Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Foreign Affairs: İsrail’in Trump’ın koşulsuz desteği hakkındaki varsayımları safça

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız Atlantik Konseyi’nde kıdemli araştırmacı olan Shalom Lipner tarafından kaleme alınan makale İsrail yönetiminin yeni Trump döneminden beklentilerine odaklanıyor. 1990-2016 arasında İsrail Başbakanlık Ofisi’nde çalışmış bir isim olan Lipner’in Foreign Affairs’te yayınlanan bu yazısında yüzeysel bakınca oldukça mantıklı görünen bu beklentilerin gerçekleşmeme olasılığının yüksek olduğuna hatta safça olduğuna işaret ediliyor. Makalede Trump’ın dış politikadaki pragmatik ve izolasyonist tutumunun, İsrail’e sağlanan desteği sınırlandırma riski taşıdığına dikkat çekiliyor. Makalede Hamas, Hizbullah ve 7 Ekim’le ilgili “terör” tanımları gibi katılmadığımız birçok nokta olmakla birlikte makale genel beklentinin Trump’ın İsrail’e koşulsuz destek vereceği yönünde olduğu bir dönemde bu genel ön kabulü sorgulaması açısında dikkate değer:

***

İsrail’in Trump yanılgısı

Netanyahu’nun Orta Doğu’yu yeniden şekillendirme hedefinin başarı şansı düşük.

Shalom Lipner

Donald Trump’ın ABD başkanlık seçimlerindeki zaferi İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu için daha iyi bir zamana denk gelemezdi. Hamas’ın 7 Ekim 2023’te gerçekleştirdiği terör saldırısının üzerinden 13 aydan fazla bir süre geçtikten sonra İsrail yükselişe geçti. Yılın başından bu yana İsrail hem Hamas’ın hem de Hizbullah’ın üst düzey liderlerinin çoğuna suikast düzenledi, saflarını bozdu ve İran’a hassas saldırılar düzenledi. Netanyahu, 7 Ekim’den sonra halk desteğinin dibe vurduğunu gördükten sonra popülaritesinin yeniden yükselmeye başladığını gördü.

Şimdi Netanyahu ve hükümeti Orta Doğu’nun kapsamlı bir şekilde yeniden şekillenmesi için nadir bir fırsat görüyor. Ateşkes çağrılarına direnen Netanyahu, aşırı sağ kanadının güçlü baskısıyla, ne kadar uzun sürerse sürsün “tam zafer” peşinde koşmaya kararlı. Bu yaklaşım, Gazze savaşını sürdürmeyi, Gazze Şeridi’nin kuzeyinde uzun vadeli bir İsrail güvenlik varlığının altyapısını oluşturmayı; Lübnan’a yeni bir düzen dayatmayı; İran’ın Irak, Suriye ve Yemen’deki vekillerini etkisiz hale getirmeyi ve nihayetinde İslam Cumhuriyeti’nin nükleer tehdidini ortadan kaldırmayı kapsıyor. Netanyahu’nun yönetimindeki koalisyonun bazı üyeleri de iki devletli çözüm ihtimalini sonsuza dek ortadan kaldırmayı hedefliyor. Netanyahu aynı zamanda Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin eninde sonunda İsrail ile normalleşmeyi kabul edeceğini düşünüyor. Trump’ın Beyaz Saray’a dönmesiyle birlikte Başbakan ABD’nin kendisini destekleyeceğinden emin.

Bu plan cazip ve hatta belli bir mantık taşıyor: Ne de olsa Trump İsrail’de, uluslararası normlar ve kurumlarla -ve ihtiyatlı davranmaya- Demokrat selefinden çok daha az önem veren sadık bir İsrail destekçisi olarak görülüyor. Dahası, Trump; İran’a yönelik “maksimum baskı” kampanyasını sürdürme ve İbrahim Anlaşması’nın genişletilmesine öncelik verme planlarını şimdiden duyurdu.

