Dünya Basını
Foreign Affairs: İsrail’in Trump’ın koşulsuz desteği hakkındaki varsayımları safça

Aşağıda çevirisini okuyacağınız Atlantik Konseyi’nde kıdemli araştırmacı olan Shalom Lipner tarafından kaleme alınan makale İsrail yönetiminin yeni Trump döneminden beklentilerine odaklanıyor. 1990-2016 arasında İsrail Başbakanlık Ofisi’nde çalışmış bir isim olan Lipner’in Foreign Affairs’te yayınlanan bu yazısında yüzeysel bakınca oldukça mantıklı görünen bu beklentilerin gerçekleşmeme olasılığının yüksek olduğuna hatta safça olduğuna işaret ediliyor. Makalede Trump’ın dış politikadaki pragmatik ve izolasyonist tutumunun, İsrail’e sağlanan desteği sınırlandırma riski taşıdığına dikkat çekiliyor. Makalede Hamas, Hizbullah ve 7 Ekim’le ilgili “terör” tanımları gibi katılmadığımız birçok nokta olmakla birlikte makale genel beklentinin Trump’ın İsrail’e koşulsuz destek vereceği yönünde olduğu bir dönemde bu genel ön kabulü sorgulaması açısında dikkate değer:
***
Netanyahu’nun Orta Doğu’yu yeniden şekillendirme hedefinin başarı şansı düşük.
Shalom Lipner
Donald Trump’ın ABD başkanlık seçimlerindeki zaferi İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu için daha iyi bir zamana denk gelemezdi. Hamas’ın 7 Ekim 2023’te gerçekleştirdiği terör saldırısının üzerinden 13 aydan fazla bir süre geçtikten sonra İsrail yükselişe geçti. Yılın başından bu yana İsrail hem Hamas’ın hem de Hizbullah’ın üst düzey liderlerinin çoğuna suikast düzenledi, saflarını bozdu ve İran’a hassas saldırılar düzenledi. Netanyahu, 7 Ekim’den sonra halk desteğinin dibe vurduğunu gördükten sonra popülaritesinin yeniden yükselmeye başladığını gördü.
Şimdi Netanyahu ve hükümeti Orta Doğu’nun kapsamlı bir şekilde yeniden şekillenmesi için nadir bir fırsat görüyor. Ateşkes çağrılarına direnen Netanyahu, aşırı sağ kanadının güçlü baskısıyla, ne kadar uzun sürerse sürsün “tam zafer” peşinde koşmaya kararlı. Bu yaklaşım, Gazze savaşını sürdürmeyi, Gazze Şeridi’nin kuzeyinde uzun vadeli bir İsrail güvenlik varlığının altyapısını oluşturmayı; Lübnan’a yeni bir düzen dayatmayı; İran’ın Irak, Suriye ve Yemen’deki vekillerini etkisiz hale getirmeyi ve nihayetinde İslam Cumhuriyeti’nin nükleer tehdidini ortadan kaldırmayı kapsıyor. Netanyahu’nun yönetimindeki koalisyonun bazı üyeleri de iki devletli çözüm ihtimalini sonsuza dek ortadan kaldırmayı hedefliyor. Netanyahu aynı zamanda Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin eninde sonunda İsrail ile normalleşmeyi kabul edeceğini düşünüyor. Trump’ın Beyaz Saray’a dönmesiyle birlikte Başbakan ABD’nin kendisini destekleyeceğinden emin.
Bu plan cazip ve hatta belli bir mantık taşıyor: Ne de olsa Trump İsrail’de, uluslararası normlar ve kurumlarla -ve ihtiyatlı davranmaya- Demokrat selefinden çok daha az önem veren sadık bir İsrail destekçisi olarak görülüyor. Dahası, Trump; İran’a yönelik “maksimum baskı” kampanyasını sürdürme ve İbrahim Anlaşması’nın genişletilmesine öncelik verme planlarını şimdiden duyurdu.
