Bizi Takip Edin

Avrupa

Alman sermayesi tüm kolları ile askeri sanayiye akıyor

Yayınlanma

Almanya’nın geleneksel sanayi sektörleri büyük bir krizin içerisindeyken, Alman sermayesi tüm kolları ile Alman Silahlı Kuvvetleri’nin beklenen büyük siparişlerine odaklanıyor.

Bu durum, Alman Güvenlik ve Savunma Sanayii Federasyonu (BDSV) örneğinde de görülüyor: Federasyonun kendi verilerine göre, Kasım 2024’ten bu yana üye sayısı 243’ten 440’a neredeyse iki katına çıktı ve üyelerin üçte ikisi “Mittelstand” adı verilen, genel olarak KOBİ’lere benzetilen amaonlardan çok daha geniş, tarihi aile şirketlerinden oluşan işletmelerden geliyor.

BDSV’nin Mittelstand sorumlusu Cathrin Wilhelm, Handelsblatt gazetesine verdiği demeçte, “İlgilenenler bizi adeta istila ediyor. Birçok şirket, otomotiv ve makine endüstrisinin tedarikçileri ve kapasite kullanım oranı için mücadele ediyor. Savunma sektöründe artık büyüme fırsatı görüyorlar,” dedi.

Aile işletmelerine personel danışmanlığı hizmeti veren Fabian Kienbaum da böyle bir fırsatın olduğuna inanıyor. Kienbaum, “Teknoloji, üretim yetkinliği ve kalite standartlarına sahip olanlar, savunma sanayii veya savunma siparişleri için tedarikçi olarak konumlanıp konumlanamayacaklarını daha yakından inceliyorlar,” ifadelerini kullanıyor.

Burada özellikle mekanik bileşenler, montaj veya kaplamalar söz konusu. Kienbaum, “Bu dönüşümleri gerçekleştirmek için nitelikli personel ihtiyacı çok büyük,” diyor.

Handelsblatt, uzmanların potansiyeli ne kadar yüksek değerlendirdiğini üç Mittelstand şirketine odaklanarak inceliyor. 

Sadece Almanya’nın savunma bütçesi, bugünkü 80 milyar avrodan 170 milyar avroya çıkacak. Danışmanlık ajansı McKinsey ayrıca, o zamana kadar Avrupa’daki savunma sanayi pazarının yıllık hacminin 335 milyar avroya çıkacağını tahmin ediyor ki bu, bugünkü hacmin neredeyse üç katı.

Bunun büyük bir kısmı, Dax grubu Rheinmetall, tank üreticisi KNDS veya Airbus’ın askeri bölümü gibi büyük şirketlere ait. Bu şirketler ise siparişlerin yüzde 80’ini alt yüklenicilere aktarıyor.

Sektör lideri Rheinmetall’in kendi verilerine göre, yaklaşık 23 bin tedarikçisi var ve bunların çoğu orta ölçekli işletmeler. Bu arada, birçok otomotiv tedarikçisi siparişlere çok ihtiyaç duyuyor.

Öte yandan mesele sadece üretim kapasitelerinin daha iyi kullanılması değil. Ukrayna savaşı, birçok aile şirketinde bir düşünce değişikliğine yol açtı. Ayrıca, Donald Trump’ın göreve başlaması ve ABD’nin sınırlı yardım vaadi, birçok Mittelstand’ı bu sektöre aktif olarak girmeye itiyor.

Almanya’da ‘sanayisizleşme’ ile ‘sanayinin askerileşmesi’ el ele

İsmini vermek istemeyen Sauerland’dan bir makine üreticisinin yönetici ortağı, “Savunma sanayi şirketleri için çalışmaya karar vermek bir şey, kendi teknolojisiyle silah üretilmesine karar vermek ise başka bir şey,” diyor.

Şubat ayında, başka bir makine üreticisi, bir savunma projesi ihalesine birlikte katılmak isteyip istemediklerini sordu. İhale, topçu mermileri üretimi için makineler arıyordu.

Fakat ilgili aile şirketi, kurulduğu günden itibaren savunma sanayii için üretim yapmama kararı almıştı. Bu karar 2025 yılında hâlâ geçerli miydi?

Girişimci, ortaklarıyla konuştu. Trump’ın yılın başında NATO ittifakını sorguladığı an belirleyici oldu: “Barış ve özgürlük için değerlerimizin hiç sorgulanmadığını ama bugün eskisinden farklı kararlar alınması gerektiğini anladık.” Bu “farkındalık”, Handelsblatt’a göre, aileyi birleştirdi.

Witten Aile İşletmeleri Enstitüsü Vakfı’nın genel müdürü Tom Rüsen, “Birçok aile, Soğuk Savaş döneminde ortaya çıkan tüzüklerini ve inançlarını bir kenara atıp atmamak konusunda bölünmüş durumda,” diyor.

