Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Kissinger: Tüm suçun Putin’de olduğunu düşünmüyorum

Yayınlanma

Çeviren: Gülçin Akkoç

Almanya’nın en etkili gazetelerinden Die Zeit gazetesinin muhabirlerinden Matthias Naß ve Heinrich Wefing’in 24 Mayıs’ta Henry Kissinger ile yaptığı röportajın tamamını sizler için çevirdik.  

Devlet adamları akıllı olsaydı…

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 27 Mayıs’ta 100 yaşına basacak. Röportajda Rusya Devlet Başkanı ile karşılaşmaları, Çin ile nükleer savaş tehlikesi, yapay zeka ve savaş suçlusu olduğu iddiaları üzerine konuşuyor.

New York, Madison Caddesi. Henry Kissinger, 33. kattaki ofisinde neredeyse mavi koltuğuna gömülmüş halde karşılıyor. Ama tamamen uyanık, kesinlikle konsantre olmuş durumda ve akıcı Franken İngilizcesiyle konuşuyor. Henry Kissinger’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Dışişleri Bakanı olarak görev yaptığı iki Başkan Richard Nixon ve Gerald Ford’un imzalanmış büyük fotoğrafları, hemen omzunun üstünde bulunuyor. Pencere kenarındaki başka bir fotoğrafta da 1972’de Pekin’de Mao Zedong ile ilk karşılaşmasının fotoğrafı bulunuyor. Burada iki saat bulunacağız. Sonunda doğum günü için yapılan kutlama planlarından bahsediyor, toplamda 4 kutlama yapılacak. Biri ailesiyle Connecticut’taki kır evinde, biri New York’ta, biri Londra’da ve son olarak da memleketi Fürth’te.

DIE ZEIT: Bay Kissinger, sizinle uzun yaşamınız hakkında konuşmak istiyoruz ancak güncel politikadan başlamak isteriz.

Henry Kissinger: Yalnızca bir saatim var. (Gülüyor)

ZEIT: Güzel. Bir yılı aşkın süredir Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna’da başlattığı savaşa tanık oluyoruz. Putin’i tanıyorsunuz ve onunla sık sık görüştünüz. Putin nasıl biri?

Kissinger: Putin’i Gerhard Schröder’den daha farklı bir şekilde tanıyorum. Onların kişisel bir ilişkisi var…

ZEIT: … ve mali çıkarlar…

Kissinger: Schröder’in davranışını yargılamayacağım ama onunla konuşmalarımızdan Putin’e karşı kişisel bir sevgi beslediğini hatırlıyorum. Benim Putin ile ilişkilerim tamamen stratejik. Başlangıçta görüşmelerimiz Yugoslavya’daki duruma, 1999’da NATO’nun Kosova’ya müdahalesine ilişkindi ve bu görüşmelerin bir yönü her zaman Rusya’nın onurunun korunmasına ilişkindi. Sonrasında onu düzenli olarak yılda bir kez, çoğunlukla ofisinde, bir iki kez de kulübesinde gördüm. Ama asla akşam yemeği gibi sosyal bir ortamda görüşmedim, görüşmelerimiz her zaman sadece konuşma odaklıydı.

ZEIT: Özel olarak mı konuştunuz?

Kissinger: Evet, yalnızca ikimiz.

ZEIT: Saldırı başladığından beri görüştünüz mü?

Kissinger: Hayır. Bir fırsat oluşmuştu ancak hükümetimin tavsiyesiyle bunu değerlendirmedim.

ZEIT: Putin sizinle iletişime geçmeye mi çalıştı?

Kissinger: Bu şekilde yorumlamamıza sebep olacak ipuçları vardı.

ZEIT: Moskova ya da Kiev sizden aracılık etmenizi isteseler, yapar mıydınız?

Kissinger: ABD hükümeti kabul ederse, evet. Ama ben de bir zamanlar Dışişleri Bakanıydım ve o zamanlar dışarıdan biri sorunlarımı çözmeye çalışsaydı çok kızardım. Yani durum çok kritik olsaydı bunu düşünebilirdim ama bu olmayacak.

ZEIT: Sizce Putin’in Ukrayna’ya saldırısındaki stratejik hedefi neydi?

Kissinger: Bence kendini aştı. Sanırım ciddiye alınmadığı izlenimine kapıldı. Onun için Ukrayna, Rusya’nın aşağılanmasının bir simgesi. Yıllar önce Putin daha St. Petersburg Belediye Başkanı yardımcısıyken, onunla ilk tanıştığımda, bana Sovyetler Birliği’nin çöküşünün dünya tarihindeki en büyük trajedilerden biri olduğunu söylemişti. Bu arada bugünkü durumda tüm suçun Putin’de olduğunu düşünmüyorum. Savaşın kendisi ve savaşın gidişatı son derece acımasız ve saldırı püskürtülmeli. Ben de Ukrayna ve Batı direnişini destekliyorum, ancak 2014 gibi erken bir tarihte bir makalemde Ukrayna’yı NATO’ya katılmaya davet etme planı hakkında ciddi şüphelerimi dile getirmiştim. Savaşla sonuçlanan bir dizi olay bununla başladı. Bu savaşı haklı çıkarmaz ancak o zaman tüm eski Doğu Bloku ülkelerinin NATO’ya kabulü ile Ukrayna’nın NATO’ya katılma davetini birleştirmenin akıllıca olmadığına inanıyordum, hala da böyle düşünüyorum.

ZEIT: Ancak NATO, Angela Merkel’in baskısıyla da olsa Ukrayna’yı kabul etmeme kararı aldı.

Kissinger: Biliyorum ancak yine de seçenekler açık bırakılmıştı. O zamanki değerlendirmem, Ukrayna’nın Finlandiya’ya benzer şekilde tarafsız bırakılmasının en iyisi olacağı yönündeydi. Çünkü Avrupa ve Rusya’nın güvenlik bölgeleri arasındaki sınırın, Ukrayna’nın batı sınırında yani Varşova’dan üç yüz mil uzakta olması veya Ukrayna’nın doğu sınırında yani Moskova’dan üç yüz mil uzakta olması, önemli bir fark yaratıyor. O dönemde birçok makalemde de bahsettiğim gibi Ukrayna, Batı’nın veya Moskova’nın ileri karakolu konumunda değil, iki taraf arasında bir köprü konumunda bulunmalıydı. Bu daha iyi bir stratejik hedef olurdu.

ZEIT: Ukrayna 2014’teki Rus saldırısına kadar tarafsızdı. Peki sizce Ukrayna bugün NATO’ya kabul edilmeli mi?

Kissinger: Bugün savaş bittikten sonra kesinlikle Ukrayna’nın NATO’ya kabulünden yanayım. Ukrayna artık NATO ve Rusya arasında tarafsız bölge olmadığına göre, Batı açısından Ukrayna’nın NATO’ya kabul edilmesinin daha iyi olduğunu düşünüyorum. Bu sayede savaş sona erdikten sonra çıkacak çatışmaların ya da barış anlaşmasından kaynaklanabilecek çatışmaların, Rusya ve Ukrayna tarafından tek taraflı saldırılarla çözülemeyeceği garanti edilmiş olur.

“Nükleer silah kullanılması, Rusya için son derece tehlikeli olur”

ZEIT: Putin defalarca nükleer silah kullanmakla tehdit etti. Bu tehditleri ciddiye alıyor musunuz?

Kissinger: Nükleer silah kullanılması, Rusya için son derece tehlikeli olur. Çünkü Batı, nükleer silahların bir savaşta belirleyici faktör olmasına izin veremez.

ZEIT: Putin, nükleer silah kullanmaya karar verirse, Batı nasıl tepki vermeli?

Kissinger: Batı’nın hangi spesifik karşı önlemleri alması gerektiğini önermeyi benim rolüm olarak görmüyorum. Ancak nükleer silahların siyasi sorunlara asla çözüm olamayacağını açıkça gösterecek kadar güçlü olmalılar. Bir kez bile kullanılmış olsalar bunun geri dönüşü olmaz. Bu, tüm devletlerin nükleer silah kuşanmasına yol açacaktır. O zaman nükleer silahlar konvansiyonel hale gelirdi. Putin’in nükleer silahları Ukrayna’da taktik amaçlarla kullanmayacağını varsayıyorum. Ama Rus toprakları tehdit edilir edilmez, ya da Sivastopol

ZEIT: … Rus Karadeniz Filosunun Kırım’daki ana limanı.

Kissinger: Bakın bu benim Rus tehditlerine karşı kişisel değerlendirmem. Putin’in Ukrayna’daki fetihlerini savunmak için nükleer silah kullanacağını düşünmüyorum. Ancak Rus kimliğinin özüne ne kadar inerse, bunu yapma olasılığı da o kadar artar.

ZEIT: Kırım’ın Rus kimliğinin merkezinde olduğunu söyleyebilir misiniz?

Kissinger: Sivastopol’ün Ukrayna’nın kimliğiyle şu anda tartışılan diğer birçok alandan daha az ilgisi olduğunu söyleyebilirim. Sivastopol Potemkin tarafından kurulduğundan beri Rusya ile ilişkilendirilmiştir…

ZEIT: … Çariçe Büyük Catherine’in sırdaşı ve sevgilisi…

Kissinger: … ve Sivastopol, Ukrayna bağımsızlığını kazandıktan sonra bile bir Rus deniz üssü olarak kaldı. Yani bariz farklar var. Ama ben Batı siyasetiyle ilgileniyorum, Rusya’nın bunlara tepkisiyle değil.

ZEIT: O zaman Batı’nın tutumu hakkında bir soru soralım. Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi, savaş suçlarından dolayı Devlet Başkanı Putin hakkında tutuklama emri çıkardı.

Kissinger: Putin mahkemede mi? Olmasa daha iyi!

ZEIT: Neden daha iyi?

Kissinger: Çünkü savaşın sonucunu bir siyasi liderin kişisel kaderine bağlarsanız savaşı kontrol altına almak imkânsız ve çok daha zor hale gelir. Putin’in yaptıkları yasa dışı ve yanlış ben onun eylemlerini haklı çıkarmak istemiyorum, ancak savaşın tırmanmasını önlemek için her şeyi yapmalıyız. Ve savaşın bitiminden sonra düşmanlıkların süresiz olarak devam etmemesi sağlanmalıdır. Batı’nın siyasi hedefi, Ukrayna’nın askeri güvenliğini sağladıktan sonra Avrupa ve Rusya arasındaki ilişkileri yeniden inşa etmek olmalıdır.

ZEIT: ABD Avrupa’da barış için hala belirleyici rolde. Ülke aşırı derecede kutuplaşmış durumda, Amerika’nın dünyadaki rolü konusunda ABD’de hala ortak bir fikir var mı?