Ancak bu varsayımlar -hem silah gücüyle neyin mümkün olabileceği hem de Trump yönetimin bunu ne derece destekleyeceği konusunda- tehlikeli bir şekilde abartılıyor. Siyasi ya da diplomatik düzenlemeler olmadan kazanılan taktiksel askeri başarılar kalıcı güvenlik sağlayamaz. İsrail kendini birden fazla sıcak savaşın ortasında ve Gazze ile Lübnan’daki büyük bir sivil nüfusun refahından sorumlu bir durumda bulabilir. Arap dünyasının desteğini kazanmak, Hamas ve Hizbullah’ın yenilgiye uğratılmasından daha fazlasını gerektirecek ve İsrail’in mevcut sağcı hükümeti iktidardayken bu destek pek olası görünmüyor. Öte yandan, Trump son derece öngörülemez bir lider ve onun desteğine güvenerek kumar oynayan İsrail kendisini dünya sahnesinde yalnız halde bulabilir. Başbakan kalıcı bir zafer kazanma çabasıyla İsrail’in durumunu daha da belirsiz hale getirebilir.
BÜYÜK FİKİR!
Trump’ın iktidara gelişi, bölgesel dinamiklerin nihayet İsrail’in lehine dönmeye başladığı bir döneme denk geliyor. Hamas’ın menfur saldırısı karşısında gafil avlanan İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), Gazze’de bir yılı aşkın süredir devam eden yoğun operasyonlar sırasında Hamas’ın komuta yapısını çökertti ve kabiliyetlerini neredeyse tamamen yok etti. Savaş başlamadan önce Hamas’ın övündüğü 24 taburun tamamı ve örgütün tünel ağının önemli bir bölümü devre dışı bırakıldı. Ekim ayında Yahya Sinvar’ın öldürülmesiyle birlikte Hamas’ın bir daha böyle bir katliam yapma ihtimali neredeyse sıfırlandı.
İsrail, İran’ın “direniş ekseni”nin merkezi ve en güçlü kolu olarak görülen Hizbullah’a da benzer bir darbe indirdi. Hizbullah’ın genel sekreteri Hasan Nasrallah’ın yanı sıra örgütün üst düzey yöneticilerinin çoğunu öldüren İsrail’in Lübnan’a düzenlediği kara harekâtı Hizbullah’ın devasa füze ve roket stokunu büyük ölçüde tüketti. Aynı zamanda, İsrail uçakları Suriye üzerinde sık sık operasyonlar düzenledi ve hatta 1,000 milden fazla uzaklıktaki Yemen’deki Husi altyapısını bombaladı. Son olarak, İsrail’in Ekim ayında gerçekleştirdiği hassas saldırılarla askeri tesisleri büyük zarar gören İran’a darbe vuruldu: İsrail, üç dalga hava saldırısını içeren operasyonda, İran’ın çeşitli bölgelerinde nükleer silah araştırma laboratuvarları, balistik füze üretim tesisleri, hava savunma sistemleri ve füze fırlatma rampalarını etkisiz hale getirdi.
Kasım’daki ABD seçimlerinden önce, bu askeri kazanımlar ABD ile artan gerilimler pahasına elde edildi. Biden yönetimi İsrail’i askeri, ekonomik ve diplomatik olarak desteklemiş olsa da- ABD başkanının savaş zamanında İsrail’i ilk kez ziyaret etmesi dahil- İsrail’in savaşı yürütme biçimini sık sık onaylamadığını gösterdi ve ABD Başkanı Joe Biden sık sık Netanyahu ile doğrudan anlaşmazlığa düştü. Netanyahu hükümetinin ateşkes müzakerelerine ilgi göstermemesi ve Gazze’de insani yardım dağıtımını genişletme konusundaki isteksizliği nedeniyle sürekli çatışmalar yaşandı. Başbakan için, Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in seçim zaferi Washington’la daha da fazla gerilime, hatta belki de ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin sınırlanması anlamına gelebilirdi.
