Dünya Basını
Hindistan Maldivler’i Çin’e nasıl kaybetti?

Çevirmenin notu: Hint Okyanusu’ndaki stratejik nakliye yollarının yakınında yer alan Maldivler, Hindistan ve Çin’in bölgedeki nüfuz mücadelesinin odak noktalarından biri. Geçtiğimiz ay muhalefet koalisyonu lideri Muhammed Muizzu, devlet başkanlığı seçimlerini rahat bir zaferle kazanarak görevdeki Muhammed Solih’in yeniden seçilme girişimini durdurdu. Muizzu, 30 Eylül’deki son turunda oyların yüzde 54’ünü kazandı. Solih’in bir önceki yemin törenine Hindistan Başbakanı Narendra Modi de katılmıştı. Muizzu, Çin ile dost, Hindistan’ın ülkeden çekilmesini talep eden kampanyanın yüklenicisi.
BJP’nin Maldivler’deki yoga macerası Çin’in hakimiyet kurmasına nasıl zemin hazırladı?
R.K. Radhakrishnan
2 Kasım 2023
Ve Hindistan, bu takımada ülkesindeki stratejik etkisini kaybetti.
Bharatiya Janata Partisi (BJP) hükümeti haklı olarak yoganın dünya çapında yaygınlaşmasında pay sahibi olduğunu iddia ediyor. İronik bir şekilde, 2022 yılında Maldivler’in başkenti Male’de yapılan bir gösteri, Hindistan’ın stratejik öneme sahip bu takımada ülkesindeki hakimiyetini kaybetmesiyle sonuçlanan bir dizi hadiseye yol açtı. Çin şimdi o bölgeyi işgal etmiş durumda.
Hikâye 2018’in ikinci çeyreğinde, Maldivler İlerleme Partisi (PPM) lideri ve Çin’in dostu olduğunu ilan eden Devlet Başkanı Abdullah Yamin’in devlet başkanlığı seçimlerine gitmeye karar vermesiyle başlıyor. Hesapları açıktı: Ana muhalefet partisi Maldiv Demokratik Partisi’nin (MDP) eski başkanı Muhammed Neşid’in kaçak bir mahkûm olduğu ve Kolombo’da saklandığı için aday olamayacağını garantilemişlerdi. Ayrıca MDP’de başka karizmatik bir lider de yoktu. Yamin rahatlıkla seçileceğini düşünüyordu.
Ne yazık ki Maldivler’deki tüm büyük siyasi partiler onu devirmek için bir araya gelmeye karar verdi. Neşid yarışmakta kararlıydı ve onu uzlaşmacı bir aday aramanın daha iyi olacağına ikna etmek için MDP içinden ve dışından uzman müzakerecilerin becerileri gerekti. Neşid şartlı olarak kabul etti ve İbrahim Muhammed Solih’i devlet başkanı adayı olarak seçti. Solih, yaklaşık yirmi yıldır Halk Meclisinin [parlamento] cansız bir üyesi olan yakın arkadaşıydı.
Solih, Yamin’in tüm demokratik kurumları ele geçirmesine rağmen seçimi kazandı. Yamin’in yardımcılarından biri, Frontline’a yaptığı açıklamada şokta olduğunu söyledi. Kısa bir süre sonra Solih hükümeti kendisine karşı yolsuzluk ve zimmete para geçirme gibi çeşitli suçlamalar yöneltti. Başının ciddi bir belaya girebileceğini anlayan Yamin, 2020’nin sonlarında, o noktada sadece bir oyalama taktiği olan “Hindistan Dışarı” kampanyasını başlattı. Kampanyanın özü, Hindistan’ın Maldivler’de konuşlu askeri personelini geri çekmesini talep ediyordu. İlk günlerde kampanya neredeyse hiç ilgi görmedi. Fakat Solih hükümeti bunu yasakladı ve bu aşırı tepki kampanyaya hafif bir ivme kazandırdı.
Yoga Günü sırası
Asıl darbe, Haziran 2022’de Male’deki Hindistan Yüksek Komisyonunun Hindistan Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen rutin talimatlar doğrultusunda Uluslararası Yoga Günü’nü kitlesel bir şekilde kutlamaya karar vermesiyle geldi. Yeni Delhi’de hiç kimse yüzde 100’ü Sünni Müslüman olan bir ülkede yoga kampanyasının sorun yaratacağını düşünmemişti. Hindistan’ın sözüm ona “Önce Komşuluk” politikasına rağmen, komşularıyla ilişkilerinde detaylara bu kadar dikkat edilmiyordu.
21 Haziran 2022’de Reuters, kalabalığın etkinliğin yapıldığı “stadyumu bastığını” ve polisin durumu kontrol altına almak için göz yaşartıcı gaz ve biber gazı kullanmak zorunda kaldığını bildirdi. Daha da önemlisi, haberde “protestocuların yoganın İslam’ın ilkelerine aykırı olduğunu ilan eden pankartlar açtığı” belirtildi.
Maldivler’de Neşid dışında hiçbir lider İslamcı kesimi karşısına almaya çalışmamıştı. Bu kesintinin “başarısı” 2023 seçimleri için kampanya temasının temelini oluşturdu. Hindistan karşıtı söylem, o tarihten itibaren PPM’nin kampanya noktalarından biri oldu. PPM’nin zaman zaman vahşi propagandasına Hindistan’ın çeşitli eyaletlerinde Müslümanların hedef alındığı çok sayıda hadise de yardımcı oldu. Bir siyasi parti temsilcisi, Hindistan’da Müslümanlara dönük her bir saldırı hadisesinin Maldivler’de propaganda için cephane olduğunu söyledi.
Yamin yolsuzluk ve zimmetine para geçirme suçlarından 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı (görünüşe göre kendi hesabına para aktarmıştı) ve bu nedenle devlet başkanı adayı olamadı. 2018’e kadar PPM bakanı olan Muhammed Muizzu, doğru zamanda Halkın Ulusal Kongresine geçerek bu partiden devlet başkanlığı adaylığını kazandı. Buna karşılık, partinin adaylığını kazanma umuduyla PPM’de kalan eski Devlet Başkanı Muhammed Vaşid Hasan ortada kaldı. Muizzu’nun hamlesi zekiceydi, zira Yamin’in PPM’den kimsenin aday olmasına izin vermeyeceğinin farkındaydı.
Yetersiz yönetişim
Maldiv seçimlerinin Hindistan ile Çin arasındaki mücadeleden çok daha fazlası olduğu aşikâr; hem Hindistan hem de Çin, seçim kampanyasını şekillendiren büyük anlatının yalnızca bir parçasıydı. İbu Solih’in yönetimi yetersizdi ve Male adası halkını yeni oluşturulan Hulumale adasına taşınmaya teşvik etme kararı adam kayırma ve iltimas suçlamalarına yol açtı. Ayrıca Neşid ile olan kavgası, kritik öneme sahip konulardan daha fazla yer ve zaman işgal etti. Kısacası, İbu Solih’in batmasında yerel meseleler büyük rol oynadı.
İşte 2023 seçimlerine bu bağlamda bakmak gerekiyor. Çin’in Hindistan’ı çevrelemeye dönük “inci dizisi” stratejisi, 30 Eylül’deki ikinci tur seçimlerinde Hindistan eğilimli Solih’in seçim yenilgisiyle jeopolitik bir gerçeklik olmaya bir adım daha yaklaştı. İnci dizisi, Çin anakarasından Afrika Boynuzu’ndaki Cibuti limanına kadar uzanan bir dizi liman ve müttefik tesis anlamına geliyor. Hint Okyanusu Bölgesindeki tesisler —Gwadar (Pakistan), Hambantota (Sri Lanka), Chittagong (Bangladeş) ve Sittwe (Myanmar)— Hindistan’ı etkili bir şekilde çevreliyor. Çin bu konuşlandırmanın ticari çıkarlarını korumak için olduğunu iddia ediyor.
Güney Asya’da Çin’in kalkınma ve altyapı planına 2013 yılında ilk katılan ülke Pakistan oldu. Sri Lanka ve Maldivler de 2014 yılında sırasıyla Hambantota Limanı ve Sinamale köprüsünün geliştirilmesiyle aynı yolu izledi. Myanmar ve Bangladeş 2016’da, Nepal ise 2017’de Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne (KYG) katıldı. Çin’in tüm bu ülkelerde geliştirdiği limanlar veya müttefik tesisler, bu ülkelerde tutunmasına ve böylece Çin’in bu tür imalara şiddetle karşı çıkmasına rağmen Hindistan’ı çevrelemesine ön ayak oldu. Bu durum birkaç yıl öncesine kadar “tamamlanmış bir anlaşma” olmasa da Maldivler’deki son gelişmeler, Sri Lanka ve Nepal’deki sorunlar Çin’in bölgedeki ağırlığını artırdı.
Hint birliklerinin çekilmesi
Çin eğilimli PPM’nin varsayılan adayı olan seçilmiş Devlet Başkanı Muhammed Muizzu’nun ilk açıklamalarından biri, Hint birliklerinin Maldivler’den çıkmasını istediği yönündeydi. Neşid, dış dünyanın Muizzu’nun açıklamalarını sert olarak algılamaması için bir açıklama yapmaya çalışsa da Muizzu’nun yakın yardımcıları tarafından çağrıldı ve PPM, Hint askeri personelinin çıkmasını istediğini bir kez daha ortaya koydu. Muizzu şimdi de göreve geldikten bir hafta sonra Hintli askeri personelin ülkeden çıkmasını istiyor.
Chennai Çin Araştırmaları Merkezi Genel Müdürü, emekli Tuğamiral R.S. Vasan, bu gelişmeyle ilgili olarak Frontline’a şunları söyledi: “Son birkaç yılda Maldivler’de Hindistan yanlısı bir hükümet görüldüyse, şimdi Hindistan’ın yerini alma sırası Çin’e geldi. Fakat Hindistan geçmişte olduğu gibi herhangi bir beklenmedik durumda ilk müdahale eden ülke oldu ve olacaktır. Çin, iktisadi, siyasi ve stratejik nüfuzunu kullanmak için IOR’daki [Hint Okyanusu Bölgesi] konumunu güçlendirme niyetinde.”
Hindistan’ın takımada ülkesinde bulunan savunma personeliyle nasıl başa çıkması gerektiği sorusu üzerine Yeni Delhi’nin pragmatik olması ve yeni devlet başkanına yardımcı olarak görülmesi gerektiğini söyledi: “Hindistan, ayrılmaları istenmeden önce askeri personelini gönüllü olarak geri çekmeli. Hindistan destekli devam eden projelerin etkilenmemesi, projelerin zamanında tamamlanması ve halkın iyi niyetinin kazanılması yoluyla iyi niyetimizi gösterme konusunda bir miktar hareket alanı sağlar.”
Hint projelerinin başı dertte mi?
Ancak Hindistan’da devam eden projeler tamamlanmış bir anlaşma olmayabilir. Yaklaşık on yıl önce hükümetin bir parçası olan içeriden biri şunları ifade etti: “Geniş Boduthakurufaanu Magu [Sinamale köprüsünün başından Male adasının diğer ucuna giden yol] Çin’den bir hediyeydi. Yazılı olmayan anlayış, Male-Tilafuşi projesinin Yamin’in tekrar iktidara gelmesinin ardından Çin’e verileceği yönündeydi.” Şu anda Hintli bir şirket olan Afcons Infrastructure proje üzerinde çalışmaya başladı. Kovid yılları nedeniyle çalışmalar istenildiği gibi ilerlemedi. Tata grubunun Ameeru Ahmed Magu’daki konut projesi de istikrarlı bir hızla ilerliyor ama bu projeyle ilgili de endişeler var.
Hindistan ve Maldivler arasındaki görüş farklılığındaki keskin zıtlık, Batı Asya’da yaşanan dehşete verilen tepkilerde görülebilir. BJP iktidara gelene kadar Hindistan ve Maldivler, Batı Asya’daki çatışmaların çoğunda aynı taraftaydı. Bu durum kayda değer ölçüde değişti. Hem Muizzu hem de Hindistan Başbakanı Narendra Modi sözlerini sakınmadılar ve yelpazenin zıt uçlarında yer aldılar.
Muizzu 7 Ekim’de şu tweeti attı: “İsrail Filistin’deki yasa dışı işgali derhal sona erdirmeli ve Filistinlilerden zorla gasp edilen toprakları iade etmelidir. İsrail, Filistin’i 1967 sınırları içinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir devlet olarak tanımalı ve mültecilerin derhal geri dönüşüne izin vermelidir.” Muizzu’nun Male’deki evinde üzerinde “özgür Filistin” yazan devasa bir Filistin bayrağı bulunuyor. Maldivler’deki tepkilere bakılırsa, siyasi yelpazenin her kesiminden insanlar aynı tarafta yer alıyor.
Modi 7 Ekim’de İsrail’e destek veren bir tweet attı: “İsrail’de meydana gelen terör saldırıları karşısında derin bir şok yaşadık. Düşüncelerimiz ve dualarımız masum kurbanlar ve aileleriyle birlikte. Bu zor zamanda İsrail ile dayanışma içindeyiz.” Hindistan Dışişleri Bakanlığı, Filistin’i destekleyen bir açıklamayla durumu dengelemeye çalışsa da yakın zamana kadar Hindistan’ın bölgedeki iki önemli müttefiki olan Male ve Dakka’da açıkça kınama yapılmaması dikkatlerden kaçmadı. El Ehli hastanesinin bombalanmasının ardından Modin’in “X” (eski adıyla Twitter) üzerinden yaptığı paylaşım da işe yaramadı. Ölümler için başsağlığı diledi ve şöyle dedi: “Olaya karışanlar sorumlu tutulmalıdır.” Bu, ABD’nin konuyla ilgili tutumundan (İsrail’in yapmadığı) farklı. Bu tutum ne Arap dünyasına güvence verdi ne de Hindistan’ın Küresel Kuzey’deki dostlarına puan kazandırdı.
Hindistan ve Maldivler’de yönetimin üst kademelerinde son dönemde yaşanan uyumsuzluğa rağmen, güçlü pozisyonlarda bulunan iki kişi Hindistan’ın 2018’den 2023’e kadar Maldivler’in ilerleyişini etkileyebileceği beş yılı olduğunu ancak uzun vadeli başarılar yerine kısa vadeli kazanımlara öncelik verdiğini belirtti. “Neşid’in [2018’de] seçime katılmamayı kabul etmesini sağlamak kolay değildi. Bu başarıldı. Herkes Neşid’in sessiz kalamayacağını biliyordu. Neşid ve Solih birlikte olsalardı, seçim bu kadar kolay olmazdı,” diyor bir lider. Diğer bir lider ise “Sri Lanka gibi Maldivler de ikinci kez Çin’in köşesinde, zira Delhi yeterince çaba göstermedi,” iddiasında bulundu.
Çin’i kucaklamak
Maldivler’de yaşananlar, pek çok açıdan bölge ülkelerinin Hindistan’ın etki alanından çıkıp Çin’i nasıl kucakladığının bir emsali. 2015 yılında Sri Lanka’da gerçekleşen rejim değişikliğinin yankıları sadece bu ülkede değil Nepal’de de hissedildi. 2017 yılında “Prachanda” lakaplı Pushpa Kamal Dahal liderliğindeki Nepal Komünist Partisi (Maoist Merkez) ile K.P. Sharma Oli’nin Nepal Komünist Partisi (Birleşik Marksist-Leninist) aniden birleştiklerini açıkladılar. 2017 Nepal genel seçimlerinden kısa bir süre sonra iki parti birleşti. Fakat 2021 yılına gelindiğinde parti bir kez daha bölündü.
Bu gelişmelerde ve Nepal’in Hindistan’daki bazı bölgeleri Nepal’in bir parçası olarak gösteren bir harita yayımlamasında Çin’in de rolü oldu. Hindistan ve Nepal arasındaki ilişkiler, 2015 yılında Narendra Modi hükümetinin Nepal’in yeni bir anayasa kabul ederek dünyanın tek Hindu ülkesi olmaktan çıkıp laik bir ülke haline gelmesine (Hindistan bu karar için başka sebepler de öne sürmüştü) tepki olarak altı ay boyunca temel ihtiyaç maddelerine uyguladığı ablukadan bu yana hiç eskisi gibi olmadı.
Muhabirimizin o tarihten bu yana Nepalli liderler ve entelektüellerle yaptığı her görüşmede abluka ile ilgili yorumlar gündeme geldi. Nepal’in Hindistan’ın bazı bölgelerini bu ülkenin bir parçası olarak gösteren bir harita yayımlaması, Çin’in yanında olmasından kaynaklanan bir meydan okuma olarak görüldü.
Bir kaynak Çin’in Ocak 2023’teki sınır görüşmelerinde Butan’a cazip bir teklif sunduğunu söyledi: Butan’ın Çin’in kara ile çevrili ülkenin batısındaki (Doklam) ve doğusundaki (Arunachal Pradesh) hak iddialarına itiraz etmemesi karşılığında Çin, Butan’ın kutsal mekanlarından birkaçının bulunduğu kuzeydeki iki tartışmalı bölge üzerindeki hak iddialarından vazgeçmeye hazırdı. Singapur Ulusal Üniversitesi Güney Asya Çalışmaları Enstitüsü’nün Ocak 2023 tarihli özetine göre, nihai bir anlaşmaya daha çok olsa da “üç aşamalı” bir yol haritası ciddi bir ilerlemeye işaret ediyor. Özette bir de uyarı yer alıyor: “Thimphu’nun Pekin ile Yeni Delhi’yi ilgilendiren sınırlarla ilgili herhangi bir anlaşmayı kabul edeceğini hayal etmek zor.”
Maldivler’de Çin tarafından inşa edilen ve ülkeyi dönüştüren Sinamale köprüsü örneğinde olduğu gibi, Bangladeş’te 2022 yılında açılan ve ülkenin güneybatısının büyük bir bölümünü Dakka’ya bağlayan Padma köprüsü de oyunun kurallarını değiştireceğe benziyor. Çin’in desteğiyle inşa edilen bu köprü ve Bangladeş’in Chittagong’daki ana limanı, ülkenin kritik altyapısının bir parçası. Çin’in her iki projeye de destek vermesi, ülkenin Bangladeş’teki nüfuzunun bir göstergesi.
Çin her yerde
Sri Lanka’da Çin’in varlığı her yerde görülüyor. Ada ülkesinin kredi geri ödemesinde temerrüde düşmesinin ardından Hambantota havaalanını uzun vadeli bir kiralamayla devralmış, Kolombo açıklarında bir ada inşa etmiş ve Kolombo Limanı’nın büyük bir bölümünü geliştirmişti.
Hindistan Donanmasında görev yapmış ve Sahil Güvenlik Doğu Bölgesi’ne komuta etmiş olan Vasan, inci dizisinin başarıya ulaşıp ulaşmadığı konusunda doğrudan yorum yapmamakla birlikte, Hindistan’ın bazı stratejilerini yeniden gözden geçirmesi gerekeceğini dile getirdi: “Deniz denklemleri Yamin rejiminde olduğu gibi Çin yanlısı bir eğilimle zorlanmaya devam edecek. Maldivler ile ortaklık kurarak deniz sahası farkındalığını artırma çabalarının bir kısmı boşa çıkabilir. Dolayısıyla, deniz komşuluğunda test zamanı olacaktır. Hindistan’ın da tarihi ve kültürel ilişkilerin derin etkilere sahip olduğu insanlarla ilişki kurması gerekiyor.”
Çin’in Hindistan’ı çevrelemeye çalıştığı uyarısı en az on yıllık bir maziye sahip olsa da Hindistan hükümetinin son on yıldaki politikaları bu süreci hızlandırdı ve Hindistan’ın güvenliğini daha büyük bir endişe içinde bıraktı. Şubat 2022’de Kongre Lok Sabha Lideri Adhir Ranjan Chowdhury’nin Hindistan’ın komşularıyla arasına mesafe koyduğu yönündeki sözlerinden etkilenen BJP genel başkan yardımcısı Baijayant Jay Panda, “Rajiv Gandhi Çin’in inci dizisini kolaylaştırdı ama şimdi, yedi yıl içinde Önce Hindistan politikamız geri adım attı,” şeklinde bir tweet attı. Sri Lanka ve Maldivler hakkında başka iddialarda da bulundu. Bir yıldan biraz fazla bir süre sonra tüm iddialarının gerçek dışı olduğu kanıtlandı.
İttifakların güçlendirilmesi
Küresel Kuzey, Hindistan’ın da bir parçası olduğu Quad gibi bölgedeki ittifaklarını güçlendirerek Çin’in bölgedeki etkisine karşı koymayı umuyor. Hindistan da Güney Asya Bölgesel İşbirliği Birliği dışında (Pakistan’ı dışarıda tutmak için) Bölgede Herkes için Güvenlik ve Büyüme (SAGAR), Hint Okyanusu Kenar Birliği ve Bengal Körfezi Çok Sektörlü Teknik ve İktisadi İşbirliği Girişimi gibi bölgesel ittifaklar kurdu.
Hindistan’daki sağcı destekçileri tarafından ortaya atılan daha da fantastik bir öneri var: Çin’in inci dizisine karşı elmaslardan oluşan bir kolye. Bu eylemde “kolye” Seyşeller’den Umman (Dukm) ve İran (Çabahar) üzerinden Moğolistan, Japonya, Vietnam, Singapur ve Endonezya’ya uzanıyor.
Tıpkı Çin’in Hindistan’a dönük saldırılarında olduğu gibi, Hindistan hükümeti ve iktidardaki BJP, Çin’in bölgedeki nüfuzuna karşı koymaktan ziyade medya söylemini kontrol etmeye daha hevesli görünüyor. Hindistan’ın sorunu da burada yatıyor.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4











