Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Dünya 1973’te sona erdi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, iddialı ve biraz da yanıltıcı başlığına rağmen tarihsel bir gerçeğe işaret ediyor. Yazar, bildiğimiz anlamıyla kapitalizmin 1973’te sona erdiğini ilan ediyor aslında. Fakat bu bildiğimiz kapitalizm, aslında bir anomaliydi de: Kapitalizmin sözde ‘Altın Çağ’ı, savaşın neden olduğu ‘yaratıcı yıkım’ın, nazizmi yenen Sovyetler Birliği’ne ve batıda iktidarın eşine gelmiş silahlı komünistlerin ve işçilerin korkusuna verilen cevabın bir sonucuydu. Bir başka açıdan, bildiğimiz anlamıyla kapitalizmin, aslında 1914 veya 1917’de sona erdiğini de ilan edebiliriz. Periyodizasyon tartışmasını bir kenara bırakırsak, her şeye rağmen, 1970’li yılların emperyalist-kapitalist sistem için bir dönüm noktası olduğu kesindir: Batılı ekonomiler durgunluğa girmiş, başta Fransa olmak üzere büyük işçi grevlerine bugünden bakıldığında ideolojik yönelimi tartışmalı öğrenci hareketleri eklemlenmiş, Portekiz-İspanya-İtalya-Yunanistan hattında devrimci krizler yaşanmış, Vietnam’da sarı benizli yoksul bir halk komünistlerin öncülüğünde ABD’yi yenmiş, emperyalist sistemin yöneticileri gerçekten yolun sonuna geldiklerine dair karamsar görüşler dile getirmeye başlamışlardı. 1970’lerde kapitalizmin yaptığı karşı-hamlenin sonuçlarını bugün hâlâ yaşıyoruz; hatta belki o dönemin de sonuna geldik. Kapitalizmin bugün ne olduğuna ve küresel olarak nasıl düzenlendiğine ilişkin tartışmalar için makalenin önemli olduğunu düşünüyoruz. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Dünya 1973’te sona erdi

Alex Hochuli
The New Statesman
23 Ağustos 2023

Batı çöküşte. On yılı aşkın bir süredir devam eden popülist isyanların ardından küresel bir salgın ve Doğu Avrupa’ya savaşın geri dönmesi, bu fikrin yaygınlaşmasına, hatta kabul görmesine neden oldu.

Bu anlatılar, genellikle kaybolan değerlere özlem duyan siyasi sağı da etkiliyor. 1950’leri hatırlayın: uzlaşı toplumu, özelleştirmecilik ve geleneksel cinsiyet rolleri – her şeyin dağılmadan önceki haline dair bir arkadyen vizyon. Daha sağda ise uygarlığın çöküşü genellikle ırksal paranoyalarla, ulusal gücün kaybına yakılan ağıtlarla ve Oswald Spengler’e selam göndermelerle süslenir.

Fakat solun, en azından refah devletçi kisvesi altında, kendi nostaljileri var. Thatcher ve Reagan’dan önceki döneme bakar. O zamanlar devlet daha fazla hak sağlardı, sendikalar daha güçlüydü ve demokrasi daha sağlamdı. Thatcher ve Reagan daha fazla kişisel özgürlük ve iktisadi büyüme vaat ettiler ama bunun yerine eşitsizlik getirdiler. Bir başka çöküş hikayesi. Radikal-liberal kültür savaşçıları bile geriye bakar. Irksal, cinsel ve toplumsal cinsiyet baskılarına karşı çıkarken, sanki son yarım yüzyıl hiç yaşanmamış gibi davranırlar.

Hem sol hem de sağ, savaş sonrası dönemin kesinliklerine geri dönmek için can atıyor. Hepsi de o dönemde her şeyin daha iyi olduğunu inandırıcı bir şekilde savunabilir. Hepsinin çizdiği resim aynı, sadece tuvalin farklı bir bölümüne odaklanmayı seçiyorlar. Bu çöküş anlatıları, güçlü, sürekli iktisadi büyüme ve insani gelişme ile desteklenen bir toplumsal düzenin kaybına tanıklık etmektedir.

Ve Batı’da bu düzen 1973’te sona erdi. Bu çöküşe ilişkin bilincin yaygınlaşması için 50 yıl geçmesi gerekti.

1973 yılı Batı’nın asla toparlanamadığı bir yıl oldu. OPEC tarafından tetiklenen petrol şoku ucuz enerjinin sonunu getirmiş, ardından gelen enflasyon ve iktisadi yavaşlama, politika yapıcıları yeni, liberal çözümlere ulaşmaya itecek bir kriz yaratmıştı. Pinochet’nin o yıl Şili’de gerçekleştirdiği darbe, bu karşı saldırının ilk acımasız salvosuydu. Amerika Birleşik Devletleri’nde Richard Nixon’ın ikinci dönem başkanlığı için göreve başlaması, 1968’de zirveye ulaşan radikal enerji dalgasının sona erdiğini gösteriyordu. Radikaller bunun yerine siyaset ve ekonomiyi içinden çıkılmaz bularak enerjilerini kültürel meselelere yönlendirdiler. Bu, siyasi çekişmeyi, benlik ve varlık, kimlik sorularının güvenlik, zenginlik ve bunların dağılımı sorularının önüne geçtiği bir zemine taşımak anlamına geliyordu. Kültürel ilerlemecilik ve onun muhafazakâr tepkisi elli yıl boyunca şablon olacaktı. Amerika’da kitlesel hapsetmelerin katlanarak artması da o yıl başladı ve artık toplumsal sorunları daha kapsayıcı bir toplum yoluyla çözebileceğine inanmayan bir topluma tanıklık etti.

Teknolojik ilerlemeler ulaşım ya da inşaattan ziyade giderek iletişim ve sağlıkla ilgili hale gelecekti. İşte dijital çağın tohumları ve Batı’nın içe döndüğünün ve giderek daha da atomize hale geldiğinin teyidi. İlk cep telefonu görüşmesi 1973 yılında yapıldı. Eğer bu çöküş modellerini özetleyen tek bir görüntü istiyorsanız, Amerika Birleşik Devletleri’nde ücretlerin üretkenlikten farklılaşmasını gösteren ünlü timsah grafiğini düşünün: birincisi durgunlaşırken, ikincisi büyümeye devam etti. Timsahın çenesinin menteşesi? 1973 yılı.

Son 50 yılın bilançosu çok açık. Batılı siyasi kurumlar, resmi olarak aynı görünseler bile artık halkın iradesine yanıt vermiyor. Batı toplumları bunalmış ve atomize olmuş durumda; demagoglar için kolay bir av. Batı kültürü metalaşma ile düz ve cansız hale gelmiştir. Batı ekonomileri durgun: üretkenlik, ücretleri büyük ölçüde aşmış olsa da, üretkenlik artışı azaldı ve maddi ilerlemenin eski bir Apple ürününün son versiyonundan biraz daha fazlasını ifade ettiği bir zamanda toplumu daha da eşitsiz halde bıraktı.

Pek çok kişi tüm bunları ‘neoliberalizm’ adlı büyük kovaya atıp bu konuyu kapatmayı düşünebilir. Bu da son elli yılda yaşanan sıkıntıların sadece yanlış bir politika dönüşünün hikayesi olduğunu gösteriyor. Eğer bu durum tersine çevrilirse, Batı eski görkemli günlerine geri dönebilir.

Savaş sonrası düzene geri dönülmesi artık imkansızdır. Bu tarihsel olarak benzersiz bir düzenlemeydi. İkinci Dünya Savaşı’nda sermayenin yok edilmesi nedeniyle yüksek büyüme ortaya çıkmış ve dünya ekonomisi 1951’den 1973’e kadar yılda %5 büyümüştür. Bu rakam şimdi en iyi ihtimalle %3 civarında seyrediyor. Kişi başına düşen gelirdeki büyüme ise yılda %1,5’e kadar düşmüştür. İşçi sınıfının düşük işsizlik ve dayanıklı tüketim mallarının yaygınlaşmasıyla güven kazandığı, elitlerin ise savaş deneyimi ve devrim tehdidiyle disipline edildiği savaş sonrası Batı siyasi uzlaşısı artık mevcut değil. Bu düzenlemeleri geri getirmek için aynı ölçekte başka bir savaş gerekecektir. Bu dönemi Batı’nın ‘nasıl olması gerektiğine’ dair bir temel olarak görmek büyük bir hatadır. Hem solda hem de sağda bunu yapanlar, tarihsel bir istisnayı bir idealle karıştırmaktadır. Bu koşullara geri dönülmesinde ısrar etmek sadece nostaljidir.

Batı’nın 1973’te sona erdiğini öne sürerken, bunun mümkün olan tüm dünyaların en iyisi olduğunu kastetmiyorum. O dönemde siyaseten aktif olan hiç kimse tahminlerinde bu kadar iyimser olamazdı. Batı demokrasilerine ırksal ve cinsel baskı damgasını vurmuştu; işçi ücretleri artmış olsa da o dönemde hayatın büyük bir kısmı boğucu görünüyordu. Hem 1960’ların Yeni Solcu öğrencilerinin yabancılaşmaya karşı isyanları hem de bireysel özgürlük adına Thatcher-Reagan karşı devrimi bu sıkışmışlık duygusuna tanıklık ediyordu. Gerçekten de 1970’lerin krizi aynı zamanda bir aşırı talep kriziydi. ‘Stagflasyon’ bu çelişkiyi yansıtıyordu: devlete yüklenen talepler ile artık malları tedarik edemeyen bir ekonominin birleşimi.

Batı’nın çöküşünün mutlak olmaktan ziyade çoğunlukla göreceli olduğu doğrudur. Batı’nın kaybı başkalarının kazancı olmuştur. Yoksulluk istatistikleri veya benzer göstergeler dikkate alındığında, dünyanın Steven Pinker’larının ısrar etmeyi sevdiği gibi, genel küresel tablo çok kötü görünmüyor. Fakat muhasebenizden Çin’i çıkardığınızda, birdenbire yukarı doğru fırlayan çizgiler oldukça düz görünüyor.

Karanlık gerçek şu ki, küresel bir yavaşlama ve ekonominin yeniden yapılandırılmasıyla karşı karşıyayız ve dünyanın büyük bir kısmının bunu yakalaması pek mümkün görünmüyor. Batı kendi kalkınma yolunun sonuna geldi, ama diğer pek çok ülke de öyle. Yoksul ülkelerin sanayileşmek için çok az fırsatı var; birçoğu asla orta gelirli ülke olamayacak. Orta gelirli ülkeler ise kendilerini bir tuzağın içinde buluyor: artan maliyetler ve azalan rekabet gücü. Batı’nın on yıllar önce bir bütün olarak yapmaya başladığı gibi sanayisizleşiyorlar.

Ve burada, yine, 1973’e dönüm noktası olarak dönüp bakabiliriz.

1970’lerin başında Bretton Woods uluslararası mali sistemi sona erdi. Nispeten istikrarlı küresel iktisadi düzen çözülmeye başladı. Sermaye kontrolleri gevşetilirken, 1973’te petrol fiyatlarındaki artış petrodolarların yeni mali piyasalara akmasına yol açtı. Uluslararası sermaye piyasalarının patlayıcı bir şekilde büyümesi, aslında uluslararası ilişkilere yeni bir faktörün girmesiydi; bu faktör neredeyse dağıtılmış ama küresel bir egemen haline gelecekti: küresel finansın dev vampir kalamarı. Çeşitli fonlar, bankalar ve piyasalardan oluşan ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi önemli yardımcılar tarafından desteklenen bu kurum, ulusal kalkınma yörüngeleri üzerinde nihai hakem haline gelecekti.

Bir süre için bu yeni sermaye piyasaları, egemen devletlerin güçlü büyümenin devam edeceği beklentisiyle borçlanmalarına olanak sağladı. Fakat daha sonra ABD, 1979 yılında Volcker Şoku olarak bilinen bir olayla faiz oranlarını yükseltti. Bu borcu ödemek dayanılmaz hale geldi ve Latin Amerika ve ötesinde ‘kayıp on yıla’ yol açtı. Brezilya yeni eğilime iyi bir örnektir. 1960’tan 1980’e kadar kişi başına düşen reel GSYİH yüzde 140’tan fazla artmıştır. 1980’den 2000’e kadar ise yüzde 20’den daha az büyüdü. Devlet borç krizleri yinelenen bir olgu haline geldi. Küresel finansın dokunaçları sırayla bir dizi ülkeyi boğdu: Meksika, Brezilya, Arjantin, Tayland, Endonezya, Rusya, Arjantin (tekrar), Yunanistan ve daha fazlası.

Bu dönem başka bir dönüm noktasına da işaret ediyordu. Küresel eşitlik hayalinin sonunu getiren sadece borç yükü ve finansın küreselleşmesi değildi. Kauçuk, petrol ve çelik gibi şeylere dayanan türden sanayi (örneğin otomobil üretimi) katma değerli malların öncüsü olmaktan çıktı. Gerçekten yüksek değerli mallar, fikri mülkiyet haklarıyla korunarak giderek daha fazla gayrimaddi hale geldi. Oyuna girmesi engellenen ama Çin tarafından geride bırakılan birçok orta gelirli ülke korkutucu bir eğilim içine giriyor: ‘Erken sanayisizleşme.’

İngiltere ya da ABD’de sanayisizleşmenin uzun vadeli olumsuz etkileri hakkında –başlangıçta soldan ama şimdi giderek popülist sağdan– duyduğunuz tüm şikayetleri hatırlayın. Şimdi aynı süreçten geçtiğinizi ama çok daha düşük bir gelir seviyesinde olduğunuzu düşünün. Zamanın bir noktasında sanayileşmiş olacak kadar şanslı fakat bu süreci sadece geçmiş zamanda bilecek kadar şanssız orta gelirli ülkeler için gerçek budur.

Şimdi sanayinin büyümediğini ve istihdam sağlamadığını hayal edin, ama eski moda tarım da ortadan kalktı ve kitlelerin kırsalı terk edip şehre taşınmasına neden oldu. Sadece hizmet sektöründe güvencesiz işlerin sunulduğu tarımsızlaşma ve sanayisizleşme, coğrafyacı Mike Davis’in gecekondular gezegeni olarak adlandırdığı durumla sonuçlanıyor.

Bu, Güney Afrika ya da Brezilya, Senegal ya da Myanmar’daki –ya da İspanya ya da Belçika’daki– ortalama bir işçinin 1973’te maddi olarak daha iyi durumda olduğu anlamına gelmiyor. Ne de olsa o dönemde pek çok yeni devlet kendi ayakları üzerinde durmaya çalışırken, özgürlük hareketleri emperyal saldırganlık ve ölüm mangalarıyla karşı karşıyaydı. Yaşam standartları geçtiğimiz 40-50 yıl içinde iyileşti. Fakat, en önemlisi, genellikle beklenenden çok daha az ve bazı durumlarda neredeyse hiç iyileşmedi.

Aslında, her şeyi düz ampirik bir şekilde ölçmeye çalışmamalıyız. Dünya, Dünya Bankası tarafından üretilen bir grafik değildir. Olan, olabilecek olanı da içerir. Bir çağın ne kadar olasılık içerdiği, sunduğu şeylerin gerçekliği kadar önemlidir. Sadece maddi –ve aslında ahlaki– ilerlemenin birikimine değil, aynı zamanda bir çağın ne kadar filizlendirici olduğuna, farklı gelecekler için hangi yolları açık tuttuğuna da bakmalıyız.

Bu anlamda 1973, gerçekte ya da beklentide –ya da her ikisinde de– gerilediğimiz bir tür zirve olarak hizmet edebilir. Gelişmiş Batı ülkeleri için olağanüstü büyüme ileriye dönük bir yolu işaret ederken, daha az gelişmiş olanlar için kapitalist gelişme ve yetişme gerçek bir olasılık olarak görünüyordu. Soldakiler için sosyalizm, ister mevcut rejimleri taklit etsin isterse tamamen yeni bir şey olsun, ulaşılması gereken bir sonraki aşamaydı.

Bugün görünen o ki, sınırlı hırslar da bu duruma ortak oluyor. Sınırlı beklentiler siyasi liderler üzerindeki baskıyı azaltıyor. Çözümlere sahip olmadıklarına ya da olamayacaklarına inanıyor olabiliriz, fakat bu, baskı uygulamak, türümüzün çoğuna zarar veren küresel bir düzenin ötesine işaret etmeye başlamak için daha fazla neden demektir.

İktisatçı Marc Levinson bir keresinde Altın Çağ’ın 1973’te sona erdiğini gözlemlemiş fakat ‘hükümetlerin tam istihdam, istikrarlı iktisadi büyüme ve yükselen yaşam standartları sağlamak için neler yapabileceği konusunda gerçekçi olmayan beklentiler’ içinde bırakıldığımızı belirtmişti.

Gerçek şu ki çok az şey talep ediyoruz. Borç yükü altındaki yoksul ülkeler IMF ve kreditörlerin isteklerini yerine getiriyor. Kriz içindeki Güney Avrupalılar, herhangi bir büyüme ihtimalini açıkça engellediği halde Avrupa’nın ‘birlik’ yapılarına bağlı kalmaya devam ediyor. Amerikalılar iki partili sistemin ve küresel ticaret sisteminin ötesinde bir şey olmadığını kabul ediyor.

Yoksul ülkeler, esas olarak zengin azınlığa hizmet eden küresel bir sistemden kurtulmaya çalıştıklarında ezilirler. Bu nedenle çok azı bunu dener. Zengin ülkeler ise şimdiye kadar radikal bir kopuşun getireceği yıkımı –siyasi irade çağrılsa bile– kabullenmeye yanaşmadılar. Brexit’te gördüğümüz de buydu: elitler her şeyi eskisi gibi tutmaya çalışırken anayasal değişiklik iktisadi bir hesaplaşmaya yol açmadı. Britanya’da yeni bir kalkınma projesi ölü doğdu.

Levinson bugün ‘seçmenlerin popülist liderlerin yavaş büyüyen ekonomileri nasıl yeniden harika hale getireceklerini bileceklerini umarak yeniden sağa döndüklerini’ belirtiyor, fakat daha iyisini yapacaklarına inanmıyor. Muhtemelen hayır, ama sorun bunu yapmaları yönündeki talep değil. Daha fazla ulusal özerklik ve halk egemenliğinin olduğu bir dünya hayali de değil. Söz konusu olan, hem onların hem de bizim hırs ölçeğimizin yetersiz kalmasıdır.

1973’e geri dönüş yok. Ancak çöküşümüz üzerine, bunların hepsinin ‘kayıp on yıllar’ olduğu gerçeği üzerine düşünebilirsek, bu yeni bir düşünceyi kışkırtmaya hizmet edebilir. 1973, yeniden ele geçirilmesi gereken ideal bir dünyayı değil, daha büyük olasılıklara sahip bir dünyayı hatırlatmalıdır.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English