Buna karşılık Netanyahu ve müttefikleri yeni Trump yönetiminin İsrail’e kayıtsız şartsız ABD desteği getireceğini öngörüyor. Bu varsayım, İsrail’in yükselen sağ kanadının en yayılmacı, hatta mesihçi heveslerini yeniden alevlendirdi; IDF düşmanlarını yok ettiğinde, İsrail karşıtlarının İsrail’i yenmeye çalışmanın beyhudeliğini anlayacağını ve onunla barış arayışına gireceğini umuyorlar. İsrail, Batı Şeria ve Netanyahu’nun bazı koalisyon ortaklarına göre Gazze üzerindeki hakimiyetini güçlendirecek. Herkes -en azından bölgedeki tüm önemli oyuncular- sonsuza kadar mutlu yaşayacak.
İşin pratiğine gelince Netanyahu’nun zümresi Gazze’nin ne kadar tahrip edilirse edilsin Hamas’ı ezip geçmeye devam etme niyetinde. Şimdi İsrailli liderler, Ekim ayında Netanyahu’ya işi bitirmek için “ne yapman gerekiyorsa yap” tavsiyesinde bulunan Trump’ın desteğine de güveniyor. Ayrıca İsrail hükümeti, Gazze’de savaş sonrası yönetim için ciddi bir plan yapmaya pek yanaşmadı; Filistin Yönetimi’nin geri dönmesi çabalarını da engelleyerek IDF’nin süresiz olarak bölgede kalacağı sinyalini verdi. Netanyahu’nun kabinesindeki üyeler, Gazze’nin yeniden inşasını engellemek, bölgede Yahudi yerleşimlerini kurmak ve Batı Şeria’nın ilhakı için hevesle baskı yapıyor.
İsrail, Hizbullah’ın etkisiz hale getirilmesini Lübnan’ı yeniden şekillendirme yönünde daha geniş bir hamleye dönüştürmeye çalışıyor. Trump’ın rahatsız edici bir sorun olarak gördüğü anlaşılan bu konuyu ele almadaki öngörülemezliği, süreci Trump göreve başlamadan tamamlamak için bir teşvik oluşturuyor. İsrail, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararını (2006’da Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşı sona erdirmek için hazırlanmıştı) genişletilmiş bir şekilde yeniden uygulamayı kabul ediyor. Bu genişletme, anlaşmanın ihlal edilmesi halinde IDF’nin Lübnan’da operasyon yapma özgürlüğünü garanti altına alıyor. İsrail ayrıca güçlendirilmiş Lübnan ordusunun nihayetinde Lübnan’ın güneyinde tam otorite kurabileceğini umuyor.
Bu cesur projenin kilit noktası, İsrail’in İsrail’in ek müttefikler kazanarak ekibini genişletmesi olacak. Kızıldeniz’deki Husi korsanlığı, ABD’yi ve Birleşik Krallık’ı Yemen’deki Husi mevzilerine füze saldırıları başlatmaya yönlendirdi. İsrail hükümeti, İran’ın nisan ayında düzenlediği büyük füze saldırısı sırasında Fransa, Birleşik Krallık ve ABD’nin yanı sıra, daha dikkat çekici bir şekilde Ürdün, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen uluslararası desteği hatırlayarak bu dayanışmayı genişletmek istiyor.
İsrail bu örneklerin üzerine bir şeyler inşa etmeyi ve bu işbirliğini genişletmeyi umuyor. Bu bağlamda, ABD ve BAE, Gazze için nihai bir uluslararası misyonda önemli roller oynayabilir (ancak Emirlikler, yalnızca Filistinliler tarafından resmi olarak davet edilirlerse katılacaklarını belirtti). İsrail’in tek başına hareket etmeyi tercih etmeyeceği bir diğer alan da İran. Tahran’ın nükleer programının çökertilmesi ve İslami rejimin devrilmesiyle sonuçlanacak, ABD öncülüğünde İran’la askeri bir çatışma senaryosu ana akım İsrailli yöneticiler tarafından benimsenmemiş olsa da aşırı sağ arasında tartışmalara yol açıyor.
Netanyahu hükümeti son perdede, bu gelişmelerin diğer bölgesel güçlerin İsrail ile kalıcı bir uzlaşmaya varmasına neden olacağını umuyor. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın, ilişkileri normalleştirmek için sıraya giren Arap ve İslami yöneticilere öncülük edeceğini düşünüyorlar. Bu hesaba göre, ilk yönetimi sırasında Suudiler ve Körfez’deki komşularıyla verimli ilişkiler geliştiren Trump, İsrail’in elindeki en önemli koz olacak. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir gibi koalisyonun radikalleri, Washington’un İsrail hükümetinin istediğini yapmasına izin vermesiyle, geleneksel destekçilerinden yoksun ve ellerinde çok az seçenek kalan Filistinlilerin kendi şartlarını kabul etmek zorunda kalacağını iddia ediyor. Bu da muhtemelen siyasi haklar olmadan medeni hakların tanınması ve İsrail yerleşimlerinin dokunulmaz kalması anlamına gelecek.
DAHA FAZLA SAVAŞ İÇİN SAVAŞ
Netanyahu’nun sağcı koalisyonunun hırslarının şu anda neden bu kadar güçlü olduğunu anlamak için Trump’ın İsrail’de nasıl algılandığını kavramak gerekiyor. Birçok İsrailli, Netanyahu’nun bir zamanlar “İsrail’in Beyaz Saray’da sahip olduğu en büyük dost” olarak ilan ettiği bir adam tarafından yönetilen yeni ABD yönetiminin ülkelerini koşulsuz destekleyeceğini düşünüyor. Trump’ın dış politika ekibine sağlam İsrail yanlısı isimler ataması -Senatör Marco Rubio’yu dışişleri bakanı, eski Guvernör Mike Huckabee’yi İsrail büyükelçisi ve Temsilci Elise Stefanik’i Birleşmiş Milletler büyükelçisi olarak aday göstermesi- bu görüşü daha da güçlendiriyor.
İsrailli yetkililer, Trump’tan gelecek bir onayın yanı sıra, diğer başkentlerden İran’a baskıyı artırma planlarına yalnızca minimum düzeyde direnç geleceğini umuyor. Ağustos ayında Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık Tahran’ı ve müttefiklerini, İran’ın gerilimi daha da tırmandırması halinde bundan sorumlu tutacakları konusunda uyardı. İsrail’in bölgesel ortaklarından gelen diğer güven verici işaretler de dikkat çekiyor; bu ortaklar da İran destekli saldırganlık tehdidi altında. İsrailli yetkililer, İbrahim Anlaşmaları’nın geçen yılki savaş sürecine rağmen ayakta kalmasını ve ABD ile Suudi Arabistan yetkilileri arasında Riyad’ın nihayetinde bir anlaşmaya ikna edilebileceğine dair ısrarlı konuşmaları yakından takip ediyor.
Bu dış etkenlerin yanı sıra Netanyahu, koalisyonunun baskılarını da göz ardı edemez. Çünkü onların desteği olmadan görevde kalması mümkün değil. Bu baskıyı en güçlü şekilde oluşturanlar ise, bir zamanlar geleneksel siyaset için fazla radikal kabul edilen sağcı ideologlar Smotrich ve Ben-Gvir. ABD seçimlerinden bir hafta sonra Smotrich, Trump’ın dönüşünün “Tanrı’nın yardımıyla 2025’in Yahudiye ve Samiriye’de [Batı Şeria] İsrail için egemenlik yılı olacağı” anlamına geldiğini ilan etti. Netanyahu’nun siyasi olarak hayatta kalma içgüdüleriyle eşgüdüm sergileyen bu amansız ısrarlar, IDF’nin saldırısını sonlandırmasını tercih eden güvenlik kurumu üyeleri için sürekli bir engel teşkil ediyor.
Bu görüşler İsrail’de bir ölçüde destek bulmuş durumda. İsrail’in güvenliğine yönelik 7 Ekim öncesi radikal grupların IDF’nin + periyodik operasyonlarıyla kontrol altında tutulabileceği fikrine dayanan “çim biçme” stratejisi gibi yaklaşımların yetersiz olduğuna dair büyük ölçüde görüş birliği var. Pek çok İsrailli artık toplumun zaten tamamen seferber olduğu bir durumda, sürekli savaşın güvenliği sağlamak ve sürdürmek için en iyi yol olabileceği sonucuna varıyor. Son aylarda bu yaklaşımı güçlendiren bir diğer etken, IDF’nin taktiksel başarıları oldu. Bu başarılar, kamuoyunda daha fazlasını isteme iştahını artırdı. Son birkaç ayda Hamas ve Hizbullah’a karşı elde edilen kazanımlar -Gazze ve Lübnan’daki kara operasyonlarının başarısız olacağı yönünde uyarıda bulunan Biden yönetimi yetkililerinin öngörülerine rağmen- bu örgütlerin son kalıntılarını da yok etmek isteyenleri destekler nitelikte. Bu durum, sivil kayıplar ve barışın ertelenmesi pahasına gerçekleşse bile bu görüşü güçlendirdi.
İsrail parlamentosu Knesset’teki muhalefetin etkisizliği göz önüne alındığında, Netanyahu savaşa fazla bir engelle karşılaşmadan devam edebildi. Başsavcı ve İsrail’in güvenlik teşkilatı Şin Bet’in şefi dahil olmak üzere ülkenin olağan güvenlik sorumlularının çoğu savunmaya çekildi. Başbakan için uzun süreli savaş operasyonları, İsrail’in kaybedilen caydırıcılığını yeniden tesis etmek ve 7 Ekim’de ve sonrasında gösterdiği kötü performanstan dikkatleri başka yöne çekmek gibi ikili bir amaca hizmet ediyor. Gazze’deki İsrailli esirlerin ailelerinin protestoları bile ciddi bir engel oluşturmadı. Bu aileler aylardır -Biden’ın güçlü kişisel teşvikiyle- bir rehine anlaşması yapılması çağrısında bulunuyorlar ve kayda değer bir halk desteğine de sahipler. Ancak Netanyahu, Hamas’ın esir değişimi şartlarına karşı çıkanlardan ve sağ kanadındaki destekçilerinden aldığı güçle bu direnişi aşmayı başardı. Ayrıca Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte, ABD’nin İsrail’e askeri operasyonlarını sonlandırması yönünde daha az, hatta hiç baskı yapmayacağı varsayılıyor.
“MAGA”YI YANLIŞ ANLAMAK
Ancak Netanyahu ve müttefikleri bu büyük hedefleri baltalayan sayısız sorunu hafife alıyor. Bir kere İran ve vekilleri ortadan kaybolmayacak. Hamas, Hizbullah ve Husiler daha şimdiden direnç göstermeye ve yeniden toparlanmaya başladılar. Ellerinde hala önemli bir ateş gücü var ve İsrail’i her gün yüzlerce roket, balistik füze ve insansız hava araçlarıyla vurarak İsraillileri öldürme ve mülklerini tahrip etmeye devam edebiliyorlar. Bu gruplar İsrail’in hava savunmasını alt etmekte başarısız olsalar da genel bir tahribat yaratmayı, İsraillileri sürekli olarak sığınaklara doldurmayı ve hayatlarının akışını bozmayı başardılar. Bu grupların yakın zamanda teslim olacağı hayali gerçek dışı. İranlıların, Lübnanlıların, Filistinlilerin ve Yemenlilerin hemen ayaklanıp acımasız zalim liderlerin boyunduruğundan kurtulacakları beklentisi de bilinçli bir analizden çok hüsnükuruntu gibi görünüyor.
Daha da önemlisi, İsrail’in bölgeye yönelik herhangi bir büyük tasarımı Washington’dan önemli bir yardım almadan gerçekleşmeyecek. İsrail’in ABD’ye bağımlılığının hiç bu kadar belirgin olmadığı bir dönemde İsrail’in Trump’ın koşulsuz desteği hakkındaki varsayımları safça görünüyor. Özellikle de Trump’ın zaferini kolaylaştırdıkları için “Arap Amerikalı” ve “Müslüman Amerikalı” seçmenlere seslenmesi Trump’ın genel olarak savaşlardan ve ABD’nin yurtdışındaki askeri angajmanlarından kaçınma eğilimiyle birleşince yeni yönetimin İsrail’in ayrıcalıklarına daha şüpheci yaklaşacağı bir politikanın habercisi olabilir.
Foreign Policy: Netanyahu Trump’ı destekliyor, ancak pişman olabilir
Ne de olsa Trump ilk dönemini Netanyahu’ya hakaretler yağdırarak tamamladı ve İsrail’in çatışmaları uzatmasını istemediğini açıkça ortaya koydu. İki lider temmuz ayında Florida’da bir araya geldiklerinde Trump Netanyahu’ya Biden görevden ayrılmadan önce savaşı tamamlamasını söyledi. Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin destekçileri Trump’ın en büyük destekçileri arasında yer alsa da yakında Trump’ın onların gündemine karşı pek yükümlülük hissetmediğini hatırlatabilirler. Trump’ın kısa ömürlü 2020 İsrail-Filistin barış planı olan “Barıştan Refaha”nın nihai olarak bir Filistin devletinin kurulmasını savunduğunu ve yerleşimci liderler tarafından “İsrail Devleti’nin varlığını tehlikeye attığı” gerekçesiyle eleştirildiğini hatırlatmakta fayda var.
Trump’ın genel dış politika pozisyonları da İsrail için aynı derecede sorunlu olabilir. Eylül ayında gazetecilere Tahran ile “bir anlaşma yapmak zorundayız” dedikten bir ay sonra “Lübnan’daki acı ve yıkımı durduracağını” söyledi. Trump’ın yurtdışındaki ABD güçlerine katkıda bulunma konusundaki isteksizliği, Pentagon’un daha yeni sofistike bir THAAD antibalistik füze bataryası ve onu kullanacak 100 ABD askeri konuşlandırdığı İsrail için büyük bir değişiminin habercisi. Trump, Biden’ın İsrail’e tahsis ettiği kaynakları geri çekmese bile, izolasyonist eğilimleri gelecekte desteğin azalacağına ve dolayısıyla IDF’nin manevra özgürlüğünün kısıtlanacağına işaret edebilir.
Diğer uluslararası güçlerin İsrail’in uzlaşmaz tavrına karşı sabrı daha da azalıyor. İran’ın Ekim ayındaki ikinci füze saldırısına karşı İsrail’in savunma şemsiyesine katılmayan Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık, uluslararası hukuka uyum konusundaki endişelerini gerekçe göstererek İsrail’e silah ihracatını kısıtladı. (Ekim ayında Biden yönetimi de Gazze’ye insani yardım sevkiyatının iyileşmemesi halinde silah transferlerini sınırlama tehdidinde bulundu ancak henüz böyle bir adım atmadı). Birleşmiş Milletler, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi İsrail’e tarihsel olarak dostane olmayan platformlar da İsrail’in mevcut davranışları konusunda ağırlığını koydu. 21 Kasım’da UCM’nin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında Gazze’de savaş suçu işledikleri iddiasıyla tutuklama kararını onaylaması da buna dahil. Artan bu uluslararası baskı, IDF’nin operasyonel özerkliğinin yanı sıra İsraillilerin ticaret ve yurtdışına seyahatleri üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabilir.
FT: Suudi Arabistan Trump’ın İsrail politikalarını dengeleyebilir
Bu gelişmelerin yanı sıra, İsrail’in kendi iç durumu da dikkate alınmalı ve Netanyahu, bu durumun kendisi için göründüğünden daha elverişli olduğunu düşünebilir. Bir yılı aşkın süredir devam eden amansız savaşın ardından yorgun düşen İsrail halkı, Gazze’de hala 100’den fazla rehinenin bulunduğunu ve on binlerce kişinin evlerinden olduğunu biliyor. IDF yedek askerleri yüzlerce günü ailelerinden ve mesleklerinden uzakta üniformalı olarak geçirdi. Bu sorumluluktan kaçanlara (özellikle de Knesset’teki temsilcileri Netanyahu’nun koalisyonunun kilit üyeleri olan ultra Ortodokslara -Harediler-) duydukları öfke aşikar. Aktif görevde olanların birçoğu için hükümetin direktiflerini yerine getirme hevesi azalıyor.