Ancak bu varsayımlar -hem silah gücüyle neyin mümkün olabileceği hem de Trump yönetimin bunu ne derece destekleyeceği konusunda- tehlikeli bir şekilde abartılıyor. Siyasi ya da diplomatik düzenlemeler olmadan kazanılan taktiksel askeri başarılar kalıcı güvenlik sağlayamaz. İsrail kendini birden fazla sıcak savaşın ortasında ve Gazze ile Lübnan’daki büyük bir sivil nüfusun refahından sorumlu bir durumda bulabilir. Arap dünyasının desteğini kazanmak, Hamas ve Hizbullah’ın yenilgiye uğratılmasından daha fazlasını gerektirecek ve İsrail’in mevcut sağcı hükümeti iktidardayken bu destek pek olası görünmüyor. Öte yandan, Trump son derece öngörülemez bir lider ve onun desteğine güvenerek kumar oynayan İsrail kendisini dünya sahnesinde yalnız halde bulabilir. Başbakan kalıcı bir zafer kazanma çabasıyla İsrail’in durumunu daha da belirsiz hale getirebilir.

BÜYÜK FİKİR!

Trump’ın iktidara gelişi, bölgesel dinamiklerin nihayet İsrail’in lehine dönmeye başladığı bir döneme denk geliyor. Hamas’ın menfur saldırısı karşısında gafil avlanan İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), Gazze’de bir yılı aşkın süredir devam eden yoğun operasyonlar sırasında Hamas’ın komuta yapısını çökertti ve kabiliyetlerini neredeyse tamamen yok etti. Savaş başlamadan önce Hamas’ın övündüğü 24 taburun tamamı ve örgütün tünel ağının önemli bir bölümü devre dışı bırakıldı. Ekim ayında Yahya Sinvar’ın öldürülmesiyle birlikte Hamas’ın bir daha böyle bir katliam yapma ihtimali neredeyse sıfırlandı.

İsrail, İran’ın “direniş ekseni”nin merkezi ve en güçlü kolu olarak görülen Hizbullah’a da benzer bir darbe indirdi. Hizbullah’ın genel sekreteri Hasan Nasrallah’ın yanı sıra örgütün üst düzey yöneticilerinin çoğunu öldüren İsrail’in Lübnan’a düzenlediği kara harekâtı Hizbullah’ın devasa füze ve roket stokunu büyük ölçüde tüketti. Aynı zamanda, İsrail uçakları Suriye üzerinde sık sık operasyonlar düzenledi ve hatta 1,000 milden fazla uzaklıktaki Yemen’deki Husi altyapısını bombaladı. Son olarak, İsrail’in Ekim ayında gerçekleştirdiği hassas saldırılarla askeri tesisleri büyük zarar gören İran’a darbe vuruldu: İsrail, üç dalga hava saldırısını içeren operasyonda, İran’ın çeşitli bölgelerinde nükleer silah araştırma laboratuvarları, balistik füze üretim tesisleri, hava savunma sistemleri ve füze fırlatma rampalarını etkisiz hale getirdi.

Kasım’daki ABD seçimlerinden önce, bu askeri kazanımlar ABD ile artan gerilimler pahasına elde edildi. Biden yönetimi İsrail’i askeri, ekonomik ve diplomatik olarak desteklemiş olsa da- ABD başkanının savaş zamanında İsrail’i ilk kez ziyaret etmesi dahil- İsrail’in savaşı yürütme biçimini sık sık onaylamadığını gösterdi ve ABD Başkanı Joe Biden sık sık Netanyahu ile doğrudan anlaşmazlığa düştü. Netanyahu hükümetinin ateşkes müzakerelerine ilgi göstermemesi ve Gazze’de insani yardım dağıtımını genişletme konusundaki isteksizliği nedeniyle sürekli çatışmalar yaşandı. Başbakan için, Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in seçim zaferi Washington’la daha da fazla gerilime, hatta belki de ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin sınırlanması anlamına gelebilirdi.