Ona göre “Z kuşağı” silahlanma konusunda bir sorun görmüyor, fakat II. Dünya Savaşı sonrası “baby boomer” kuşağı ve X kuşağı daha çok sorun görüyor.

Nitekim aile, çalışanları da sürece dahil etmeye karar verdi ve girişimci, “Herkese karar verme sürecimizi ve mücadelemizi anlamaları için bir fırsat vermek istedik,” diyor.

Sonuçta, “demokrasi ve özgürlük olmadan sürdürülebilirlik mümkün değil” sonucuna varıldı ve “çalışanlar da bunu anladı.”

“Herkes aynı kararı vermezdi” diyor girişimci, “ama bizim samimi bir tutum sergilediğimizi ve sadece fırsat uygun olduğu için bu işi kabul etmediğimizi anlıyorlar. Bu bizim için önemliydi.”

Aynı zamanda, ortaklar bu kararın her yıl gözden geçirilmesi gerektiğini tespit ettiler ve savunma sanayisinden alınan yıllık maksimum sipariş miktarını sınırladılar: “Yıllık olarak yeniden karar verebilenler, bağımlı hale gelmeyenlerdir.” Bu arada şirket siparişi aldı ve başka talepler de var.

Sektörde yeni olan bir başka şirket de Stuttgart yakınlarındaki Weinstadt’ta bulunan Grüninger Electronics. Yönetici ortak Thomas Hagen, savunma ve güvenlik endüstrisi hakkında şimdiye kadar çok az şey bildiğini ve bu nedenle BDSV’ye katıldığını açıkça itiraf ediyor.

Grüninger, 3D baskılı devre kartları konusunda uzman. Şirket, devre kartlarını üretiyor ve “tersine mühendislik” yoluyla bunları yeniden basıyor, onarıyor ve yeniden donatıyor.

Devre kartları her modern otomobilde bulunuyor ve artık savunma sanayisinde de kullanılıyor.

Ne var ki, devre kartlarının büyük bir kısmı Tayvan ve Çin’de üretiliyor, Avrupa dünya pazarının sadece yüzde ikisini elinde tutuyor.

Würth kısa süre önce devre kartı üretimini durdurdu. Hagen, “Veri egemenliği ve dayanıklılığa önem verenler, bilgiyi ülkede tutmalıdır,” diyor. 3D baskılı devre kartları tedarik zincirlerinden bağımsız ve veriler şirket içinde kalıyor.

Hagen, geliştirme aşamasında olası müşterilerle görüşmelerini sürdürüyor. Sadece bunun için gerekli izinlerin alınması dokuz hafta sürdü.

Almanya’da “Mittelstand”lar 2025’te krizin derinleşmesini bekliyor

Fakat Grüninger tedarikçi olarak başvurmak isterse, sertifikasyon süreci çok daha karmaşık ve uzun olacak. Hagen ise büyük bir potansiyel görüyor. “Eski devre kartları” bile yeniden basılabilir, donatılabilir ve test edilebilir, böylece mevcut kartlar için yedek parçalar üretilebilir. Böylece, örneğin denizaltıların veya tankların kullanım kullanılabilirliği önemli ölçüde artırılabilir.

Birçoğu, sektöre yöneltilen yüksek talepleri ancak şimdi fark ediyor. Alman Silahlı Kuvvetleri’nin Askeri Güvenlik Servisi (MAD), orduyla doğrudan çalışan herkesi kontrol ediyor. Böyle bir güvenlik kontrolü şu anda 18 ay sürüyor.

Grüninger, şu ana kadar Almanya’da makine ve tesisat mühendisliği, havacılık ve uzay teknolojisi ve elektrik mühendisliği alanlarında faaliyet gösteren şirketlere tedarik sağlıyordu. Hagen, savunma sanayisinin tedarikçisi olarak şirketini önemli ölçüde büyütmeyi planlıyor.

Üçüncü örnek şirket, küçük seri zırhlı arazi araçlarını üreten, Augsburg yakınlarındaki Friedberg’de bulunan Gruma Grubu’nun bir parçası olan Armoured Car Systems (ACS).

ACS, Mercedes G-Serisi gibi arazi araçlarını kendi üst yapılarıyla zırhlama işini yapıyor. Şimdiye kadar ACS, aile şirketinin daha küçük bir parçasıydı; beş yıl önce sadece 35 çalışanı vardı, bugün ise 135 çalışanı var. Bu Alman Mittelstand şirketi, savunma sanayisinin özelliklerini iyi biliyor.

Sigorta şirketi, 2022 yılında, işin o zamanki taksonomi kurallarıyla uyumsuzluğu nedeniyle sözleşmeyi feshedeceğini açıklamıştı. Sigorta kapsamının feshi, 1400 çalışanı olan tüm şirket grubunu etkileyecekti.