Bu arada Netanyahu’nun üst düzey kurmayları, IDF subaylarının tehdit edilmesi ve hükümetin hatalarını örtbas etmek için resmî belgelerde açıkça sahtecilik yapılması olaylarına karıştı. Sözcülerinden biri, bir rehine anlaşması konusundaki hükümetin inatçılığını haklı çıkarmak amacıyla gizli istihbarat belgelerinde tahrifat yaparak sızdırdığı şüphesiyle ulusal güvenliği tehlikeye atmak suçlamasıyla yargılanıyor. Ve tüm temyiz yollarını tüketmiş olan başbakanın kendisi de nihayet yolsuzluk davasında mahkeme karşısına çıkmak zorunda. Yıl sonundan önce ifade vermesi planlanıyor.
Netanyahu 5 Kasım’da eski bir general ve Biden yönetiminin İsrail’deki en güvenilir muhatabı olan Gallant’ı görevden aldı ve yerine askeri kimliği olmayan bir siyasetçiyi getirdi. Tamamen siyasi bir hamle olan bu değişiklik, Netanyahu’nun, haredi koalisyon ortaklarını memnun etmek amacıyla yapıldı. Haredi gruplar, nüfuslarının IDF hizmetinden muaf tutulmasını hızlandıracak yasal düzenlemeler yapılmazsa hükümeti terk etmekle tehdit etmişti. Gallant (ve İsrail kamuoyunun büyük bir kısmı) bu yasaya karşı çıkıyordu. Netanyahu’nun kendi çıkarlarını ulusal güvenlikten ve sosyal bütünlükten önde tutması, İsrail’in vatandaş ordusu ve modern ekonomisinin bel kemiğini oluşturan geniş bir kesimi giderek daha fazla hayal kırıklığına uğratıyor.
GERÇEKLE YÜZLEŞME
Savaş alanındaki zaferlerine rağmen İsrail gerçek bir tehlikeyle karşı karşıya. Mevcut çatışmaları başarıyla sona erdirme yeteneği, büyük ölçüde Netanyahu’nun bir sonraki ABD başkanıyla ilişkileri nasıl yöneteceğine bağlı olacak. Yeniden seçilme endişesi taşımayan Trump, en pragmatik içgüdülerini takip etmeye daha da hazır olabilir. Netanyahu, Trump’ın hâlâ taşıyor olabileceği kinleri bertaraf ederek hedeflerini uyumlu hale getirmek için ustaca bir denge yürütmek zorunda kalacak. İronik bir şekilde, Netanyahu’nun en zorlu engeli, onu iktidarda tutan aynı sağ partiler olabilir.
Şu anda İsrail güçleri, Gazze ve Lübnan’da daha derinlere çekilme riskiyle karşı karşıya. İsrail’in askeri üstünlüğüne rağmen, bu iki bölge Vietnam tarzı bir bataklığa dönüşme işaretleri gösteriyor. Hizbullah, İsrail’in Beyrut’a saldırmaya devam etmesi durumunda Tel Aviv’e tekrar saldıracağını açıkladı. İran ise İsrail’in misillemesine karşı sert bir intikam yemini etti. Bu arada IDF, yeni asker sıkıntısı çekiyor ve şu an için, daha fazla destek almadan hem saldırı hem savunma mühimmatı eksikliklerini giderebilecek durumda değil. Rehineler hâlâ Gazze’de; kaçının hayatta olduğu kesin olarak bilinmiyor. Ayrıca kuzeydeki köylerinden tahliye edilenler, İsrail’in Lübnan’daki operasyonlarına rağmen evlerine geri dönemiyor.
