sürecin iflası değil; ticari faaliyetlerin devamını, şirket varlıkları ile çalışanların korunmasını, ortaklarla ilişkilerin dengelenmesini ve tesisin yeniden üretime hazırlanmasını hedeflediğini belirtti.

Petrotel rafinerisindeki üretim, planlı bakım çalışmaları gerekçesiyle Ekim 2025’te durduruldu ve aradan geçen sürede yeniden başlamadı.

Tesis daha sonra ABD yaptırımlarının hedefi oldu.

Bükreş yönetimi mart ayında rafinerinin tekrar çalışabilmesi için ABD’den izin talebinde bulundu.

Yetkililer yaptırımlardan gerekli muafiyetlerin sağlandığını duyursa da tesis faaliyete geçmedi.

Yaptırımlar nedeniyle uluslararası varlıklarını elden çıkarma kararı alan Lukoil, ocak ayında Carlyle Group ile anlaşmaya vardığını duyurmuştu.

Petrotel Lukoil hisselerinin neredeyse tamamı, Rus enerji devinin uluslararası yapılanması çatısı altındaki İsviçre merkezli Litasco S.A. şirketinin elinde bulunuyor.

Okumaya Devam Et

Rusya

WSJ: Rusya ucuz silah üretiminde ABD ve Ukrayna’yı geride bıraktı

Yayınlanma

Amerikan The Wall Street Journal gazetesi, Rusya’nın yeni nesil düşük maliyetli saldırı dronları ile füzelerin seri üretimine hızla geçerek rakiplerini geride bıraktığını yazdı. Yaklaşık 100 bin dolara mal olan bu silahlar, ABD ve Ukrayna gibi müttefikleri daha pahalı savunma sistemleri kullanmaya zorlayarak ekonomik açıdan zorluyor.

Rusya, yeni nesil düşük maliyetli saldırı dronları ile füzelerin geliştirilmesinden seri üretimine kısa sürede geçti. Amerikan The Wall Street Journal (WSJ) gazetesi, bu adımla Moskova’nın rakiplerinin önüne geçtiğini yazdı.

Haberde özellikle Geran tipi insansız hava araçları ile Banderol seyir füzelerine dikkat çekildi. Uzmanlar bu silahların birim maliyetinin yaklaşık 100 bin dolar seviyesinde kaldığını hesaplıyor.

Buna karşılık Amerikan Tomahawk seyir füzeleri ve bunlarla karşılaştırılabilecek Rus sistemlerinin maliyeti 2 milyon doları aşıyor.

Rus mühendisler ardışık modernizasyon süreçleriyle araçların hızını artırırken, seyrüsefer ve iletişim kabiliyetlerini de geliştirdi. WSJ, Geran-5 modelinin son versiyonunun teknik özellikler bakımından artık bir seyir füzesine daha yakın olduğunu kaydetti.

Gazeteye konuşan diplomatlar ve analistler, Rusya’nın ürettiği bu yeni ve görece ucuz silahların, ordunun uyum sağlama ve yenilik üretme yeteneğini koruduğunu gösterdiğini ifade etti.

Eski modelleri modifiye eden Rusya, iki silah türünü de iki yıl içinde geliştirip hızlıca seri üretime soktu.

Geliştirilen bu Rus dronları, Ukrayna dahil olmak üzere ABD ve müttefikleri için ekonomik açıdan ciddi sorunlar yaratıyor; müttefikler bu araçları düşürmek için daha az maliyetli yöntemler aramak zorunda kalıyor.

Ukrayna’nın da silah geliştirme ve imalatında hızlı hareket edebileceğini kanıtladığı, ancak üretim kaynaklarının yetersiz kaldığı ve yakın geleceğin ötesine odaklanmakta zorlandığı aktarıldı.

Daha önce Financial Times gazetesi, Ukrayna’daki savaşta uzun menzilli insansız hava araçları kullanımındaki üstünlüğün, üretim kapasitesindeki artış ve daha hızlı araçların devreye girmesiyle Rusya lehine kaydığını yazmıştı.

Gazeteye konuşan bir uzman, mevcut üretim temposunun ve yabancı motor teknolojilerine erişimin sürmesi halinde, Rusya’nın kısa sürede dünyanın en büyük ucuz seyir füzesi üreticisi haline gelebileceğini dile getirdi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, yerli insansız hava araçlarının etkinliğinin arttığını, fakat bu alandaki teknolojilerin geliştirilmesine devam edilmesi gerektiğini açıklamıştı.

Putin, görevlerini gittikçe daha iyi yerine getiren yeni sistemlerin ortaya çıktığını kaydetti.

Geçen yılın Kasım ayında Rusya’da İnsansız Sistem Kuvvetleri kurulduğu duyurulmuştu. Devlet Başkanı, bu yeni askeri yapının kurulma gerekçesini sahada edinilen deneyim ve askeri operasyon bölgesindeki durumla açıkladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English