Genel müdür Sebastian Schaubeck, bunun nedeninin, güvenlik ve savunma teknolojisi alanında faaliyet gösteren ACS iştiraki olduğunu açıkladı.

O dönemde AB, savunma sanayi şirketlerinin finansmanını Birliğin sürdürülebilirlik hedefleriyle uyumsuz olarak değerlendiriyordu. Schaubeck, “Bu sektöre değer verilmiyordu, aksine kimse sektörün faydalarını görmüyordu,” diye şikayet ediyor.

Ukrayna savaşı ACS için de bir dönüm noktası geldi. 2022’nin sonunda sigorta şirketi de tüm gruba yeşil ışık yakmış ama kamuoyuna açıklama yapmak istememişti.

Schaubeck, Ukrayna savaşının şokunu değerlendirirken geriye dönüp bakarak, “[Sektördeki] İtibar tamamen değişti,” diyor. Bu, siyasi destek için de geçerli. Örneğin SPD’li Alman Savunma Bakanı Boris Pistorius, uzun zamandır BDSV’ye katılan ilk savunma bakanı oldu.

ACS’nin şimdiden bir patlamadan yararlanıyor olması, şirketin 2019 yılında kendi araç sınıfına yatırım yapmaya başlamış olmasıyla büyük ölçüde ilgili ve bu, şirketin zarar ettiği bir dönemde gerçekleşti.

ACS, Mercedes’in G sınıfını temel alarak modüler bir araç geliştirdi ve patentini aldı. ACS genel müdürü, “Bu, girişimci ailenin tamamen kendi kaynaklarıyla gerçekleştirdiği bir şeydi,” diyor. Hissedarların uzun vadede güvenliğe yatırım yapma konusunda ikna oldukları da belirtiliyor.

BDSV’den Wilhelm’e göre, savunma alanında birçok Mittelstand için sermaye temini hâlâ büyük bir engel.

Birçok banka ve fon, geçmişte silahlanmayı etik olmayan bir yatırım olarak reddeden tüzüklerini değiştirmiş olsa da, finansman hâlâ zayıf bir noktada.

Avrupa

Wolfgang Streeck: Oyun zamanı sona erdi, durum ciddi

Yayınlanma

Alman sosyolog Wolfgang Streeck, Almanya için Alternatif’in (AfD) yükseliş koşullarını ile kapitalist kriz arasında bağı inceleyerek, solu oyunu bırakıp büyümeye” çağırdı.

New Left Review (NLR) için yazan Streeck, “çoklu kriz” (polycrisis) içinde olmanın ne anlama geldiğini sorarak başlıyor. Ona göre, giderek “daha az demokratik” hale gelen bir kapitalizm altında, zengin dünyanın ülkeleri, “az çok fark edilmeden ortaya çıkan benzer bir krizler demeti” ile karşı karşıya.

Streeck’e göre bunların altında, artık nihayet ön plana çıkan bir mali kriz yatıyor. Bu bağlamda, “çağdaş kapitalizmin evrimiyle toplumun üstüne binen artan talepleri”, bunları karşılamak için gereken kaynakları temin etme konusunda “demokratik siyasetin” azalan kapasitesiyle çatışıyor.

Streeck’e göre bunun sonuçlarından biri de “mevcut düzene eleştirel yaklaşan ve savaş sonrasının artık eskiyen iktidar partilerini iktidardan indirme tehdidi oluşturan yeni model muhalefet partilerinin” dikkat çekici bir şekilde yükselişi.

Almanya’da bu sorunların neredeyse tamamının “gizli bir kemer sıkma” politikasından kaynaklandığını öne süren Streeck, bu politikalar nedeniyle kamu yatırımlarına kaynak tahsis edilmediğine işaret ediyor: “Durgun [iktisadi] büyüme; bu durum altında her türlü yapısal değişim sıfır toplamlı bir nitelik kazanır; demiryolları, köprüler ve yollar dahil olmak üzere kamu altyapısının bozulması; artan konut sıkıntısı ve yükselen kentsel kiralar; hem şehirlerin hem de kırsal alanların iklim değişikliğinin sonuçlarına uyum sağlayamaması; doğum oranlarındaki keskin düşüşle birlikte yaşlanan nüfusu dengeleyecek bir göç politikasının eksikliği; eğitim sisteminin, özellikle de ilkokulların çürümesi; yerel yönetimlerin borçluluğu ve gerekli yatırımları yapma ve temel hizmetleri sağlama konusundaki azalan kapasiteleri; gelir ve servet eşitsizliğinin artması; bu durumdan en çok etkilenenlerin ise kronik olarak düşük gelirli aileler, özellikle de tek başına çocuk yetiştiren annelerin başını çektiği aileler olması; ve son olarak, kısmen finansmanı giderek zorlaşan devlet tarafından sağlanan temel hizmetlerdeki kesintilere duyulan korkudan kaynaklanan, geleceğe dair yaygın endişe.”

Koçbaşı olarak AfD

Yazara göre 1970’lerden bu yana, kapitalizmin genel giderleri ile kapitalist firmaların bu giderleri karşılamak için katkıda bulunmaya istekli oldukları (ya da zorlanabilecekleri) miktar arasında giderek genişleyen bir uçurum ortaya çıktı. Silsile şu şekilde işliyor: Bu maliyetler, kapitalist üretimin gerekli ön koşullarından ve sonuçlarından kaynaklanıyor; Ar-Ge ve insan sermayesinin oluşturulmasından çevresel tahribatın giderilmesine kadar. Fakat aynı zamanda, üretilen artı değerin küçük bir sermaye sahibi sınıfının eline geçtiği bir üretim biçiminin meşruiyetini sağlama ihtiyacından da kaynaklanıyor. Sosyal ücretin her türlü biçimi, yani, sosyal güvenlik ve sağlık sigortası gibi işçilerin piyasa ücretine devletin yaptığı ek ödemeler, bu meşruiyeti pekiştirmeye hizmet eder. Kapitalist gelişme ilerledikçe ve işçiler ile aileleri arasında yeni ihtiyaçlar ortaya çıktıkça, bu harcamalar (örneğin kreşler veya yaşlı bakımı gibi) artar. Fakat aynı zamanda, hem emekçi sınıflardan hem de onlardan kâr eden sınıflardan vergi alma imkânı sınırlarına ulaşır.

Streeck, neoliberal dönemde, bu sıfır toplamlı oyunu sürdürebilmek, yani hem kapitalistlerin hem de işçilerin yola devam edebilmesini sağlamak için devletlerin deregüle edilmiş küresel finansal piyasalardan borçlanma yoluna gittiğini yazıyor. Fakat devletlerin borç seviyesi yükseldikçe, “piyasaların” değerlendirmesine göre devlet “kredi itibarını” kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldı; yani, mevcut gelirleriyle faiz ödemelerini karşılayabileceği konusunda şüpheler var  ve faizin kendisi bile borçlanılarak karşılanmak zorunda kalınıyor.

Almanya’da bu durum, “piyasaların dikkatli gözetimi altında” yürütülen ve emekli maaşları, hastalık izni ve işçi haklarındaki kısıtlamaları da içeren “reform” tartışması aracılığıyla ortaya çıkıyor.

Bunun yanı sıra NATO müttefiklerini ve silah sanayisini yatıştırmak için ve belki de sanayisizleşmeyi yavaşlatmaya yönelik son çare olarak borç musluğu da açılıyor.

Streeck’e göre artık yavaş ilerleyen bir kriz olmaktan çıkan fiskal kriz ve buna eşlik eden altyapı ve sosyal refah krizlerini öngörülebilir bir gelecekte kontrol altına alma umudu kalmadığından geleneksel merkez partiler, “neşe ve iyimserlik yayma” yönündeki geleneksel yaklaşımlarından vazgeçtiler. 

Aynı durum, hükümetin politikalarından memnun olmayanların bir sonraki seçimde başka bir partiye oy verebileceği şeklindeki alışılmış demokratik söylem için de geçerli; bunun yeni “anti-sistemik” muhalefete yarar sağlama riski çok büyük görünüyor.

Wolfgang Streeck: Kapitalizm evcilleştirilmelidir

Streeck şöyle yazıyor:

“Bu durum, ana partilerin birbirleriyle çatışmaktan kaçındıkları bir parti kartelinin oluşmasına zemin hazırlıyor. Almanya’da bu senaryo özellikle olası görünüyor: ne de olsa CDU ve SPD, uzun süren ‘gölge kemer sıkma’ yılları boyunca neredeyse kesintisiz olarak iktidardaydı ve çoğunlukla koalisyon halindeydiler.”

Dolayısıyla sorun artık borç krizi veya artan kiralar ve yıkıcı yaşam maliyetleri, daralan kamu hizmetleri ya da nüfusun giderek daha büyük kesimlerinin gıda bankalarına bağımlı hale gelmesi olmaktan çıkarak “popülizm”, AfD ve neofaşizm haline geliyor.

Streeck, bunu kullanarak “merkez” partilerin, veya “biz demokratların” bir kez daha safları sıklaştırmasının zorunlu kılındığına işaret ediyor. Bu politikanın mantıksal uzantısı da, piyasaların halk üzerindeki artan gücüne karşı mücadele etmek yerine, “sağa karşı” savaşmaya, “demokrasimiz” için son bir direniş göstermeye çağrılmak oluyor: “Bunun uğruna da, sübvanse edilen sermaye piyasalarının talep ettiği açık kemer sıkma politikasının ilk olarak kime uygulanacağı ve kimin daha sonraya saklanacağı konusundaki önemsiz çekişmelerimizi bir kenara bırakmamız isteniyor.”

Streeck şöyle devam ediyor:

“İlk bakışta –iktidardaki siyasi sınıfın bakış açısıyla– bu durumun kesinlikle bir çekiciliği var. AfD’ye karşı tüm aklı başında insanların düzenlediği gösteriler, artan yaşam maliyetine karşı yapılan gösterilerden daha tercih edilebilir; ‘güvenlik duvarları’, eski dairelerin duvarlarını yalıtmaktan çok daha ucuza mal olur; Anayasa Koruma Dairesi’nin raporları, tüm çocukların kabul edilip birlikte yetiştirilebileceği kreş ve okullardan çok daha ucuzdur. Dahası, ‘militan demokrasi’ adına, seçmenlerin en az üçte biri tarafından desteklenen bir partinin Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanması fikrini gündeme getirmek, akşam haberlerinde devleti yönetenlerin günlük çabaları hakkında heyecan verici bir haberin yer almasını garanti eder.”

Wolfgang Streeck: Trump’ta yeni bir şey yok, sadece örtbas çabası sona erdi

Ne var ki Streeck, tüm bunların ne şu anda ne de uzun vadede işe yarayacağını düşünüyor. Şu andaki yönetici/siyasi sınıfın, “AfD sorunu arkasına saklamak istediği” gerçek sorunları çözmeye yönelik hiçbir adım atmadığına işaret eden sosyolog, “Parti yasaklansa bile trenler yine de zamanında gitmeyecek, sıcaktan kaynaklanan ölümlerin sayısı azalmayacak, şehirler daha yaşanabilir hale gelmeyecek, kiralar düşmeyecek ve emekli maaşları ile işler daha güvenli hale gelmeyecek,” diyor.

AfD’nin siyasi ya da fiziksel olarak hapse atılmak yerine hükümete girmesi durumunda da durumun değişmeyeceğine işaret eden Streeck, bununla birlikte hakim siyasi aklın, AfD’ye “çoklu kriz” karşısında başarısız olma şansı vermekten korktuğunu savunuyor.

Streeck, AfD’nin bir sonraki gösteride ya da partizan televizyon haberlerinin bir sonraki gösteriminde küçülmeyeceğine inanıyor. Ona göre, “devlet ve demokrasi güçleri”, kendi yönetimleri altında yaşanan krizlerden dikkatleri başka yöne çekmek amacıyla “demokrasi karşı popülizm” gibi ikincil bir savaş alanında kendilerini yordukları sürece, AfD işini kolayca halledecek.

İç düşmana bir de dış düşman (Rusya) eklendiğini de hatırlatan Streeck, “komplo teorileri” ile bu ikisi mümkün olduğunca birbirine karıştırıldığının altını çiziyor.

Yazar, bir “refah” devletini “garnizon” devletine dönüştürme ve AfD’yi “Kremlin’in beşinci kolu” olarak damgalama çabası, borç batağındaki bir hükümetin savunma harcamalarındaki bu artışı GSYİH’nin en az yüzde 5’ine çıkarmak için nasıl finanse etmeyi planladığı sorusunu gündeme getirdiğini hatırlatıyor: “Yerel halkla ya da küresel finans piyasalarıyla, ya da her ikisiyle birden nihai bir kopuş riskini göze alarak, daha da fazla kemer sıkma politikasına mı, yoksa daha da fazla borçlanmaya mı başvuracak?”

Wolfgang Streeck: Kapitalizmin kendisini savaş yoluyla yeniden organize etmesinden korkuyorum

Solun, “PR uzmanlarının” aksine bazı sorular sorması gerektiğini savunan Alman yazar, şunlara işaret ediyor:

“Sermayenin, topluma ve doğaya yüklediği maliyetlerin faturasını nasıl ödetebiliriz? Vergi kaçakçılığını ve vergi kaçırmayı nasıl önleyebiliriz? Ülkemizdeki insanlara kaliteli iş imkânları sunan şirketleri, emekçilere hiç saygı göstermeyen küresel ticaret sisteminden nasıl koruyacağız? Göç yoluyla ve daha iyi aile politikaları aracılığıyla nüfusumuzdaki düşüşü nasıl durdurabiliriz? Bizimki gibi bir geçiş sürecindeki toplumda, herkesin iyi bir yaşam sürmesi için vazgeçilmez olan kamu hizmetlerini sunabilmeleri için yerel yönetimlerimizin borç yükünü nasıl hafifleteceğiz? Ve ‘demokrasimiz’, herkes için bir demokrasi haline gelip vatandaşlarına kendi hayatlarının kontrolünü ele alma fırsatı verebilsin diye nasıl yeniden yapılandırılmalı; böylece vatandaşlar, kasası boş olan ve uzun bir süre daha öyle kalacak bir devlete yardım dilenmek zorunda kalmasınlar?”

Streeck, “Oyun oynama zamanı bitti; durum ciddi ve acilen büyümemiz gerekiyor,” diyerek yazısını bitiriyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB, Arktik bölgesinde daha aktif stratejik rol üstlenmeye hazırlanıyor

Yayınlanma

Avrupa Birliği liderleri, Finlandiya’da düzenlenecek zirvede Arktik bölgesinde daha etkin ve stratejik bir rol üstlenme çağrısı yapmaya hazırlanıyor. 13-14 Eylül tarihlerinde Rovaniemi’de toplanacak zirvenin bildiri taslağında, NATO sevkiyat altyapısı ve ortak buzkıran filosu hedefleri öne çıkıyor.

Avrupa Birliği (AB) liderleri, değişen jeopolitik dengeler karşısında birliğin Arktik bölgesinin Avrupa kesiminde daha stratejik ve aktif bir rol üstlenmesini talep etmeye hazırlanıyor.

Bloomberg’ün ulaştığı bildiri taslağına göre, üye ülkeler bölgeye yönelik kaynakların artırılması yönünde çağrı yapacak.

Finlandiya Başbakanı Petteri Orpo’nun girişimiyle düzenlenen AB Arktik Zirvesi, 13-14 Eylül tarihlerinde Laponya bölgesindeki Rovaniemi kentinde toplanacak.

Zirveye Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Avrupa Birliği Konseyi Başkanı António Costa ve AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas katılacak. Danimarka, Polonya, Romanya ve Baltık ülkelerinin liderlerinin de hazır bulunacağı toplantıda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yerine Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot yer alacak.

Finlandiya Başbakanı Orpo zirve öncesinde, “Avrupa, Rusya’nın burada, kuzeyde, Baltık ülkelerinde veya başka herhangi bir yerde 5. Madde’yi ya da AB dayanışmasını test etmeyi aklından dahi geçiremeyeceği kadar güçlü olmalıdır” dedi.

Bildiri taslağında askeri hareketliliğin güçlendirilmesi, NATO birlikleri ile askeri teçhizatın sevkiyatına yönelik altyapının kurulması için ek fon sağlanması hedefleniyor.

Açıklamada ulaşım bağlantıları, dijital ağlar, uydu teknolojileri ve hibrit tehditlerle mücadele gibi alanlardaki acil ve kritik ihtiyaçlara dikkat çekiliyor.

Taslak metinde şu tespit yer alıyor: “Rusya’nın Arktik’teki etkisini artırma arayışının, yoğunlaşan hibrit eylemler dahil olmak üzere Avrupa’ya yönelik hasmane tutumuyla birleşmesi, AB’nin Arktik politikasını tahkim etmesi gerektiğini ortaya koyuyor.”

Petteri Orpo, zirvede Avrupa ülkelerinin ortak bir buzkıran filosuna sahip olması yönündeki önerilerin de ele alınacağını belirtti. Finlandiya Başbakanı, “Avrupa’nın, Finlandiya’nın Arktik’in doğu kanadındaki özel konumunu ve daha geniş anlamda tüm Kuzey’in stratejik önemini kabul etmesi önem taşıyor. Kuzey’in güçlendirilmesi yalnızca Finlandiya’nın değil, bütün Avrupa’nın çıkarınadır” değerlendirmesini yaptı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise bahar aylarında yaptığı açıklamada Arktik’in Rusya ekonomisi, sanayi potansiyeli ve ulusal güvenliği açısından stratejik değer taşıdığını söylemişti.

Ülkesinin deniz ve nehir limanları, demiryolları, otoyollar ve havalimanları dahil lojistik ağını tahkim ettiğini belirten Putin, Ortadoğu başta olmak üzere dünyadaki çatışmalar nedeniyle tedarik zincirlerinde yaşanan aksamaların Kuzey Transarktik güzergahının önemini artırdığını vurgulamıştı.

Putin ayrıca Arktik çevresindeki jeopolitik rekabetin kızıştığını kaydetmiş, Moskova’nın işbirliğine açık olduğunu dile getirmişti.

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, Arktik’i Rusya ile jeopolitik çatışma sahası olarak nitelemiş ve NATO’nun bölgede askeri üstünlük sağlamak üzere adımlar attığını savunmuştu.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da NATO’nun bölgedeki askeri faaliyetlerinin doğrudan güvenlik tehdidi yarattığına dikkat çekmişti. Olası kazaların felaketle sonuçlanabilecek silahlı çatışmaları tetikleme riskini artırdığını belirten Lavrov, Rusya ile NATO arasında doğrudan bir çatışmanın nükleer silahların kullanımına yol açabileceğini ifade etmişti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

İsveç, artık bir “sosyal demokrasi” değil

Yayınlanma

Editörün notu: İsveç’teki kritik seçimler öncesinde sağ ve sol blokların suç, göç ve NATO yanlısı dış politika gibi başlıklarda benzer sertlik çizgisine yakınsaması, iktidar değişiminin mevcut gidişatı kökten farklılaştırmayacağını gösteriyor. Ülkenin kapitalizm ile komünizm arasında ‘üçüncü yol’ sunduğu efsanesi, 1990’lardan bu yana uygulanan neoliberal reformlar, zenginlere tanınan vergi ayrıcalıkları ve kamusal refah harcamalarındaki kesintilerle fiilen son bulmuş durumda. İktisatçı Michael Roberts’ın değerlendirmesine göre eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetlerinin kâr odaklı özel sektöre devredilmesi nitelik kaybını derinleştirirken, servet eşitsizliği gelişmiş kapitalist ülkeler arasındaki en hızlı tırmanışlardan birini kaydediyor. Yavaşlayan iktisadi büyüme, kamu hizmetlerindeki erozyon ve yoğun göç dalgasının yarattığı toplumsal sıkışma ise aşırı sağcı İsveç Demokratlarının yükselişine zemin hazırlayan temel maddi dinamikleri oluşturuyor.


İsveç, artık bir “sosyal demokrasi” değil

Michael Roberts
The Next Recession
13 Eylül 2026

İsveç, sağ partilerin çoğunluğu elde etmesi halinde aşırı sağın ilk kez hükümete girmesine yol açabilecek, son derece çekişmeli bir genel seçim için bugün sandık başına gidiyor. Bununla birlikte kamuoyu yoklamaları, merkez sol muhalefet ittifakını önde gösteriyor; Sosyal Demokratların lideri Magdalena Andersson ise muhalefette geçen dört yılın ardından yeniden başbakanlık koltuğuna oturmaya en yakın isim konumunda. Ancak Andersson’ın temsil ettiği bloğun aradaki farkı, seçim kampanyasının son günlerinde belirgin biçimde eridi.

Merkez sağdaki Ilımlılar Partisinin lideri ve mevcut Başbakan Ulf Kristersson, 2022 yılında azınlık koalisyonunun hükümet kurabilmesi uğruna köklü bir tabuyu yıkarak göçmen karşıtı İsveç Demokratları (SD) ile uzlaşmaya vardı. Bu mutabakat, SD’ye başta suç ve göç olmak üzere hükümet politikaları üzerinde orantısız bir nüfuz sağladı; Kristersson ise şimdi çıtayı daha da yukarı taşıyarak yeniden iktidara gelmesi durumunda SD’ye bakanlık koltukları vadetti. Andersson’ın Sosyal Demokratları da seçmeni geri kazanma telaşıyla suç, göç ve entegrasyon başlıklarında sağa kaydı. Bu durum, solun olası bir zaferinin yürürlükteki sertlik yanlısı politikalarda köklü bir değişime yol açmayacağı anlamına geliyor. Esasen Danimarka’da tanık olunduğu gibi, Sosyal Demokratlar sağın göç politikasını bütünüyle benimsedi.

Bununla da kalmayıp İsveç’in dış politikadaki köklü ‘tarafsızlık’ çizgisine son verilmesini onayladılar; ülkenin NATO üyeliğini hararetle destekleyerek Ukrayna’da Rus işgaline karşı yürütülen savaşın devamını en tavizsiz savunan aktörlerden biri haline geldiler. Nitekim Rusya’nın Avrupa’yı işgal edeceği varsayımına dayanan ‘tehdit’ algısı, İsveç’teki neredeyse bütün siyasi partilerin ortak teması. Andersson da Financial Times’a verdiği demeçte, hükümetteki temel önceliklerinin Ukrayna ve Avrupa ülkeleriyle “işbirliğini derinleştirmek” olduğunu kaydetti; hayat pahalılığı ya da iktisadi sorunlar ise anlaşılan Andersson’ın öncelikleri arasında yer bulamadı.

Zaten İsveç’in dizginsiz serbest piyasa kapitalizmi ile buyurgan otokratik Komünizm arasında bir ‘üçüncü yol’ sunduğu iddiası baştan beri bir yanılsamaydı. İsveç işçi hareketinin 20. yüzyılın başlarında elde ettiği muazzam kazanımlar adım adım geri alındı. Tıpkı diğer kapitalist ekonomilerde olduğu gibi İsveç’te de 1990’ların ortalarından bu yana neoliberal politikalar uygulanıyor: serbest piyasaya dönüş, zenginler ve şirketler için düşük vergi oranları, refah devletinde ve reel ücretlerde budamalar, tırmanan eşitsizlikler…

İsveç, ABD ve İngiltere’ye kıyasla daha ‘eşitlikçi’ bir gelir dağılımına sahip görünebilir; ancak bu dağılım hâlâ derin bir adaletsizlik barındırıyor ve eşitsizlik, 1990’lardan bu yana gelişmiş kapitalist ekonomiler arasında en hızlı artışı İsveç’te sergiliyor. En yüksek gelire sahip yüzde 10’luk kesim vergi sonrası toplam kişisel gelirin yüzde 33’ünü cebine koyarken, nüfusun alttaki yüzde 50’si yalnızca yüzde 20’lik bir payla yetinmek zorunda kalıyor.

Servet eşitsizliğinde ise tablo daha da vahim. 1980 yılında en zengin yüzde 1’lik kesim toplam kişisel servetin yüzde 17,7’sini elinde tutuyordu; bugün bu oran yüzde 22,5’e ulaştı. En varlıklı yüzde 10’luk dilim 1980’de servetin yüzde 54,4’üne sahipken, bu pay günümüzde yüzde 68,2’ye çıktı. Buna mukabil İsveç nüfusunun en alttaki yüzde 50’lik kesimi 1980’de toplam servetin yalnızca yüzde 13,4’ünü alabiliyordu; şimdilerde ise borçlanmadaki (ipotek kredileri vb.) fahiş artış yüzünden varlıkları eksi yüzde 10,9 düzeyinde, yani servetlerinden çok borçları bulunuyor (Dünya Eşitsizlik Veritabanı verileri). Çoğu İskandinav ülkesinde olduğu gibi İsveç’te de 1990’lar boyunca yürürlüğe konan vergi reformları; sermaye kazançları vergisinin düşürülmesi, servet vergisinin hafifletilmesi veya tamamen kaldırılması yoluyla varlıklı hanelerin vergi yükünü hafifletti. Eşzamanlı olarak da yoksullara yönelik sosyal yardımlarda kesintiye gidildi.

İsveç artık kamusal hizmet sunumunun timsali sayılmaz. Ülke, bedeli devlet tarafından ödenen kamu hizmetlerinin özel sektör eliyle temin edilmesinde dünya liderleri arasında yer alıyor. Ortaöğretim kurumlarının yaklaşık üçte biri ‘bağımsız okul’ statüsünde ve bunların çoğunluğu kâr amacı güden şirketler tarafından işletiliyor; temel sağlık hizmeti sağlayıcılarının ise yaklaşık yüzde 40’ı özel mülkiyete ait. Hatta bu işletmelerin hisseleri borsada işlem görüyor. Hizmet üretiminin taşerona devredilmesi, nitelik kaybını beraberinde getirdi. İsveç okulları, uluslararası değerlendirmelerde dünyanın en iyileri arasından “en vasatlarından birine” geriledi. Sosyal Demokratlar bağımsız okulların kâr elde etmesine ve temettü dağıtmasına uzun süredir karşı çıkıyor; ne var ki bu uygulamayı sona erdirecek bir meclis çoğunluğunu hiçbir zaman toparlayamadılar.

Bir de göç meselesi var. Suriye ve Irak’taki felaketin ardından ülkeye Orta Doğu’dan 600 bini aşkın göçmen giriş yaptı. Göçmenlerin kayda değer bölümünü genç ve bekâr erkekler oluşturuyor; bu işgücü, kapitalist işletmelerin ve kamu sektörünün vasıfsız işlerdeki ağır emek açığını kapatmasına katkı sağladı. Ancak nüfus başına düşen göçmen yoğunluğu diğer tüm Avrupa ekonomilerinden katbekat fazla ve bu durum, neoliberal tedbirlerin hırpaladığı kamu hizmetleri üzerindeki baskıyı iyice ağırlaştırdı. İsveç’in küçük kasabaları bir yandan düşük ücretler ve zayıflayan hizmetlerle boğuşurken diğer yandan yoğun bir göç akınıyla karşılaştı. İsveç Demokratlarının ‘İsveç İsveçlilerindir’ eksenindeki ırkçı ve milliyetçi söyleminin zemin bulup yeşerdiği ortam tam olarak buydu.

İsveç Demokratlarının yükselişi; Almanya, Fransa, İtalya, Danimarka ve diğer AB ülkelerinin yanı sıra İngiltere’deki Brexit sürecinde ve ABD’de Trump örneğinde gözlemlenen sözde popülizm dalgasının bir kopyası niteliğinde. Bu tablo, 1960’ların ortasında Altın Çağ’ın kapanmasının ardından, bilhassa da küresel finansal çöküş, Büyük Durgunluk ve bunu izleyen Uzun Depresyon sonrasında kapitalizmin vaatlerini yerine getiremeyişinin doğal bir sonucu. İsveç kapitalizmi, tıpkı Almanya gibi (fakat çok daha küçük bir ölçekte), son birkaç on yıldır ve özellikle 2008’den bu yana iktisadi büyümede belirgin bir yavaşlama yaşıyor.

Yeni parlamentoda hangi siyasi blok -ister sol ister sağ- çoğunluğu elde ederse etsin, sonuç pek bir şeyi değiştirmeyecek.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English