Kissinger: Bu, önümüzdeki on yılın en büyük siyasi meselesi olacak. Yargılamak benim için zor çünkü entelektüel ve siyasi varlığım, ABD’nin tüm uluslararası gelişmelere derinden dahil olduğu bir zamanda oluştu. Zorluklar bugün, o zamankinden daha büyük. 1950’lerde Batı için tek bir zorluk vardı, Stalin. Bugün ise dünya çok kutuplu ve bazı Avrupalı olmayan devletler de güvenliğimize yönelik potansiyel tehditler oluşturuyor.

ZEIT: On yıllardır Cumhuriyetçi Parti ile iç içesiniz. Donald Trump partiyi bu şekilde rehin almayı nasıl başardı?

Kissinger: Ben o kelimeyi kullanmazdım. Donald Trump, ülkedeki iyi tanımlanmış azınlığa hitap etme konusunda büyük ve benzersiz bir yeteneğe sahip. Bunu daha önce kimse yapamamıştı. Bu nedenle de Trump’ın partide muazzam bir etkisi var. Asıl soru Amerika’nın, Trump ve destekçilerinin acil ulusal çıkar olarak görmediği, dünyadaki güvenlik risklerini umursayıp umursamadığı olacaktır.

“Askeri bir çatışma, korkunç bir felaket olur”

ZEIT: Ukrayna’daki gibi mi?

Kissinger: Evet. Bu konuda Trump’a katılmıyorum. Putin’in Ukrayna’ya saldırısı başarılı olsaydı, tüm NATO kavramı alt üst olurdu. Bu ABD’nin ulusal çıkarlarına uygun olmaz.

ZEIT: Donald Trump’ın Amerika’da yeniden seçilmesi durumunda, Ukrayna ve Avrupa’nın güvenliği için Biden hükümetinden daha azını yapacağına dair Avrupa’da büyük endişeler olduğunu farkında mısınız?

Kissinger: Bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Henüz başlamamış bir seçim kampanyasında tercihlerimi bir Alman gazetesinde konuşmak istemiyorum. Trump da dahil olmak üzere herhangi bir Cumhuriyetçi başkan, Amerika’nın Avrupa’nın güvenliğini savunmadaki rolünden fiilen vazgeçmeye çalışırsa, hiç kimse buna müsamaha göstermez. Ne benim gibiler ne önceki Cumhuriyetçi yönetimlerden insanlar ne de Demokrat dış politika yetkilileri.

ZEIT: Yani Cumhuriyetçi Parti’de hala ılımlı bir kanat var mı?

Kissinger: Evet. Ama Trump’tan farklı konuşan insanlar için bile sorun Avrupa değil, Asya.

ZEIT: O halde Çin hakkında konuşalım. Çin ile ABD arasındaki ilişki, son elli yılın en kötü dönemini yaşıyor gibi görünüyor.

Kissinger: Şu anda Biden yönetimi Çin ile yeniden diyaloğa girmek için gerçek bir çaba harcıyor gibi görünüyor ve Çin de buna ılımlı bakıyor gibi görünüyor. Ben bu çabayı destekliyorum. Elbette bu girişimin hesaplaşma öncesi taktik bir mola mı yoksa kalıcı bir şey mi olduğunu söylemek çok zor.

ZEIT: Sizce Çin ve ABD arasındaki çatışma ne kadar tehlikeli?

Kissinger: İki güç arasındaki askeri çatışma Birinci Dünya Savaşı’ndan daha kötü, korkunç bir felaket olur. Her ikisi de ileri teknolojiye sahip güçler ve her ikisinin de sınırsız yıkıcı gücü olan silahları bulunuyor. Ve şimdi, anlamakta bile zorlandığımız olasılıklar sunan yeni teknolojiler ortaya çıkıyor. Bu yüzden her iki taraf da çok dikkatli hareket etmelidir.

ZEIT: Sizce artış riski var mı?

Kissinger: Tayvan üzerindeki çatışma kimsenin kontrol edemeyeceği düzeyde tırmanabilir. Bu tehlike mevcuttur.

ZEIT: En büyük siyasi başarılarınızdan biri, yaklaşık elli yıl önce Başkan Nixon ve sizin Pekin’e yaptığınız ziyaretler sayesinde Çin ile doğrudan görüşmelerin başlamasıydı. Washington’da, o dönemin açılış politikası tüm taraflarca bir hata olarak görülüyor.

Kissinger: Bu son derece dar görüşlü bir değerlendirme. O zamanlar ABD ve Çin birbirinden tamamen izole edilmişti. Amacımız barışçıl gelişmeler için yeni umutlar yaratmaktı. O zamanlar Çin hala fakir bir ülkeydi ve Mao, Çin’i dünyaya açmak için stratejik bir karar almıştı. Biz açılmaya çalışmasaydık, bunu diğerleri yani Avrupalı güçler veya Japonya yapacaktı. Bugün Washington’da bu konuda söylenenler yanlıştır.

ZEIT: Joe Biden, ABD’nin Çin ile stratejik rekabetini demokrasi ve otokrasi arasındaki bir çatışma olarak tanımladı.

Kissinger: Ben farklı görüyorum. Belki de demokrasi ve otokrasi arasındaki çatışma altta yatan sebeptir, ancak her iki taraf da yeni teknolojiler nedeniyle bu çelişkiyi en uç noktaya taşıyamaz. Bu, insanlık tarihinde yeni bir temadır. Birinci Dünya Savaşı öncesi gibi bir dünyada yaşıyoruz, ancak yeni teknolojilerin yıkıcı gücünün farkındayız, yeni teknolojiler derken sadece nükleer silahları kastetmiyorum.

“Yapay zekâ çok ilgimi çekiyor”

ZEIT: Yapay zekadan mı bahsediyorsunuz?

Kissinger: Evet, yapay zekâ çok ilgimi çekiyor. Bu konuda bir kitap yazdım ve şu anda da yapay zekanın insan bilinci üzerindeki etkisi üzerine daha kısa ikinci bir kitap üzerinde çalışıyorum. İnsanlık hiçbir zaman bu problemle uğraşmak zorunda kalmamıştır. Bilim, şimdiye kadar çoğunlukla tekrarlanabilir deneylere veya matematiksel olarak temsil edilebilen hipotezlere dayanıyordu. Bugün artık makinelerin bildiklerinden daha fazlasını bilmiyoruz. Bizimle nasıl akıcı bir dille konuşabildiklerini bilmiyoruz. Başka bir deyişle, yeni bir gizeme erişimimiz var. Bunun çok büyük siyasi sonuçları var.

ZEIT: Ne gibi sonuçlar?

Kissinger: Bu teknolojilere erişimi olan bütün devletler, yeni durumu yansıtmalılar. Savaşın nasıl olacağını bilselerdi, 1914’te hiçbir Avrupalı lider savaş başlatmazdı. Bugün ikisi de dünyayı tamamen yok etme yeteneğine sahip iki güç, tarihte ilk kez, doğrudan karşı karşıya geliyor. Peki bu güce sahip iki lider, “bu sorunu çözmeliyiz” diyebilecek kadar akıllılar mı? Ki iki tarafın da kesinlikle bunu demeye ihtiyacı var. İki devlet adamı da gerçekten akıllı olsalardı, “biz ikimiz, insanlığın geleceği için en büyük tehdidiz” derlerdi.

ZEIT: Joe Biden ve Xi Jinping bu bilgeliğe sahipler mi?

Kissinger: Joe Biden’ı kırk yılı aşkın süredir tanıyorum ve siyasi geleceği Çin’le ilişkilere bir çözüm bulup bulamayacağına veya bulmak için en azından çabalamasına bağlı. Xi bunu diyebilir, evet yapabilirdi, ama bu yapacağı anlamına gelmiyor. Ancak bir şeyler yapılması gerekiyor, çünkü kriz tırmanmaya devam ederse Birinci Dünya Savaşı öncesine benzer bir duruma geleceğiz. İşte o zaman bazı saçma olaylar krizin önü alınamaz şekilde tırmanmasına yol açacaktır.

ZEIT: Yapay zekâ üzerine kitabınız seneye mi basılacak?

Kissinger: Şu anda üzerinde çalışıyorum. Eski Google CEO’su Eric Schmidt ile birlikte çalışıyoruz, kendisi teknoloji alanında bilgi sahibidir. Bu arada süremiz doldu. (Gülüyor) Ama yine de birkaç soruya daha cevap vereceğim. (Kissinger hiç yorgun görünmüyor, belli ki sohbetten keyif alıyor)

ZEIT: Bay Kissinger, 1938’de ailenizle birlikte Nazilerden, Almanya’dan, kaçmak zorunda kaldınız. Bir keresinde ailenize yapılan onca şeye rağmen Almanya’ya karşı hiçbir kin beslemediğinizi söylemiştiniz. Nazi döneminden sonra mı Almanya ile barıştınız?

Kissinger: Evet. Haziran’da Avrupa’ya, Londra’ya gideceğim ve ardından büyükbabamın mezarını ziyaret etmek için doğduğum şehir olan Fürth’e (Almanya) gideceğim. Orada bir etkinlik olacak ve belki bu sorunuzun da cevabı olabilir.

ZEIT: Sizin de dostunuz olan Helmut Schmidt gibi bazı Almanlar, Nazi döneminden sonra bir daha Almanlara asla tam anlamıyla güvenmediler. Siz bugünkü Almanya’ya ve Alman demokrasisine güveniyor musunuz?

Kissinger: Alman demokrasisine ve kurumlarına güveniyorum. Ancak Almanya, Avrupalı komşularının aksine kırılmalarla dolu bir tarihe sahip. Almanya’da beraber çalıştığım insanların hepsi Birinci Dünya Savaşı sırasında doğdu. Bugün, farklı bir nesil iktidarda ve tamamen yeni zorluklarla karşı karşıyalar. Onlara güvenmediğimi söylemeyeceğim ama karşı karşıya oldukları zorluklar benzersiz.

ZEIT: Ne gibi zorlukları kastediyorsunuz?

Kissinger: Güvenliğimize yönelik yeni tehditlerle başa çıkmak için stratejiler geliştirmemiz gerektiğini daha önce söylemiştim.  Buna yönelik sorulardan biri Atlantik topluluğunun nasıl bir rol oynayacağı olacaktır. Avrupa ve ABD birlikte mi hareket edecekler yoksa farklı yaklaşımlar mı izleyecekler? Ben Avrupalılar için özerkliği savunuyorum.

ZEIT: Gerçekten mi? Neden?

Kissinger: Atlantik çerçevesinde özerklik, evet. Çünkü Avrupa ülkeleri ABD’nin ortağı olurlarsa, dünyadaki rolleri hakkında kendi konseptlerini ve fikirlerini geliştiremezler. Yalnızca böylesine samimi şekilde milli bir bakış açısına sahip olanlar fedakârlık yapmaya istekli olacaktır. Almanya savaş sonrası dönemde hiçbir zaman, Fransa ve İngiltere’nin aksine, böyle bir fedakârlık göreviyle karşı karşıya kalmadı. O yüzden de şu anda Almanya’daki gelişmeler son derece önemlidir.

ZEIT: Olaf Scholz’un bahsettiği “milat” hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kissinger: Eskiden Alman kabinesindeki bütün bakanları tanıyordum, hatta çoğunu şahsen tanıyordum. Bugün ise hepsi, benim için yeni insanlar.

ZEIT: Olaf Scholz ile tanıştınız mı?

Kissinger: Evet. O zamanlar Hamburg Belediye Başkanıydı. Ondan hoşlanıyordum ama o zamanlar bir gün şansölye olup olmayacağını düşünmemiştim. Onun hakkında iyi şeyler duyuyorum. Kendisi ve bakanları benzersiz bir görevle karşı karşıyalar, Atlantik birliğini tehlikeye atmadan Amerika ile ilişkilerinde daha fazla özerklik için çaba göstermeliler. Bu dengeyi bulmak son derece zordur.

“Gerçekleşmemiş hedeflerim yüzünden kendimi üzmüyorum”

ZEIT: Az önce Almanya’yla ve ZEIT ile, her zaman yakın temaslarınız olduğundan bahsettiniz.

Kissinger: ZEIT’in redaksiyon toplantısına davet edilmem ve alkışlarla karşılanmam çok etkileyiciydi. Hatırlıyor musunuz?

ZEIT: Evet, iyi hatırlıyorum. Temmuz 2006 tarihindeydi. Her şeyden önce ZEIT’in uzun süre boyunca baş editörü ve yayıncısı olan Marion Gräfin Dönhöff ile yakın arkadaştınız. Sizin için bu ne ifade ediyordu? Arkadaşlığınızın nasıl bir önemi vardı?

Kissinger: Marion olağanüstü biriydi, nadiren karşılaşabileceğiniz bir insandı. Prensiplerine, Prusya değerlerine olan bağlılığına hayrandım. Ancak bu Prusya değerlerini, demokratik inançlarıyla birleştirmeyi başardı. Bu olağanüstüydü.

ZEIT: Hamburg’da Dönhöff’ü ziyaret ettiğinizde Helmut Schmidt de sık sık bulunuyordu.

Kissinger: Doğru.

ZEIT: Schmidt’le ilişkiniz nasıldı?

Kissinger: İkimiz de birbirimizden bağımsız şekilde nükleer savaşın dünya için yeni bir gerçeklik olacağı ve dayanılmaz sonuçları olacağı kanısına çok erken vardık. O sırada Harvard’daydım ve Foreign Affairs dergisine bununla ilgili bir makale yazmıştım. Schmidt ile bundan kısa bir süre sonra Hamburg’da savaşın bitiminden hemen sonra, muhtemelen 1956 veya 1957’de, Almanya’ya yaptığım ilk ziyarette tanıştım.

ZEIT: Gräfin Dönhöff ve Schmidt ile ne hakkında konuştunuz? Her zaman siyaset mi konuştunuz yoksa kişisel meselelerle ilgili de konuştunuz mu?

Kissinger: Ölümünden kısa bir süre önce Dönhöff’ün evinde küçük bir grup yemeğine davet edildim. Öleceğini biliyorduk ve tabii kendisi de biliyordu… (çok uzun bir sessizlik. Kissinger yutkundu ve boğazını temizledi sonrasında sesini yeniden buldu, öncesine göre sesi biraz daha boğuk geliyor.) Ama ölümü hakkında hiç konuşmadı, her şey her zamanki gibi olmalıydı.

ZEIT: Henry Kissinger, uzun yaşamınıza dönüp baktığınızda neyi farklı yapmak isterdiniz?

Kissinger: Gerçekleşmemiş hedeflerim yüzünden kendimi üzmüyorum. (Gülüyor) Elimden geleni yaptım ve şimdi yapılması gerekenleri de anlattım. Daha fazla katkıda bulunamam, yine de çözümlerin başlangıcına katkıda bulunabilirim.

ZEIT: Hala eskisi kadar çalışıyor musunuz?

Kissinger: Evet, günde on beş saat çalışıyorum. Buradaki asistanlarım da size anlatabilir. (Gülüyor)

ZEIT: 2015’de Hamburg’da St. Michael Kilisesi’nde Helmut Schmidt için Almanca bir ağıt okudunuz. Orada Schmidt’in suçlu olduğundan bahsetmiştiniz. Ne demek istediniz?

Kissinger: Helmut Schmidt savaşın içindeydi, Nazi rejimi sırasında Almanya’da yaşıyordu ve o dönemde herhangi bir şekilde destek vermeden bu düzende hayatta kalamazdınız. Ama Schmidt’e yalnızca büyük saygı duyuyorum.

ZEIT: Onun bir politikacı, şansölye olarak bulunduğu zamanı kastetmemiş miydiniz?

Kissinger: Hayır! İç siyasetini detaylı olarak takip etmedim ancak bu bağlamda asla suçluluktan bahsetmem.

ZEIT: Onu suçladınız mı?

Kissinger: Bakın, yalnızca ahlak ve insan eylemleri üzerine uzun bir konuşma yapabiliriz. Sınırlı bir süre içinde uzun vadeli çözümler üzerinde çalışmak zorunda olmak, her devlet adamının ikilemidir. Mutlak prensiplerinde sürekli ısrar ederse toplumun imkanlarını alt üst eder, toplumu radikalleştirir. Toplumu destekleyemiyorsa, geleceğe de hazırlayamayacaktır. Bu ikilemle başa çıkmak ve dengeyi bulmak zordur.

“Dünya çok çalkantılı olacak”

ZEIT: Görevde olduğunuz süre boyunca Amerika’nın ulusal çıkarları ile demokratik bir toplumun değerleri arasındaki dengeyi bulabildiniz mi?

Kissinger: O zamanki şartlar altında, evet.

ZEIT: Örneğin insan hakları gibi ABD’nin demokratik değerleri için daha fazlasını yapmalı mıydınız?

Kissinger: Bunu yargılayacak olan ben değilim. Ama sonuç olarak söyleyebilirim ki, insan haklarını savunmanın diğer zorunluluklarla uyumlu olduğu fırsatları değerlendirdim. Ama elbette insanlar geçmiş hakkında istediklerini söyleyebilirler.

ZEIT: Pek çok eleştirmen, Vietnam Savaşı sırasında Kamboçya’nın bombalanmasındaki rolünüz nedeniyle sizi savaş suçlusu olarak görüyorlar. Bu sizi hala rahatsız ediyor mu?

Kissinger: Evet, ama bu her şeyden önce medya çalışanlarını rahatsız etmeli…

ZEIT: Neden?

Kissinger: Böyle bir propaganda nasıl olabilir… (lafını keserek) Bunun hakkında konuşmak istemiyorum, kendimi savunmak zorunda değilim. Ve bu konuşmamız Kamboçya konusuyla biterse çok üzülürüm…

ZEIT: Başka sorularımız var…

Kissinger: Beni savaş suçlusu olarak görmek, konunun özüne inmeden tartışmanın kolay bir yoluydu. O yüzden bu soruya, bu suçlamaya genellikle hiç cevap vermedim. Beni rahatsız ediyor mu, evet tabii ki beni rahatsız ediyor.

ZEIT: Bugün Vietnam’daki savaşa ve Kamboçya’ya yapılan saldırılara dönüp baktığınızda, farklı yapmam gerekirdi diyeceğiniz bir şey görmüyor musunuz?

Kissinger: Komşu bir ülkenin sınırlarının hemen ötesinde gerilla üslerine müsamaha gösterilen bir gerilla savaşı söyleyin bana! Bir örnek verin! Hava saldırımızda neredeyse hiç sivil kaybı olmadı çünkü Kamboçya’da saldırdığımız bölgelerde neredeyse hiç insan yaşamıyordu.

ZEIT: Kamboçya o dönemde tarafsızdı. Tarafsız bir ülkeye saldırmanın meşru olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Kissinger: Özetle, tarafsız bir ülkeye saldırmanın meşru olduğunu düşünmüyorum. Ancak topraklarında Güney Vietnam’ın ve orada konuşlanmış ABD birliklerinin saldırıya uğradığı askeri üslerin bulunduğu bir ülkeye saldırmanın meşru olduğunu düşündüm ve hala da düşünüyorum. Durum bundan ibaretti, bunların hepsi iyi şekilde belgelendi.

ZEIT: Neredeyse bundan yüz yıl öncesine uzanıyorsunuz. Korkunç bir yüzyılda, 20.yüzyılda yaşadınız. İleriye, geleceğe baktığınızda her şeyden önce endişeli misiniz? Yoksa güven ve umut için sebep görüyor musunuz?

Kissinger: Uğraştığımız sorunların çözülebilir olduğu konusunda iyimserim. Ama bunlar acil sorunlar ve kendimize acımayı politikamızın yol gösterici ilkesi haline getirirsek onlarla ilgilenemeyiz. Yapay zekâ, tahmin ettiğim gibi, makineler ve insanlar arasında bir diyaloğa dönüşürse bu her şeyi değiştirir. Aydınlanma Çağı’nda da benzer sorunlarla uğraşıldı, ancak Kant ve Leibniz’in felsefi kavramlarını geliştirmeleri üç yüz yıl sürdü. Yaşayacak bir yüz yılım daha olsaydı, böyle insanlar bulmaya çalışırdım.

ZEIT: Yapay zekâ çağı için bir Immanuel Kant mı?

Kissinger: Kesinlikle.

ZEIT: Bu rolü doldurabilecek birini görüyor musunuz?

Kissinger: Şu anda değil. Ancak Aydınlanma öncesi dönem de karanlık bir dönemdi, Otuz Yıl Savaşlarını düşünün. Yani evet, dünya çok çalkantılı olacak.

Dünya Basını

İktisatçı Michael Hudson: Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı

Yayınlanma

Ünlü ekonomi profesörü ve jeopolitik uzmanı Michael Hudson, ABD’nin küresel enerji akışları üzerindeki kontrolünü kaybetmekte olduğunu açıkladı. Hudson, Washington yönetiminin İran ve Çin’e karşı uyguladığı yaptırım ve askeri baskı politikalarının, küresel ekonomiyi bin dokuz yüz otuzlar dönemindekine benzer büyük bir ekonomik çöküşe sürükleme riski taşıdığını belirtti.

Dünyaca ünlü iktisatçı, yazar ve eski Chase Manhattan Bankası ödemeler dengesi ile petrol uzmanı Prof. Dr. Michael Hudson, yayıncı ve program sunucusu Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, küresel ekonominin ve jeopolitiğin geleceğine dair değerlendirmelerde bulundu.

Orta Doğu’da devam eden gerilimlerin, petrol ve altın fiyatlarının, ABD ve Çin arasındaki rekabetin ve küresel enerji akışlarının ele alındığı söyleşide Hudson, mevcut çatışmaların salt askeri bir mücadele olmadığını vurguladı. Hudson, yaşanan sürecin küresel ekonomik sistemin gelecekte hangi kurallara göre şekilleneceğini belirleme savaşı olduğunu ifade etti.

Söyleşinin başlangıcında Mario Nawfal’ın çatışmaların arka planı ve ekonomik etkilerine dair sorusunu yanıtlayan Prof. Dr. Michael Hudson, tüm bu gelişmelerin doğrudan ekonomik etkilerle ilişkili olduğunu belirtti.

Hudson, mevcut küresel durumun Çin ile yapılan bir savaştan çok daha büyük bir anlam taşıdığını kaydetti. Amerikan dış politikasının tarihsel kökenlerine değinen ünlü iktisatçı, ABD’nin yaklaşık bir asırdır dünya genelindeki petrol ticaretini kendi kontrolü altında tutmayı amaçladığını hatırlattı.

Bu politikanın temel amacının, Washington’ın kararlarına ve dış politika çizgisine uymayan ülkelerin enerjisini kesmek olduğunu belirten Hudson, bu durumu “petrol ticaretinin bir silah haline getirilmesi” olarak tanımladı.

Donald Trump’ın başkanlığı döneminde uyguladığı “kurtuluş günü gümrük vergileri” ve yaptırım politikalarının da bu stratejinin bir uzantısı olduğunu söyleyen Hudson, bu adımlarla Rusya, İran ve o dönemde Venezuela gibi petrol üreticisi ülkelere yönelik yaptırımlara katılmayan devletler üzerinde kaos yaratılmasının hedeflendiğini dile getirdi.

Bugün yaşanan askeri gerilimlerin ve ticaret savaşlarının, elli yıldır sistematik olarak yürütülen bu Amerikan stratejisinin doğrudan bir devamı olduğu tespitinde bulundu.

“Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı”

Prof. Dr. Michael Hudson, bin dokuz yüz yetmişli yıllarda Amerikan hükümetine bağlı çeşitli kurumlar ve düşünce kuruluşlarıyla birlikte çalıştığını aktardı.

O dönemde Hudson Enstitüsünde askeri stratejist Herman Khan ile birlikte savunma bakanlığı ve Beyaz Saray yetkilileri için küresel çatışma senaryoları hazırladıklarını belirten Hudson, şu ifadeleri kullandı:

“Bundan elli yıl önce, bu savaşın nasıl gelişeceğine dair senaryolar üzerinde çalışan çeşitli Amerika Birleşik Devletleri hükümet kurumlarıyla birlikte görev yapıyordum. Savunma Bakanlığı ve Beyaz Saray yetkilileriyle bir araya gelmiştik. Bugün dünyada yaşanan tüm gelişmeler, elli yıl önce en ince ayrıntısına kadar planlanmıştı. Temel fikir şuydu: Eğer küresel petrol ticaretini kontrol edebilirsek, bizim onaylamadığımız politikaları izleyen ülkelere giden petrolü kesme tehdidini kullanabilir ve onlar için büyük bir kaos yaratabiliriz.”

Hudson, bu planların hayata geçirilmesi için Orta Doğu ve Batı Asya’daki petrol kaynaklarının tamamen kontrol altına alınması gerektiğinin elli yıl önce de bilindiğini ifade etti. Bu stratejik kurguda İran’ın merkezi bir konumda yer aldığını belirten iktisatçı, o dönem yapılan toplantılarda güçlü ekonomisi nedeniyle İran’ın bölgede bir güç odağı haline gelmesini engellemek amacıyla ülkeyi parçalara ayırma fikirlerinin tartışıldığını aktardı

Hudson, “Herman Khan, İran’ı bölmeye başlamak için ülkenin en doğu sınırındaki Belücistan bölgesini ayrılıkçı bir çatışma unsuru olarak kullanma fikrini ortaya atmıştı. Yakın dönemde ise Amerika Birleşik Devletleri aynı rolü Kürtler üzerinden oynamaya çalıştı ve orada bir Kürt isyanı başlatmayı umdu” dedi. Hudson, Washington’ın ana hedefinin, kendi kontrolü altında olmayan petrol ihracatçısı ülkelerle ticaret yapan diğer devletleri izole etmek ve gerekirse cezalandırmak olduğunu vurguladı.

“İran küresel petrol ticaretini çökertebilecek güce sahip”

Söyleşide, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’nin bu baskı ve kontrol politikalarına karşı hamleler yaparak oyunu tersine çevirdiğini belirten Prof. Dr. Michael Hudson, küresel petrol ticaretinin organize edilmesinde iki farklı vizyonun karşı karşıya geldiğini kaydetti.

Hudson, “İlk vizyon, petrolü diplomatik bir silah olarak kullanan Amerika Birleşik Devletleri’nin yaklaşımıdır. Diğeri ise kendi kalkınmasını finanse etmek için petrol ihraç etmek isteyen İran’ın yaklaşımıdır. İran, hiçbir müdahale, izolasyon veya yaptırım olmaksızın, çok kutuplu ve serbest bir petrol ticareti talep etmektedir” şeklinde konuştu.

İran’ın, Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri üslerine ev sahipliği yapan ve bu üslerden kalkan uçakların kendisine saldırdığı Arap ülkelerindeki altyapı tesislerini hedef alarak caydırıcılık oluşturduğunu belirten Hudson, şu değerlendirmede bulundu:

“İran, maruz kaldığı varoluşsal tehdide karşı misillemede bulunarak, ‘Eğer bizi yok etmeye çalışırsanız, tüm dünyanın petrol ticaretini çökerteceğimizden emin olabilirsiniz’ mesajını verdi. Amerika Birleşik Devletleri’nin kendisini petrolsüz bırakma tehdidine karşılık İran, Körfez ülkelerinin petrol üretim tesislerini hedef alarak benzer bir tehdit dengesi kurdu. Ancak buradaki temel fark, tahrip edilen bu petrol üretim kapasitelerinin kısa sürede yeniden devreye alınamayacak olmasıdır. İran, kendilerine yönelik yeni bir saldırı durumunda Suudi Arabistan, Kuveyt ve Bahreyn gibi diğer ihracatçı ülkeleri de kapsayacak şekilde bu süreci genişleteceğini ilan etti.”

Hudson, böyle bir senaryonun küresel enerji, gübre ve kimya ticaretinde yaratacağı büyük aksamaların, dünya genelinde bin dokuz yüz otuzlardaki Büyük Buhran ölçeğinde bir ekonomik çöküşe yol açabileceğini belirtti.

Küresel ekonominin bu yılın geri kalanında zaten bir daralma ve durgunluk sürecine gireceğini öngören Hudson, dünyanın “ABD’nin enerji kontrolünü mü destekleyeceği yoksa Rusya, Çin ve İran’ın savunduğu serbest ticaret odaklı yeni bir uluslararası ekonomik düzen mi inşa edeceği” sorusuna yanıt araması gerektiğini vurguladı.

“Yapay zeka sektörü için gerekli olan enerji Orta Doğu’da”

Yayıncı Mario Nawfal’ın, yapay zeka yarışının enerji ihtiyacıyla olan ilişkisine ve bu durumun jeopolitik mücadeledeki rolüne dair sorusu üzerine Prof. Dr. Michael Hudson, enerji ve yapay zeka arasındaki bağın önemine dikkat çekti.

Donald Trump’ın enerji ticaretinin çökmesi durumunda ABD’nin kendi kendine yetebilen yapısı nedeniyle kazançlı çıkacağı yönündeki iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirten Hudson, enerji tedarik zincirindeki bir kırılmanın aslında Çin’in yapay zeka çalışmalarına yarayacağını savundu.

Yapay zeka sistemlerinin devasa miktarda elektrik enerjisine ihtiyaç duyduğunu ve bu enerjinin yerel şebekeler tarafından karşılanmasının zor olduğunu belirten Hudson, şu analizi paylaştı:

“Yapay zeka şirketleri, elektrik maliyetlerinin çok yüksek olması ve yerel muhalefet nedeniyle bilgisayar çipi üretim merkezlerini ve veri tabanlarını enerji kaynaklarının bol olduğu Körfez ülkelerine ve Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü üyesi devletlere taşımayı planladı. Ancak İran, Batı Asya’da yaşanacak geniş çaplı bir savaşta ilk olarak bu Amerikan yapay zeka ve teknoloji yatırımlarını hedef alacağını açıkladı. İran, bu bölgelerdeki Amerikan yatırımlarının askeri işgale ve siyasi kontrole kapı aralayacağını düşünüyor.”

Hudson, Çin’in ise kendi topraklarında rüzgar ve güneş enerjisi yatırımlarına ağırlık vererek kendisini bu enerji bağımlılığından büyük ölçüde muaf tuttuğunu aktardı. Sincan bölgesindeki devasa güneş paneli tarlaları ve rüzgar enerjisi projeleri sayesinde Çin’in yapay zeka ile enerji entegrasyonunu güvence altına aldığını ifade etti. Buna karşın Trump’ın, Amerika Birleşik Devletleri’nde Fransız enerji şirketi Total gibi yabancı rüzgar enerjisi firmalarının projelerini engellediğini, güneş enerjisine yönelik adımları bloke ettiğini belirterek, ABD’nin fosil yakıtlara ve petrol lobisine bağımlı kalmaya devam ettiğini ekledi.

“ABD ordusunun silah sanayisi sadece satılmak üzere üretilmiştir”

Amerika Birleşik Devletleri’nin rüzgar ve güneş enerjisi gibi düşük maliyetli alternatif enerji kaynaklarını geliştirmek yerine petrol sektörüne öncelik vermesinin arkasındaki nedenleri açıklayan Hudson, büyük petrol şirketlerinin siyasi sistem üzerindeki finansal etkisine dikkat çekti.

Petrol ve bankacılık sektörünün ABD dış ekonomik ilişkilerindeki en güçlü iki lobi olduğunu belirten Hudson, kendisinin de geçmişte Chase Manhattan Bankasında petrol sektörü ve ödemeler dengesi uzmanı olarak çalıştığını hatırlattı.

Petrol endüstrisinin Senato ve Temsilciler Meclisinde diğer tüm sektörlerden daha fazla siyasi nüfuz sahibi olduğunu kaydetti.

Hudson, ABD ve İran arasındaki gerilimin diplomatik müzakerelerle çözülmesinin mevcut şartlarda mümkün olmadığını ifade ederek, askeri duruma ilişkin şu tespitlerde bulundu:

“Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki bu mücadele nihayetinde savaş alanında çözülecektir. ABD, petrol ticaretini kontrol etme yeteneğini korumak için son ana kadar savaşmaya kararlıdır. Ancak dünya genelinde Amerikan askeri sanayisinin ürettiği silahların, füzelerin ve savunma sistemlerinin iddia edildiği kadar etkili olmadığı görülmüştür. ABD silah endüstrisi, savaşmak için değil, müttefik ülkelere yüksek fiyatlarla satılmak üzere tasarlanmıştır. Bu silah sistemleri, İran’ın geliştirdiği asimetrik füzeler ve insansız hava araçları karşısında yetersiz kalmaktadır. Amerika’nın askeri üsleri artık bir koruma kalkanı değil, doğrudan hedef tahtası haline gelmiştir.”

Hudson, İran’ın askeri doktrininin Rusya’nın Ukrayna’daki simetrik yaklaşımından farklı olduğunu, “asimetri artı bir” stratejisi uygulayarak her saldırıya yüzde yüz elli veya daha fazla oranda misillemeyle karşılık verdiğini belirtti.

Yakın zamanda Kuveyt Havalimanı yakınlarındaki Amerikan askeri üssünün ve uçaklarının hedef alınmasının bu stratejinin bir örneği olduğunu söyleyen Hudson, geleneksel yıpratma taktiklerinin İran üzerinde işe yaramayacağını kaydetti.

“Yaptırımlar Rusya ve Çin’i kendi kendine yeten güçler haline getirdi”

Mülakatın son bölümünde ABD’nin küresel hegemonyasının sınırlarına değinen Prof. Dr. Michael Hudson, Washington yönetiminin artık İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki endüstriyel, finansal ve ekonomik üstünlüğe sahip olmadığını vurguladı.

ABD’nin elindeki tek aracın yaptırımlar yoluyla diğer ülkelerin ekonomilerinde aksaklıklar ve kaos yaratmak olduğunu belirten Hudson, bu yöntemin de uzun vadede ters teptiğini ifade etti.

Rusya’ya iki bin yirmi iki yılından sonra uygulanan gıda ve ticaret yaptırımlarının, bu ülkeyi kendi tarım ve süt ürünleri sanayisini kurmaya zorladığını belirten Hudson, Rusya’nın tahıl ithalatçısı bir ülkeden dünyanın en büyük tahıl ihracatçılarından birine dönüştüğünü hatırlattı.

Buna karşılık, Rusya pazarını kaybeden Baltık ülkelerinin ekonomilerinin büyük zarar gördüğünü dile getirdi. Benzer şekilde, Avrupa ülkelerinin Rusya’dan ucuz enerji almasının engellendiğini ve Amerikan sıvılaştırılmış doğal gazına dört kat daha fazla ödemek zorunda kaldıklarını belirten Hudson, bu yüksek maliyetler nedeniyle Alman ve Avrupa sanayisinin rekabet gücünü kaybederek üretim tesislerini Çin ve diğer Asya ülkelerine taşımak zorunda kaldığını açıkladı.

Donald Trump’ın ekonomi ve dış politika danışmanlarının yapısına da değinen iktisatçı Hudson, mülakatı şu sözlerle tamamladı:

“Donald Trump’ın etrafındaki danışmanların neredeyse tamamı gayrimenkul yatırımcıları, müteahhitler ve mülk sahiplerinden oluşmaktadır. Bu kişilerin arasında iktisatçılar ya da jeopolitik uzmanları bulunmamaktadır. Onlar paralarını gayrimenkul sektöründe, anlaşmalar yaparak ve hatta bu anlaşmaları bozarak kazanmışlardır. Dolayısıyla derinlikli bir vizyondan yoksundurlar ve askeri yöntemlerle ekonomik hedeflere ulaşılamayacağını söyleyen iktisatçıları dinlemek istemezler. Amerika Birleşik Devletleri şu anda her hamlesinin durumunu daha da kötüleştireceği matematiksel bir çıkmazın içindedir. Eğer İran’a saldırırlarsa küresel enerji piyasası çökecektir; saldırmazlarsa zaman İran, Rusya ve Çin’in lehine işleyecektir. Temmuz ayı ortasında ABD’nin stratejik petrol rezervleri tükendiğinde, enerji fiyatlarındaki artış tüm ülkede durdurulamaz bir enflasyona yol açacaktır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Piyasa analisti Foo: Çin artık ABD hazine tahvillerini tamamen gözden çıkardı

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan piyasa analisti ve Çin uzmanı Sean Foo, ABD ile Çin arasındaki ekonomik savaşı, küresel enerji krizini ve Batı finans sisteminin çöküş sürecini değerlendirdi.

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, gerçekleştirdiği yayında piyasa analisti ve Çin uzmanı Sean Foo’yu ağırlayarak küresel ölçekte devam eden ekonomik savaşı, enerji arzı güvenliğini ve finans dünyasındaki kırılmaları ele aldı.

Programın açılışında Rusya ve İran merkezli sıcak savaşların gölgesinde ABD ile Çin arasındaki ekonomik mücadelenin göz ardı edildiğini belirten Diesen, özellikle ABD hazine tahvillerindeki son durumu sordu.

Çin’in bu piyasadaki pozisyonunu azaltıp azaltmayacağına yönelik soruya yanıt veren Foo, Pekin’in artık bu enstrümanlardan tamamen uzaklaştığını vurguladı.

“Çin artık ABD hazine tahvilleriyle bağını kopardı”

Pekin yönetiminin finansal stratejisinde köklü bir değişim yaşandığını kaydeden Sean Foo, “Çin’in ABD hazine tahvilleriyle işinin aşağı yukarı bittiğini düşünüyorum. Yalnızca geçtiğimiz ay yaklaşık 40 milyar veya 41 milyar dolar değerinde tahvil elden çıkardılar. Geleceğe bakıldığında, Çin’in kendi ekonomisini ABD ile çok sıkı bir şekilde birbirine bağlamasında artık bir yarar görmediği açıkça anlaşılıyor” dedi.

Son iki ila üç aylık süreçte yaşanan gelişmelere, özellikle de İran odaklı gerilimlere değinen Foo, bu hamlelerin küresel planda Çin ekonomisini çevreleme amacı taşıdığını belirtti. Hürmüz Boğazı’ndan Çin’e akan petrol hatlarının hedef alınmasının bu stratejinin parçası olduğunu ifade eden analist, “Çin, İran’dan çok ciddi miktarda petrol alıyor ve şu anda bu akış baltalanmış durumda. Ancak bu durum Çin için büyük bir sorun teşkil etmiyor; çünkü ülkede elektrik üretiminin yüzde 90 ila 95’i petrol ve doğalgaza değil, yenilenebilir enerjiye ve kömüre dayanıyor. Ayrıca tedarik zincirlerinin çoğunu bizzat kendileri kontrol ediyorlar. Yine de bu durum, Washington’ın Çin ekonomisini köşeye sıkıştırmak için ABD ordusunu, yaptırımları ve jeopolitik planları ne kadar organize bir şekilde kullandığını gösteriyor” açıklamasında bulundu.

Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Xi Jinping arasında gerçekleşen son zirveye de değinen Foo, ABD heyetinin Pekin’e gerçekleştirdiği ziyarette sergilediği tutumu eleştirdi. Foo, “Trump, ailesini de kapsayan delegasyonuyla Pekin’e gittiğinde temel fikir, adeta fetih yapmış bir kahraman gibi İran ve Venezuela’nın liderlerini Xi Jinping’in önüne atıp gözdağı vermekti. Çinlilere, ‘İranlılara diz çöktürdük, şimdi sizin de kurallara uyma vaktiniz geldi’ mesajı iletilmek istendi. Fakat bu plan tamamen başarısız oldu. Aksine, Trump yönetiminin Çin karşısında son derece alttan alan ve yalvaran bir tavır sergilediğini gördük. Çinlilere hiçbir konuda geri adım attıramadılar. Hatta Pekin’in nadir toprak elementleri konusunu değerlendireceğine dair ucu açık geçiştirme ifadelerini bile kabul etmek zorunda kaldılar. Çin bu kozu elinde tutmaya devam edecek. Dolayısıyla Çin’in gelecekte ABD ile yeniden yakınlaşacağını ya da daha fazla ABD tahvili alacağını hiç sanmıyorum” şeklinde konuştu.

“Amerikan halkı için enflasyon iğrenç bir noktaya ulaştı”

Glenn Diesen, ABD tarafında ise artan enerji fiyatlarının ülkeye fayda sağlayacağını düşünen bir kesim olduğuna işaret etti. Diesen, ABD’nin enerji alanında kendi kendine yetebildiğini ve ihracatçı konumunda olduğunu, fiyat artışlarının ülkeye daha fazla dolar girdisi sağlayacağını ve Çin ekonomisini yavaşlatacağını savunanların haklılık payını sordu.

Bu argümanın pratikte çalışmasının mümkün olmadığını belirten Foo, küresel petrol piyasasının dinamiklerine dikkat çekti. Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklık sebebiyle birçok ülkenin Amerikan petrolüne yöneldiğini kabul eden analist, “Bu durum doğru ve petrol küresel bir piyasa olduğu için Amerikan ham petrolünün fiyatı da yükseliyor. Son 90 günde Chevron ve Exxon gibi dev enerji şirketlerinin hisse senedi fiyatlarının fırladığını gördük. Fakat buradaki devasa sorun, petrolün küresel bir piyasa olması sebebiyle sıradan Amerikan vatandaşlarının ödediği fiyatların da tırmanmasıdır” dedi.

ABD içindeki enflasyonist baskının kontrolden çıkma eğiliminde olduğunu kaydeden Foo, “Son iki aylık enflasyon verilerine baktığımızda durumun kesinlikle iğrenç bir hal aldığını görüyoruz. Enflasyon iki ay önce yüzde 2,4 seviyesinden yüzde 2,8’e yükseldi ve şimdi yüzde 3,8 civarında seyrediyor. Yani yukarı yönlü net bir trend var. Dev petrol şirketleri kasalarını doldururken, reel ekonominin diğer tüm alanları büyük zarar görüyor. Amerikalılar artık sadece yakıt faturaları için yılda 500 ila 1000 dolar daha fazla ödemek zorunda kalıyor. Er ya da geç tüketim kırılacak. İnsanlar restoran harcamalarını kesecek, süpermarketlerden daha az alışveriş yapacak ve keyfi harcamalarını sıfırlayacak. ABD ekonomisinde çatlaklar şimdiden oluşmaya başladı” ifadelerini kullandı.

Yüksek enerji fiyatlarının enflasyonu beslediğini ve tahvil getirilerini yüksek tuttuğunu belirten Foo, “Diğer tarafta ise Trump, yeni yapay zeka ekonomisini parlatarak bu balonu ayakta tutmaya çalışıyor. Sürekli veri merkezleri inşa etmek istiyorlar. Ancak bunu yalnızca bir yere kadar yapabilirsiniz; çünkü para sınırsız değildir. Faiz oranları yüksek kalmaya devam ederse bu durum eninde sonunda ABD ekonomisinde patlayacaktır. Borsalar şu an köpük seviyelerde işlem görüyor. Trump ise bir gün ‘savaş var’, ertesi gün ‘savaş bitti’ diyerek piyasaları manipüle etmeye çalışıyor. Herkes büyük bir kafa karışıklığı içinde ve ABD’nin kendisini dünyanın geri kalanından izole etmesi imkansız. Sadece bu iskambil kulesinin üzerine yeni kartlar ekliyorlar” dedi.

“Nvidia’nın patronu Çin ziyaretinde teslim bayrağını çekti”

Görüşmede teknoloji savaşı ve mikroçip ambargolarına da değinildi. Diesen, ABD’nin başlangıçta Çin’i Amerikan çiplerinden mahrum bırakarak teknoloji devlerini çökerteceğini varsaydığını ancak bu planın tutmadığını belirterek, gelinen son noktayı sordu.

Yarı iletkenler savaşında dengelerin tamamen değiştiğini ifade eden Foo, Huawei’nin gerçekleştirdiği son teknolojik atılıma dikkat çekti. Foo, “Huawei en geç 2031 yılına kadar Nvidia ve Tayvan Yarı İletken İmalat Şirketi (TSMC) ile doğrudan rekabet edebilecek ölçekte çipler üretebileceğini ortaya koydu. Çinlileri köşeye sıkıştırdığınızda elde edeceğiniz sonuç tam olarak budur. Onları inovasyon yapmaya mecbur bıraktınız. Ya bunu yapacaklardı ya da yapay zeka yarışını kaybedeceklerdi” dedi.

Çinli mühendislerin kısıtlamalara karşı geliştirdiği yaratıcı çözümleri aktaran Foo, “Nvidia ve Trump en güçlü yapay zeka çiplerinin Çin’e satışını yasakladığında, Çinlilerin ilk çözümü daha düşük segmentteki çipleri seri halinde birbirine bağlamak oldu. Bir adet çok güçlü Nvidia çipi kullanmak yerine bin adet Huawei çipini bir arada çalıştırıyorlar. Çin’deki enerji altyapısını ve enerji maliyetlerinin ABD’nin dörtte biri, yani en az yüzde 50 daha ucuz olduğunu hesaba katarsak bu formül son derece mantıklı. Yapay zeka yarışının temel katmanı her zaman enerjidir. Ucuz ve bol enerjiniz varsa, üretiminiz ucuzlar, daha fazla deneme yanılma yapabilir ve kaba kuvvetle eninde sonunda daha üstün teknolojiye ulaşırsınız” açıklamasında bulundu.

Bu durumun ABD’nin hamlesini tamamen tersine çevirdiğini belirten analist, “Nvidia’nın Üst Yöneticisi Jensen Huang, Çin’e kadar giderek aslında teslim bayrağını çekti. ABD yönetimine yalvararak Çin’e en üst düzey çiplerin satılmasına izin verilmesini istedi. Çünkü Çin artık düşük kaliteli Amerikan çiplerini ithal bile etmiyor. Pekin, bu teknolojiyi zaten kendi imkanlarıyla aşacağını biliyor, neden Nvidia’nın pazarda kalıcı bir yer edinmesine izin versin ki? Bu sebeple küresel pazarın yüzde 50’si şu an fiilen ABD’ye kapanmış durumda. Trump’ın Xi Jinping’i ziyaret ettiği gün, Pekin yönetimi Nvidia’nın bazı yapay zeka süreçlerinde de kullanılan ekran kartlarının satışını yasakladı. Kuşatmanın gözümüzün önünde nasıl tersine döndüğünü görebiliyoruz. ABD bu savaşı tamamen kaybetmedi belki ama pazarın yarısını kaybettiğinde oluşan devasa boşluğu nasıl dolduracağını kara kara düşünmek zorunda” değerlendirmesini yaptı.

“Trump savaşı bitiremezse ittifaklarda isyan başlayacak”

Diesen, ABD’nin Çin pazarından kendi kararıyla çekilmesinin mantıksızlığına vurgu yaparken, Körfez ülkelerinin de geleneksel olarak ABD hazine tahvillerine ve Amerikan yapay zeka sektörüne aktardığı fonların tehlikede olup olmadığını sordu.

Körfez sermayesinin davranış kalıplarının Trump’ın bölgedeki savaşı nasıl sonlandıracağına bağlı olduğunu belirten Foo, müttefiklerin artık Washington’a güvenmediğini söyledi. Foo, “Eğer ABD bu savaşı ucu açık bir şekilde sürdürürse, ittifak sistemlerinde sözde isyanlar göreceğiz. Birleşik Arap Emirlikleri’nin OPEC kararlarından saparak bağımsız hareket etmeye başlaması bunun ilk işaretiydi. Savaş bittiğinde yıkılan ekonomilerini, turizmi ve vurulan petrol tesislerini onarmak için çok ciddi kaynağa ihtiyaç duyacaklar. Kuveyt Havalimanı daha yeni vuruldu. Suudi Arabistan petrol akışını Hürmüz’den Kızıldeniz’e kaydırmaya çalışıyor ama orası da sürekli Yemen’deki Husilerin tehdidi altında” dedi.

Körfez müttefiklerinin artık tüm yumurtalarını aynı Amerikan sepetine koymayacağını vurgulayan analist, finansal sisteme darbe vuran gizli el koyma operasyonlarına dikkat çekti. Foo, “ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, geçtiğimiz günlerde İran’a ait varlıklara el konulduğunu açıkladı. Yaklaşık 1 milyar dolar değerinde İran kripto varlığına el koymakla övündü. Bu durum son derece endişe vericidir. Birçok insan kripto paraların blockchain üzerinde anonim olduğunu ve devletler tarafından dokunulamayacağını düşünüyordu. Ancak ABD’nin bunu açık blockchain ağları üzerinden takip edip, borsalara baskı yaparak dondurabildiği kanıtlandı. Bu durum Körfez sermayesini ürkütüyor. Artık paralarını nereye koyacakları konusunda büyük bir belirsizlik var. En güvenli geleneksel seçenek altındır; altını fiziki olarak kendi ülkenize taşır ve depolarsınız. Diğer seçenek ise ABD’nin hasım olarak gördüğü ekonomilere, özellikle Çin’in nüfuz alanına yatırım yapmaktır. Bu durum genel olarak ABD varlıkları için hiç de iyi bir senaryo değil” şeklinde konuştu.

“Askeri aşırı yayılma küresel para basma çılgınlığını tetikleyecek”

Diesen, ABD’nin müttefiklerine sağladığı güvenlik garantilerinin ekonomik sadakatle doğrudan bağlantılı olduğunu, ancak Ukrayna ve İran cepheleri nedeniyle ABD’nin mühimmat stoklarının tükendiğini belirtti. Doğu Asya ve Avrupa’dan silahların Orta Doğu’ya kaydırılmasının müttefiklerde güven erozyonuna yol açtığını ifade eden Diesen, bu askeri yetersizliğin Güney Kore, Japonya ve Avrupa gibi aktörleri ABD ekonomisinden kopmaya itip itmeyeceğini sordu.

Bu kopuşun henüz tam anlamıyla gerçekleşmediğini ancak diplomatik ve askeri düzlemde ciddi soru işaretleri yarattığını ifade eden Foo, müttefiklerin kendi başlarının çaresine bakmaya başladığını söyledi. Foo, “Güney Kore, Japonya ve ABD arasında hala yoğun ortaklıklar var. En son Nvidia’nın TSMC’ye ve Tayvan’a doğrudan yatırımlarını artırdığını gördük. Bunu bir tür teknolojik kalkan olarak kullanmaya çalışıyorlar. Ancak madalyonun diğer yüzünde, yeniden silahlanma yarışının getireceği devasa bir borç ve para basma süreci var. Koreliler ve Japonlar, güvenlik konusunda yalnızca Amerikan şemsiyesine güvenemeyeceklerini yaşayarak görüyorlar. ABD füze ve silah sistemlerinin aktif çatışma bölgelerine kaydırılması, bu ülkeleri kendi savunma bütçelerini dramatik şekilde artırmaya zorluyor. Bu da daha fazla borçlanma ve para basma anlamına geliyor. İtibari para birimlerinin hızla değer kaybedeceği, silahlanma odaklı çok tehlikeli bir finansal döneme giriyoruz” dedi.

“Borç batağındaki Batı için finansal istikrar resmen bitti”

Profesör Diesen, Japonya ve Avrupa gibi aktörlerin finansal olarak böyle bir silahlanma yükünü taşıyabilecek durumda olmadığını, ABD’nin ise 40 trilyon dolar borç sınırına doğru ilerlediğini hatırlatarak, olası bir bankacılık veya likidite krizinde merkez bankalarının elinde hangi enstrümanların kaldığını sordu. Faiz artırmanın borç servis maliyetini patlatacağını, faiz indirmenin ise enflasyonu körükleyip dolardan kaçışı hızlandıracağını ekledi.

Finansal piyasalarda eski kuralların artık geçerli olmadığını ilan eden Sean Foo, “Gerçek piyasa istikrarı artık resmi olarak tarih oldu. Düşük faiz oranlarının hüküm sürdüğü dünya bitti. Faizler yapışkan bir şekilde yüksek kalmaya devam ediyor ve 40 trilyon dolarlık borç çığı büyüyor. Piyasa aktörleri hala faiz indirimi bekliyor ancak ABD Merkez Bankası’nın (Fed) 2027 yılında faiz artırmak zorunda kalma ihtimali oldukça yüksek. ABD tam bir çıkmaz sokakta. Açıkları kapatmak için daha fazla tahvil ihraç ederlerse faizler ve getiriler daha da yükselecek ve ulusal borç uçurumdan aşağı yuvarlanacak. Faiz indirirlerse bu kez enflasyon patlayacak ve piyasa onları daha yüksek oranlarla cezalandıracak” dedi.

Sistemin tamamen merkez bankalarının kontrolsüz para basma mekanizmasına bağımlı hale geldiğini savunan analist, “ABD ekonomisi para arzının donmasını veya bankaların kredi vermeyi kesmesini göze alamaz. Bu durum tüm ekonomik çarkların durması demektir. Bu yüzden Fed, eninde sonunda piyasayı nakit ve likiditeye boğmak için doğrudan tahvil alımlarına başlayacaktır. Önümüzde iki senaryo var: Ya yapay zeka veya yarı iletken balonunun patlamasıyla ya da Trump’ın İran savaşının uzamasının yarattığı güven kaybıyla büyük bir sistemik kriz tetiklenecek ve Fed bir gecede 3 trilyon dolar basacak; ya da her yıl yüz milyarlarca doların sisteme sessizce enjekte edildiği yavaş bir çürüme yaşayacağız. Fed zaten son altı yedi aydır sisteme gizlice para pompalamaya devam ediyor” ifadelere yer verdi.

“Çin ve Rusya finansal sistemlerini Batı’dan tamamen yalıtıyor”

Diesen, 2008 küresel finans krizinde dolar dışında güvenli bir liman olmadığını ancak o dönemden sonra Çin’in kendi ulaşım koridorlarını kurduğunu, kendi kalkınma bankalarını hayata geçirdiğini ve milli para birimleriyle ticarete yöneldiğini hatırlatarak, Pekin’in olası bir Amerikan finansal çöküşüne karşı nasıl hazırlandığını sordu.

Pekin ve Moskova hattında çok güçlü bir finansal tahkimat süreci yürütüldüğünü doğrulayan Foo, Batı’nın yaptırımlarla kendi sonunu hazırladığını belirtti. Foo, “Batı’nın Rusya’ya yönelik yaptırımları ve varlık dondurma kararları Moskova’yı Pekin’e yaklaştırdı. Trump şimdi aynı hatayı tekrarlıyor. Çin ise son üç aydır, özellikle de son birkaç haftadır finansal sistemini ABD’den tamamen koparmak için çok sert sermaye kontrolleri uyguluyor. Çin vatandaşlarının birikimlerinin Hong Kong üzerinden Batı ekonomilerine kaçmasını engellemek için brokerlara kesin talimatlar verildi. Çin halkının elindeki yaklaşık 50 trilyon dolarlık devasa tasarruf hacmi artık ülke içinde ve dost coğrafyalarda tutuluyor” dedi.

Çin’in yatırım stratejisini tamamen revize ettiğini açıklayan analist, “Pekin, Orta Doğu’da yaşanan yıkımı gördü. Oradaki yatırımlarını tamamen sıfırlamasalar bile, kaynaklarını artık doğrudan kendi etki alanlarına, yani BRICS ortaklarına, Brezilya’ya, Kuşak ve Yol güzergahındaki ülkelere ve Güneydoğu Asya’ya yönlendiriyorlar. Rusya, Orta Asya devletleri ve Hindistan ile ilişkileri derinleştiriyorlar. Çin, ABD finansal sisteminden büyük oranda kopmak zorunda olduğunun bilinciyle hareket ediyor” diye ekledi.

“Avrupa Birliği ucuz enerji kaynaklarını kaybederek alacakaranlık kuşağına girdi”

Diesen, Avrupa’nın son dönemde ABD’nin “Çin’in aşırı üretim kapasitesi” söylemini kopyalayarak korumacı politikalara yöneldiğini ancak Rus enerjisinden kopan ve Orta Doğu ile bağları zayıflayan kıtanın ciddi bir sanayisizleşme süreciyle karşı karşıya kaldığını belirtti. Bu durumun Çin’in Avrupa pazarındaki pozisyonunu nasıl etkileyeceğini sordu.

Avrupa’nın stratejik bir körlük içinde olduğunu savunan Foo, “Avrupa Birliği adeta alacakaranlık kuşağında kaybolmuş durumda. Ucuz Rus enerjisini kaybettiler, Orta Doğu’dan gelen sermaye akışını yitirdiler. Kendi enerji politikalarında radikal bir dönüş yapmadıkları sürece imalat sektörlerini canlandırmalarının hiçbir yolu yok. Belki yeşil enerji dayatmalarını gevşetmeli veya nükleer santralleri yeniden açmalılar ama önlerindeki tüm seçenekleri kendileri için gurur meselesi yapıyorlar. Rus gazına dönmeyi veya Çin’den ucuz güneş paneli almayı kendilerine yediremiyorlar ama gümrük vergilerini artırarak sadece kendi üretim maliyetlerini yükseltiyorlar” dedi.

Çin’in ise Avrupa ile ilişkileri tamamen koparmak istemediğini belirten Foo, “Çin, Avrupa Birliği’ni ABD ve kendisinden sonraki üçüncü büyük ekonomik güç odağı olarak görüyor ve buradaki zengin tüketici pazarını tamamen kaybetmek istemiyor. Ancak AB ticari savaşı tırmandırırsa, Çin yatırımlarını kaçınılmaz olarak Güneydoğu Asya ve Afrika gibi alternatif pazarlara kaydıracaktır” uyarısında bulundu.

“Böylesi bir balonda tüm yumurtaları tek sepete koymak büyük risk”

Görüşmenin sonunda Diesen, yatırımcıların bu büyük jeopolitik ve finansal belirsizlik ortamında varlıklarını korumak için ne yapmaları gerektiğini sordu.

Yatırım dünyasının tarihin en karmaşık dönemlerinden birini yaşadığını söyleyen analist Sean Foo, piyasalardaki şişkinliğe dikkat çekti. Foo, “Şu an her şey devasa bir balonun içinde. ABD borsalarından teknoloji hisselerine, yarı iletken şirketlerinden çip üreticilerine kadar her şey yapay bir şekilde yükseliyor. Bu dönemde hayatta kalmanın tek yolu çeşitlendirmedir. Hiç kimseye altının ya da Çin hisselerinin doğrusal bir çizgide sürekli yükseleceğini garanti edemem; çünkü önümüzdeki aylarda bizi bekleyen çok büyük riskler var. Hürmüz Boğazı’ndaki petrol kesintilerinin faturası temmuz ve ağustos aylarında realize olduğunda fiyatlar tırmanacak. Bu durum tüketimi çökerterek küresel balonu patlatabilir. Diğer taraftan paranızı nakitte veya tahvilde tutarsanız enflasyon karşısında eriyecektir” dedi.

Yatırımcılara portföylerini dağıtmalarını tavsiye eden Foo, “Bir miktar altın bulundurmak mantıklı bir seçenek. Uluslararası hisse senetlerine yönelmek ve güçlü duruşunu koruyan Çin para birimi cinsinden varlıklara yatırım yapmak iyi birer alternatif olabilir. Ben şahsen her ay ve her çeyrekte fiziki altın almaya devam ediyorum; çünkü uzun vadeli trendi görebiliyorum. Ancak bu konjonktürde tüm yumurtaları tek bir sepete koymak son derece büyük bir risk taşımaktadır” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Hanke: Basra Körfezi’ndeki abluka uzun süre devam edecek

Yayınlanma

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklığın küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerini değerlendirerek, bölgedeki jeopolitik gerilimin faturasının yaz aylarında ağırlaşacağını belirtti.

Uluslararası piyasalar ve makroekonomi konusundaki çalışmalarıyla tanınan Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, küresel ekonominin ve jeopolitik dengelerin merkezinde yer alan Basra Körfezi’ndeki askeri ve ekonomik tıkanıklığı değerlendirdi.

Körfez bölgesinde tam kapsamlı çatışmaların durulmasına yönelik atılan adımların kalıcı bir istikrar üretmediğini ifade eden Profesör Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki işlevsel ablukanın küresel emtia piyasalarında büyük bir patlamaya yol açmak üzere olduğunu belirtti.

Finans piyasalarının yaklaşan fiziki emtia krizine karşı adeta bir uyurgezer gibi yaklaştığını dile getiren Hanke, ABD yönetimi ile İsrail arasındaki siyasi gerilimlerin ve İsrail lobisinin Washington üzerindeki nüfuzunun ekonomik maliyetleri tırmandırdığını kaydetti.

“Hürmüz Boğazı fiilen kapalı kalmaya devam edecek”

Hürmüz Boğazı’ndaki mevcut duruma ilişkin temel senaryosunu paylaşan Profesör Steve Hanke, bölgedeki deniz trafiğinin durma noktasına geldiğini aktararak şu değerlendirmeyi yaptı:

“Benim temel senaryom, Hürmüz Boğazı’nın oldukça uzun bir süre boyunca işlevsel olarak kapalı ya da istikrarsız kalacağı yönündedir. Şu anda oradan geçen çok kısıtlı bir trafik var ancak bu miktar devede kulak kalır. Bu durumun ana sorumlusu İsrail’dir. İsrail, gerilimi tırmandırma merdivenini tırmanmak, savaşı sürdürmek ve ABD’yi yeniden İran’a karşı aktif bir askeri angajmanın içine çekmek istiyor. Savaşın başlamasından önce boğazda trafik normal akışındaydı ve İran hiçbir şeyi kontrol etmiyordu. ABD ve İsrail, İran’a saldırdı; İran da buna karşı bir hamleyle cevap verdi. Bu karşı hamleyle İran, boğazın kontrolünün kendisinde olduğunu gösterdi ve bu kontrolü sürdürecek. Boğaz yarın açılmayacak, bunu tartışmak tamamen gerçek dışıdır. Boğaz gelecekte yeniden açılsa bile buranın İran kontrolünde kalacağı kanısındayım.”

Körfez ülkelerinin bu yeni gerçeklikle baş etmeye çalıştığını belirten Hanke, bu ülkelerin beklentilerinin giderek düştüğünü ve zararı hafifletmek için savunma önlemlerine başvurduklarını ekledi.

Hanke, “Birleşik Arap Emirlikleri, Hürmüz Boğazı’nı bypass ederek petrol ihraç etmesini sağlayacak bir boru hattı inşa ediyor. Şu an projenin yaklaşık yarısı tamamlanmış durumda ancak bunlar yalnızca savunma amaçlı tepkilerdir ve genel iklim kötüleşmeye devam edecektir” ifadelerini kullandı.

“Finans piyasaları emtia süper döngüsüne karşı uyurgezer gibi hareket ediyor”

Jeopolitik krizin finans piyasaları ile emtia piyasaları arasındaki kopukluğu derinleştirdiğine dikkat çeken Profesör Hanke, fiziki emtia akışındaki kesintilerin küresel sistemde henüz tam olarak fiyatlanmadığını vurguladı.

Hanke, emtia piyasalarının durumuna dair şu tespitlerde bulundu:

“Hürmüz Boğazı işlevsiz kaldığı sürece, küresel ekonomi üzerindeki ekonomik acı daha da artacaktır. Finans piyasalarındaki aktörler emtiayı ve emtia olmadan her şeyin eninde sonunda duracağını anlamıyorlar. Şu anda petrol başta olmak üzere rafineri ürünlerinde talep arzdan daha fazla. Bu açık, mevcut envanterlerin eritilmesiyle kapatılıyor. Envanterler sürekli düşüyor ve muhtemelen temmuz sonu gibi birçok ülkede kritik derecede düşük seviyelere ulaşacak. Bu gerçekleştiğinde, arz ve talebi dengelemenin tek yolu fiyatlarda büyük bir sıçrama yaşanması olacaktır. Şu an vadeli işlem eğrisinde spot fiyat vadeli fiyatın oldukça üzerindedir. Temel olarak şu an petrolde uzun pozisyonda olmak rasyonel bir fırsattır.”

Emtia piyasalarında genel bir yükseliş trendinin çoktan başladığını belirten Hanke, 70 yıldır emtia ticareti yaptığını hatırlatarak sözlerini şöyle sürdürdü:

“Emtia fiyatlarında şu an bir süper döngünün içindeyiz. Yılın başından bu yana birçok emtia yüzde 50 oranında değer kazandı. Çelik gibi en temel malzemeler bile yüzde 20 yükseldi. Tüm emtia fiyatlarında genel bir artış var. Finans piyasaları ise henüz bunu göremedi. Finans dünyası, bir noktada kafasına darbe indirecek olan bir emtia süper döngüsüne karşı adeta uyurgezer gibi ilerliyor. Bu durum, yaz sonunda petrolde yaşanacak yeni bir fiyat sıçramasıyla kendisini gösterecektir.”

“Yaptırımlara rağmen İran ve Suudi Arabistan büyüme kaydetti”

Bölge ülkelerinin uzun vadeli ekonomik performanslarına dair verileri paylaşan Hanke, Körfez ülkelerine dair hakim olan ekonomik refah anlatısının gerçeği yansıtmadığını savundu.

Satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla verilerini analiz ettiğini belirten Hanke, şu açıklamayı yaptı:

“Büyük finansal krizin başladığı 2008 yılından savaşın hemen öncesine kadar olan dönemi incelediğimizde, satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla, iki ülke hariç tüm Körfez ülkelerinde büyük oranda geriledi. Bu iki istisna Suudi Arabistan ve İran’dır. 2008 yılındaki kişi başına düşen milli geliri 100 olarak endeksleyip 2025 yılının sonuna kadar götürdüğünüzde, Birleşik Arap Emirlikleri ve özellikle Kuveyt dahil tüm Körfez ülkelerinin aşağıya doğru gittiğini görürsünüz. BAE’nin çok büyük bir büyüme içinde olduğu, herkesin Dubai’ye taşındığı ve gayrimenkul patlaması yaşandığı yönündeki anlatı bir yanılsamadan ibarettir; gerçekte durağan bir seyir izleyerek 100’den 96 seviyesine gerilemiştir. Kuveyt ise 100’den 56’ya düşerek çok ciddi bir refah kaybı yaşamıştır.”

Buna karşın yaptırımlarla boğuşan İran ekonomisinin gösterdiği performansa dair şaşkınlığı değerlendiren Hanke, durumun propaganda ile gölgelendiğini belirterek şunları kaydetti:

“İran ekonomisinin tamamen yok edildiği yönündeki iddialar bir propagandadır. İsraillilerin askeri müdahaleden önce Amerikalılara anlattığı hikaye buydu. İran para birimi riyalin çöktüğü ve büyük bir enflasyon problemi yaşadıkları doğrudur. Ancak toz bulutu dağılıp enflasyon ve döviz kuru düzeltmelerini yaptığınızda, genel tablonun yavaş da olsa iyileştiğini görürsünüz. İran, uygulanan tüm ağır yaptırımlara rağmen, Suudi Arabistan ile neredeyse tamamen aynı oranda, yani 100’den yaklaşık 115-116 seviyesine yükselerek büyüme kaydetmiştir. Bu bölgede 2008’den bu yana en büyük çıkışı yapan ülke ise 100’den 180 seviyesine ulaşan Türkiye olmuştur. Savaş öncesinde zaten zorlanan diğer Körfez ülkeleri için durum mevcut koşullarda daha da kötüleşecektir.”

“İran elinde güçlü kozlar tuttuğunun farkında”

İran’ın son dönemdeki dış politika ve diplomasi dilindeki sertleşmeyi yorumlayan Profesör Steve Hanke, Tahran yönetiminin müzakere masasında ve sahada rasyonel ancak tavizsiz bir tutum takındığını belirtti.

İran’ın müzakerelere olan yaklaşımını ve duyduğu şüpheyi şu sözlerle ifade etti:

“İran müzakereleri profesyonel bir zeminde yürütüyor ancak daha cesur ve kararlı hareket ediyorlar çünkü ellerinde çok güçlü kozlar tuttuklarının, adeta as kartlara sahip olduklarının farkındalar. Bunun yanı sıra sürekli oyalanmaktan ve taahhütlerin çiğnenmesinden de yorulmuş durumdalar. Eğer siz bir müzakere sürecinin ortasındayken ve iyi niyetle hareket ettiğinizi düşünürken aniden bombalanırsanız, diplomatik ifadesiyle söylemek gerekirse, gelecekteki anlaşmaların güvenirliği konusunda aşırı derecede şüpheci olmaz mısınız? İranlılar, ABD ile yapacakları herhangi bir anlaşmanın doğruluğu ve kalıcılığı konusunda son derece şüphecidirler. ABD’nin bu konuda inandırıcı ve güvenilir bir ortak olduğunu düşünmüyorlar.”

Trump yönetiminin bu krizden bir an önce sıyrılmak istediğini ancak diplomatik araçların yetersiz kaldığını ekleyen Hanke, “Trump bu işten acilen çıkmak istiyor. Eğer taraflar arasında bir mutabakat zaptı imzalanırsa bunu bir zafer olarak sunup müzakerelerin devam edeceğini söyleyerek konuyu zamana yaymak isteyecektir. Ancak iş dünyasında herkes bilir ki mutabakat zabıtları imzalandığı kağıt parçası kadar bile değer taşımaz, bağlayıcılığı yoktur ve hiçbir anlam ifade etmez” şeklinde konuştu.

“Tarifeler ve yaptırımlar dost edinme yöntemi değildir”

Küresel sistemde ABD hegemonyasının zayıfladığı ve çok kutuplu bir dünyaya geçiş yapıldığı yönündeki değerlendirmelerin iktisadi sınırlarına değinen Hanke, ABD’nin finansal gücünün halen benzersiz olduğunu savundu.

Hanke, küresel güç kayması ve ticaret savaşları hakkında şu yorumu yaptı:

“Ekonomide her şey marjinal değişimlerle gerçekleşir. Şu anda marjda gerçekleşen şey, ABD’den uzaklaşan bir eksen kaymasıdır. Bu süreç Trump yönetiminin gümrük vergisi tehditleri ve baskıcı taktikleriyle başladı, İran’a yönelik savaş ve yaptırımlarla da perçinlendi. Ancak ABD imparatorluğu hala muazzam derecede güçlüdür ve ona yaklaşabilen başka bir güç yoktur. Bu durum yalnızca askeri güçle ilgili değil, finansal piyasalarla ilgilidir. Dünyada tek bir baskın sermaye piyasası vardır, o da ABD’dedir. Hiç kimse bu sistemden kolayca ve düşük maliyetle ayrılamaz. Fakat marjdaki bu eksen kayması büyük oranda Çin’e yaramaktadır. Gümrük vergisi tehditleri Çin’i muazzam bir şekilde ileri taşımıştır.”

Trump’ın dış ticaretteki korumacı politikalarını eleştiren Hanke, yaptırımların uluslararası ilişkilerdeki yıkıcı etkisine değinerek şöyle devam etti:

“Trump gümrük vergilerini yeniden devreye sokmak için yargı engellerini aşacak yeni yollar arıyor. Yaklaşık 90 ülkeyi kapsayan yeni bir liste üzerinden yüzde 10 ila 12,5 oranında ek vergiler getirmeyi planlıyor. Unutulmamalıdır ki gümrük vergileri ve yaptırımlar saldırgan, adeta savaş benzeri araçlardır. Bunlar dost edinme yöntemi değildir; aksine, nasıl düşman kazanılacağına dair verilmiş birer ders niteliğindedir. Bu araçları ne kadar çok kullanırsanız, o kadar çok düşman yaratır ve hoşnutsuzluk üretirsiniz. Bu durum küresel sistemdeki eksen kaymasını hızlandırıyor; bu kaymanın ana adresi Çin olurken, enerji ve emtia ihracatındaki boşlukları dolduran Rusya da bu süreçten kazançlı çıkıyor.”

“İsrail lobisi Trump üzerinde büyük bir baskı kuruyor”

ABD iç siyasetinde İsrail’e verilen askeri ve mali destek konusundaki tartışmaların tırmandığını belirten Profesör Steve Hanke, Washington’daki karar alma mekanizmalarının lobilerin etkisi altında olduğunu vurguladı. ABD ile İsrail arasındaki askeri entegrasyon çabalarını ve bu durumun yaratacağı siyasi riskleri şu sözlerle özetledi:

“ABD iç siyasetinde yaşanan bu gelişmeler doğrudan İsrail lobisinin tam zamanlı çalışmasının bir sonucudur. ABD Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası gibi yüzlerce sayfalık devasa askeri bütçe tasarılarının içine, iki ülkenin ordularını ve askeri teknolojilerini adeta birleştiren, İsrail’e herkesten daha fazla imtiyaz veren maddeler gizlice yerleştirilmeye çalışılıyor. Bir lobici kongre üyesine gidip taslağa küçük bir madde ekletiyor ve bu durum ancak dikkatli siyasetçiler sayesinde ifşa edilebiliyor. İsrail lobisi çok güçlüdür; nitekim bu gizli maddeleri ifşa eden Thomas Massie gibi siyasetçileri sistemin dışına itmek için tüm güçlerini kullanıyorlar.”

Bu durumun ABD Başkanı Donald Trump üzerinde ters tepkiler yarattığına ve onu zor bir ikilemde bıraktığına işaret eden Hanke, analizini şu şekilde tamamladı:

“Bu jeopolitik çıkmaz Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalmasına yol açıyor ve bu durum Trump üzerinde devasa bir ekonomik baskı oluşturuyor. Trump, yükselen petrol ve akaryakıt fiyatlarının, gıda ve diğer tüketim ürünlerindeki pahalılığın anketlerdeki oy oranlarını düşürdüğünün farkında. Bu ekonomik zararı durdurmak ve bölgeden çıkmak istiyor. Ancak İsrail ve Washington’daki İsrail lobisi onun bölgede kalmasını, hatta askeri olarak daha da derine çekilmesini istiyor. Burada büyük bir halat çekme yarışı var. Yaz sonunda ekonomik baskı daha da ağırlaşacaktır. Kasım ayında yapılacak kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçiler bu yüksek enflasyon ve enerji maliyetleri nedeniyle büyük bir yenilgi alabilir. Senato ve Temsilciler Meclisi Demokratların kontrolüne geçerse Trump’ın hareket alanı tamamen kısıtlanır. Trump büyük bir açmazla karşı karşıyadır; zira İsrail ile olan angajmanları sonlandırmaya karar verirse bu kez de İsrail lobisinin çok büyük siyasi saldırısına maruz kalacaktır.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English