Trump, Batı Şeria’nın ilhakına şartlı destek verecek

Buna karşılık Netanyahu ve müttefikleri yeni Trump yönetiminin İsrail’e kayıtsız şartsız ABD desteği getireceğini öngörüyor. Bu varsayım, İsrail’in yükselen sağ kanadının en yayılmacı, hatta mesihçi heveslerini yeniden alevlendirdi; IDF düşmanlarını yok ettiğinde, İsrail karşıtlarının İsrail’i yenmeye çalışmanın beyhudeliğini anlayacağını ve onunla barış arayışına gireceğini umuyorlar. İsrail, Batı Şeria ve Netanyahu’nun bazı koalisyon ortaklarına göre Gazze üzerindeki hakimiyetini güçlendirecek. Herkes -en azından bölgedeki tüm önemli oyuncular- sonsuza kadar mutlu yaşayacak.

İşin pratiğine gelince Netanyahu’nun zümresi Gazze’nin ne kadar tahrip edilirse edilsin Hamas’ı ezip geçmeye devam etme niyetinde. Şimdi İsrailli liderler, Ekim ayında Netanyahu’ya işi bitirmek için “ne yapman gerekiyorsa yap” tavsiyesinde bulunan Trump’ın desteğine de güveniyor. Ayrıca İsrail hükümeti, Gazze’de savaş sonrası yönetim için ciddi bir plan yapmaya pek yanaşmadı; Filistin Yönetimi’nin geri dönmesi çabalarını da engelleyerek IDF’nin süresiz olarak bölgede kalacağı sinyalini verdi. Netanyahu’nun kabinesindeki üyeler, Gazze’nin yeniden inşasını engellemek, bölgede Yahudi yerleşimlerini kurmak ve Batı Şeria’nın ilhakı için hevesle baskı yapıyor.

İsrail, Hizbullah’ın etkisiz hale getirilmesini Lübnan’ı yeniden şekillendirme yönünde daha geniş bir hamleye dönüştürmeye çalışıyor. Trump’ın rahatsız edici bir sorun olarak gördüğü anlaşılan bu konuyu ele almadaki öngörülemezliği, süreci Trump göreve başlamadan tamamlamak için bir teşvik oluşturuyor. İsrail, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararını (2006’da Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşı sona erdirmek için hazırlanmıştı) genişletilmiş bir şekilde yeniden uygulamayı kabul ediyor. Bu genişletme, anlaşmanın ihlal edilmesi halinde IDF’nin Lübnan’da operasyon yapma özgürlüğünü garanti altına alıyor. İsrail ayrıca güçlendirilmiş Lübnan ordusunun nihayetinde Lübnan’ın güneyinde tam otorite kurabileceğini umuyor.

Bu cesur projenin kilit noktası, İsrail’in İsrail’in ek müttefikler kazanarak ekibini genişletmesi olacak. Kızıldeniz’deki Husi korsanlığı, ABD’yi ve Birleşik Krallık’ı Yemen’deki Husi mevzilerine füze saldırıları başlatmaya yönlendirdi.  İsrail hükümeti, İran’ın nisan ayında düzenlediği büyük füze saldırısı sırasında Fransa, Birleşik Krallık ve ABD’nin yanı sıra, daha dikkat çekici bir şekilde Ürdün, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen uluslararası desteği hatırlayarak bu dayanışmayı genişletmek istiyor.

İsrail bu örneklerin üzerine bir şeyler inşa etmeyi ve bu işbirliğini genişletmeyi umuyor. Bu bağlamda, ABD ve BAE, Gazze için nihai bir uluslararası misyonda önemli roller oynayabilir (ancak Emirlikler, yalnızca Filistinliler tarafından resmi olarak davet edilirlerse katılacaklarını belirtti). İsrail’in tek başına hareket etmeyi tercih etmeyeceği bir diğer alan da İran. Tahran’ın nükleer programının çökertilmesi ve İslami rejimin devrilmesiyle sonuçlanacak, ABD öncülüğünde İran’la askeri bir çatışma senaryosu ana akım İsrailli yöneticiler tarafından benimsenmemiş olsa da aşırı sağ arasında tartışmalara yol açıyor.