İsrail’in savunma şefleri Netanyahu’ya Gazze ve Lübnan’da tüm hedeflerine ulaştıklarını bildirdiler. Rehineleri Gazze’den geri getirmek ve Lübnan’daki çatışmayı sonlandırmak için taviz verilmesini destekliyorlar. IDF ve Şin Bet, İsrail’i Hamas ve Hizbullah’tan gelecekteki saldırılara karşı koruyabileceklerinden emin. Bu değerlendirme hem bir an önce sükûnet isteyen Trump’ın hem de başkanlığı sona ermeden Gazze’de ateşkes ve Lübnan’da bir anlaşma görmek isteyen Biden’ın düşüncelerine rahatlıkla uyuyor.
Bir açıdan bakıldığında, Netanyahu’nun da bu yönde hareket etmek istediği görülüyor. Haberlere göre, ABD seçimlerinin ardından o da Hizbullah ile bir ateşkes sağlamak için çalışıyor, bunu Trump’a bir “hediye” olarak sunmayı planlıyor. Mantık şöyle işliyor: Bu adım, İsrail’in dikkatini İran’dan gelen daha ciddi tehditlere odaklamasına olanak tanıyacak ve 2018’de İran nükleer anlaşmasından çekilen Trump’ı, Tahran’a baskı yapmak için harekete geçirebilecek. Ancak Netanyahu’nun bu yöndeki herhangi bir hamlesi, rehinelerle ilgili müzakerelere sürekli müdahale eden ve herhangi bir ateşkese onay vermesi durumunda başbakanı devireceklerini söyleyen Smotrich ve Ben-Gvir tarafından engellenecek. Bu ikilinin Gazze ve Batı Şeria üzerinde uzun vadeli İsrail kontrolünü dayatma çabaları, IDF’nin bu bölgelerdeki varlığını azaltmaya yönelik girişimlerle tamamen çelişiyor ve Netanyahu’nun İsrail’ini Trump ile bir çatışma rotasına sokabilir.
Seçilmiş başkan, Suudi Arabistan ile herhangi bir ilerleme kaydedilmesinin, muhtemelen mevcut İsrail hükümeti süresince söz konusu olmayacağını keşfederek benzer şekilde hayal kırıklığına uğrayacak. Smotrich ve Ben-Gvir, Riyad’ın talep ettiği asgari bedeli ödemeyi yani Filistin devletine giden bir yolu asla taahhüt etmeyecekler. Onların bakış açısına göre, İbrahim Anlaşmaları önemli bir kazanım olabilir, ancak hiçbir şey İsrail’in “Ataların Toprakları” üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırmaktan daha değerli değil. Dahası, Suudi Arabistan’ın yanı sıra Ürdün, Mısır, Katar ve Umman gibi Arap devletlerinin İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi samimi bir şekilde karşılamasının da gösterdiği gibi Suudi Arabistan’ın İran’ı kızdırmaya pek niyeti olmayabilir.
Netanyahu’nun bu işaretleri doğru yorumlaması gerekecek. Zamanı iyi değerlendirmeli ve İsrail’in savaşları yarardan çok zarar getirmeye başlamadan ve Trump’la arasını açmadan önce sonlandırmalı. Netanyahu koalisyon ortaklarına karşı durabilirse, çatışmaları sona erdirebilir ve Trump’a istediği temiz masayı bırakabilir. Ancak zaman kısa. Eğer başbakan zamanı tüketmeyi tercih ederse hem Trump’ı memnun etmeye çalışmak hem de Smotrich ve Ben-Gvir’i yatıştırmak gibi imkânsız bir görevle karşı karşıya kalacak. İsrail kendisini daha fazla çalkantıya hazırlamalı.
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Dünya Basını
Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.
Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.
Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.
“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”
Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.
Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.
Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.
Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.
Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.
Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.
Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.
Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.
Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.
“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”
Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.
Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.
Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.
Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.
Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.
“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”
Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.
Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.
Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.
Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.
The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.
“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”
Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.
Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.
Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.
Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.
Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.
Dünya Basını
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026
2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.
Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.
Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.
Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.
Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.
Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.
Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.
Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”
Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.
Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.
Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.
Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.
Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.
Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”
Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.
Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor











