Diplomasi
Henry Kissinger: Çin’de rejim değişikliği hedeflememeliyiz

The Economist, 27 Mayıs’ta 100 yaşını bitirecek eski ABD Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ile bir mülakat yaptı.
Devlet görevlerinin yanı sıra birçok başkana ve devlet başkanına ‘danışmanlık’ yapan Kissinger, dünyanın ABD ile Çin’in öznesi olduğu bir büyük güç hesaplaşmasına doğru gittiğini ileri sürüyor.
Her iki tarafın da birbirini ‘stratejik tehdit’ olarak gördüğünün altını çizen Kissinger, Çin ve Amerika’nın teknolojik ve ekonomik üstünlük için yoğunlaşan rekabetinden endişe duyuyor.
Yapay zekanın bu rekabeti güçlendirmesinden korkan Kissinger, “Birinci Dünya Savaşı öncesindeki klasik durumdayız,” diyor ve ekliyor: “İki tarafın da fazla siyasi taviz marjının olmadığı ve dengenin herhangi bir şekilde bozulmasının feci sonuçlara yol açabileceği bir durumdayız.”
The Economist, Vietnam savaşındaki rolü nedeniyle eski bakanın ‘savaş kışkırtıcısı’ olarak görüldüğünü hatırlatıyor ama dergiye göre Kissinger, “büyük güçler arasındaki çatışmaların önlenmesini hayatının odak noktası olarak görüyor.” Ona göre insanlığın kaderi ABD ve Çin’in iyi geçinip geçinemeyeceğine bağlı ve özellikle yapay zekanın hızlı ilerlemesinin, onlara bir yol bulmak için sadece beş ila on yıl bıraktığına inanıyor.
Çin’i anlamak
Kissinger’a göre savaştan kaçınmak için başlangıç noktası Çin’in artan huzursuzluğunu analiz etmek. Pekin’e karşı ‘uzlaşmacı’ bir tavır sergilemesiyle bilinmesine rağmen, birçok Çinli düşünürün ABD’nin inişte olduğuna ve ‘bu nedenle, tarihi bir evrimin sonucu olarak, eninde sonunda ABD’nin yerini alacaklarına’ inandıklarını kabul ediyor.
Kissinger Çin liderliğinin, Batılı politika yapıcıların küresel kurallara dayalı bir düzenden bahsetmelerine, gerçekte kastettikleri Amerika’nın kuralları ve Amerika’nın düzeni olduğu için, kızdığına inanıyor.
Çin’in yöneticileri, Batı tarafından önerilen, Çin’in ‘uslu durması halinde ona ayrıcalıklar tanınması’ şeklindeki küçümseyici pazarlıktan rahatsız. Çin’de bazıları ABD’nin kendilerine eşit davranacağını düşünmenin aptallık olduğundan şüpheleniyor.
Çin, ‘Hitlervari’ bir dünya egemenliği peşinde değil
Bununla birlikte Kissinger, ‘Çin’in hırslarının yanlış yorumlanmaması’ konusunda da uyarıyor. Washington’da, Çin’in dünya hakimiyeti istediğini düşünenler olduğunu belirten eski bakan, “Hitlervari bir anlamda dünya hakimiyeti peşinde değiller. Dünya düzenini bu şekilde düşünmüyorlar ya da hiç düşünmediler,” diyor.
“Nazi Almanyası’nda savaş kaçınılmazdı çünkü Adolf Hitler’in buna ihtiyacı vardı,” diyen Kissinger, Çin’in farklı olduğuna inanıyor. Mao Zedong’dan başlayarak pek çok Çinli liderle görüşen Kissinger, bu liderlerin ideolojik bağlılıklarından şüphe duymasa da, bu bağlılığın her zaman ‘ülkelerinin çıkarları ve yetenekleri konusunda keskin bir anlayışla birleştiği’ni kabul ediyor.
