Bizi Takip Edin

Ortadoğu

HTŞ, Suriye’de yeni polis teşkilatını İslam hukukuna göre inşa ediyor

Yayınlanma

Suriye’nin yeni yetkilileri, devrik devlet başkanı Beşar Esad’ın güvenlik güçlerini tasfiye ettikten sonra oluşan güvenlik boşluğunu doldurmak üzere yeni polis gücünü eğitmek için İslami öğretileri kullanıyor.

Reuters’in gördüğü beş üst düzey subay ve başvuru formlarına göre, İdlib bölgesindeki eski isyancı yerleşim bölgesinden Şam’a getirilen polisler, başvuranlara inançlarını soruyor ve verdikleri kısa eğitimde İslami şeriat hukukuna odaklanıyor.

Bölge analistleri, dini polisliğin merkezine koyma hamlesinin, 13 yıllık savaşın ardından silahlarla dolup taşan çeşitli grupların olduğu bir ülkede yeni ayrılıkların tohumlarını atma ve kur yapmaya çalıştıkları yabancı hükümetleri yabancılaştırma riski taşıdığı konusunda uyarıyor.

Orta Doğu odaklı bir düşünce kuruluşu olan Century International’da çalışan Aron Lund, Reuters’in bulguları sorulduğunda “Bunu endişe verici bulacak pek çok Suriyeli var” dedi. “Sadece azınlıklar değil – Hıristiyanlar, Aleviler, Dürziler – aynı zamanda Şam ve Halep gibi dini hukukla ilgilenmeyen oldukça büyük bir laik, kozmopolit nüfusa sahip yerlerde oldukça fazla Sünni Müslüman var” diye ekledi.

Konuyla ilgili kamuya açık konuşma yetkisi olmayan bir diplomat, polis eğitiminin dini temellerinin Batılı hükümetlerin, şu anda iktidarda olan eski isyancı grubun revize etmeyi planladığı Suriye anayasasında İslam’ın ne kadar büyük bir rol oynayabileceğini merak etmelerine neden olduğunu söyledi.

Reuters’a konuşan diplomat, “Bu iyi bir işaret değil, ancak ne kadar katı bir şekilde uygulanacağına da bağlı” dedi.

Suriye’nin fiili lideri Ahmed El Şaraa, kendi İslamcı hareketlerinden endişe duyan Batılı yetkililere ve Orta Doğu hükümetlerine, grubunun El Kaide ile olan eski bağlarından vazgeçtiği ve azınlıkları korumak da dahil olmak üzere ılımlı bir şekilde yöneteceği konusunda güvence vermeye çalışıyor.

Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ), savaş sırasında kontrol ettiği bölgelerde İslam hukuku adı altında katı, kanlı ve köktendinci bir pratiği barındıran bir geçmişe sahip.

Suriye’de polisi denetleyen İçişleri Bakanlığı ve Enformasyon Bakanlığı, polis alımında ve eğitiminde dine odaklanılması ya da İslam hukukunun yasal mevzuata dahil edilmesinin planlanıp planlanmadığına ilişkin sorulara yanıt vermedi.

Reuters’ın görüştüğü üst düzey polis memurları, niyetin bunu genel nüfusa empoze etmek değil, daha ziyade acemilere etik davranışları öğretmek olduğunu söyledi.

Şam’a geçmeden önce İdlib’de örgütün polis akademisinin kurulmasına yardımcı olan Hamza Ebu Abdül Rahman, “neyin caiz olup neyin olmadığı” gibi dini meselelerin anlaşılmasının, yeni katılanların “adil davranması” için çok önemli olduğunu savundu.

‘Alevileri ayırma yöntemi’

Reuters tarafından görülen polislik başvuru formlarında “inançlar, yönelimler ve görüşler” ile ilgili bir bölüm yer alıyor ve burada işe alınanlardan, farklı mezhepler tarafından otorite olarak kabul edilen Müslüman dini liderler için sıklıkla kullanılan bir ifade olan “referans otoritelerini” belirtmeleri isteniyor.

Suriye’de kimlik belgelerinde din hanesi uzun zamandır yer alsa da Esad döneminde mezhebin belirtilmesi pek alışılmış bir durum değildi.

Basına açıklama yapma yetkileri olmadığı için isimlerinin açıklanmaması koşuluyla konuşan üç HTŞ yetkilisi, bu sorunun daha yakından incelenmesi gereken başvuru sahiplerinin, özellikle de Esad’la aynı mezhepten gelen ve onun rejimiyle bağları olabilecek Alevilerin belirlenmesine yardımcı olmayı amaçladığını söyledi.

Şam’daki akademide eski işlerini geri isteyen polis adaylarıyla mülakat yapan Houmaida Antara al-Matar, bunun “sadece rutin bir soru” olduğunu ve Aleviler de dahil olmak üzere herhangi bir inanç ya da mezhebe karşı ayrımcılık yapma amacı taşımadığını söyledi.

Reuters’a konuşan eğitmenler ve yeni mezunlar, yeni askerlerin çoğunlukla silah kullanma ve İslam hukuku konularında sadece 10 günlük eğitim aldıklarını söylediler.

Halep’e polis şefi olarak atanmadan önce eski isyancı bölgesinde polis akademisinin başında bulunan Ahmed Latouf, güvenlik düzeldiğinde, İdlib’deki isyancılar tarafından uygulanan bir sistem kullanılarak eğitimin dokuz aya çıkarılmasının hedeflendiğini söyledi.

Latuf, Halep’ten telefonla yaptığı açıklamada, acemilere verilen dini eğitimin İslam hukuku ilkelerini, Peygamber’in biyografisini ve davranış kurallarını içerdiğini söyledi.

Şam’daki Marja polis karakolu müdürü Eymen Ebu Taleb, birçok Suriyelinin HTŞ’yi aşırılık yanlısı olarak görmesinden ve yönetimlerini kabul etmemesinden endişe ettiğini, ancak İslam’a olan bağlılıklarının neden bir endişe kaynağı olduğunu anlamadığını belirtti.

Ortadoğu

İsrail ve Lübnan’dan ABD’nin geri çekilme iddiasına yalanlama

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkilinin, İsrail’in Lübnan’daki tampon bölgenin bazı kısımlarından çekilmeye başladığı yönündeki iddiası hem Tel Aviv hem de Beyrut yönetimi tarafından yalanlandı. İsrail makamları işgal faaliyetlerini sürdüreceğini bildirirken, Lübnan sahadaki durumun çekilme iddialarının tam tersi olduğunu açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkilinin, Tel Aviv yönetiminin iyi niyet göstergesi olarak Lübnan’da işgal ettiği bazı bölgelerden çekildiğine yönelik açıklamaları, hem İsrail hem de Lübnan tarafından yalanlandı.

Tel Aviv yönetimi, Güney Lübnan’ın bazı bölgelerinden askeri güçlerini çektiğine ilişkin haber ve iddiaların gerçeği yansıtmadığını bildirdi.

İsrail makamları, Tahran’ın Washington üzerindeki diplomatik baskısına rağmen Lübnan’daki işgal faaliyetlerini sürdüreceğini açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkili Reuters’a yaptığı açıklamada, Tel Aviv’in bölgedeki askeri varlığını azalttığını ve oluşturulan sözde tampon bölgenin bazı kısımlarından geri çekilmeye başladığını iddia etmişti.

Yetkili, Lübnan’da ateşkes ihlalleri ve karşılıklı saldırılar sürerken İsrail’in bu adımını övmüş; tampon bölgenin bir bölümünden çekilmenin Lübnan’ın meşru hükümetine yönelik önemli bir iyi niyet göstergesi olduğunu savunmuştu.

İsrail askeri kaynakları hükümetten talimat gelmediğini belirtti

İsrailli güvenlik ve askeri kaynaklar The Times of Israel gazetesine yaptıkları açıklamada, İsrail ordusuna siyasi irade tarafından henüz bu yönde bir çekilme talimatı verilmediğini belirtti.

Kaynaklar, Güney Lübnan’daki bazı bölgelerden olası bir çekilme konusunun İsrail ile Lübnan arasındaki doğrudan müzakerelerde masaya yatırıldığını ancak bu hususta henüz hiçbir anlaşmaya varılmadığını ifade etti.

Üst düzey bir İsrailli kaynak da Reuters’a Tel Aviv’in politikasının net olduğunu ve geri çekilmenin söz konusu olmadığını aktardı.

Lübnanlı askeri bir kaynak ise ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisinin iddialarına karşı çıkarak, son günlerde sahada yaşanan gelişmelerin çekilme iddialarının tam tersini gösterdiğini vurguladı.

Kaynak, İsrail güçlerinin, Lübnan ordusu askerleri de dahil olmak üzere tampon bölgeye yaklaşan herkese karşı bu bölge sınırlarını zor kullanarak dayattığını söyledi.

El-Arabi TV’ye konuşan Lübnanlı bir askeri kaynak da İsrail ordusunun Güney Lübnan’da işgal ettiği hiçbir bölgeden çekilmediğini belirtti.

Kaynak, İsrail’in Vezzani ve Ayn Arab’dan çekilmesinin beklendiğini ancak Tel Aviv’in daha sonra bu kararından vazgeçtiğini kaydetti.

Hizbullah İsrail’in ateşkesi ihlal ettiğini açıkladı

Hizbullah tarafından yapılan açıklamada, İsrail’in gerçekleştirdiği ihlallere rağmen ateşkese bağlılığın sürdürüldüğü vurgulanırken, Tel Aviv’in sahadaki tüm eylemlerinin yakından izlendiği ve belgelendiği ifade edildi.

Hizbullah, İsrail ordusunun 48 saatten kısa bir süre içinde ikinci kez, işgal güçlerine tehdit oluşturdukları iddiasıyla Kefr Rumman’daki evlerini kontrol etmeye giden Lübnanlı sivilleri kasten hedef aldığını bildirdi.

Açıklamada, İsrail’e ait bir insansız hava aracıyla (İHA) gerçekleştirilen saldırının iki sivilin ölümüne yol açtığı, bu eylemin direnişin bugüne kadar bağlı kaldığı ateşkesin açık bir ihlali olarak görüldüğü belirtildi.

Hafta sonu boyunca İsrail güçleri ile Hizbullah unsurları arasında şiddetli çatışmalar yaşanmış, bu çatışmalar ancak Tahran’ın Washington üzerindeki baskısıyla Tel Aviv’e dayatılan çatışmaların durdurulması kararıyla neticelenmişti.

İsrailli bakanlardan çekilmeyeceğiz açıklaması

Başbakan Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Israel Katz dahil İsrailli yetkililer, Lübnan’dan çekilme fikrini kamuoyu önünde kesin bir dille reddediyor.

Savunma Bakanı Katz yaptığı açıklamada, Amerikan kanadından talep gelse bile Güney Lübnan’dan çekilmeyeceklerini ve yerinden edilen 200 bin kişinin evlerine geri dönmeyeceğini ifade etti.

Öte yandan CNN, bu hafta içinde yayımladığı bir haberde İsrail’in Güney Lübnan’daki bazı küçük bölgelerden sembolik düzeyde çekilme alternatifini değerlendirdiğini iddia etmişti.

İran’ın Tesnim Haber Ajansı’nın aktardığı bilgilere göre, İsrail’in Lübnan’dan çekilmeyi reddetmeyi sürdürmesi halinde Tahran ile Washington arasında yürütülen diplomatik görüşmeler tamamen durdurulacak.

İran, Lübnan’ın başkenti Beyrut’a düzenlenen bir saldırıya misilleme olarak İsrail’e yönelik kapsamlı bir balistik füze saldırısı gerçekleştirmişti.

Tahran askeri unsurları, İsrail’i Güney Lübnan’daki saldırılarını tırmandırmaması konusunda uyarırken, İsrail ise bölgede operasyonel hareket serbestisi hakkı bulunduğunu savunmaya devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez ülkeleri ABD-İran anlaşmasından endişeli

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki Amerikan müttefikleri, ABD ile İran arasındaki olası bir barış anlaşmasının “felaketle sonuçlanmasından” korkuyor.

CNN’de yer alan habere göre, Körfez ülkelerinin bölgesel bir çatışmayı önleme çabalarına rağmen ABD, İsrail ile birlikte İran’a karşı bir savaş başlattı.

Bu da Körfez genelinde şiddetli misilleme saldırılarını tetiklerken bölge hükümetlerini, Amerikan korumasının gerçekte ne anlama geldiği sorusuyla bir kez daha yüzleşmeye zorladı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bu hafta bölgeye gitti. CNN’in aktardığına göre görevi, Körfez ülkelerini Washington’un güvenlik taahhütlerinin hâlâ geçerli olduğuna ikna etmek gibi hiç de kolay olmayan bir görevdi. 

Fakat Körfez’deki pek çok kişi için asıl soru artık Washington’un güvenliklerine bağlı kalıp kalmayacağı değil, İran ile ortaya çıkan anlaşmanın kendilerini savaştan önceki durumlarına kıyasla daha iyi mi yoksa daha kötü bir duruma mı sokacağı.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün (IISS) kıdemli araştırmacısı Hasan Alhasan, anlaşmayı ABD’nin bölgeden daha geniş çaplı bir geri çekilmesinin parçası olarak değerlendiriyor.

Alhasan şöyle konuşuyor:

“Arap Körfez devletlerinin bakış açısına göre İran savaşı, bölgesel güvenlik düzeni için felaket niteliğinde bir dönüm noktası . ABD’nin Körfez’den çekilmesi ve İran’a akan mali ve iktisadi kaynaklar, Tahran’ı daha da cesaretlendirecek. Bununla birlikte, Arap Körfez ülkeleri İran-ABD ateşkes anlaşmasını kolaylaştırmış ve desteklemiştir. Onlar için kötü bir anlaşma bile savaştan daha iyi.”

Rubio’nun turu, savaş sırasında İran saldırılarının en ağır yükünü omuzlayan ve Washington ile Tahran arasında ortaya çıkan gerginliğin azalmasına en şüpheci yaklaşan üç Körfez ülkesi olan Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt’i kapsıyor.

Çarşamba günü Kuveyt’te yaptığı konuşmada, ABD’nin İran ile müzakerelerde Körfez müttefiklerini “zayıflatmayacağını” ve bölgeye verilen güvenlik garantileriyle ilgili “herhangi bir şüphe hissetmediğini” vurguladı.

Rubo şöyle konuştu:

“Bu müzakerelerle ilgili alınan her karar hakkında onlarla konuşmaya başlamak ve onları bu görüşmelere dahil etmek istediğimizi yinelemek istiyoruz. Müttefiklerimizin, bölgedeki uzun süredir birlikte olduğumuz müttefiklerimizin güvenliğini zedeleyecek hiçbir şey yapmayacağız.”

Körfez ülkeleri, Obama yönetimi döneminde imzalanan 2015 İran nükleer anlaşmasına karşı çıkmış ve anlaşmanın endişelerini gidermediği gerekçesiyle Trump’ın 2018’de anlaşmayı feshetmesini alkışlamıştı.

Ortaya çıkan ABD-İran anlaşması, Körfez başkentlerinde daha da büyük bir tedirginlik yaratacak gibi görünüyor; bunun nedeni sadece bu endişelerin çoğunun çözümsüz kalması değil, aynı zamanda Alhasan’ın “ABD’ye karşı büyük bir güven kaybı” olarak tanımladığı bir ortamda ortaya çıkması.

Körfez’den üst düzey bir diplomat CNN’e yaptığı açıklamada, çatışmanın “İran’ın Körfez ülkelerini hedef almak için iyi geliştirilmiş bir planı olduğunu” gösterdiğini söyledi.

Anlaşma, Tahran’a Umman ile birlikte Hürmüz Boğazı’ndaki ticari trafiği denetleme konusunda resmi bir rol tanıyor.

Bu, Körfez ülkelerinin deniz ticaretinin büyük bir kısmının (en önemlisi de enerji ihracatlarının) İran’ın denetimi altında gerçekleştirilebileceği anlamına geliyor.

Anlaşma ayrıca İran’ın füze programını ve vekil militan gruplardan oluşan ağını da ele almıyor. 

Bu endişeler, birçok Körfez ülkesinin Tahran’ın nükleer faaliyetlerinden daha acil olarak değerlendirdiği konular.

Rubio çarşamba günü Kuveyt’te yaptığı açıklamada, İran’ın füze programı konusunda ABD’nin “Körfez’deki ortaklarımızla tamamen aynı çizgide” olacağını söyledi. 

Ne var ki Trump geçen hafta bu konuyu ciddiye almıyormuş gibi göründü ve Suudi Arabistan’ın füzeleri varsa İran’ın da füzeleri olmasının adil olduğunu söyledi.

Anlaşma, İran için 300 milyar dolarlık bir yeniden inşa fonu içerdiği için Körfez ülkelerinin desteğini de gerektiriyor.

Trump, bu girişime Körfez ülkelerinden finansman sağlanacağına söz verdi fakat Körfez ülkelerinin de aynı şeyi yaptığına dair pek bir kanıt yok.

Suudi Arabistan, teklifle ilgili “hiçbir ayrıntıya” sahip olmadığını belirtirken, Katar ise resmi olarak imzalamaksızın ilgi gösterdi.

Salı günü Rubio, gezisi sırasında müttefiklerden 300 milyar dolarlık fon için mali yardım talep etmeyeceğini belirterek, bunun “çok uzak bir ihtimal” olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, şimdilik başlıca güvenlik ortağı olarak ABD’ye alternatiflerinin çok az olduğunu kabul ediyor.

ABD’nin güvenlik rolünün zayıfladığı algısı olsa da, bölgedeki tek tek ülkelerle olan iktisadi ortaklığı sağlam kalmaya devam ediyor. Hatta BAE gibi ülkeler ABD ile ilişkilerini daha da geliştirmeye söz veriyor.

Anlaşma imzalanmadan önce CNN’e konuşan üst düzey bir Körfez diplomatı, savaştan sonra Körfez ülkelerinin Trump yönetimi ile ilişkilerinin nasıl gelişeceğinin belirsiz olduğunu söylemişti.

Bnau, Körfez’in güvenliği tehdit altına girdiğinde Washington’u müdahaleye mecbur kılacak daha resmi bir güvenlik düzenlemesine dönüşüp dönüşmeyeceği de dahil.

Buna rağmen, diplomata göre bazı Körfez ülkeleri şimdiden askeri satın alımlarını çeşitlendirmeye çalışıyor; özellikle de alternatif bir silah tedarikçisi olarak Türkiye’ye yöneliyorlar.

Savaş, Körfez liderlerini İran’la uzun vadeli bir uzlaşma konusunda daha ciddi düşünmeye de zorladı.

Şu anda hiçbir bölgesel güç, Körfez’in güvenlik garantörü olarak ABD’nin yerini alabilecek durumda olmasa da, yetkililer Washington’un bölgesel güvenlik mimarisinde çok daha küçük bir rol oynadığı bir geleceği giderek daha fazla değerlendiriyorlar.

Olası bir çerçeve, İran ile bölgesel bir saldırmazlık paktı olabilir.

İran’ın böyle bir anlaşmaya girmeye nasıl ikna edilebileceği ise ayrı bir mesele.

ABD’nin güvenlik garantilerine duyulan güven azalırken, Körfez ülkelerinin ticaret, yatırım ve ekonomik işbirliği dışında Tahran’ı etkileyebilecek çok az aracı bulunuyor.

Analistler, diplomasinin tek başına Körfez ülkelerinin aradığı güvenlik garantilerini sağlamasının pek olası olmadığı konusunda uyarıyor.

Alhasan, “güvenilir bir Arap Körfezi caydırıcılık kapasitesinin yokluğunda” İran’ın bir saldırmazlık paktına uyacağından şüphe duyuyor ve Körfez devletlerinin öncelikle “İran’ı teşvik edecek doğru stratejik koşulları” yaratması gerektiğini savunuyor:

“Bir saldırmazlık paktının İran’ın stratejik hesaplamalarını değiştirmesi olası değildir. Bunun için Arap Körfez devletleri, öncelikle güvenilir caydırıcılık, güçlendirilmiş ve entegre savunma ile sağlam dayanıklılık önlemleri yoluyla İran ile arasındaki stratejik dengesizliği gidermeli.”

Devlete bağlı medyadaki Körfez yorumcuları da, bir zamanlar söylemin büyük bir kısmını domine eden çatışmacı retoriğin ötesine geçerek, İran’ın bölgedeki rolüne dair giderek daha derin sorularla boğuşuyor.

Bu hafta Suudi Arabistan’ın Şark’ül Evsat gazetesinde yayınlanan bir köşe yazısı, İran’ın içinde bulunduğu koşulların onu bölgede çatışmacı bir tutum almaya zorlamış olabileceğini öne sürdü ve bunun diplomasi yoluyla yumuşatılıp yumuşatılmayacağını sordu.

Savaştan önce bile, önde gelen Suudi yorumcu Abdulrahman Alrashed bir makalesinde, zayıf ve izole bir İran’ın Körfez için iyi olacağı fikrini reddetmişti.

Ona göre amaç, İslam Cumhuriyeti’ni kalıcı olarak zayıflatmak değil, davranışını değiştirmek ve onu daha istikrarlı bir bölgesel düzene entegre etmek.

Körfez ülkeleri İran ile ilişkilerini yeniden gözden geçiriyorsa, bunun bir nedeni de Washington ile ilişkilerini yeniden değerlendiriyor olmaları.

Eurasia Group’un Orta Doğu ve Kuzey Afrika Genel Müdürü Firas Maksad, “Körfez ülkelerinde, Amerika’nın güvenilir bir stratejik müttefik olduğu fikri artık büyük ölçüde sorgulanıyor,” dedi ve savaşın, Körfez ülkelerinin ABD’nin güvenlik garantilerine olan güvenini giderek sarsan yıllarca süren hayal kırıklıklarının doruk noktası olduğunu savundu:

“Körfez ülkeleri… ABD’ye tam olarak güvenmedikleri için İran’la bir uzlaşmaya varmak zorundalar. Uzun vadede bu sadece gerginliğin azaltılması değil, aynı zamanda caydırıcılık da anlamına geliyor. Kendi askeri kapasitelerini güçlendirmeleri gerekiyor.”

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Irak kotalar artırılmazsa OPEC’ten çıkabilir

Yayınlanma

Irak, ülkedeki mali krizin etkilerini hafifletmek amacıyla petrol üretim kotasının önemli ölçüde artırılmasını talep ediyor. Bağdat yönetimi, bu talebin karşılanmaması durumunda petrol kartelinden ayrılma seçeneği de dahil tüm alternatifleri değerlendireceğini bildirdi.

Irak, petrol ihraç eden ülkeler örgütünün (OPEC) petrol üretim kotasını önemli ölçüde artırmaması halinde örgütten ayrılma olasılığını değerlendiriyor.

Konuya aşina kaynakların Reuters haber ajansına verdiği bilgilere göre, Bağdat yönetimi bu adımla ülkedeki mali krizin etkilerini hafifletmeyi amaçlıyor.

Irak Petrol Bakanlığından üst düzey bir yetkili, Ortadoğu’daki savaş nedeniyle ülkenin derin bir mali krizden geçtiğini belirterek, OPEC içindeki kotalarının ciddi şekilde artırılması talebinin bütünüyle ciddiye alınması gerektiğini ifade etti.

Yetkili, Bağdat’ın OPEC’ten çekilme seçeneğini masaya yatırdığını ancak şu aşamada örgütte kalarak kotayı yükseltmek için mücadele etmeyi planladığını aktardı.

Kaynak, talebin karşılanmaması durumunda Irak’ın “tüm olası seçenekleri değerlendirmek” zorunda kalacağını vurguladı.

OPEC’in beş kurucu üyesinden biri olan Irak’ın şu anki günlük üretim kotası 4,4 milyon varil seviyesinde bulunuyor.

Irak Petrol Bakanı Hayan Abdülgani, geçen yılın ekim ayında yaptığı açıklamada, kotalarının gözden geçirilmesi için OPEC ile müzakereler yürüttüklerini duyurmuştu.

Petrol gelirleri, Ortadoğu’daki çatışmaların ortasında mali krizle mücadele eden Irak’ın bütçe temelini oluşturuyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) kısa süre önce örgütten ayrılmasının ardından, Irak’ın da olası bir çekilme kararı almasının OPEC için ciddi bir jeopolitik ve ekonomik darbe olabileceği belirtiliyor.

BAE, 1 Mayıs itibarıyla OPEC ve OPEC+ gruplarından resmi olarak ayrıldığını açıklamıştı.

BAE Enerji Bakanı Süheyl el-Mezrui, kararın Hürmüz Boğazı’nın kapatılması sürecinde alındığını ve tamamen ulusal çıkarları koruma amacı taşıdığını ifade etmişti.

BAE’nin ayrılmasının ardından OPEC+ ülkeleri, petrol üretimini günlük 188 bin varil düzeyinde ayarlama kararı almış, benzer bir düzenleme temmuz ayı için de kararlaştırılmıştı.

Reuters’a konuşan kaynaklardan biri, bu kararın OPEC+ grubunun BAE’nin ayrılığından sonra da normal işleyişine devam ettiğinin bir işareti olduğunu kaydetti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English