Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Foreign Affairs: İsrail’in Trump’ın koşulsuz desteği hakkındaki varsayımları safça

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız Atlantik Konseyi’nde kıdemli araştırmacı olan Shalom Lipner tarafından kaleme alınan makale İsrail yönetiminin yeni Trump döneminden beklentilerine odaklanıyor. 1990-2016 arasında İsrail Başbakanlık Ofisi’nde çalışmış bir isim olan Lipner’in Foreign Affairs’te yayınlanan bu yazısında yüzeysel bakınca oldukça mantıklı görünen bu beklentilerin gerçekleşmeme olasılığının yüksek olduğuna hatta safça olduğuna işaret ediliyor. Makalede Trump’ın dış politikadaki pragmatik ve izolasyonist tutumunun, İsrail’e sağlanan desteği sınırlandırma riski taşıdığına dikkat çekiliyor. Makalede Hamas, Hizbullah ve 7 Ekim’le ilgili “terör” tanımları gibi katılmadığımız birçok nokta olmakla birlikte makale genel beklentinin Trump’ın İsrail’e koşulsuz destek vereceği yönünde olduğu bir dönemde bu genel ön kabulü sorgulaması açısında dikkate değer:

***

İsrail’in Trump yanılgısı

Netanyahu’nun Orta Doğu’yu yeniden şekillendirme hedefinin başarı şansı düşük.

Shalom Lipner

Donald Trump’ın ABD başkanlık seçimlerindeki zaferi İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu için daha iyi bir zamana denk gelemezdi. Hamas’ın 7 Ekim 2023’te gerçekleştirdiği terör saldırısının üzerinden 13 aydan fazla bir süre geçtikten sonra İsrail yükselişe geçti. Yılın başından bu yana İsrail hem Hamas’ın hem de Hizbullah’ın üst düzey liderlerinin çoğuna suikast düzenledi, saflarını bozdu ve İran’a hassas saldırılar düzenledi. Netanyahu, 7 Ekim’den sonra halk desteğinin dibe vurduğunu gördükten sonra popülaritesinin yeniden yükselmeye başladığını gördü.

Şimdi Netanyahu ve hükümeti Orta Doğu’nun kapsamlı bir şekilde yeniden şekillenmesi için nadir bir fırsat görüyor. Ateşkes çağrılarına direnen Netanyahu, aşırı sağ kanadının güçlü baskısıyla, ne kadar uzun sürerse sürsün “tam zafer” peşinde koşmaya kararlı. Bu yaklaşım, Gazze savaşını sürdürmeyi, Gazze Şeridi’nin kuzeyinde uzun vadeli bir İsrail güvenlik varlığının altyapısını oluşturmayı; Lübnan’a yeni bir düzen dayatmayı; İran’ın Irak, Suriye ve Yemen’deki vekillerini etkisiz hale getirmeyi ve nihayetinde İslam Cumhuriyeti’nin nükleer tehdidini ortadan kaldırmayı kapsıyor. Netanyahu’nun yönetimindeki koalisyonun bazı üyeleri de iki devletli çözüm ihtimalini sonsuza dek ortadan kaldırmayı hedefliyor. Netanyahu aynı zamanda Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin eninde sonunda İsrail ile normalleşmeyi kabul edeceğini düşünüyor. Trump’ın Beyaz Saray’a dönmesiyle birlikte Başbakan ABD’nin kendisini destekleyeceğinden emin.

Bu plan cazip ve hatta belli bir mantık taşıyor: Ne de olsa Trump İsrail’de, uluslararası normlar ve kurumlarla -ve ihtiyatlı davranmaya- Demokrat selefinden çok daha az önem veren sadık bir İsrail destekçisi olarak görülüyor. Dahası, Trump; İran’a yönelik “maksimum baskı” kampanyasını sürdürme ve İbrahim Anlaşması’nın genişletilmesine öncelik verme planlarını şimdiden duyurdu.

Ancak bu varsayımlar -hem silah gücüyle neyin mümkün olabileceği hem de Trump yönetimin bunu ne derece destekleyeceği konusunda- tehlikeli bir şekilde abartılıyor. Siyasi ya da diplomatik düzenlemeler olmadan kazanılan taktiksel askeri başarılar kalıcı güvenlik sağlayamaz. İsrail kendini birden fazla sıcak savaşın ortasında ve Gazze ile Lübnan’daki büyük bir sivil nüfusun refahından sorumlu bir durumda bulabilir. Arap dünyasının desteğini kazanmak, Hamas ve Hizbullah’ın yenilgiye uğratılmasından daha fazlasını gerektirecek ve İsrail’in mevcut sağcı hükümeti iktidardayken bu destek pek olası görünmüyor. Öte yandan, Trump son derece öngörülemez bir lider ve onun desteğine güvenerek kumar oynayan İsrail kendisini dünya sahnesinde yalnız halde bulabilir. Başbakan kalıcı bir zafer kazanma çabasıyla İsrail’in durumunu daha da belirsiz hale getirebilir.

BÜYÜK FİKİR!

Trump’ın iktidara gelişi, bölgesel dinamiklerin nihayet İsrail’in lehine dönmeye başladığı bir döneme denk geliyor. Hamas’ın menfur saldırısı karşısında gafil avlanan İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), Gazze’de bir yılı aşkın süredir devam eden yoğun operasyonlar sırasında Hamas’ın komuta yapısını çökertti ve kabiliyetlerini neredeyse tamamen yok etti. Savaş başlamadan önce Hamas’ın övündüğü 24 taburun tamamı ve örgütün tünel ağının önemli bir bölümü devre dışı bırakıldı. Ekim ayında Yahya Sinvar’ın öldürülmesiyle birlikte Hamas’ın bir daha böyle bir katliam yapma ihtimali neredeyse sıfırlandı.

İsrail, İran’ın “direniş ekseni”nin merkezi ve en güçlü kolu olarak görülen Hizbullah’a da benzer bir darbe indirdi. Hizbullah’ın genel sekreteri Hasan Nasrallah’ın yanı sıra örgütün üst düzey yöneticilerinin çoğunu öldüren İsrail’in Lübnan’a düzenlediği kara harekâtı Hizbullah’ın devasa füze ve roket stokunu büyük ölçüde tüketti. Aynı zamanda, İsrail uçakları Suriye üzerinde sık sık operasyonlar düzenledi ve hatta 1,000 milden fazla uzaklıktaki Yemen’deki Husi altyapısını bombaladı. Son olarak, İsrail’in Ekim ayında gerçekleştirdiği hassas saldırılarla askeri tesisleri büyük zarar gören İran’a darbe vuruldu: İsrail, üç dalga hava saldırısını içeren operasyonda, İran’ın çeşitli bölgelerinde nükleer silah araştırma laboratuvarları, balistik füze üretim tesisleri, hava savunma sistemleri ve füze fırlatma rampalarını etkisiz hale getirdi.

Kasım’daki ABD seçimlerinden önce, bu askeri kazanımlar ABD ile artan gerilimler pahasına elde edildi. Biden yönetimi İsrail’i askeri, ekonomik ve diplomatik olarak desteklemiş olsa da- ABD başkanının savaş zamanında İsrail’i ilk kez ziyaret etmesi dahil- İsrail’in savaşı yürütme biçimini sık sık onaylamadığını gösterdi ve ABD Başkanı Joe Biden sık sık Netanyahu ile doğrudan anlaşmazlığa düştü. Netanyahu hükümetinin ateşkes müzakerelerine ilgi göstermemesi ve Gazze’de insani yardım dağıtımını genişletme konusundaki isteksizliği nedeniyle sürekli çatışmalar yaşandı. Başbakan için, Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in seçim zaferi Washington’la daha da fazla gerilime, hatta belki de ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin sınırlanması anlamına gelebilirdi.

Trump, Batı Şeria’nın ilhakına şartlı destek verecek

Buna karşılık Netanyahu ve müttefikleri yeni Trump yönetiminin İsrail’e kayıtsız şartsız ABD desteği getireceğini öngörüyor. Bu varsayım, İsrail’in yükselen sağ kanadının en yayılmacı, hatta mesihçi heveslerini yeniden alevlendirdi; IDF düşmanlarını yok ettiğinde, İsrail karşıtlarının İsrail’i yenmeye çalışmanın beyhudeliğini anlayacağını ve onunla barış arayışına gireceğini umuyorlar. İsrail, Batı Şeria ve Netanyahu’nun bazı koalisyon ortaklarına göre Gazze üzerindeki hakimiyetini güçlendirecek. Herkes -en azından bölgedeki tüm önemli oyuncular- sonsuza kadar mutlu yaşayacak.

İşin pratiğine gelince Netanyahu’nun zümresi Gazze’nin ne kadar tahrip edilirse edilsin Hamas’ı ezip geçmeye devam etme niyetinde. Şimdi İsrailli liderler, Ekim ayında Netanyahu’ya işi bitirmek için “ne yapman gerekiyorsa yap” tavsiyesinde bulunan Trump’ın desteğine de güveniyor. Ayrıca İsrail hükümeti, Gazze’de savaş sonrası yönetim için ciddi bir plan yapmaya pek yanaşmadı; Filistin Yönetimi’nin geri dönmesi çabalarını da engelleyerek IDF’nin süresiz olarak bölgede kalacağı sinyalini verdi. Netanyahu’nun kabinesindeki üyeler, Gazze’nin yeniden inşasını engellemek, bölgede Yahudi yerleşimlerini kurmak ve Batı Şeria’nın ilhakı için hevesle baskı yapıyor.

İsrail, Hizbullah’ın etkisiz hale getirilmesini Lübnan’ı yeniden şekillendirme yönünde daha geniş bir hamleye dönüştürmeye çalışıyor. Trump’ın rahatsız edici bir sorun olarak gördüğü anlaşılan bu konuyu ele almadaki öngörülemezliği, süreci Trump göreve başlamadan tamamlamak için bir teşvik oluşturuyor. İsrail, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararını (2006’da Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşı sona erdirmek için hazırlanmıştı) genişletilmiş bir şekilde yeniden uygulamayı kabul ediyor. Bu genişletme, anlaşmanın ihlal edilmesi halinde IDF’nin Lübnan’da operasyon yapma özgürlüğünü garanti altına alıyor. İsrail ayrıca güçlendirilmiş Lübnan ordusunun nihayetinde Lübnan’ın güneyinde tam otorite kurabileceğini umuyor.

Bu cesur projenin kilit noktası, İsrail’in İsrail’in ek müttefikler kazanarak ekibini genişletmesi olacak. Kızıldeniz’deki Husi korsanlığı, ABD’yi ve Birleşik Krallık’ı Yemen’deki Husi mevzilerine füze saldırıları başlatmaya yönlendirdi.  İsrail hükümeti, İran’ın nisan ayında düzenlediği büyük füze saldırısı sırasında Fransa, Birleşik Krallık ve ABD’nin yanı sıra, daha dikkat çekici bir şekilde Ürdün, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen uluslararası desteği hatırlayarak bu dayanışmayı genişletmek istiyor.

İsrail bu örneklerin üzerine bir şeyler inşa etmeyi ve bu işbirliğini genişletmeyi umuyor. Bu bağlamda, ABD ve BAE, Gazze için nihai bir uluslararası misyonda önemli roller oynayabilir (ancak Emirlikler, yalnızca Filistinliler tarafından resmi olarak davet edilirlerse katılacaklarını belirtti). İsrail’in tek başına hareket etmeyi tercih etmeyeceği bir diğer alan da İran. Tahran’ın nükleer programının çökertilmesi ve İslami rejimin devrilmesiyle sonuçlanacak, ABD öncülüğünde İran’la askeri bir çatışma senaryosu ana akım İsrailli yöneticiler tarafından benimsenmemiş olsa da aşırı sağ arasında tartışmalara yol açıyor.

Netanyahu hükümeti son perdede, bu gelişmelerin diğer bölgesel güçlerin İsrail ile kalıcı bir uzlaşmaya varmasına neden olacağını umuyor. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın, ilişkileri normalleştirmek için sıraya giren Arap ve İslami yöneticilere öncülük edeceğini düşünüyorlar. Bu hesaba göre, ilk yönetimi sırasında Suudiler ve Körfez’deki komşularıyla verimli ilişkiler geliştiren Trump, İsrail’in elindeki en önemli koz olacak. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir gibi koalisyonun radikalleri, Washington’un İsrail hükümetinin istediğini yapmasına izin vermesiyle, geleneksel destekçilerinden yoksun ve ellerinde çok az seçenek kalan Filistinlilerin kendi şartlarını kabul etmek zorunda kalacağını iddia ediyor. Bu da muhtemelen siyasi haklar olmadan medeni hakların tanınması ve İsrail yerleşimlerinin dokunulmaz kalması anlamına gelecek.

DAHA FAZLA SAVAŞ İÇİN SAVAŞ

Netanyahu’nun sağcı koalisyonunun hırslarının şu anda neden bu kadar güçlü olduğunu anlamak için Trump’ın İsrail’de nasıl algılandığını kavramak gerekiyor. Birçok İsrailli, Netanyahu’nun bir zamanlar “İsrail’in Beyaz Saray’da sahip olduğu en büyük dost” olarak ilan ettiği bir adam tarafından yönetilen yeni ABD yönetiminin ülkelerini koşulsuz destekleyeceğini düşünüyor. Trump’ın dış politika ekibine sağlam İsrail yanlısı isimler ataması -Senatör Marco Rubio’yu dışişleri bakanı, eski Guvernör Mike Huckabee’yi İsrail büyükelçisi ve Temsilci Elise Stefanik’i Birleşmiş Milletler büyükelçisi olarak aday göstermesi- bu görüşü daha da güçlendiriyor.

Trump’ın barometresi İsrail

İsrailli yetkililer, Trump’tan gelecek bir onayın yanı sıra, diğer başkentlerden İran’a baskıyı artırma planlarına yalnızca minimum düzeyde direnç geleceğini umuyor. Ağustos ayında Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık Tahran’ı ve müttefiklerini, İran’ın gerilimi daha da tırmandırması halinde bundan sorumlu tutacakları konusunda uyardı. İsrail’in bölgesel ortaklarından gelen diğer güven verici işaretler de dikkat çekiyor; bu ortaklar da İran destekli saldırganlık tehdidi altında. İsrailli yetkililer, İbrahim Anlaşmaları’nın geçen yılki savaş sürecine rağmen ayakta kalmasını ve ABD ile Suudi Arabistan yetkilileri arasında Riyad’ın nihayetinde bir anlaşmaya ikna edilebileceğine dair ısrarlı konuşmaları yakından takip ediyor.

Bu dış etkenlerin yanı sıra Netanyahu, koalisyonunun baskılarını da göz ardı edemez. Çünkü onların desteği olmadan görevde kalması mümkün değil. Bu baskıyı en güçlü şekilde oluşturanlar ise, bir zamanlar geleneksel siyaset için fazla radikal kabul edilen sağcı ideologlar Smotrich ve Ben-Gvir. ABD seçimlerinden bir hafta sonra Smotrich, Trump’ın dönüşünün “Tanrı’nın yardımıyla 2025’in Yahudiye ve Samiriye’de [Batı Şeria] İsrail için egemenlik yılı olacağı” anlamına geldiğini ilan etti. Netanyahu’nun siyasi olarak hayatta kalma içgüdüleriyle eşgüdüm sergileyen bu amansız ısrarlar, IDF’nin saldırısını sonlandırmasını tercih eden güvenlik kurumu üyeleri için sürekli bir engel teşkil ediyor.