‘ABD ve Çin bir arada yaşayabilir’
Çin’in sistemini Marksist olmaktan çok Konfüçyüsçü olarak gören Kissinger,
bu sistemin Çinli liderlere ülkelerinin ulaşabileceği maksimum güce ulaşmayı ve başarılarından dolayı saygı görmeyi öğrettiğini savunuyor. Ona göre Çinli liderler uluslararası sistemde kendi çıkarlarının nihai hakimi olarak tanınmak istiyorlar: “Eğer gerçekten kullanılabilecek bir üstünlük elde etselerdi, bunu Çin kültürünü dayatma noktasına kadar götürürler miydi? Bilemiyorum. İçgüdülerim hayır diyor…[Ama] diplomasi ve güç kombinasyonuyla böyle bir durumun ortaya çıkmasını engellemenin bizim kapasitemiz dahilinde olduğuna inanıyorum.”
Kissinger, “Çin ve ABD’nin birbirleriyle topyekûn savaş tehdidi olmadan bir arada yaşamaları mümkün mü? Ben bunun mümkün olduğunu düşündüm ve hâlâ da düşünüyorum,” diyor ama başarının garanti olmadığını da kabul ediyor. Kissinger bu nedenle, başarısızlığı sürdürebilmek için askeri açıdan güçlü olmak gerektiğini düşünüyor.
Tayvan meselesinde karşılık geri adım ihtiyacı
Donald Trump’ın ticaret konusunda Çin’den taviz kopararak ‘sert imajını şişirmek’ istediğini düşünen Kissinger, Biden yönetiminin politikada ‘liberal bir söylemle’ Trump’ın izinden gittiğini belirtiyor.
Eski bakan, Tayvan konusunda bu yolu seçmeyeceğini çünkü orada Ukrayna tarzı bir savaşın adayı yok ederek dünya ekonomisini harap edeceğini söylüyor. Ona göre savaş aynı zamanda Çin’i içeride de geriletebilir ve liderlerin en büyük korkusu içerideki karışıklıklardır.
Eski bakana göre her iki tarafın da taviz verecek fazla alanı yok ve her Çinli lider ülkesinin Tayvan’a olan bağlılığını dile getirmiştir. Fakat aynı zamanda, “işlerin şu anda aldığı şekle bakılırsa, ABD’nin başka yerlerdeki pozisyonunu zayıflatmadan Tayvan’ı terk etmesi kolay bir mesele değil.”
Kissinger, her iki tarafın da bu konuda itidalli davranması gerektiğini ve bunu Tayvan konusundaki tutumlarını değiştirmeden de yapabileceklerini savunuyor. Bu açıdan Tayvan, ‘süper güçlerin ortak bir zemin bulabilecekleri ve böylece küresel istikrarı teşvik edebilecekleri birkaç alandan ilki’ olabilir.
Kissinger ‘rejim değişikliği’ne karşı
Çin ile ticaret söz konusu olduğunda ABD yönetimini ‘şahinlerin’ ele geçirdiğini kaydeden Kissinger, ya hep ya hiç tavrının daha geniş kapsamlı yumuşama arayışları için tehdit oluşturduğunu vurguluyor. Ona göre eğer Amerika Çin ile birlikte yaşamanın bir yolunu bulmak istiyorsa, rejim değişikliğini hedeflememelidir.
Bazı Amerikalılar yenilmiş bir Çin’in ‘demokratik ve barışçıl’ olacağına inansa da Kissinger Çin’de komünizmin çökmesinin ideolojik çatışmaya dönüşen bir iç savaşa yol açmasının ve küresel istikrarsızlığı arttırmasının daha muhtemel olduğunu düşünüyor ve ekliyor: “Çin’i çözülmeye sürüklemek bizim çıkarımıza değil.” Bu durumda ABD, kendi kuyusunu kazmak yerine Çin’in de çıkarları olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktır.
Kissinger, Ukrayna’nın bu konuda iyi bir örnek olduğunu düşünüyor.
Çin’in Ukrayna diplomasisine şans tanınmalı
Kimilerinin, Çin lideri Şi Cinping’in Ukrayna lideri Volodimir Zelenski’yi telefonla aramasını ‘boş bir jest’ olarak görmesine karşı çıkan Kissinger bunu, savaşı çevreleyen diplomasiyi karmaşıklaştıracak, ama aynı zamanda süper güçlerin karşılıklı güvenini inşa etmek için fırsat yaratabilecek ciddi bir niyet beyanı olarak görüyor.