Netanyahu hükümeti son perdede, bu gelişmelerin diğer bölgesel güçlerin İsrail ile kalıcı bir uzlaşmaya varmasına neden olacağını umuyor. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın, ilişkileri normalleştirmek için sıraya giren Arap ve İslami yöneticilere öncülük edeceğini düşünüyorlar. Bu hesaba göre, ilk yönetimi sırasında Suudiler ve Körfez’deki komşularıyla verimli ilişkiler geliştiren Trump, İsrail’in elindeki en önemli koz olacak. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir gibi koalisyonun radikalleri, Washington’un İsrail hükümetinin istediğini yapmasına izin vermesiyle, geleneksel destekçilerinden yoksun ve ellerinde çok az seçenek kalan Filistinlilerin kendi şartlarını kabul etmek zorunda kalacağını iddia ediyor. Bu da muhtemelen siyasi haklar olmadan medeni hakların tanınması ve İsrail yerleşimlerinin dokunulmaz kalması anlamına gelecek.

DAHA FAZLA SAVAŞ İÇİN SAVAŞ

Netanyahu’nun sağcı koalisyonunun hırslarının şu anda neden bu kadar güçlü olduğunu anlamak için Trump’ın İsrail’de nasıl algılandığını kavramak gerekiyor. Birçok İsrailli, Netanyahu’nun bir zamanlar “İsrail’in Beyaz Saray’da sahip olduğu en büyük dost” olarak ilan ettiği bir adam tarafından yönetilen yeni ABD yönetiminin ülkelerini koşulsuz destekleyeceğini düşünüyor. Trump’ın dış politika ekibine sağlam İsrail yanlısı isimler ataması -Senatör Marco Rubio’yu dışişleri bakanı, eski Guvernör Mike Huckabee’yi İsrail büyükelçisi ve Temsilci Elise Stefanik’i Birleşmiş Milletler büyükelçisi olarak aday göstermesi- bu görüşü daha da güçlendiriyor.

Trump’ın barometresi İsrail

İsrailli yetkililer, Trump’tan gelecek bir onayın yanı sıra, diğer başkentlerden İran’a baskıyı artırma planlarına yalnızca minimum düzeyde direnç geleceğini umuyor. Ağustos ayında Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık Tahran’ı ve müttefiklerini, İran’ın gerilimi daha da tırmandırması halinde bundan sorumlu tutacakları konusunda uyardı. İsrail’in bölgesel ortaklarından gelen diğer güven verici işaretler de dikkat çekiyor; bu ortaklar da İran destekli saldırganlık tehdidi altında. İsrailli yetkililer, İbrahim Anlaşmaları’nın geçen yılki savaş sürecine rağmen ayakta kalmasını ve ABD ile Suudi Arabistan yetkilileri arasında Riyad’ın nihayetinde bir anlaşmaya ikna edilebileceğine dair ısrarlı konuşmaları yakından takip ediyor.

Bu dış etkenlerin yanı sıra Netanyahu, koalisyonunun baskılarını da göz ardı edemez. Çünkü onların desteği olmadan görevde kalması mümkün değil. Bu baskıyı en güçlü şekilde oluşturanlar ise, bir zamanlar geleneksel siyaset için fazla radikal kabul edilen sağcı ideologlar Smotrich ve Ben-Gvir. ABD seçimlerinden bir hafta sonra Smotrich, Trump’ın dönüşünün “Tanrı’nın yardımıyla 2025’in Yahudiye ve Samiriye’de [Batı Şeria] İsrail için egemenlik yılı olacağı” anlamına geldiğini ilan etti. Netanyahu’nun siyasi olarak hayatta kalma içgüdüleriyle eşgüdüm sergileyen bu amansız ısrarlar, IDF’nin saldırısını sonlandırmasını tercih eden güvenlik kurumu üyeleri için sürekli bir engel teşkil ediyor.

Bu görüşler İsrail’de bir ölçüde destek bulmuş durumda. İsrail’in güvenliğine yönelik 7 Ekim öncesi radikal grupların IDF’nin + periyodik operasyonlarıyla kontrol altında tutulabileceği fikrine dayanan “çim biçme” stratejisi gibi yaklaşımların yetersiz olduğuna dair büyük ölçüde görüş birliği var. Pek çok İsrailli artık toplumun zaten tamamen seferber olduğu bir durumda, sürekli savaşın güvenliği sağlamak ve sürdürmek için en iyi yol olabileceği sonucuna varıyor. Son aylarda bu yaklaşımı güçlendiren bir diğer etken, IDF’nin taktiksel başarıları oldu. Bu başarılar, kamuoyunda daha fazlasını isteme iştahını artırdı. Son birkaç ayda Hamas ve Hizbullah’a karşı elde edilen kazanımlar -Gazze ve Lübnan’daki kara operasyonlarının başarısız olacağı yönünde uyarıda bulunan Biden yönetimi yetkililerinin öngörülerine rağmen- bu örgütlerin son kalıntılarını da yok etmek isteyenleri destekler nitelikte. Bu durum, sivil kayıplar ve barışın ertelenmesi pahasına gerçekleşse bile bu görüşü güçlendirdi.

İsrail parlamentosu Knesset’teki muhalefetin etkisizliği göz önüne alındığında, Netanyahu savaşa fazla bir engelle karşılaşmadan devam edebildi. Başsavcı ve İsrail’in güvenlik teşkilatı Şin Bet’in şefi dahil olmak üzere ülkenin olağan güvenlik sorumlularının çoğu savunmaya çekildi. Başbakan için uzun süreli savaş operasyonları, İsrail’in kaybedilen caydırıcılığını yeniden tesis etmek ve 7 Ekim’de ve sonrasında gösterdiği kötü performanstan dikkatleri başka yöne çekmek gibi ikili bir amaca hizmet ediyor. Gazze’deki İsrailli esirlerin ailelerinin protestoları bile ciddi bir engel oluşturmadı. Bu aileler aylardır -Biden’ın güçlü kişisel teşvikiyle- bir rehine anlaşması yapılması çağrısında bulunuyorlar ve kayda değer bir halk desteğine de sahipler. Ancak Netanyahu, Hamas’ın esir değişimi şartlarına karşı çıkanlardan ve sağ kanadındaki destekçilerinden aldığı güçle bu direnişi aşmayı başardı. Ayrıca Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte, ABD’nin İsrail’e askeri operasyonlarını sonlandırması yönünde daha az, hatta hiç baskı yapmayacağı varsayılıyor.

“MAGA”YI YANLIŞ ANLAMAK

Ancak Netanyahu ve müttefikleri bu büyük hedefleri baltalayan sayısız sorunu hafife alıyor. Bir kere İran ve vekilleri ortadan kaybolmayacak. Hamas, Hizbullah ve Husiler daha şimdiden direnç göstermeye ve yeniden toparlanmaya başladılar. Ellerinde hala önemli bir ateş gücü var ve İsrail’i her gün yüzlerce roket, balistik füze ve insansız hava araçlarıyla vurarak İsraillileri öldürme ve mülklerini tahrip etmeye devam edebiliyorlar. Bu gruplar İsrail’in hava savunmasını alt etmekte başarısız olsalar da genel bir tahribat yaratmayı, İsraillileri sürekli olarak sığınaklara doldurmayı ve hayatlarının akışını bozmayı başardılar. Bu grupların yakın zamanda teslim olacağı hayali gerçek dışı. İranlıların, Lübnanlıların, Filistinlilerin ve Yemenlilerin hemen ayaklanıp acımasız zalim liderlerin boyunduruğundan kurtulacakları beklentisi de bilinçli bir analizden çok hüsnükuruntu gibi görünüyor.

Daha da önemlisi, İsrail’in bölgeye yönelik herhangi bir büyük tasarımı Washington’dan önemli bir yardım almadan gerçekleşmeyecek. İsrail’in ABD’ye bağımlılığının hiç bu kadar belirgin olmadığı bir dönemde İsrail’in Trump’ın koşulsuz desteği hakkındaki varsayımları safça görünüyor. Özellikle de Trump’ın zaferini kolaylaştırdıkları için “Arap Amerikalı” ve “Müslüman Amerikalı” seçmenlere seslenmesi Trump’ın genel olarak savaşlardan ve ABD’nin yurtdışındaki askeri angajmanlarından kaçınma eğilimiyle birleşince yeni yönetimin İsrail’in ayrıcalıklarına daha şüpheci yaklaşacağı bir politikanın habercisi olabilir.

Foreign Policy: Netanyahu Trump’ı destekliyor, ancak pişman olabilir

Ne de olsa Trump ilk dönemini Netanyahu’ya hakaretler yağdırarak tamamladı ve İsrail’in çatışmaları uzatmasını istemediğini açıkça ortaya koydu. İki lider temmuz ayında Florida’da bir araya geldiklerinde Trump Netanyahu’ya Biden görevden ayrılmadan önce savaşı tamamlamasını söyledi. Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin destekçileri Trump’ın en büyük destekçileri arasında yer alsa da yakında Trump’ın onların gündemine karşı pek yükümlülük hissetmediğini hatırlatabilirler. Trump’ın kısa ömürlü 2020 İsrail-Filistin barış planı olan “Barıştan Refaha”nın nihai olarak bir Filistin devletinin kurulmasını savunduğunu ve yerleşimci liderler tarafından “İsrail Devleti’nin varlığını tehlikeye attığı” gerekçesiyle eleştirildiğini hatırlatmakta fayda var.

Trump’ın genel dış politika pozisyonları da İsrail için aynı derecede sorunlu olabilir. Eylül ayında gazetecilere Tahran ile “bir anlaşma yapmak zorundayız” dedikten bir ay sonra “Lübnan’daki acı ve yıkımı durduracağını” söyledi. Trump’ın yurtdışındaki ABD güçlerine katkıda bulunma konusundaki isteksizliği, Pentagon’un daha yeni sofistike bir THAAD antibalistik füze bataryası ve onu kullanacak 100 ABD askeri konuşlandırdığı İsrail için büyük bir değişiminin habercisi. Trump, Biden’ın İsrail’e tahsis ettiği kaynakları geri çekmese bile, izolasyonist eğilimleri gelecekte desteğin azalacağına ve dolayısıyla IDF’nin manevra özgürlüğünün kısıtlanacağına işaret edebilir.

Diğer uluslararası güçlerin İsrail’in uzlaşmaz tavrına karşı sabrı daha da azalıyor. İran’ın Ekim ayındaki ikinci füze saldırısına karşı İsrail’in savunma şemsiyesine katılmayan Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık, uluslararası hukuka uyum konusundaki endişelerini gerekçe göstererek İsrail’e silah ihracatını kısıtladı. (Ekim ayında Biden yönetimi de Gazze’ye insani yardım sevkiyatının iyileşmemesi halinde silah transferlerini sınırlama tehdidinde bulundu ancak henüz böyle bir adım atmadı). Birleşmiş Milletler, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi İsrail’e tarihsel olarak dostane olmayan platformlar da İsrail’in mevcut davranışları konusunda ağırlığını koydu. 21 Kasım’da UCM’nin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında Gazze’de savaş suçu işledikleri iddiasıyla tutuklama kararını onaylaması da buna dahil. Artan bu uluslararası baskı, IDF’nin operasyonel özerkliğinin yanı sıra İsraillilerin ticaret ve yurtdışına seyahatleri üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabilir.

FT: Suudi Arabistan Trump’ın İsrail politikalarını dengeleyebilir

Bu gelişmelerin yanı sıra, İsrail’in kendi iç durumu da dikkate alınmalı ve Netanyahu, bu durumun kendisi için göründüğünden daha elverişli olduğunu düşünebilir. Bir yılı aşkın süredir devam eden amansız savaşın ardından yorgun düşen İsrail halkı, Gazze’de hala 100’den fazla rehinenin bulunduğunu ve on binlerce kişinin evlerinden olduğunu biliyor. IDF yedek askerleri yüzlerce günü ailelerinden ve mesleklerinden uzakta üniformalı olarak geçirdi. Bu sorumluluktan kaçanlara (özellikle de Knesset’teki temsilcileri Netanyahu’nun koalisyonunun kilit üyeleri olan ultra Ortodokslara -Harediler-) duydukları öfke aşikar. Aktif görevde olanların birçoğu için hükümetin direktiflerini yerine getirme hevesi azalıyor.

Bu arada Netanyahu’nun üst düzey kurmayları, IDF subaylarının tehdit edilmesi ve hükümetin hatalarını örtbas etmek için resmî belgelerde açıkça sahtecilik yapılması olaylarına karıştı. Sözcülerinden biri, bir rehine anlaşması konusundaki hükümetin inatçılığını haklı çıkarmak amacıyla gizli istihbarat belgelerinde tahrifat yaparak sızdırdığı şüphesiyle ulusal güvenliği tehlikeye atmak suçlamasıyla yargılanıyor. Ve tüm temyiz yollarını tüketmiş olan başbakanın kendisi de nihayet yolsuzluk davasında mahkeme karşısına çıkmak zorunda. Yıl sonundan önce ifade vermesi planlanıyor.

Netanyahu 5 Kasım’da eski bir general ve Biden yönetiminin İsrail’deki en güvenilir muhatabı olan Gallant’ı görevden aldı ve yerine askeri kimliği olmayan bir siyasetçiyi getirdi. Tamamen siyasi bir hamle olan bu değişiklik, Netanyahu’nun, haredi koalisyon ortaklarını memnun etmek amacıyla yapıldı. Haredi gruplar, nüfuslarının IDF hizmetinden muaf tutulmasını hızlandıracak yasal düzenlemeler yapılmazsa hükümeti terk etmekle tehdit etmişti. Gallant (ve İsrail kamuoyunun büyük bir kısmı) bu yasaya karşı çıkıyordu. Netanyahu’nun kendi çıkarlarını ulusal güvenlikten ve sosyal bütünlükten önde tutması, İsrail’in vatandaş ordusu ve modern ekonomisinin bel kemiğini oluşturan geniş bir kesimi giderek daha fazla hayal kırıklığına uğratıyor.

GERÇEKLE YÜZLEŞME

Savaş alanındaki zaferlerine rağmen İsrail gerçek bir tehlikeyle karşı karşıya. Mevcut çatışmaları başarıyla sona erdirme yeteneği, büyük ölçüde Netanyahu’nun bir sonraki ABD başkanıyla ilişkileri nasıl yöneteceğine bağlı olacak. Yeniden seçilme endişesi taşımayan Trump, en pragmatik içgüdülerini takip etmeye daha da hazır olabilir. Netanyahu, Trump’ın hâlâ taşıyor olabileceği kinleri bertaraf ederek hedeflerini uyumlu hale getirmek için ustaca bir denge yürütmek zorunda kalacak. İronik bir şekilde, Netanyahu’nun en zorlu engeli, onu iktidarda tutan aynı sağ partiler olabilir.

Şu anda İsrail güçleri, Gazze ve Lübnan’da daha derinlere çekilme riskiyle karşı karşıya. İsrail’in askeri üstünlüğüne rağmen, bu iki bölge Vietnam tarzı bir bataklığa dönüşme işaretleri gösteriyor. Hizbullah, İsrail’in Beyrut’a saldırmaya devam etmesi durumunda Tel Aviv’e tekrar saldıracağını açıkladı. İran ise İsrail’in misillemesine karşı sert bir intikam yemini etti. Bu arada IDF, yeni asker sıkıntısı çekiyor ve şu an için, daha fazla destek almadan hem saldırı hem savunma mühimmatı eksikliklerini giderebilecek durumda değil. Rehineler hâlâ Gazze’de; kaçının hayatta olduğu kesin olarak bilinmiyor. Ayrıca kuzeydeki köylerinden tahliye edilenler, İsrail’in Lübnan’daki operasyonlarına rağmen evlerine geri dönemiyor.

İsrail’in savunma şefleri Netanyahu’ya Gazze ve Lübnan’da tüm hedeflerine ulaştıklarını bildirdiler. Rehineleri Gazze’den geri getirmek ve Lübnan’daki çatışmayı sonlandırmak için taviz verilmesini destekliyorlar. IDF ve Şin Bet, İsrail’i Hamas ve Hizbullah’tan gelecekteki saldırılara karşı koruyabileceklerinden emin. Bu değerlendirme hem bir an önce sükûnet isteyen Trump’ın hem de başkanlığı sona ermeden Gazze’de ateşkes ve Lübnan’da bir anlaşma görmek isteyen Biden’ın düşüncelerine rahatlıkla uyuyor.

Bir açıdan bakıldığında, Netanyahu’nun da bu yönde hareket etmek istediği görülüyor. Haberlere göre, ABD seçimlerinin ardından o da Hizbullah ile bir ateşkes sağlamak için çalışıyor, bunu Trump’a bir “hediye” olarak sunmayı planlıyor. Mantık şöyle işliyor: Bu adım, İsrail’in dikkatini İran’dan gelen daha ciddi tehditlere odaklamasına olanak tanıyacak ve 2018’de İran nükleer anlaşmasından çekilen Trump’ı, Tahran’a baskı yapmak için harekete geçirebilecek. Ancak Netanyahu’nun bu yöndeki herhangi bir hamlesi, rehinelerle ilgili müzakerelere sürekli müdahale eden ve herhangi bir ateşkese onay vermesi durumunda başbakanı devireceklerini söyleyen Smotrich ve Ben-Gvir tarafından engellenecek. Bu ikilinin Gazze ve Batı Şeria üzerinde uzun vadeli İsrail kontrolünü dayatma çabaları, IDF’nin bu bölgelerdeki varlığını azaltmaya yönelik girişimlerle tamamen çelişiyor ve Netanyahu’nun İsrail’ini Trump ile bir çatışma rotasına sokabilir.

Trump’a “hediye” mi sahadaki gerçek mi?

Seçilmiş başkan, Suudi Arabistan ile herhangi bir ilerleme kaydedilmesinin, muhtemelen mevcut İsrail hükümeti süresince söz konusu olmayacağını keşfederek benzer şekilde hayal kırıklığına uğrayacak. Smotrich ve Ben-Gvir, Riyad’ın talep ettiği asgari bedeli ödemeyi yani Filistin devletine giden bir yolu asla taahhüt etmeyecekler. Onların bakış açısına göre, İbrahim Anlaşmaları önemli bir kazanım olabilir, ancak hiçbir şey İsrail’in “Ataların Toprakları” üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırmaktan daha değerli değil. Dahası, Suudi Arabistan’ın yanı sıra Ürdün, Mısır, Katar ve Umman gibi Arap devletlerinin İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi samimi bir şekilde karşılamasının da gösterdiği gibi Suudi Arabistan’ın İran’ı kızdırmaya pek niyeti olmayabilir.

Netanyahu’nun bu işaretleri doğru yorumlaması gerekecek. Zamanı iyi değerlendirmeli ve İsrail’in savaşları yarardan çok zarar getirmeye başlamadan ve Trump’la arasını açmadan önce sonlandırmalı. Netanyahu koalisyon ortaklarına karşı durabilirse, çatışmaları sona erdirebilir ve Trump’a istediği temiz masayı bırakabilir. Ancak zaman kısa. Eğer başbakan zamanı tüketmeyi tercih ederse hem Trump’ı memnun etmeye çalışmak hem de Smotrich ve Ben-Gvir’i yatıştırmak gibi imkânsız bir görevle karşı karşıya kalacak. İsrail kendisini daha fazla çalkantıya hazırlamalı.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English