Bu görüşler İsrail’de bir ölçüde destek bulmuş durumda. İsrail’in güvenliğine yönelik 7 Ekim öncesi radikal grupların IDF’nin + periyodik operasyonlarıyla kontrol altında tutulabileceği fikrine dayanan “çim biçme” stratejisi gibi yaklaşımların yetersiz olduğuna dair büyük ölçüde görüş birliği var. Pek çok İsrailli artık toplumun zaten tamamen seferber olduğu bir durumda, sürekli savaşın güvenliği sağlamak ve sürdürmek için en iyi yol olabileceği sonucuna varıyor. Son aylarda bu yaklaşımı güçlendiren bir diğer etken, IDF’nin taktiksel başarıları oldu. Bu başarılar, kamuoyunda daha fazlasını isteme iştahını artırdı. Son birkaç ayda Hamas ve Hizbullah’a karşı elde edilen kazanımlar -Gazze ve Lübnan’daki kara operasyonlarının başarısız olacağı yönünde uyarıda bulunan Biden yönetimi yetkililerinin öngörülerine rağmen- bu örgütlerin son kalıntılarını da yok etmek isteyenleri destekler nitelikte. Bu durum, sivil kayıplar ve barışın ertelenmesi pahasına gerçekleşse bile bu görüşü güçlendirdi.

İsrail parlamentosu Knesset’teki muhalefetin etkisizliği göz önüne alındığında, Netanyahu savaşa fazla bir engelle karşılaşmadan devam edebildi. Başsavcı ve İsrail’in güvenlik teşkilatı Şin Bet’in şefi dahil olmak üzere ülkenin olağan güvenlik sorumlularının çoğu savunmaya çekildi. Başbakan için uzun süreli savaş operasyonları, İsrail’in kaybedilen caydırıcılığını yeniden tesis etmek ve 7 Ekim’de ve sonrasında gösterdiği kötü performanstan dikkatleri başka yöne çekmek gibi ikili bir amaca hizmet ediyor. Gazze’deki İsrailli esirlerin ailelerinin protestoları bile ciddi bir engel oluşturmadı. Bu aileler aylardır -Biden’ın güçlü kişisel teşvikiyle- bir rehine anlaşması yapılması çağrısında bulunuyorlar ve kayda değer bir halk desteğine de sahipler. Ancak Netanyahu, Hamas’ın esir değişimi şartlarına karşı çıkanlardan ve sağ kanadındaki destekçilerinden aldığı güçle bu direnişi aşmayı başardı. Ayrıca Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte, ABD’nin İsrail’e askeri operasyonlarını sonlandırması yönünde daha az, hatta hiç baskı yapmayacağı varsayılıyor.

“MAGA”YI YANLIŞ ANLAMAK

Ancak Netanyahu ve müttefikleri bu büyük hedefleri baltalayan sayısız sorunu hafife alıyor. Bir kere İran ve vekilleri ortadan kaybolmayacak. Hamas, Hizbullah ve Husiler daha şimdiden direnç göstermeye ve yeniden toparlanmaya başladılar. Ellerinde hala önemli bir ateş gücü var ve İsrail’i her gün yüzlerce roket, balistik füze ve insansız hava araçlarıyla vurarak İsraillileri öldürme ve mülklerini tahrip etmeye devam edebiliyorlar. Bu gruplar İsrail’in hava savunmasını alt etmekte başarısız olsalar da genel bir tahribat yaratmayı, İsraillileri sürekli olarak sığınaklara doldurmayı ve hayatlarının akışını bozmayı başardılar. Bu grupların yakın zamanda teslim olacağı hayali gerçek dışı. İranlıların, Lübnanlıların, Filistinlilerin ve Yemenlilerin hemen ayaklanıp acımasız zalim liderlerin boyunduruğundan kurtulacakları beklentisi de bilinçli bir analizden çok hüsnükuruntu gibi görünüyor.

Daha da önemlisi, İsrail’in bölgeye yönelik herhangi bir büyük tasarımı Washington’dan önemli bir yardım almadan gerçekleşmeyecek. İsrail’in ABD’ye bağımlılığının hiç bu kadar belirgin olmadığı bir dönemde İsrail’in Trump’ın koşulsuz desteği hakkındaki varsayımları safça görünüyor. Özellikle de Trump’ın zaferini kolaylaştırdıkları için “Arap Amerikalı” ve “Müslüman Amerikalı” seçmenlere seslenmesi Trump’ın genel olarak savaşlardan ve ABD’nin yurtdışındaki askeri angajmanlarından kaçınma eğilimiyle birleşince yeni yönetimin İsrail’in ayrıcalıklarına daha şüpheci yaklaşacağı bir politikanın habercisi olabilir.

Foreign Policy: Netanyahu Trump’ı destekliyor, ancak pişman olabilir

Ne de olsa Trump ilk dönemini Netanyahu’ya hakaretler yağdırarak tamamladı ve İsrail’in çatışmaları uzatmasını istemediğini açıkça ortaya koydu. İki lider temmuz ayında Florida’da bir araya geldiklerinde Trump Netanyahu’ya Biden görevden ayrılmadan önce savaşı tamamlamasını söyledi. Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin destekçileri Trump’ın en büyük destekçileri arasında yer alsa da yakında Trump’ın onların gündemine karşı pek yükümlülük hissetmediğini hatırlatabilirler. Trump’ın kısa ömürlü 2020 İsrail-Filistin barış planı olan “Barıştan Refaha”nın nihai olarak bir Filistin devletinin kurulmasını savunduğunu ve yerleşimci liderler tarafından “İsrail Devleti’nin varlığını tehlikeye attığı” gerekçesiyle eleştirildiğini hatırlatmakta fayda var.

Trump’ın genel dış politika pozisyonları da İsrail için aynı derecede sorunlu olabilir. Eylül ayında gazetecilere Tahran ile “bir anlaşma yapmak zorundayız” dedikten bir ay sonra “Lübnan’daki acı ve yıkımı durduracağını” söyledi. Trump’ın yurtdışındaki ABD güçlerine katkıda bulunma konusundaki isteksizliği, Pentagon’un daha yeni sofistike bir THAAD antibalistik füze bataryası ve onu kullanacak 100 ABD askeri konuşlandırdığı İsrail için büyük bir değişiminin habercisi. Trump, Biden’ın İsrail’e tahsis ettiği kaynakları geri çekmese bile, izolasyonist eğilimleri gelecekte desteğin azalacağına ve dolayısıyla IDF’nin manevra özgürlüğünün kısıtlanacağına işaret edebilir.

Diğer uluslararası güçlerin İsrail’in uzlaşmaz tavrına karşı sabrı daha da azalıyor. İran’ın Ekim ayındaki ikinci füze saldırısına karşı İsrail’in savunma şemsiyesine katılmayan Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık, uluslararası hukuka uyum konusundaki endişelerini gerekçe göstererek İsrail’e silah ihracatını kısıtladı. (Ekim ayında Biden yönetimi de Gazze’ye insani yardım sevkiyatının iyileşmemesi halinde silah transferlerini sınırlama tehdidinde bulundu ancak henüz böyle bir adım atmadı). Birleşmiş Milletler, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi İsrail’e tarihsel olarak dostane olmayan platformlar da İsrail’in mevcut davranışları konusunda ağırlığını koydu. 21 Kasım’da UCM’nin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında Gazze’de savaş suçu işledikleri iddiasıyla tutuklama kararını onaylaması da buna dahil. Artan bu uluslararası baskı, IDF’nin operasyonel özerkliğinin yanı sıra İsraillilerin ticaret ve yurtdışına seyahatleri üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabilir.

FT: Suudi Arabistan Trump’ın İsrail politikalarını dengeleyebilir

Bu gelişmelerin yanı sıra, İsrail’in kendi iç durumu da dikkate alınmalı ve Netanyahu, bu durumun kendisi için göründüğünden daha elverişli olduğunu düşünebilir. Bir yılı aşkın süredir devam eden amansız savaşın ardından yorgun düşen İsrail halkı, Gazze’de hala 100’den fazla rehinenin bulunduğunu ve on binlerce kişinin evlerinden olduğunu biliyor. IDF yedek askerleri yüzlerce günü ailelerinden ve mesleklerinden uzakta üniformalı olarak geçirdi. Bu sorumluluktan kaçanlara (özellikle de Knesset’teki temsilcileri Netanyahu’nun koalisyonunun kilit üyeleri olan ultra Ortodokslara -Harediler-) duydukları öfke aşikar. Aktif görevde olanların birçoğu için hükümetin direktiflerini yerine getirme hevesi azalıyor.

Bu arada Netanyahu’nun üst düzey kurmayları, IDF subaylarının tehdit edilmesi ve hükümetin hatalarını örtbas etmek için resmî belgelerde açıkça sahtecilik yapılması olaylarına karıştı. Sözcülerinden biri, bir rehine anlaşması konusundaki hükümetin inatçılığını haklı çıkarmak amacıyla gizli istihbarat belgelerinde tahrifat yaparak sızdırdığı şüphesiyle ulusal güvenliği tehlikeye atmak suçlamasıyla yargılanıyor. Ve tüm temyiz yollarını tüketmiş olan başbakanın kendisi de nihayet yolsuzluk davasında mahkeme karşısına çıkmak zorunda. Yıl sonundan önce ifade vermesi planlanıyor.

Netanyahu 5 Kasım’da eski bir general ve Biden yönetiminin İsrail’deki en güvenilir muhatabı olan Gallant’ı görevden aldı ve yerine askeri kimliği olmayan bir siyasetçiyi getirdi. Tamamen siyasi bir hamle olan bu değişiklik, Netanyahu’nun, haredi koalisyon ortaklarını memnun etmek amacıyla yapıldı. Haredi gruplar, nüfuslarının IDF hizmetinden muaf tutulmasını hızlandıracak yasal düzenlemeler yapılmazsa hükümeti terk etmekle tehdit etmişti. Gallant (ve İsrail kamuoyunun büyük bir kısmı) bu yasaya karşı çıkıyordu. Netanyahu’nun kendi çıkarlarını ulusal güvenlikten ve sosyal bütünlükten önde tutması, İsrail’in vatandaş ordusu ve modern ekonomisinin bel kemiğini oluşturan geniş bir kesimi giderek daha fazla hayal kırıklığına uğratıyor.

GERÇEKLE YÜZLEŞME

Savaş alanındaki zaferlerine rağmen İsrail gerçek bir tehlikeyle karşı karşıya. Mevcut çatışmaları başarıyla sona erdirme yeteneği, büyük ölçüde Netanyahu’nun bir sonraki ABD başkanıyla ilişkileri nasıl yöneteceğine bağlı olacak. Yeniden seçilme endişesi taşımayan Trump, en pragmatik içgüdülerini takip etmeye daha da hazır olabilir. Netanyahu, Trump’ın hâlâ taşıyor olabileceği kinleri bertaraf ederek hedeflerini uyumlu hale getirmek için ustaca bir denge yürütmek zorunda kalacak. İronik bir şekilde, Netanyahu’nun en zorlu engeli, onu iktidarda tutan aynı sağ partiler olabilir.

Şu anda İsrail güçleri, Gazze ve Lübnan’da daha derinlere çekilme riskiyle karşı karşıya. İsrail’in askeri üstünlüğüne rağmen, bu iki bölge Vietnam tarzı bir bataklığa dönüşme işaretleri gösteriyor. Hizbullah, İsrail’in Beyrut’a saldırmaya devam etmesi durumunda Tel Aviv’e tekrar saldıracağını açıkladı. İran ise İsrail’in misillemesine karşı sert bir intikam yemini etti. Bu arada IDF, yeni asker sıkıntısı çekiyor ve şu an için, daha fazla destek almadan hem saldırı hem savunma mühimmatı eksikliklerini giderebilecek durumda değil. Rehineler hâlâ Gazze’de; kaçının hayatta olduğu kesin olarak bilinmiyor. Ayrıca kuzeydeki köylerinden tahliye edilenler, İsrail’in Lübnan’daki operasyonlarına rağmen evlerine geri dönemiyor.

İsrail’in savunma şefleri Netanyahu’ya Gazze ve Lübnan’da tüm hedeflerine ulaştıklarını bildirdiler. Rehineleri Gazze’den geri getirmek ve Lübnan’daki çatışmayı sonlandırmak için taviz verilmesini destekliyorlar. IDF ve Şin Bet, İsrail’i Hamas ve Hizbullah’tan gelecekteki saldırılara karşı koruyabileceklerinden emin. Bu değerlendirme hem bir an önce sükûnet isteyen Trump’ın hem de başkanlığı sona ermeden Gazze’de ateşkes ve Lübnan’da bir anlaşma görmek isteyen Biden’ın düşüncelerine rahatlıkla uyuyor.

Bir açıdan bakıldığında, Netanyahu’nun da bu yönde hareket etmek istediği görülüyor. Haberlere göre, ABD seçimlerinin ardından o da Hizbullah ile bir ateşkes sağlamak için çalışıyor, bunu Trump’a bir “hediye” olarak sunmayı planlıyor. Mantık şöyle işliyor: Bu adım, İsrail’in dikkatini İran’dan gelen daha ciddi tehditlere odaklamasına olanak tanıyacak ve 2018’de İran nükleer anlaşmasından çekilen Trump’ı, Tahran’a baskı yapmak için harekete geçirebilecek. Ancak Netanyahu’nun bu yöndeki herhangi bir hamlesi, rehinelerle ilgili müzakerelere sürekli müdahale eden ve herhangi bir ateşkese onay vermesi durumunda başbakanı devireceklerini söyleyen Smotrich ve Ben-Gvir tarafından engellenecek. Bu ikilinin Gazze ve Batı Şeria üzerinde uzun vadeli İsrail kontrolünü dayatma çabaları, IDF’nin bu bölgelerdeki varlığını azaltmaya yönelik girişimlerle tamamen çelişiyor ve Netanyahu’nun İsrail’ini Trump ile bir çatışma rotasına sokabilir.

Trump’a “hediye” mi sahadaki gerçek mi?

Seçilmiş başkan, Suudi Arabistan ile herhangi bir ilerleme kaydedilmesinin, muhtemelen mevcut İsrail hükümeti süresince söz konusu olmayacağını keşfederek benzer şekilde hayal kırıklığına uğrayacak. Smotrich ve Ben-Gvir, Riyad’ın talep ettiği asgari bedeli ödemeyi yani Filistin devletine giden bir yolu asla taahhüt etmeyecekler. Onların bakış açısına göre, İbrahim Anlaşmaları önemli bir kazanım olabilir, ancak hiçbir şey İsrail’in “Ataların Toprakları” üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırmaktan daha değerli değil. Dahası, Suudi Arabistan’ın yanı sıra Ürdün, Mısır, Katar ve Umman gibi Arap devletlerinin İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi samimi bir şekilde karşılamasının da gösterdiği gibi Suudi Arabistan’ın İran’ı kızdırmaya pek niyeti olmayabilir.

Netanyahu’nun bu işaretleri doğru yorumlaması gerekecek. Zamanı iyi değerlendirmeli ve İsrail’in savaşları yarardan çok zarar getirmeye başlamadan ve Trump’la arasını açmadan önce sonlandırmalı. Netanyahu koalisyon ortaklarına karşı durabilirse, çatışmaları sona erdirebilir ve Trump’a istediği temiz masayı bırakabilir. Ancak zaman kısa. Eğer başbakan zamanı tüketmeyi tercih ederse hem Trump’ı memnun etmeye çalışmak hem de Smotrich ve Ben-Gvir’i yatıştırmak gibi imkânsız bir görevle karşı karşıya kalacak. İsrail kendisini daha fazla çalkantıya hazırlamalı.

Dünya Basını

Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

Yayınlanma

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.

ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.

“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”

İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.

Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:

“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”

Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.

“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”

Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.

Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:

“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”

Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:

“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”

“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”

Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.

Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:

“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”

ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:

“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”

“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”

Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.

Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:

“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”

Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.

Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:

“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”

Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”

“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”

Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.

Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:

“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”

“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”

Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.

Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:

“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”

Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Yayınlanma

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026

Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.

Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.

Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Asya-Pasifik’te huzursuzluk

Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.

Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.

Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.

İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.

Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.

Tayvan 2027 için rekor savunma bütçesi önerdi

Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.

Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.

Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.

Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.

Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.

Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.

Japonya yeni Beyaz Kitap’ta Çin ‘tehdidine’ karşı durmak ve ekonomik refah için askeri yığınağı savundu

Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.

Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.

Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.

Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor

Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.

Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.

Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.

Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli

Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.

Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.

Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.

Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?

Amerika dışında plan yok

Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.

Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.

Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.

Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.

Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.

Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.

Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.

Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English