Ukrayna savaşı nedeniyle ilk başta Rusya lideri Vladimir Putin’i suçlayan ve ‘feci bir muhakeme hatası’ yaptığını öne süren Kissinger, dikkat çekici bir biçimde Batı’nın da suçsuz olmadığını hatırlatıyor: “Ukrayna’nın NATO üyeliğini… ucu açık bırakma kararının çok yanlış olduğunu düşünüyorum.” Ona göre bu karar istikrarsızlaştırıcıydı, çünkü NATO koruması vaadinin, bunu gerçekleştirecek bir plan olmaksızın askıya alınması, bir yandan Ukrayna’yı savunmasız bırakırken, diğer yanda sadece Putin’i değil, birçok Rus’u da öfkelendirmeyi garantiledi.
Barışın toprak düzenlemeleri ile kurulma ihtimali
Kissinger, Rusya’nın 2014’te Ukrayna’dan kopardığı toprakların mümkün olduğunca çoğundan vazgeçmesini istediğini söylüyor, fakat herhangi bir ateşkeste Rusya’nın en azından Sivastopol’u elinde tutmasınun muhtemel olduğunu da kabul ediyor. Bu durumda, Rusya’nın bazı kazanımlarını kaybedip diğerlerini elinde tuttuğu böyle bir çözüm, hem memnuniyetsiz bir Rusya hem de memnuniyetsiz bir Ukrayna bırakabilir.
Bunun, gelecekteki çatışmalar için bir reçete olduğunu düşünüyor ve şöyle diyor: “Avrupalıların şu anda söyledikleri bana göre son derece tehlikeli. Çünkü Avrupalılar şöyle diyor: ‘Onları NATO’da istemiyoruz, çünkü çok riskliler. Bu nedenle onları silahlandıracağız ve onlara en gelişmiş silahları vereceğiz.’ Ukrayna’yı öyle bir noktaya kadar silahlandırdık ki, Avrupa’nın en iyi silahlanmış ve stratejik açıdan en az deneyimli liderliğine sahip ülkesi olacak.”
Kissinger’a göre Avrupa’da kalıcı bir barış tesis etmek için Batı’nın iki ‘hayal gücü sıçraması’ yapması gerekiyor. Birincisi, Ukrayna’nın NATO’ya katılması ve böylece hem Rusya’yı dizginlemesi hem de koruması. İkincisi ise Avrupa’nın istikrarlı bir doğu sınırı yaratmanın bir yolu olarak Rusya ile yakınlaşmayı tasarlaması.
Çin ile Rusya ‘doğal müttefik’ değil
Şi’nin Zelenski’yi aramasının ardından Kissinger, Çin’in Rusya ve Ukrayna arasında arabuluculuk yapmak üzere konumlanabileceğine inanıyor. ABD ve Çin’i Sovyetler Birliği ile karşı karşıya getiren politikanın mimarlarından biri olarak, Çin ve Rusya’nın birlikte iyi çalışabileceğinden şüphe duyuyor. Bu iki devletin birbirlerine karşı ‘içgüdüsel bir güvensizlik’ duyduklarını öne süren Kissinger, “Çin hakkında iyi bir şey söyleyen bir Rus liderle hiç karşılaşmadım. Ben de Rusya hakkında iyi bir şey söyleyen bir Çinli liderle hiç karşılaşmadım,” diyor ve bu iki ülkenin ‘doğal müttefik’ olmadığını savunuyor.
Çin’in Ukrayna diplomasisine ulusal çıkarlarının gereği olarak girdiğini belirten Kissinger, Rusya’nın yok edilmesine karşı çıksa da Ukrayna’nın bağımsız bir ülke olarak kalması gerektiğini kabul ettiğini söylüyor. “Hatta Ukrayna’nın NATO’ya katılma isteğini bile kabul edebilirler,” iddiasında bulunan eski bakan, Pekin’in bunu kısmet Washington ile çatışmak istemediği için yaptığını, yapabildikleri ölçüde de kendi dünya düzenlerini yarattıklarını belirtiyor.
Yapay zeka tehdidine vurgu
Kissinger’a göre Çin ve ABD’nin konuşması gereken ikinci alan ise yapay zeka. Kissinger yapay zekanın beş yıl içinde güvenlikte kilit bir faktör haline geleceğine inanıyor. Onun yıkıcı potansiyelini, matbaanın icadıyla karşılaştırıyor.
Kissinger ‘eşi benzeri görülmemiş bir yıkıcılık dünyasında yaşıyoruz’ diye uyarıyor ve ekliyor: “Askeri tarihe bakarsanız, coğrafya ve kesinlik sınırlamaları nedeniyle tüm rakiplerinizi yok etmenin hiçbir zaman mümkün olmadığını söyleyebilirsiniz. Şimdi ise hiçbir sınırlama yok. Her düşman %100 savunmasızdır.”
Kissinger, bu konuda ABD ve Çin’in birbiriyle görüşmesi ve kabiliyetleri hakkında kontrol edilebilir malzemeler temin ederek silah kontrolüne gidilebileceğini düşünüyor.
ABD için model ülke: Hindistan
Kissinger, tüm bu hedeflerin iç politika ile de birleştirilmesi gerektiğini savunuyor. Amerika için bu, ‘nasıl daha pragmatik olunacağını öğrenmeyi, liderlik niteliklerine odaklanmayı ve hepsinden önemlisi ülkenin siyasi kültürünü yenilemeyi’ içeriyor.
Kissinger, pragmatik düşünme modeli olarak Hindistan’a işaret ediyor. Eski bir Hintli üst düzey yöneticinin, dış politikanın bir ülkeyi büyük çok taraflı yapılara bağlamak yerine, sorunlara yönelik kalıcı olmayan ittifaklara dayanması gerektiğini söylediğini hatırlıyor.
Ünlü diplomat, ‘Diplomasi’ başlıklı eserinde ABD’nin tüm dış siyaset tarihinin dünyayı kendi imajında yeniden inşa etme faaliyeti olarak tanımlamıştı. Bu nedenle Kissinger’a göre Hintli yöneticinin yaklaşımı ABD’lilere ‘doğal’ gelemeyecektir. Kissinger için sorun, ahlaki ilkelerin, arzu edilen bir değişim yaratmayacak olsalar bile, çoğu zaman çıkarların önüne geçmesi. Eski bakan ‘insan hakları’nın önemli olduğunu kabul ediyor ama bunları siyasetin merkezine koymaya katılmıyor. “Sudan’da [bunları dayatmayı] denedik. Şimdi Sudan’a bakın,” diyor.
Doğru olanı yapma konusundaki aceleci ısrarın, politikanın sonuçlarını düşünememek için bir bahane haline gelebileceğini söylüyor. Kissinger, bugün dünyayı değiştirmek için güç kullanmak isteyenlerin genellikle idealistler olduğunu ve realistlerin de içgüdüsel olarak onlara katıldığını savunuyor.
Hindistan ve Japonya’nın, ABD’nin pragmatizmini geliştirme yönünde bir test olacağını düşünen Kissinger, Tokyo yönetiminin 5 yıl içerisinde nükleer silah elde etmesi durumunda ilişkilerin gerginleşeceğine inanıyor.
ABD’nin iç meselesi: Uzun erimli stratejik düşünmeden yoksunluk
ABD’nin uzun erimli stratejik düşünmeye ihtiyacı olduğunu savunan Kissinger, ülkede bir siyasi kültür, eğitim ve liderlik sorunu olduğunu düşünüyor. “Stratejik bir görüş elde etmek için ülkenize inancınızın olması gerekir,” diyen Kissinger, birçok Cumhuriyetçi gibi Amerikan eğitiminin ülkenin ‘en karanlık anlarına’ odaklanmasından endişe duyuyor ve Amerika’nın değerine ilişkin ortak algının yitirildiğine inanıyor.
Kissinger, uzun erimli stratejik düşünme sorunu çözülemezse ABD’nin başarısız olduğuna yönelik tahminlerin doğru çıkacağı uyarısında bulunuyor ve ekliyor: “Hepimiz yeni bir dünyada olduğumuzu kabul etmek zorundayız.”
Diplomasi
AB’nin LNG ithalatının yüzde 60’ından fazlası ABD’den

ABD, şu anda Avrupa’nın toplam LNG ithalatının yaklaşık %60’ını oluşturuyor ve bu oran tüm zamanların en yüksek seviyesine yakın.
Bu rakam, Katar ve BAE’den gelen tedarikin kesilmesine yol açan Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ardından nisan ayında yaklaşık %64’e ulaşarak zirveye çıkmıştı.
Bu oran, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana %20 artmıştı. Avrupa ayrıca Ukrayna savaşından sonra Rus boru hattı gazını ABD’den sevk edilen LNG ile ikame etmeye zorlanmıştı.
Ayrıca, ABD, LNG ve boru hattı gazı dahil olmak üzere toplam AB doğalgaz ithalatının %26’sını oluşturuyor ve bu alanda Norveç’ten sonra ikinci sırada yer alıyor.
Avrupa, kış öncesi depolama tanklarını doldurmak için de ABD’den gelen gaza ihtiyaç duyuyor; bu da söz konusu bağımlılığın önümüzdeki aylarda daha da derinleşeceği anlamına geliyor.
LNG’nin en büyük avantajı, gazın yaklaşık eksi 160 santigrat dereceye kadar aşırı soğutulduktan sonra sıvıya dönüşmesi ve tıpkı petrol gibi tankerlere yüklenip dünyanın dört bir yanına sevk edilebilmesi. Bu da boru hatlarına olan ihtiyacı ortadan kaldırıyır ve böylece Amerikan LNG’si Avrupa kıyılarına ulaşıyor.
Bloomberg’e göre büyük emtia piyasalarında, toplam alımların %30 ila %40’undan fazlasını tek bir kaynağa bağlamak yaygın değil; %60’tan fazlasını tek bir tedarikçiye bağlamak ise son derece nadir.
Avrupa’nın tek bir kaynağa bu kadar bağımlı olduğu durumlar yalnızca bazı “niş” piyasalarda (örneğin nadir toprak elementleri, galyum veya tungsten gibi ikincil metaller) görülüyor.
Avrupalı yetkililer, bir süredir kapalı kapılar ardında ABD’den gelenLNG konusunda endişe duyuyorlardı.
Bu endişe, 28 Şubat’ta İsrail ve ABD’nin İran’a saldırmasından hemen önce, özel görüşmelerden kamuoyu tartışmalarına taşındı.
AB’nin rekabetten sorumlu baş yetkilisi Teresa Ribera, ocak ayında “Rus gazına güvenemeyeceğimizi ve Amerikan gazına fazla bağımlı olmamaya dikkat etmemiz gerektiğini biliyoruz,” demişti.
Birkaç gün sonra, AB Enerji Komiseri Dan Jorgensen daha da açık sözlü oldu ve “Bir bağımlılığı başka bir bağımlılıkla değiştirme riskiyle karşı karşıyayız,” dedi.
Öte yandan iktisadi açıdan bakıldığında, akışları hükümetler değil, piyasa belirliyor.
New York’taki Küresel Enerji Politikası Merkezi’nde gaz uzmanı olan Anne-Sophie Corbeau, “ABD’den Avrupa’ya LNG geliyorsa, bunun nedeni İktisat 101’dir: Fiyat açısından bakıldığında, bu Amerikan üreticiler için en iyi varış noktasıdır,” diyor.
Bloomberg yazarına göre ideal olarak, Avrupa’nın ABD’den gelen LNG’nin payını daha güvenli seviyelere, kesinlikle %50’nin altına indirmesi gerekiyor.
Fakat mevcut piyasa ve siyasi dinamikler göz önüne alındığında, tam tersinin gerçekleşme riski bulunuyor.
Avrupa, Trump’a daha fazla Amerikan malı satın alacağına söz verdi; 2027’den itibaren Rus LNG’sini yasaklıyor ve Katar ile BAE’den gelecek tedarikler hâlâ belirsiz görünüyor.
Bölge dikkatli davranmazsa, çok da uzak olmayan bir gelecekte LNG ihtiyacının %75’inden fazlasını ABD’ye bağımlı hale gelebilir.
Diplomasi
Vişegrád Dörtlüsü yeniden bir araya geldi

Visegrád Dörtlüsü liderleri salı günü bölgesel ittifaklarını yeniden canlandırdıklarını açıkladı.
Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovakya’dan oluşan bölgesel ittifak, göç, endüstriyel rekabet gücü ve AB’nin bir sonraki uzun vadeli bütçesi konularında daha sıkı bir koordinasyon içinde olacaklarına söz verdi.
Gödöllő’de düzenlenen zirvede Macaristan Başbakanı Péter Magyar, 65 milyonluk bloğun iktisadi gücünü vurgulayarak, dört ülkenin Almanya ile toplam ticaret hacminin Fransa’nınkini aştığını belirtti.
Yenilenen işbirliğinin bir sembolü olarak, Macyar, Çekya, Polonya ve Slovakya liderlerine Budapeşte, Bratislava, Prag ve Varşova’yı birbirine bağlayacak bir yüksek hızlı demiryolu ağı projesinin taslağını sundu ve Slovakya’nın yaklaşan V4 başkanlığı döneminde proje için AB fonu talep etmeleri konusunda liderleri teşvik etti.
Magyar, ittifakın son dönemdeki zorluklarını önceki Macar hükümetine yükleyerek, eski Başbakan Viktor Orbán’ın “Rusya yanlısı” tutumu ve aranan Polonyalı siyasetçilere sığınma hakkı verme kararının Budapeşte ile Varşova arasındaki ilişkileri ciddi şekilde zedelediğini savundu.
“Artık geçmişi geride bırakmanın zamanı geldi,” diyen Magyar, grubun 35 yıl önce Lech Wałęsa, Václav Havel ve József Antall tarafından kurulduğunu hatırlattı.
Polonya Başbakanı Donald Tusk, Macaristan’ın diplomatik ilişkileri yeniden canlandırmasını memnuniyetle karşıladı ve Magyar’ın seçim zaferini övdü.
Otuz yıldır tanıdığını söylediği Orbán ile bir karşılaştırma yapan Tusk, eski Macar liderin jeopolitik bakış açısının kökten değiştiğini, bu nedenle işbirliğinin imkansız hale geldiğini savundu.
Slovakya, 1 Temmuz’da V4’ün dönem başkanlığını devralmaya hazırlanırken, Slovakya Başbakanı Robert Fico, endüstriyel rekabet gücünün en önemli önceliği olacağını belirtti.
Fico, yüksek elektrik fiyatlarının Avrupa sanayisini zayıflattığı uyarısında bulunarak, dört ülkenin AB’nin emisyon ticareti sisteminde değişiklik yapılması için ortaklaşa baskı uygulayacağını söyledi.
Liderler ayrıca, bloğun 2028-34 bütçesi üzerindeki müzakerelerde, sosyal uyumun korunması ve tarım fonlarına odaklanarak yakın işbirliği içinde hareket etme konusunda anlaştılar.
Dört hükümet, bloğun dış sınırlarının güçlendirilmesinin öncelik olmaya devam etmesi gerektiğini savunarak, AB’nin yeni Göç Paktı’na karşı olduklarını yineledi.
Genişleme konusunda liderler, Batı Balkanlara yönelik AB genişlemesini destekledi. Fakat jeopolitik hususların bazı aday ülkeler için daha hızlı entegrasyonu haklı kılıp kılmadığına dair blok içinde daha geniş bir tartışma sürerken, Ukrayna da dahil olmak üzere tüm aday ülkelerin mevcut katılım kriterlerini karşılaması gerektiği konusunda ısrar ettiler.
Çek Cumhuriyeti Başbakanı Andrej Babiš, ortak çıkarları savunma konusunda bölge liderlerinin “yine aynı gemide” olduklarını söyledi.
Liderler, V4’ü dört üyeli bir yapı olarak sürdürme konusunda mutabık kalırken, belirli politika konularında diğer ülkeleri de sürece dahil etmek için daha geniş kapsamlı “V4+” çerçevesini kullanmaya karar verdiler.
Fico ve Babiš, bütçe müzakerelerine İrlanda’yı, endüstriyel rekabet gücü ve karbon fiyatlandırma politikalarına ise Avusturya ve Almanya’yı dahil etmek için V4+ formatının kullanılmasını önerdiler.
Diplomasi
Taliban, Brüksel’de 15 AB ülkesiyle bir araya geldi

15 AB üyesi ülke, 23 Haziran günü Brüksel’de Taliban ile bir araya gelerek Afganları Afganistan’a sınır dışı etme konusunu görüştü.
Avrupa Komisyonu’ndan bir sözcü salı günü yaptığı açıklamada, toplantının İsveç ile ortak başkanlıkta yürütüldüğünü belirtti. Belçika ve Hollanda da toplantıya katıldı.
Komisyon, toplantının öncelikle sabıka kaydı bulunan ve güvenlik tehdidi oluşturan Afgan vatandaşlarının geri dönüşüyle ilgili olduğunu vurguladı.
Görüşmelerde, geri gönderilecek kişilerin kimlik tespiti, seyahat belgelerinin düzenlenmesi ve geri dönüş süreçleri gibi her türlü konu ele alındı.
Fakat ocak ayında Kabil’e giden üst düzey bir AB Komisyonu yetkilisi olan Johannes Luchner, daha önce bu kapsamın suçlu olmayan Afganları da içerebileceğini belirtmişti.
Ocak ayı sonunda Avrupalı milletvekillerine yaptığı açıklamada, “Öncelikli ilgilendiğimiz konu suçluların geri dönüşü, fakat geri dönüş emri bulunan suçlu olmayan Afganların sayısı da giderek artıyor,” demişti.
Başka bir AB kaynağı da şimdi aynı görüşü dile getiriyor. Bu kaynak, salı günü ve toplantı öncesinde EUobserver’a yaptığı açıklamada, görüşmelerin sığınma başvurusunda bulunup reddedilenlerin geri dönüşünü de kapsayacağını belirtti.
Komisyon, günün erken saatlerinde toplantıyla ilgili herhangi bir ayrıntı vermeyi reddetmişti.
Bu da Taliban heyetinin seyahat masraflarını kimin karşıladığı, toplantının nerede yapılacağı, toplantıya kadınların katılıp katılmayacağı ve Taliban’ın AB’nin Afgan vatandaşlarını sınır dışı etmesine yardım etmenin karşılığında ne istediği gibi soruların cevapsız kalmasına neden oldu.
AB ve üye ülkeleri, beş yıl önce yeniden iktidara gelmesinden bu yana Taliban hükümetini tanımıyor.
Brüksel, suç işleyen veya tehlikeli olduğu değerlendirilen sığınma başvurusu reddedilen kişilerin sınır dışı edilmesi için gerekli olduğu gerekçesiyle, Afganistan’ın “fiili yetkilileriyle” sınırlı görüşmeler yapma kararını savundu.
Avrupa Komisyonu’nun bir sözcüsü, Komisyon ve 15 AB üye ülkesinden yetkililerin, ocak ayında Kabil’de düzenlenen bir önceki toplantının devamı niteliğindeki Brüksel toplantısına katıldığını belirtti.
Komisyon sözcüsü, “Komisyon birimleri ve İsveç, bugün Brüksel’de, geri dönüş ve yeniden kabul konularından sorumlu Afganistan’ın fiili yetkililerinin teknik düzeydeki temsilcileriyle birlikte teknik düzeyde bir toplantıya eş başkanlık etti” dedi.
Afganistan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ise gündemin daha geniş olduğunu belirterek, bunun AB’de olası bir konsolosluk varlığını, orada yaşayan Afganlar için konsolosluk hizmetlerinin yeniden başlatılmasını ve “güven oluşturma tedbirlerine duyulan ihtiyacı” içerdiğini söyledi.
Sözcü Abdülkahar Balki, toplantının “yurtdışında ikamet eden Afganların konsolosluk haklarını korumak için olumlu bir ivme yaratma umudu” uyandırdığını da sözlerine ekledi.
Balki’ye hitaben yazılan ve Reuters tarafından incelenen bir Komisyon mektubunda, görüşmelerin “AB’de ikamet hakkı bulunmayan Afgan vatandaşlarının geri dönüşü ve yeniden kabulü” üzerine odaklanacağı belirtildi.
Amerika1 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4
Dünya Basını7 gün önceİngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak









