Bizi Takip Edin

Avrupa

Avrupa Parlamentosunda görev değişimi sancısı kapıda

Yayınlanma

Avrupa Parlamentosu milletvekilleri, Roberta Metsola’nın başkanlık koltuğunu koruyup koruyamayacağını ve üst düzey görevlerin siyasi gruplar arasındaki dağılımını belirleyecek sancılı bir pazarlık sürecinin gölgesinde yaz tatiline giriyor. Meclisin 31 Ağustos’ta yeniden açılmasıyla hız kazanacak müzakerelerde başkanlık, 14 başkan yardımcılığı, 26 komisyon başkanlığı ve 78 başkan yardımcılığı koltuğu yeniden dağıtılacak.

Avrupa Parlamentosu (AP) milletvekilleri, yaz tatiline girerken çözülmesi gereken kritik siyasi başlıklarla karşı karşıya.

Bu başlıklar arasında Sosyalistlerin Roberta Metsola’nın başkanlığına meydan okuyup okumayacağı, Metsola’nın siyasi ailesi Avrupa Halk Partisinin (EPP) koltuğu korumak için ne gibi tavizler vereceği ve her siyasi grubun meclisteki üst düzey pozisyonlardan aldığı payı nasıl koruyacağı yer alıyor.

Milletvekillerinin 31 Ağustos’ta görevlerine dönmesiyle birlikte, AP’nin dönem ortası yeniden yapılanmasına yönelik müzakereler yoğunlaşacak.

Süreçte başkanlık koltuğunun yanı sıra 14 başkan yardımcılığı, 26 komisyon başkanlığı, 78 komisyon başkan yardımcılığı ve nüfuzlu koordinatörlük görevleri yeniden belirlenecek.

Bu mücadele, 2024 seçimlerinden bu yana parlamentoya yön veren ittifakları test edecek ve sağ ile aşırı sağ grupların kurum yönetiminde daha etkin bir rol üstlenip üstlenmeyeceğini netleştirecek.

EPP lideri Manfred Weber, yaz öncesinde somut bir gelişme olmayacağını belirterek “sakin bir yaz” çağrısında bulunsa da altı haftalık tatilin, milletvekillerinin oy hesabı yapmasını, ittifak senaryoları geliştirmesini ve hangi pozisyonlar için mücadele edeceklerine karar vermesini engellemesi beklenmiyor.

Politico’ya konuşan 20 milletvekili, danışman ve AP yetkilisine göre, bu yaz döneminde parlamentonun gündemini meşgul edecek beş temel dosya öne çıkıyor.

EPP için öncelik: Metsola’yı koltukta tutmanın bedelini belirlemek

Milletvekillerinin büyük kısmı, AP Başkanı Roberta Metsola’nın üçüncü dönem için aday olacağını öngörüyor. Metsola henüz adaylığını resmi olarak açıklamasa da diğer siyasi gruplar hazırlıklarını bu ihtimale göre yürütüyor.

EPP için temel sorun, Sosyalistlerin (S&D), dönemin başında EPP ve liberal eğilimli Renew Europe ile yapılan ancak yayımlanmayan anlaşma uyarınca başkanlığın kendilerine geçmesi gerektiğini savunması olarak gösteriliyor.

Bu durum EPP’yi, Sosyalistlerin desteğini almak için ne kadar ileri gidebileceğini ya da bu desteğe gerçekten ihtiyaç duyup duymadığını değerlendirmeye zorluyor.

Pazarlık masasındaki en büyük ödüllerden biri, şu anda Metsola’nın eski özel kalem müdürü olan ve EPP’ye yakınlığıyla bilinen Alessandro Chiocchetti’nin yürüttüğü AP Genel Sekreterliği görevi olarak değerlendiriliyor. Siyasi gözlemciler, grubun kurumun en güçlü idari makamlarından birini devretmeye sıcak bakmayacağına dikkati çekiyor.

Sosyalistleri ikna etmek için ek başkan yardımcılıkları, komisyon başkanlıkları ya da genel müdürlük gibi üst düzey idari pozisyonlar da alternatifler arasında tartışılıyor.

Ancak iç değerlendirmeleri paylaşmak adına isimlerinin açıklanmasını istemeyen iki kıdemli EPP milletvekili, merkez solun şart koşacak kadar güçlü olmadığını savunarak bu tür taviz iddialarını gerçekçi bulmadıklarını ifade etti.

Sosyalistler, Metsola’nın kendileri yerine, arasında oldukça popüler olduğu sağ ve aşırı sağ grupların desteğine de yönelebileceğinin farkında bulunuyor.

Kalkınma Komisyonu Başkanı olan İrlandalı liberal milletvekili Barry Andrews, “EPP içinde birçok kişinin aşırı sağ ile resmi olarak çalışmaya açık olduğu görülüyor. Başkan Metsola’nın duruşunu netleştirmesi gerekiyor. Yeniden seçilmesi durumunda aşırı sağcılar parlamentoda üst düzey siyasi roller üstlenecek mi?” sorusunu yöneltti.

Olası bir uzlaşmanın EPP, Sosyalistler ve Renew arasında yazılı taahhütler içermesi bekleniyor. Renew lideri Valérie Hayer, başkan adaylarının Avrupa yanlısı çoğunluğun bir arada kalacağını garanti etmesi ve EPP’nin yasaları geçirmek için sağa yönelmekten vazgeçmesi gerektiğini savunuyor.

Sosyalistlerin ise dönemin başında imzalanan işbirliği anlaşmasının defalarca göz ardı edilmesini gerekçe göstererek genel bir ortaklık beyanı yerine, somut politika başlıklarında yazılı sözler talep edeceği belirtiliyor.

S&D Grubu Başkanı Iratxe García, Politico’ya yaptığı açıklamada, “Grubumuz her konuyu müzakere etmeye hazır. Görüşmeler sadece makamlarla ilgili olmayacak, siyasi taahhütleri de kapsayacak” dedi.

Sosyalistler için karar anı: Metsola’ya rakip çıkarılacak mı?

S&D grubunun en büyük ulusal delegasyonları arasındaki güç paylaşımı anlaşmasına göre, parlamento başkanlığının dönemin ortasında Almanya Sosyal Demokrat Partisine (SPD) geçmesi gerekiyor.

AP Başkan Yardımcısı ve eski Almanya Adalet Bakanı Katarina Barley, bu makam için en doğal aday olarak görülüyordu. Ancak Barley henüz adaylığını açıklamadı ve SPD, Metsola’nın favori olduğu bir yarışa girip girmemeyi tartışmaya devam ediyor.

Bazı gruplar, Sosyalistlerin seçimi kaybetme ihtimali olsa bile başkanlığı savaşmadan bırakmayacaklarını göstermek ve müzakere güçlerini artırmak için bir aday çıkarması gerektiğini savunuyor.

Buna karşın, sembolik bir aday göstermenin grubun zayıflığını ifşa edebileceğini ve müttefiklerinin EPP ile ayrı anlaşmalar yapmasının önünü açabileceğini düşünenler de bulunuyor.

S&D lideri García, konuya ilişkin kararın tatil sonrasında verileceğini belirtti.

Renew ve Yeşiller: EPP ile anlaşma zamanlaması

Renew ve Yeşiller, EPP’nin yasama süreçlerinde sağ ve aşırı sağ ile hareket ettiği dönemlerde çoğunlukla Sosyalistlerle ortak hareket etti. Ancak üst düzey görev paylaşımı mücadelesinde bu blokun korunması zor görünüyor.

Sosyalistlerin henüz bir aday belirlememesi ve Metsola’yı yenme şansının düşük görülmesi nedeniyle pek çok liberal ve Yeşiller milletvekili, EPP ile müzakerelere başlamak için beklemenin anlamsız olduğunu düşünüyor.

Kıdemli bir Renew milletvekili, “Renew gayriresmi olarak, pozisyonlarımızın korunması ve adil davranılması halinde Metsola’yı destekleyebileceğimizi iletiyor. Kör bir bağlılığımız yok ancak Metsola erişilebilir, saygın ve çalışkan bir isim” değerlendirmesinde bulundu.

Yeşiller grubunun da geçen hafta Strazburg’da strateji değerlendirmesi yaptığı öğrenildi. Toplantıda bir kesim Metsola ile erken bir anlaşma yapılmasını savunurken, diğer kesim bunun için henüz erken olduğunu dile getirdi.

Bir Yeşiller milletvekili Sosyalistlerin şansına ilişkin, “Hiç şansları yok” derken, bir diğeri “Zaten seçilecekse, neden şimdiden anlaşıp karşılığında bir şeyler almayalım?” sorusunu sordu.

Milletvekillerini cezbeden unsurlar sadece başkanlık koltuğuyla sınırlı kalmıyor. Sosyalistler, Renew ve Yeşiller, normal şartlarda aşırı sağcı “Avrupa için Vatanseverler” veya “Egemen Uluslar Avrupası” gruplarına gitmesi gereken ancak “kordon sıhhi” (cordon sanitaire) adı verilen gayriresmi tecrit politikasıyla aşırı sağın elinden alınan kritik komisyon başkanlıklarını ve idari koltukları elinde tutuyor.

Mevcut tabloda Yeşiller kültür ve ulaştırma komisyonlarının başkanlıklarını korurken, Sosyalistler fazladan iki AP başkan yardımcılığına sahip bulunuyor. Metsola’yı desteklemek karşılığında bu kazanımları korumak, Yeşiller ve liberaller için kaybedilmesi muhtemel bir yarışta Sosyalistleri takip etmekten daha cazip bir seçenek olarak öne çıkıyor.

Aşırı sağcı Vatanseverler yönetimde yer arıyor

AP’nin en büyük üçüncü grubu konumundaki “Avrupa için Vatanseverler” ittifakı, mecliste herhangi bir başkan yardımcılığı veya komisyon başkanlığı görevini yürütemiyor.

Yasa tasarıları oylanırken aşırı sağa uygulanan tecrit duvarının çatırdamaya başlamasıyla birlikte grup, meclis yönetim organı olan 14 üyeli büroda temsil edilmek istiyor.

Vatanseverler grubunun idari yöneticisi Marieke Ehlers, ilkbaharda yaptığı açıklamada, “Büro bizi de ilgilendiren kararlar alıyor ancak orada bir başkan yardımcımız olmadığı için temsil edilmiyoruz. Her siyasi grubun bu organda temsil edilmesi gerekir” değerlendirmesini yapmıştı.

EPP lideri Weber, aşırı sağa yönetim yetkisi verilmesini kırmızı çizgisi olarak ilan etse de AP başkan yardımcılarının gizli oyla seçilmesi, EPP milletvekillerinin resmi bir anlaşma olmaksızın Vatanseverlerin adayına oy vermesini kolaylaştırabilir.

Kıdemli bir EPP milletvekili, “Yalnızca tek bir başkan yardımcılığı talep ederlerse, bunu elde etme olasılıkları oldukça yüksek” dedi.

Eylül ayında stratejisini belirlemesi beklenen Vatanseverlerin bu süreçteki başarısı, AP’deki tecrit politikasının idari yapıda geçerliliğini koruyup korumadığını da gösterecek.

Siyasi gruplarda liderlik yarışları

Dönem ortası yapılanması çerçevesinde AP’deki siyasi grupların kendi yönetim kadroları da yenilenecek, ancak mevcut liderlerin büyük kısmının yerini koruması bekleniyor.

Yeşiller grubunda, mayıs ayında istifa eden eş başkan Bas Eickhout’un yerine geçecek isim için arayış sürüyor. Adaylar arasında Danimarkalı milletvekili Kira Marie Peter-Hansen, Belçikalı Sara Matthieu ve AP Başkan Yardımcısı Nicolae Ștefănuță’nın adları geçiyor.

Yeşiller’in ekim ayında erken seçim yapma kararı alması üzerine, Sosyalistler ve Renew gruplarının da taze bir yetkiyle pazarlık masasına oturmak amacıyla liderlik seçimlerini öne çekmeyi değerlendirdiği belirtiliyor.

Sol grupta (The Left) ise dönemin başında varılan mutabakat gereği Alman milletvekili Martin Schirdewan’ın eş başkanlık görevini Syriza üyesi Konstantinos Arvanitis’e devretmesi gerekiyor. Ancak Syriza’nın Yunanistan seçimlerinde yaşadığı oy kaybı ve AP’deki sandalye sayısının azalması, görevi devralıp devralmaması gerektiği tartışmalarını beraberinde getirdi. Sol grubun ikinci büyük delegasyonu haline gelen İtalya’daki Beş Yıldız Hareketi ise yönetimde daha etkin bir rol talep ediyor.

Diğer gruplarda ise mevcut liderlerin konumları istikrarlı görünüyor.

On yılı aşkın süredir EPP’nin başında olan Manfred Weber’in değiştirilmesine yönelik bir eğilim bulunmuyor. Sosyalistlerin García ile devam etmesi, Renew grubunun ise Fransız delegasyonunun ağırlığından kaynaklanan bazı rahatsızlıklara rağmen Hayer ile yola devam etmesi bekleniyor.

Avrupalı Muhafazakarlar ve Reformistler (ECR) ile Vatanseverler gruplarının yönetiminde de köklü bir değişiklik öngörülmüyor. Siyasi grup liderlerinin büyük kısmı yaz tatiline kendi koltuklarını güvenceye almış olarak girerken, diğer görevlerin paylaşımı için yürütülecek çetin pazarlıklara hazırlanıyor.

Avrupa

Fransa’da “piyasalar” Mélenchon yerine Le Pen’i tercih ediyor

Yayınlanma

Fransa’da “piyasalar” ve yatırımcılar, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalması halinde Jean-Luc Mélenchon yerine Marine Le Pen’i tercih edecek.

Geçen ay Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri ve cumhurbaşkanlığı adayı Mélenchon, Fransa Merkez Bankası’nın elinde bulunan ve değeri yaklaşık 600 milyar avro olan Fransa’nın ulusal borcunun %18’lik kısmını “ateşe vereceğini” iddia etmişti.

Le Pen’in himayesindeki Ulusal Birlik (RN) Başkanı Jordan Bardella ise, faiz oranlarını düşürmek için Avrupa Merkez Bankası’nın bağımsızlığından ödün verilmesi gerektiğini öne sürmüştü.

Hem Mélenchon hem de Le Pen, daha önce avrodan ve hatta AB’den ayrılma fikrine yakın durmuştu.

Fransız 10 yıllık devlet tahvillerinin getirileri şu anda %4,3 civarında. Bu, borç krizinin avroyu yok olmanın eşiğine getirdiği 2008 yılından bu yana en yüksek seviye.

Fransız ve Alman 10 yıllık tahviller arasındaki “spread” (fark) da geçtiğimiz ay içinde benzer şekilde endişe verici seviyelere genişledi.

İtalya, İspanya ve Yunanistan (önceki krizin merkez üssü) gibi harcamacı güney ülkeleri bile artık Paris’ten daha ucuza borçlanıyor.

Fransa Merkez Bankası, Melenchon’un borç planına tepki gösterdi

Bu tür açıklamalar, her iki adayın da mali disipline karşı sergiledikleri genel düşmanca tavırla birleşince, birçok Fransız iktisatçı ve merkezci siyasetçi arasında paniğe yol açtı.

Başbakan Sébastien Lecornu, Mélenchon’un borç yakma planının “en saf haliyle bir dolandırıcılık” olduğunu ileri sürdü.

Nobel ödüllü iktisatçı Philippe Aghion ise bunun ülkenin “iflasına ve avro bölgesinin dağılmasına” yol açacağını savundu.

Ayrıca, ülkenin hızla artan bütçe açığını azaltırken emeklilik yaşını da düşürmeyi öngören Le Pen’in “çelişkili” planını sert bir dille eleştirdi.

AB yetkilileri ise daha da endişeli. Bir yetkili Euractiv’e verdiği demeçte, “Fransız siyasi sisteminin ve politikacıların anlamlı reformlar ortaya koyamaması karşısında tahvil piyasasının sert bir uyarı sinyali vereceğine dair endişeler artıyor. Böyle bir uyarı sinyali muhtemelen tüm AB finans sisteminde yankılanacak ve ardında bir dizi kurumu sarsacak,” dedi.

Öte yandan Euractiv’e göre “iyimser” olmak için bazı nedenler var. Bunlardan ilki şu: Le Pen ile Mélenchon arasında yapılacak bir ikinci tur, tahvil yatırımcıları için en kötü senaryo olsa da, aynı zamanda onların en kötü sonucu olan Mélenchon’un zaferi ihtimalini de fiilen ortadan kaldıracak.

Örneğin, Le Monde tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Le Pen ikinci turda Mélenchon’u %68’e %32 oranında ezici bir farkla yenecek.

Öte yandan anketlerde ikinci sıra için Mélenchon ile rekabet eden merkez sağ eski başbakan Edouard Philippe’i ancak kıl payı farkla geçecek.

Fransa’da cumhurbaşkanı adayı Melenchon NATO’dan ayrılma çağrısı yaptı

Pantheon Macroeconomics’in Avro Bölgesi baş ekonomisti Claus Vistesen, “Piyasalar Le Pen’e şüpheyle yaklaşıyor fakat bir şekilde kabul edilebilir buluyorlar. Mélenchon ise tam bir felaket olur,” dedi.

Yatırımcıların Mélenchon yerine Le Pen’i tercih etmeleri, sadece RN’nin iş dünyası liderlerine yönelik son dönemdeki yakınlaşma çabalarının bir sonucu değil.

Bu durum, Le Pen’in yıllar boyunca eski ve daha “aşırı” tutumlarından (örneğin “Frexit”) uzaklaşmak için gösterdiği çabaların da tek başına bir sonucu değil.

Bunun bir başka nedeni de, zenginleri “parazitler” olarak nitelendiren eski bir Troçkist olan Mélenchon ile ikinci turda karşı karşıya gelmesinin, Le Pen’e merkeze kaymak için mükemmel bir siyasi fırsat sunacağı ve bu süreçte tahvil yatırımcılarını yatıştıracağı düşüncesi.

Vistesen, “Le Pen, Mélenchon’la karşı karşıya gelirse, ‘Ben sorumlu adayım, sol taraftaki bu çılgın ise her şeyi yakıp yıkacak’ demesi onun için çok basit bir karar olacaktır,” dedi.

Üstelik, “aşırı sağcı” politikacıların iktidara geldiklerinde politikalarını gerçekten de yumuşattıklarına ve bunu sağcı tabanlarını kendilerinden uzaklaştırmadan yapabildiklerine dair önemli kanıtlar var.

İtalya’da, kısa süre önce Benito Mussolini’den bu yana ülkesinin en uzun süre aralıksız görevde kalan lideri olan Giorgia Meloni, bunun bariz bir örneği.

ING Research’ün küresel makroekonomi başkanı Carsten Brzeski, “Son dönemdeki deneyimler, hükümete katılan ya da hükümeti yöneten sağcı popülist partilerin mali açıdan sorumlu davranabileceğini gösteriyor,” dedi.

Öte yandan işler o kadar da iyi gitmeyebilir. Le Pen’in bir başka Meloni değil de daha çok Liz Truss’a benzeyebileceğini düşünenler de var.

İngiltere’nin muhafazakâr eski başbakanı Truss’ın 2022’de bütçe açığını patlatan bütçesi tahvil piyasasını çökertmiş ve İngiliz siyasetçi görevde sadece 45 gün kaldıktan sonra istifa etmeye zorlanmıştı.

Almanya’nın Mélenchon rahatsızlığı

Euractiv’e göre daha da ciddi bir endişe ise, Le Pen gerçekten de mali açıdan sorumlu davranırsa bile, Fransa’nın yine de dış güçler tarafından bir krize sürüklenebileceği.

Sonuçta, tahvil piyasaları şu anda dünya çapında gergin bir durumdadır. Örneğin, ABD’nin 30 yıllık Hazine tahvillerinin getirileri yakın zamanda 19 yılın en yüksek seviyesine ulaştı.

Bazı Japon ve İngiliz borçlanma araçlarının getirileri ise şu anda yüzyılın başından bu yana görülen en yüksek seviyelerde.

Bunun en büyük nedeni ABD. Washington’un İran’a karşı aralıklı olarak sürdürdüğü savaş enflasyonu tırmandırıyor (tahvillerin reel getirilerini eritiyor); devasa bütçe açığı ve tutarsız politika uygulamaları (son dönemde ABD Hazine piyasasına yaptığı müdahaleler dahil) yatırımcıları ürkütüyor; ve ABD’li teknoloji devlerinin devasa tahvil ihraçları, devlet tahvilleriyle rekabet ediyor (kamu borçlanma maliyetleri üzerinde yukarı yönlü baskı yaratıyor).

Endişe verici bir şekilde, Fransa’nın ulusal borcunun önemli bir kısmı (yaklaşık %50) da yabancılara ait.

Bu yatırımcı kesimi, bilindiği üzere oldukça “ürkek” bir yapıya sahip ve ülkeyi dışsal şoklara karşı özellikle savunmasız hale getirebilir.

Véron, “Şu anda dış riskler, iç risklerden daha ciddi,” dedi.

Başka bir deyişle, tahvil piyasasına karşı Fransa’nın tavrı asıl sorun olmayabilir; asıl sorun Amerika’nın tavrında yatıyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Volkswagen Seat uçurumun eşiğinde

Yayınlanma

Volkswagen’in tarihi yeniden yapılanma süreci, zor günler geçiren İspanyol Seat markasının sonunu getirecek gibi görünüyor.

Bu durum, uzmanların sektörde kapsamlı bir konsolidasyon yaşanacağını öngördüğü bir ortamda, Seat’i Çinli otomobil üreticilerinin yükselişinin ilk büyük otomobil markası kurbanı haline getirebilir.

Seat, Ford’un Mercury’yi, General Motors’un Saturn ve Pontiac’ı piyasadan çekmesi ve Saab’ın iflas etmesiyle sonuçlanan 2010’ların başından bu yana ortadan kaybolan ilk köklü otomobil markası olacak.

Ünlü markaların on yıllarca ayakta kalabildiği bu sektörde bu tür kapanışlar nadir görülür.

Reuters’a göre bu gelişme, CEO Oliver Blume’un yatırımları en güçlü markalarına odaklayarak, giderek genişleyen Alman otomobil şirketini “rasyonelleştirme” kararlılığını vurguluyor.

Kapsamlı işten çıkarmaları da içeren Volkswagen’in yeniden yapılandırma süreci, yerli üreticilerin pazar payını artırmasıyla grubun Çin’deki satışlarında yaşanan düşüşün ardından geldi.

Bu durum, sektörün elektrikli araçlara geçiş sürecinin getirdiği maliyetli yükün yarattığı baskıyı daha da artırdı.

Bu ayın başlarında duyurulan yeniden yapılanma planının bir parçası olarak, Avrupa’nın en büyük otomobil üreticisi, Seat’in “mevcut ürün döngüsünün ötesindeki geleceğinin halen değerlendirilmekte olduğunu” belirterek, “2030’dan sonra da çeşitli senaryoların mümkün olduğunu” ekledi.

Görüşmelere katılan bir kaynak, elektrikli araçlara geçiş yapan ve hızla büyüyen Seat’in kardeş markası Cupra’nın, Seat’in içten yanmalı motorlu modellerinin aşamalı olarak piyasadan kaldırılmasıyla birlikte gelecekteki tüm ürünleri üstleneceğini söyledi.

Kaynak, “İki marka adını birden sürdürmek istemiyoruz,” dedi.

1950 yılında İspanya’daki Franco diktatörlüğü döneminde bir devlet şirketi olarak kurulan Seat, 1986 yılında Volkswagen tarafından büyüyen otomotiv imparatorluğuna yönelik bir düşük maliyetli marka olarak satın alınmıştı.

Fakat Seat, 2020’den bu yana yeni bir model piyasaya sürmedi; bu, yeni ürünlerin hayatta kalmak için hayati önem taşıdığı bir sektörde oldukça uzun bir aralık.

Barselona merkezli marka, 2025 yılında Volkswagen’in küresel teslimatlarının %3’ünden azını oluşturdu.

Öte yandan, 2018’de piyasaya sürülen kardeş spor markası Cupra, geçen yıl ilk kez yıllık satışlarda Seat’i geride bıraktı.

Cupra, Seat-Cupra CEO’su Markus Haupt’un Mayıs ayında “oyunun kurallarını değiştiren” olarak nitelendirdiği yeni Raval dahil olmak üzere üç adet tamamen elektrikli model sunuyor. Buna karşılık Seat’in hiçbir tamamen elektrikli modeli bulunmuyor ve böyle bir plan da yok. Yöneticiler, markanın kârlı olmadığı için bir elektrikli araç programı için gereken yatırımı haklı çıkaramayacağını defalarca dile getirdiler.

Seat sendika lideri Matias Carnero, bunun istihdam üzerindeki sonuçlarından endişe duyuyor.

Canero, “Marka, elektrikli araçlara geçmediği için ortadan kaybolursa… ciddi bir sorunla karşı karşıya kalırız,” dedi.

Bağımsız otomotiv analisti Matthias Schmidt, “Uyarı işaretleri çoktan ortaya çıkmıştı. Volkswagen’in Seat ile devam etmeye hazır olmadığı belliydi,” dedi.

Analistler, Volkswagen’in yaşadığı bu ikilemin sektör genelinde giderek daha sık tekrarlanmaya başladığını belirtiyor.

Büyüyen otomobil üreticileri yeni ürünlere, teknolojilere ve markalara yatırım yapabilirken, satışları azalan şirketler genellikle zorlu seçimler yapmak zorunda kalıyor.

Car Industry Analysis’ten Felipe Munoz’un verilerine göre, Avrupa, ABD, Japonya ve Güney Kore’deki otomobil üreticilerinin yıllık kümülatif satışları, 2019 ile 2025 yılları arasında 12,6 milyon araç, yani %17 oranında düştü.

Bu düşüşün neredeyse yarısı Avrupalı üreticilere aitken, kaybedilen pazar payının büyük bir kısmını Çinli rakipler ele geçirdi.

Analistler, pandemi döneminden bu yana zayıf markaların baskı altına girmesinin tek nedeninin Çinli üreticiler olmadığını belirtiyor.

2025 yılında Avrupa’daki yeni otomobil satışları toplam 13,3 milyon adede ulaştı; bu rakam, ⁠2019 seviyelerinin hâlâ yaklaşık 2 milyon altında.

Fakat BYD, SAIC Motor ve Geely gibi Çinli otomobil üreticileri, fiyat rekabetini kızıştırarak ve köklü markaların hakimiyetini sarsarak, zaten zayıf talep, devasa elektrikli araç yatırımları ve küresel ticaret gerilimleriyle boğuşan geleneksel otomobil üreticilerini zorlu seçimler yapmaya zorluyor.

Bu konuda harekete geçen tek şirket Volkswagen değil. Stellantis, 14 markasından dördüne (Jeep, Ram, Peugeot ve Fiat) yatırımlarını yoğunlaştırıyor.

Analistler, dünyanın dördüncü büyük otomobil üreticisinin performansının zayıf olan markaları sonunda elden çıkarabileceğini öngörüyor.

Schmidt, “Bu, en güçlü olanın hayatta kalması olacak,” dedi.

Otomotiv sektörü daha önce de bir dizi birleşme dalgası yaşamıştı. Daha büyük rakipler, maliyetleri düşürmek ve yeni ürünlere kaynak sağlamak için gerekli ölçeğe ulaştıkça, birçok eski otomobil üreticisi piyasadan kayboldu.

Analistler, Çinli üreticilerin sektörün bir sonraki dönüştürücü gücü olarak ortaya çıktığını belirtiyor.

Fakat birleşmelerin sadece geleneksel oyuncularla sınırlı kalması pek olası görünmüyor. Çin’in otomobil pazarı, uzun süren ve ⁠en azından şimdilik durma noktasına gelen bir patlamanın ardından hâlâ kalabalık bir yapıya sahip.

Danışmanlık şirketi AlixPartners, şu anda Çin’de faaliyet gösteren 129 elektrikli araç markasından sadece 15’inin 2030 yılına kadar finansal olarak ayakta kalabileceğini öngörüyor.

Sektördeki bu büyük değişimin etkileri şimdiden hissedilmeye başlandı. Nissan yeniden yapılanma sürecine girerek üretim kapasitesini azaltır ve gelecekteki model planlarını kısıtlarken, Jaguar Land Rover ise işten çıkarmalara başladı.

AutoForecast Solutions’ın başkan yardımcısı Sam Fiorani, “Bunların hepsi küresel bir yeniden düzenlemenin parçası. Uzun vadede hem geleneksel oyuncuların hem de Çinli oyuncuların sayısı azalacak,” dedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Küçük bir köy, sığınmacıları gerekçe göstererek Birleşik Krallık’tan ayrılmak istiyor

Yayınlanma

İngiltere’nin güneydoğusundaki küçük bir köy, yakınlardaki bir askeri tesiste sığınmacıların barındırılmasına protesto etmek amacıyla sembolik olarak Birleşik Krallık’tan ayrılma yönünde oy kullandı.

Oxfordshire’daki Piddington köyü sakinleri, Birleşik Krallık İçişleri Bakanlığı’nın Savunma Bakanlığı’na ait bir tesiste 1.200’ün biraz üzerinde sığınmacıyı barındırma planına öfkelendi.

Yerel cemaat konseyi tarafından düzenlenen ve bağlayıcı olmayan referandumda 285 köylü ayrılma yönünde oy kullanırken, 26’sı kalma yönünde oy kullandı ve bir oy pusulası geçersiz sayıldı.

Bu oylama yasal bir geçerliliğe sahip olmasa da, tartışmalı bir konu karşısında yerel halkın muhalefetini ortaya koyuyor.

Konsey Başkanı Tim McNally, BBC’ye yaptığı açıklamada sonucun “demokrasinin işleyişine dair bir örnek” olduğunu ve köylülerin “dünyaya bir mesaj verdiğini” söyledi.

Kültür Bakanı Lisa Nandy, çarşamba sabahı Times Radio’ya yaptığı açıklamada, sonucun İçişleri Bakanlığı’na yönelik “ciddi bir hayal kırıklığını” gösterdiğini belirtti ve yoksul ile varlıklı topluluklar arasında “yükü paylaşmak gerektiğini” kabul etti.

Fakat Nandy, önceki Muhafazakâr hükümetten devralınan sığınma sistemindeki birikmiş iş yüküne dikkat çekti ve 2024’ten bu yana sığınma başvurularına ilişkin kararların hızlandırıldığını belirtti.

Bu adımın, başvurular değerlendirilirken geçici barınma ihtiyacını azaltması bekleniyor.

Nandy şunları ekledi:

“[Başarısız sığınma başvurusunda bulunanların] sınır dışı edilme sayısında rekor seviyeye ulaştık. Ayrıca bu yaz ilk kez [Manş Denizi’nden] küçük tekneyle geçişlerin azaldığını gördük. Dolayısıyla, devraldığımız sığınma kaosunu kontrol altına almak için çok sıkı çalışıyoruz.”

Bazı yerel sakinler, köylerinin daha geniş çaplı bir siyasi mücadelenin odak noktası haline gelmesinden endişe duyduklarını ifade etti.

Sağcı aktivist Danny Tommo, hükümetin bu konuda ısrarcı olması halinde, Patriot Platform (Vatansever Platform) grubunun takipçilerinin sığınmacıları durdurmak için köye akın edebileceğini öne sürdü.

Köy sakinlerinden Rachel, salı günü BBC’ye, “şimdiye kadar tanık olduğumuz düzeyde açık ırkçılıkla hiç karşılaşmadığını” söyledi.

Muhalefet partileri, Piddington’daki tartışmaya hemen dahil oldu. Reform UK milletvekilleri Suella Braverman ve Sara Pochin, referandum öncesinde köyü ziyaret etti.

Braverman, Piddington’daki insanların “dehşete kapıldığını” ve kimsenin “seslerini dinlemediğini” söyledi.

Pochin, “İşçi Partisi için açık sınırlar bir projedir. Fakat bu, diğer herkes için bir sorun ve özellikle de Piddington sakinleri için burada başa bela olacak büyük bir sorun,” dedi.

Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch da Piddington’daki yerel halkın endişelerini gündeme getirdi ve geçen ay Daily Mail gazetesinde, köyün bağımsız hale gelmesinin, hükümetin köyü nüfusunun dört katı kadar insanı kabul etmeye zorlamasından “sadece biraz daha az saçma” olduğunu belirtti.

Piddington’ın sembolik bağımsızlığının pratikte pek bir etkisi olmayacak fakat yerel halk, köyün adını değiştirmeyi veya yeni liderler seçmeyi önererek bu eylemi daha da ileri götürmeyi şimdiden gündeme getirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English