Bizi Takip Edin

Avrupa

AB’nin yeni dijital sınır sistemi tek yumurta ikizlerini karıştırdı

Yayınlanma

Avrupa Birliği’nin biyometrik verilere dayalı yeni Giriş-Çıkış Sistemi, tek yumurta ikizlerini ayırt edemeyerek seyahatlerde aksamalara yol açtı. İngiliz bir yolcunun Romanya sınırında, Amsterdam’a giden ikizinin verileri nedeniyle alıkonulması, sistemin güvenilirliğini ve teknik altyapısını yeniden tartışmaya açtı.

Avrupa Birliği’nin (AB) seyahat işlemlerini kolaylaştırmak amacıyla uygulamaya koyduğu yeni dijital sınır sistemi Giriş-Çıkış Sistemi (EES), tek yumurta ikizlerini birbirine karıştırarak yeni bir teknik aksaklığa yol açtı.

Fiziki pasaport damgalarını biyometrik verilerle desteklenen AB genelindeki bir veri tabanıyla değiştirmeyi hedefleyen sistem, dört yıllık gecikmenin ardından 10 Nisan’da faaliyete geçti.

Ancak sistemin yürürlüğe girmesinden bu yana yolcular, yüz taraması ve parmak izi işlemleri için uzun kuyruklarda beklemek zorunda kalıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de bu ayın başlarında yaptığı açıklamada, sistemde henüz çözülmemiş “teknik sorunlar” olduğunu ve üzerinde “epey çalışma yapılması” gerektiğini kabul etti.

Sınır kapılarındaki uzun kuyrukların yanı sıra, sistemin teknik işleyişindeki eksiklikler de yolcuların mağdur olmasına yol açıyor. Mayıs ayı sonunda Romanya’nın Cluj-Napoca kentinden İngiltere’ye uçmaya çalışan İngiliz bir kadın yolcu, sınır polisi tarafından sorguya çekildi.

Romanya makamları, Politico çalışanı olan kadını, Nisan 2026’da gerçekleştirdiği Amsterdam seyahatinin ardından çıkış kaydının yapılmadığı gerekçesiyle Schengen bölgesinde yasa dışı şekilde kalmakla suçladı.

Ancak sorgulanan kadının söz konusu tarihte Amsterdam’a hiç gitmediği, seyahati gerçekleştiren kişinin tek yumurta ikizi olduğu anlaşıldı.

Gelecekte sınır kapılarında sorun yaşamamak ve kardeşinin gizliliğini korumak adına adının açıklanmasını istemeyen yolcu, Rumen yetkililer tarafından yaklaşık 15 dakika boyunca sorgulandı.

Yetkililere bir ikizi olduğunu söyleyen yolcu, başlangıçta pasaportunu başkasına ödünç vermekle suçlandı. Olay anında İngiltere’de olan ikizinin ise Romanya’ya hiç gitmediği belirlendi.

Yüz taraması ve benzer kimlik bilgileri sistemi yanılttı

EES’nin, iki kadını birbirine karıştırmasının arkasında, sistemdeki kayıtlı verilerin benzerliği yer alıyor. Sistemde iki kadının yüz taramalarının yanı sıra yalnızca soyadları, doğum tarihleri ve uyrukları uyuşuyor.

İki kardeşin parmak izleri, ilk isimleri ve pasaport numaraları ise tamamen farklılık gösteriyor. Rumen yetkililerin sorgulamasının ardından kadının uçuşuna izin verilirken, yolcu gelecekteki seyahatlerine ilişkin endişelerinin sürdüğünü ifade etti.

Lüksemburg Üniversitesi Siber Politika Kürsü Başkanı Niovi Vavoula, yaşanan bu durumun, üye devletlerin sistemi hatalı uygulamasından kaynaklanmış olabileceğini belirtti.

EES’nin teknik detayları konusunda karar mercilerine danışmanlık yapan Vavoula, durumun Amsterdam’daki çıkış kontrolünün düzgün kaydedilmemesinden ve Romanya makamlarının Cluj-Napoca’daki yetersiz denetiminden kaynaklanabileceğini vurguladı.

Amsterdam’daki çıkış işleminin, sistemin henüz tam hazır olmadığı veya istasyonda bir arıza yaşandığı 12 Nisan tarihinde, yani sistemin açılışından hemen sonra yapıldığına dikkat çeken Vavoula, yeni sistemlerde bu tür durumların yaygın olduğunu kaydetti.

Vavoula, Romanya makamlarının da Cluj-Napoca’da görevlerini tam olarak yerine getirmediğini belirterek şu değerlendirmede bulundu:

“EES yönetmeliklerine göre, yetkililer bir yolcunun kimliğini yalnızca yüz tanıma görseline dayanarak tespit etmemeli, bunu parmak izi veya pasaport bilgileriyle de eşleştirmelidir. Anlatılanlar, yetkililerin farklı süreçleri ayırt etme konusunda iyi eğitilmediğini ve tek kimlik tespiti yöntemi olarak yüz görüntülerine güvendiğini gösteriyor. Sınır yetkililerinin pasaport bilgilerini kontrol etmemesi ve sistemin yeni olmasından kaynaklı sorunları göz ardı etmesi, ilk kanıta güvenip diğer her şeyi yok sayan ‘çapa hatası’ psikolojisini yansıtıyor.”

“Komisyon bireysel vakalar hakkında yorum yapmaz”

Avrupa Komisyonu sözcüsü ise konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Komisyonun bireysel vakalar hakkında yorum yapmadığını belirterek, “EES’ye kaydedilen verilerden üye devletler sorumludur ve Komisyonun bu verilere erişimi yoktur” dedi.

Sözcü, Schengen bölgesine girişlerde yolcuların pasaport bilgilerinin yanı sıra ilk kez dış sınırdan geçiyorlarsa biyometrik verilerini de sunmak zorunda olduklarını, bunun her yolcunun ayrı ayrı tanımlanmasını sağladığını ifade etti.

Ayrıca, verilerinin işlenmesiyle ilgili endişesi olan yolcuların, sınır kapılarındaki veya merkezdeki yetkili makamlara başvurarak kişisel verilerinin düzeltilmesini talep etme hakkına sahip olduğunu ekledi.

EES, Brexit sebebiyle özellikle İngiltere vatandaşları üzerinde ciddi bir etki yaratıyor. Sistem yalnızca AB ve Schengen bölgesi dışından gelen ziyaretçilere uygulanıyor. Bu durum, AB üyesi ülkelere yoğun insan akışı olan komşu ülkelerin vatandaşlarını muaf tutarken, İngiliz vatandaşlarını kapsam içine alıyor.

İngiltere vatandaşları, yalnızca 2024 yılında AB ülkelerine 63 milyondan fazla seyahat gerçekleştirdi.

İngiltere’nin, Londra St Pancras Uluslararası Tren İstasyonu ve Manş Tüneli’nde “ortak kontrollü” sınır sistemine sahip olması sebebiyle, yolcular AB pasaport kontrollerinden İngiliz topraklarında geçiyor.

Bu da yeni sistemden kaynaklanan aksaklıkların doğrudan İngiltere topraklarında hissedilmesine yol açıyor.

İngiltere Ulaştırma Bakanı Heidi Alexander, yaz dönemindeki yoğunluk öncesinde sistemdeki aksaklıkları görüşmek üzere salı günü AB Ulaştırma Komiseri Apostolos Tzitzikostas ile bir araya geldi.

İngiltere, EES’nin yürürlüğe girmesiyle limanlarda ve uluslararası tren istasyonlarında kapasiteyi artırmak amacıyla kendi bütçesinden toplam 30,5 milyon sterlinlik ödenek ayrıldığını duyurmuştu.

Avrupa

Merz’den ABD’ye seçim uyarısı

Yayınlanma

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, ABD’nin Avrupa’daki milliyetçi partileri desteklemeyi amaçlayan milyonlarca dolarlık yeni fon programına tepki gösterdi. Berlin’de açıklama yapan Merz, ABD hükümetinin veya hükümet bağlantılı kuruluşların Almanya’daki seçimlere müdahale etmesini istemediğini vurguladı.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Avrupa’da “ifade özgürlüğü ve dini özgürlükleri” desteklemek amacıyla hayata geçirdiği milyon dolarlık yeni fon programına karşı çıktı.

Söz konusu finansman desteği, ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi kapsamında Avrupa’daki milliyetçi partileri destekleme girişimlerinin yanı sıra Trump yönetimi ile aralarında Almanya için Alternatif (AfD) partisinin de yer aldığı Avrupa aşırı sağı arasında büyüyen bağların kurulduğu döneme denk geliyor.

Berlin’de gazetecilerin bu girişimi geçerli bir savunuculuk faaliyeti mi yoksa siyasi bir müdahale mi olarak gördüğü yönündeki sorusunu yanıtlayan Merz, “Biz Amerikan seçimlerine müdahale etmiyoruz, her zaman bu ilkeye bağlı kaldık. Karşılığında ben de Amerikan hükümetinin ya da hükümet bağlantılı kurumların Almanya seçimlerine müdahale etmesini istemiyorum” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, pazartesi günü Avrupa’da “demokratik dayanıklılığı, hukukun üstünlüğünü, ifade ve basın özgürlüğü ile insan haklarının korunmasını güçlendirmek ve geliştirmek” amacıyla yaklaşık 5 milyon dolar değerinde bir fon programı başlattı.

Program açıklamasında, yararlanıcıların “ortak siyasi felsefe, hukuk ve ortak Batı medeniyeti mirası doğrultusunda ulusal egemenlik, göç, sansür ve hukuk savaşı sorunlarına odaklanması gerektiği” belirtildi.

İlk olarak Financial Times gazetesinin duyurduğu program kapsamında, bireysel başvuru sahiplerine 3 milyon dolara kadar hibe verilebilecek.

Başvuru çağrısında siyasi partiler açıkça potansiyel yararlanıcılar arasında sayılmasa da muhafazakar lider Merz, Almanya’daki siyasi aktörlere yurtdışından finansal destek sağlanmasının yasa dışı olduğuna dikkati çekti.

Merz, “Almanya’da siyasi partilerin yurtdışından finanse edilmesi yasa dışıdır. Dünyadaki dostlarımızın da özellikle Almanya’da koyduğumuz bu yasal kurallara uymasını bekliyorum” diye ekledi.

İsmi belirtilmeyen ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü de Politico’ya verdiği demeçte, Merz’in açıklamalarına ve programın AfD gibi Avrupa’daki aşırı sağcı partilerle bağlantılı sivil toplum kuruluşlarını destekleyip desteklemeyeceğine ilişkin soruya yazılı yanıt verdi.

Sözcü, “Trump yönetimi, Avrupa dahil dünya genelinde demokrasiyi ve insan haklarını savunma kararlılığını sürdürüyor” değerlendirmesini yaptı.

Sözcü ayrıca, “Avrupa’daki programlarımız, Avrupalı müttefiklerimizin bu hak ve ilkeleri savunmalarına, aynı zamanda bunları baltalamak isteyenlere karşı medeniyet öz güvenlerini ve egemenliklerini korumalarına destek olmayı hedefliyor” ifadelerini kullandı.

Üst düzey ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, daha önce AfD de dahil olmak üzere Avrupa’nın aşırı sağcı politikacılarıyla görüşmeler yapmalarına rağmen Avrupa siyasetine müdahale ettikleri iddialarını reddetmişti.

Federal düzeyde yapılan anketlerde birinci sırada yer alan AfD, eylül ayında Almanya’nın doğusundaki Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılacak bölgesel seçimlerde ilk kez yerel düzeyde iktidara gelme şansına sahip görünüyor.

Trump’ın ikinci döneminin başlarında aşırı sağcı parti, teknoloji girişimcisi ve Trump destekçisi Elon Musk’ın destek mesajlarını memnuniyetle karşılamış, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda Avrupa’nın aşırı sağa karşı kurduğu koruma duvarlarına yönelik eleştirilerini övmüştü.

Buna karşın parti yönetimi, eylül ayında eski Doğu Almanya sınırlarında yer alan kalelerinde yapılacak eyalet seçimleri öncesinde, bölgedeki acil siyasi gerçeklikler nedeniyle son aylarda MAGA (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketiyle arasına en azından kamuoyu önünde mesafe koydu.

Daha geniş çerçevede yeni fon programının, özellikle Avrupa Birliği’nin ABD merkezli büyük teknoloji şirketlerini denetleme girişimlerini hedef aldığı görülüyor.

Fon çağrısı metninde, “Uluslar üstü kurumlar ve hükümetler; aşırı geniş ve muğlak nefret söylemi yasaları ile çevrimiçi içerik düzenlemeleri yoluyla siyasi katılımı baskılayıp cezalandırırken, devlet gücünü demokratik özyönetimin temel ilkelerini baltalamak için kullanıyor” ifadeleri yer alıyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Fransa’da sağcılar kamu medyasını tasfiye etmek istiyor

Yayınlanma

Fransa kamu televizyonu France Télévisions Üst Yöneticisi Delphine Ernotte, sağcı Ulusal Birlik partisinin iktidara gelmesi halinde kamu yayıncılığını özelleştirme vaadini yerine getirmesinin bu kurumları tamamen ortadan kaldıracağını açıkladı. Marine Le Pen ve müttefiklerinin devlet medyasını ilerici gündemi yaymakla suçladığı süreçte, kamu yayıncılığının geleceği cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde tartışmaya açıldı.

Fransa’da sağcı Ulusal Birlik partisi lideri Marine Le Pen iktidara yaklaşırken, kamu yayıncısı France Télévisions (France TV) Üst Yöneticisi (CEO) Delphine Ernotte, partinin kamu medyasını özelleştirme vaadinin gerçekleşmesi durumunda Fransız kamu medyasının yok olacağı uyarısını yaptı.

Ernotte, Politico’ya verdiği özel röportajda, “Fransa’da kamu yayıncılığıyla ne yapmayı planladığını açıkça söyleyen bir siyasi parti var: Özelleştirmek, ki bu gerçekte onu ortadan kaldırmak anlamına geliyor” dedi.

Marine Le Pen ve müttefikleri, Fransız devletini vergi mükelleflerinin parasını ilerici bir gündemi teşvik eden haber yayınlarını ve kültürel içerikleri finanse etmek için kullanmakla suçluyor.

Anketlerin Le Pen’i gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmaya yakın gösterdiği bu dönemde, Ulusal Birlik’in devlet tarafından finanse edilen medyayı özelleştirme veya dağıtma vaadi, gerçeğe dönüşmeye hiç olmadığı kadar yakın duruyor.

Avrupa genelindeki duruma değinen Ernotte, “Populist rejimlerde basın özgürlüğü bir tehdit olarak görülür. Bu yüzden kamu hizmetlerini farklı yollarla ele geçirmeye çalışırlar. İtalya’da yöneticileri atıyorlar, Çek Cumhuriyeti’nde ise finansmanı kesiyorlar” ifadelerini kullandı.

Ernotte bu sözleriyle, İtalyan devlet televizyonu RAI’ye yönelik siyasi müdahale iddialarına ve Prag yönetiminin kamu yayıncılığı lisans ücretlerini kaldırma girişimlerine atıfta bulundu.

Kanalın Seine Nehri’ne bakan genel merkezinde konuşan Ernotte, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un görev süresi gelecek yıl sona erdiğinde Elysée Sarayı’nda kimin oturacağından bağımsız olarak, odak noktasının France TV’yi gelecekteki başarılara hazırlamak olduğunu dile getirdi.

Ernotte, “Benim işim siyasi değil. Görevim, sağdan sola kadar tüm siyasi görüşlere saygı duyarak bu bağımsız şirketi çalışır vaziyette tutmaktır” dedi.

Eski bir telekomünikasyon yöneticisi olan Ernotte, 2015 yılında France TV’nin yönetimini üstlendi ve devlet kontrolündeki yayıncıyı televizyon ile dijital yayın platformlarında ayda 45 milyon tekil ziyaretçiye ulaşan bir dev haline getirdi.

“Dix pour cent” (Call My Agent) gibi popüler yapımlara imza atan medya şirketinin ana haber bülteni, Ernotte’un ifadesine göre alanında en çok güvenilen yayın olarak kabul ediliyor.

Buna karşın France TV, geleneksel özel medya şirketleri ve yeni nesil dijital yayın platformlarıyla zorlu bir izleyici rekabeti yürütüyor.

Hızla değişen medya ortamında bütçe dengesini korumakta zorlanan kurum hakkında, Fransa Sayıştayı tarafından geçen yıl hazırlanan raporda, şirketin ekonomik modelinin “uzun vadede sürdürülemez” olduğu tespitine yer verildi.

“Güvenilirliği sarsmayı hedeflediler”

Ernotte, her iki kurumu da canlandırmak amacıyla France TV ile ülkenin kamu radyosu Radio France’ı birleştirme yönündeki uzun süredir gündemde olan öneriyi desteklediğini belirtti.

Ancak Fransa’nın büyük bir bütçe açığıyla karşı karşıya olması, savunma ve yeşil dönüşüm gibi diğer öncelikli alanlara kaynak aktarma ihtiyacı nedeniyle kâr getirmeyen kamu medyasını hedef tahtasına koyuyor.

Nisan ayında kamu medyasının tarafsızlığı ve finansmanını inceleyen parlamento araştırma komisyonunun sağcı raportörü, bütçelerin kesilmesini ve birden fazla televizyon kanalının birleştirilmesini önermişti.

Bir Fransız telif hakkı ve yazarlar birliği, bu adımın Fransız kamu medyasını “mahvedeceğini” açıklamıştı.

Söz konusu komisyonda ifade veren medya yöneticilerinden biri olan Ernotte, soruşturmanın sonuçlarına katılmadığını vurguladı.

Ernotte, sağcı milyarder Vincent Bolloré’nin medya imparatorluğuna ait yayın organlarında bu konunun geniş yer bulmasının kamuoyunda olumsuz bir hava yarattığını ve France TV’nin güvenilirliğine zarar verdiğini kaydetti.

Ernotte, “Amaç, özelleştirmeyi gerçekleştirebilmek için kamu yayıncılığının güvenilirliğini sarsmaktı. Ben süreci bu şekilde okudum” diye konuştu.

Bolloré’ye ait yayın organlarından Le Journal du Dimanche, Europe 1 ve CNews ise yaptıkları ortak açıklamada, “Kamu yayıncılığına ilişkin bir parlamento araştırma komisyonunun faaliyetleri doğası gereği yüksek düzeyde kamu yararı taşımaktadır. Bunları yaymak ve haberleştirmek, her yazı işleri kadrosunun Fransız kamuoyunu bilgilendirme yönündeki temel görevinin bir parçasıdır” savunmasını yaptı.

Kısa süre önce kıtadaki kamu medyası ittifakı olan Avrupa Yayın Birliği (EBU) Başkanlığına dördüncü kez seçilen Ernotte, bu rolünü Avrupa’nın haberciliği yerli ve yabancı tehditlere karşı korunması gereken bir “kritik altyapı” olarak görmesini sağlamak için kullanmak istiyor.

EBU Başkanı olarak yıl sonuna kadar gözden geçirilmesi beklenen Görsel-İşitsel Medya Hizmetleri Direktifi’ne odaklanacağını belirten Ernotte, önceliklerinin Fransız ve Avrupa içeriklerinin platformlarda görünür olmasını sağlamak ile yayıncıların içerikleri yapay zeka ve dijital platformlar tarafından kullanıldığında adil bir ödeme almalarını güvence altına almak olduğunu söyledi.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğru giderken Ernotte, yetkililerin kamu yayıncılarına yabancı müdahalelerle mücadele etmeleri için daha fazla imkan tanımasını talep ediyor.

France TV, Fransız hükümetinin yabancı müdahaleyle mücadele kurumu Viginum ile işbirliği yapıyor ancak Ernotte, seçim hafta sonlarında uygulanan yayın yasaklarını yabancı müdahale girişimlerini ifşa etmek amacıyla delebilmek için denetleyici kurumlardan özel izin istediklerini ifade etti.

Ernotte sözlerini, “Bunu yapmanın bir yolunu bulmalıyız. Çünkü kendimizi manipüle ettirmemiz düşünülemez” diyerek tamamladı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

İngiltere çelik üreticisi British Steel’i kamulaştırdı

Yayınlanma

İngiltere hükümeti, Scunthorpe’taki tesislerin kapanmasını ve 4 bin istihdamın kaybını önlemek amacıyla müdahale etmesinden 15 ay sonra British Steel’i resmen kamu mülkiyetine geçirdi. Başbakan Keir Starmer, Çinli Jingye grubuna ait fabrikanın devralınmasının ulusal çıkarlar doğrultusunda olduğunu açıkladı.

İngiltere hükümeti, Scunthorpe kentindeki çelik tesislerinin kapanmasını ve 4 bin çalışanın işini kaybetmesini engellemek için başlattığı müdahaleden 15 ay sonra, British Steel şirketini resmen kamu mülkiyetine geçirdi.

Başbakan Keir Starmer, Çelik Sanayii Kamulaştırma Yasası’nın kraliyet onayı almasının ardından başbakanlık dönemindeki son önemli icraatlarından biri olarak, fabrikanın Çinli sahibi Jingye grubundan devralınmasının ulusal çıkarlar için gerekli olduğunu belirtti.

İşçi Partisi hükümeti, Jingye grubunun Lincolnshire’daki yüksek fırınları korumaya yönelik adım atmadan çekilme tehdidi üzerine, geçen yılın nisan ayında British Steel’in kapanmasını önlemek amacıyla parlamentoyu olağanüstü toplantıya çağırmıştı.

Bu adım atılmasaydı, İngiltere’nin demir cevherinden birincil çelik üreten son tesisi de faaliyetlerini durdurmak zorunda kalacaktı.

Şirket o tarihten bu yana Jingye grubunun tepkisine rağmen hükümet yetkililerinin yönetiminde bulunuyordu. Ancak Çinli şirket, kamulaştırma kararına kadar ekonomik ortak payını elinde tutmaya devam etti.

Hükümet yetkilileri, herhangi bir tazminat ödenip ödenmeyeceğini belirlemek üzere bağımsız bir değerleme uzmanı atanacağını açıkladı.

Jingye grubu ise kendi Birleşik Krallık mali raporlarında ve WeChat sosyal medya hesabında, faaliyetlerini durdurmaya hazır olmasına rağmen British Steel’in yüksek tazminat hak eden değerli bir varlık olduğunu savunuyordu.

The Guardian gazetesinin aktardığına göre Başbakan Starmer konuya ilişkin açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“British Steel, ulusumuzun dokusunun bir parçası ve İngiltere’nin sanayi gücünün temel taşıdır. Alınan karar Birleşik Krallık’ta çelik üretiminin geleceğini güvenceye alıyor, nitelikli iş güçlerini koruyor ve hayati önem taşıyan ulusal kabiliyetimizi muhafaza ediyor. Bu hükümet, İngiliz sanayisini desteklemek, ekonomimizi güçlendirmek ve güvendiğimiz sektörlerin gelecekte de gelişmesini sağlamak için her zaman ulusal çıkarlar doğrultusunda hareket edecektir.”

Hükümet tarafından yapılan açıklamada, yürütülen kapsamlı görüşmelere rağmen Jingye grubu ile hem şirketin geleceğini güvence altına alacak hem de mükelleflerin çıkarlarını koruyacak bir anlaşmaya varılamadığı kaydedildi.

Çelik işçilerini temsil eden sendikalar, istihdamın korunması amacıyla atılan bu adımdan memnuniyet duyduklarını açıkladı.

Community Sendikası Genel Sekreter Yardımcısı Alasdair McDiarmid, binlerce işin korunmasına yardımcı olacak ve ekonominin ile ulusal güvenliğin bağımlı olduğu çelik üretim kabiliyetini muhafaza edecek bu kamulaştırma kararı için minnettar olduklarını bildirdi.

İş Dünyası Bakanı Peter Kyle, Scunthorpe’taki bu tesisi kamulaştırma gerekçelerini açıklarken, “Bu tesisin yok olması durumunda, demiryollarımızda ve inşaat sektörümüzde kullanılan üretim türü için uluslararası pazarların ve diğer ülkelerin arzına muhtaç hale gelirdik” dedi.

Yüksek fırınların uzun vadede birincil çelik üretimine devam edip etmeyeceği yönündeki soru üzerine Kyle, Times Radio’ya yaptığı açıklamada, “Gelecekte bu durum, işletmenin kendisi ve hükümet tarafından belirlenecek bir karar olacaktır. Ancak çelik stratejimizin temel amacı yeşil çeliğe geçiş yapmaktır. Uzun vadede birincil talep bu alandadır ve ben bu tesisin, çelik satın alan şirket ve kuruluşların ihtiyaç duyduğu modern üretimi yapmasını istiyorum” değerlendirmesinde bulundu.

Gelecek hafta başbakanlık görevini devralması beklenen Andy Burnham ve yeni hükümet için bu kamulaştırma kararı son zorlu süreç olmayacak.

British Steel’in eskiyen yüksek fırınlarının değiştirilmesi gerekiyor ve çevre kirliliğini azaltacak elektrikli ark fırınlarının kurulmasını içeren karbonsuzlaştırma planının maliyetinin 1 milyar sterlinin üzerinde olacağı öngörülüyor.

Sektör temsilcisi UK Steel kuruluşunun Genel Direktörü Gareth Stace, British Steel’in, ülkenin sanayi direnci, ulusal güvenliği ve gelecekteki ekonomik büyümesi için kritik öneme sahip ray ve kiriş gibi uzun ürünleri üreten tek İngiliz üretici olduğunu vurguladı.

Stace, “British Steel’in kamu mülkiyetine geçirilmesi doğru bir adımdır. Gelecek hafta göreve başlayacak yeni hükümetin önceliği, şirketi ticari sürdürülebilirliğe kavuşturacak, düşük karbonlu modern çelik üretimine yatırımı güvence altına alacak ve sektörün gelişmesi için gereken rekabetçi iş ortamını yaratacak uzun vadeli bir planı hayata geçirmek olmalıdır” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English