Dünya Basını
MIT Profesörü Ted Postol: İran haftalar içinde 10 ila 20 atom bombası üretebilir

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü Bilim, Teknoloji ve Ulusal Güvenlik Politikası Profesörü Theodore Postol, İran’ın nükleer kapasitesi ve Ortadoğu’daki nükleer silahlanma risklerine dair değerlendirmelerde bulundu.
Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Massachusetts Teknoloji Enstitüsü Bilim, Teknoloji ve Ulusal Güvenlik Politikası Profesörü, nükleer silah taşıma sistemleri, füzeler ve füze savunma uzmanı Theodore Postol, İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer yetkinliği, Ortadoğu’daki stratejik dengeler ve küresel güvenlik bürokrasisinin hatalı varsayımları hakkında açıklamalarda bulundu.
Geçmişte Pentagon’a ve Deniz Operasyonları Başkanlığına danışmanlık yapmış olan, nükleer savaş planlamalarında doğrudan görev alan Profesör Postol, Tahran’ın nükleer programına yönelik askeri bir çözümün bulunmadığını, diplomatik bir mutabakatın ise tamamen mümkün olduğunu kaydetti.
“İran 10 veya 20 atom silahı üretebilecek kapasitede”
Haber ajanslarının ve nükleer uzmanların genel kabulünün aksine, İran’ın uranyum stokları üzerinden çok daha yüksek sayıda nükleer başlık geliştirebileceğini ifade eden Profesör Theodore Postol, teknik verilerin mevcut tahminlerden farklı bir tablo ortaya koyduğunu belirtti.
Postol, “İran, elindeki yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş 440 kilogramlık uranyum hekzaflorür malzemesinden hareketle oldukça hızlı bir şekilde 10 veya 20 atom silahı üretebilir. Bu, bugün sıklıkla dile getirilen genel kabullerden farklı bir tespittir. Genel kanaat, İran’ın hızla 10 nükleer silah üretebileceği yönündedir ancak bu tahminlerin temelinde, İran’ın üreteceği atom silahlarının her biri için 25 kilogram yüksek düzeyde zenginleştirilmiş silah sınıfı uranyum gerekeceği varsayımı yatmaktadır” ifadelerini kullandı.
İran’ın bir atom bombası inşa etmek için bu miktarda malzemeye ihtiyaç duymadığını teknik gerekçeleriyle açıklayan Profesör Postol, silah tasarımıyla ilgili şu ayrıntıları paylaştı:
“Bomba inşa etmek için 25 kilogram yüksek düzeyde zenginleştirilmiş silah sınıfı uranyuma ihtiyaçları yoktur; yalnızca 14 veya 15 kilogram yeterlidir. Bu durum tamamen silahın tasarımıyla ilgilidir. Teknik açıdan bakıldığında, nükleer silahları hızla üretmeyi tasarlayan bir İranlının, üzerinde konuşulan türde bir silah yerine, silah sınıfı uranyumdan oluşan 15 kilogramlık çekirdeği çevreleyen içi boş bir uranyum 238 küresi kullanacağı neredeyse kesindir. Bu dış uranyum 238 küresinin, nükleer silah performansı açısından iki yararlı etkisi bulunur. İlk olarak, nötronları silahın çekirdeğine geri yansıtır; bu da bir silah inşa etmek için daha küçük miktarda uranyum 235 kullanmanıza imkan tanır. Böylece daha küçük bir kritik kütleye ihtiyaç duyarsınız. Daha küçük bir kritik kütleye sahip olmak, silah üretmek için elinizde daha fazla uranyum 235 kalması anlamına gelir. İkinci nokta ise uranyum yansıtıcısının oldukça ağır ve kitlesel olmasıdır. Bu şekilde inşa edilen bir atom bombası süper kritik aşamaya geçip hızla enerji açığa çıkarırken, silahın genleşmesini saniyenin yüzde birkaç milyonu kadar geciktirebilirseniz, yani genleşmeyi çok küçük bir süre yavaşlatabilirseniz, önemli ölçüde daha yüksek bir patlama gücü elde edersiniz. Çünkü silah sınıfı uranyum dağılmadan önce kritik kütlenin daha büyük bir kısmı nükleer bölünmeye uğrayacaktır. Bu tasarım iki büyük avantaj sağlar.”
“İran hem silaha hem de bunu taşıyacak güvenilir füze sistemlerine sahip”
Söz konusu nükleer başlık tasarımının ağırlığı artırdığını ancak bu ağırlığın İran’ın elindeki mevcut balistik füzeler için bir engel teşkil etmediğini vurgulayan Profesör Theodore Postol, lojistik ve askeri gerçekleri şu sözlerle dile getirdi:
“Bu yöntemin maliyeti daha yüksek bir ağırlıktır fakat bu yüksek ağırlık, inşa edeceğiniz silahın boyutları ve ağırlığı itibarıyla, İsrail’e konvansiyonel patlayıcılar fırlatmak için halihazırda test edilmiş ve kullanılmakta olan mevcut uzun menzilli füzelerle kolayca taşınabilmesini sağlar. Dolayısıyla, harekete geçmeyi seçtiğiniz takdirde sadece bir silaha sahip olmakla kalmazsınız, aynı zamanda bu harp başlığını balistik füze ile ulaştırabilecek bir taşıma sistemine de sahip olursunuz. Geriye yalnızca balistik füzelerin güvenilirliği sorusu kalır ki bu füzelerin son derece güvenilir olduğu görülmektedir; çünkü İsrail’in balistik füze savunması neredeyse işe yaramaz durumdadır. Haddimi aşmak istemem ama bir veya iki hafta içinde, Patriot sisteminin İran balistik füzelerini engellemede tamamen yetersiz kaldığını ve neredeyse sıfır başarı gösterdiğini verilerle ortaya koyan başka bir sunum yapmam gerekir. Bu bakımdan balistik füze saldırısı ekseninde son derece güvenilir bir taşıma sisteminden bahsediyoruz. Bu bulgular benim bizzat topladığım verilere dayanmaktadır.”
“IR6 santrifüjlerinin verimliliği genel kabullerin üç ila dört katı düzeyinde”
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından yayımlanan resmi raporların derinlemesine analiz edilmesi gerektiğini belirten Profesör Theodore Postol, İran’ın zenginleştirme teknolojisindeki teknolojik sıçramayı şu analizle aktardı:
“Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından açıklanan bilgilerin doğru analizi, IR6 santrifüjlerinin verimliliğinin, ben de dahil olmak üzere insanların genel olarak varsaydığından iki veya üç kat daha yüksek olduğu sonucunu doğurmaktadır. Bir santrifüjün tam olarak ne kadar zenginleştirme üretebileceğini analiz etmek son derece karmaşık bir iştir ancak bu sonuç çok önemlidir. Çünkü bu verimlilik, İran’ın yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyum ile hızlı bir şekilde 17, 18 veya 19 silah ürettikten sonra, doğal uranyum kullanarak yılda kolaylıkla bir, iki veya daha fazla atom bombası üretebileceği anlamına gelir. Eğer onları bunu yapmamaya teşvik edecek bir adım atılamazsa, karşımızda çok büyük bir nükleer silah devleti bulacağız.”
Bu durumun rasyonel aktörler için şaşırtıcı veya panik yaratıcı olmaması gerektiğini ifade eden Postol, Tahran’ın nükleer niyetlerine dair şu saptamada bulundu:
“Bu durum alarm verici olmamalıdır; zira makul bir yaklaşıma sahipseniz İranlıların müzakere etmek istediğini anlarsınız. Kendilerini potansiyel olarak düşman nükleer silahlı devletlerle çevrili bir konuma getirmek istemiyorlar; endişeleri sadece İsrail değildir. Müzakereye son derece önem verdikleri bir durum söz konusudur. 2015 yılındaki Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na katılarak zenginleştirme programlarına çok ciddi kısıtlamalar getirmeyi kabul etmeleri ve bu kısıtlamalar dahilinde çalışabileceklerini göstermeleri bunun kanıtıdır. Burada bir çözüm için tüm unsurlar mevcuttur. Benim siyasi yaklaşımım çok basittir: Müzakere etmekten başka seçeneğiniz yoktur. Eğer müzakere etmezseniz, gelecekte bir noktada çok güçlü bir nükleer silah devletine sahip olacaksınız; tercih sizindir. Daha fazla askeri yöntem denemek veya askeri baskıyı sürdürmek, nihayetinde İranlıları nükleer silah üretme kararı alacakları bir noktaya itecektir. Onlar bu silahlardan çok sayıda üretebilecek ve cephaneliklerini artırmaya devam edebilecek kapasiteye sahiptir. Dolayısıyla herhangi bir şekilde rasyonel davranılıyorsa, bu zor bir seçim değildir.”
“İran nükleer silah üretirse Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır da bunu takip edecek”
Müzakerelerin başarısız olması ve İran’ın nükleer silah geliştirmeye zorlanması durumunda bölgede durdurulamaz bir nükleer zincirleme reaksiyon başlayacağını belirten Profesör Postol, bölgesel domino etkisini şu sözlerle uyardı:
“İran liderliği, nükleer silah inşa ettiği takdirde Suudi Arabistan’ın da buna yanıt olarak neredeyse kesinlikle bir nükleer silah devletine dönüşeceğini anlamaktadır. Üstelik Suudi Arabistan, Pakistan’daki atom bombası üretme çabalarını finanse ettiği için potansiyel olarak çok hızlı bir şekilde nükleer silah sahibi bir devlet haline gelebilir. Suudi Arabistan’ın gelecekte nükleer silahlara ihtiyaç duyması halinde Pakistan’ın bunları kendisine vereceğine dair bir anlayış mevcuttu. Bu durum genel kabul gören bir gerçektir ve Suudi Arabistan, kendisi de nükleer silahlara sahip olmadan, nükleer silahlı bir İran’a tolerans göstermeyeceğini çok net bir şekilde ortaya koymuştur. İranlılar bu durumun kendi ulusal güvenlikleri üzerinde büyük bir olumsuz etki yaratacağını bilmektedir. Elbette İran ve Suudi Arabistan’ın nükleer silahlara sahip olması durumunda Türkiye de nükleer silah inşa etmek üzere hızla harekete geçebilir; muhtemelen Mısır da bunu takip edecektir. Endüstriyel altyapıları daha sınırlı olduğu için Basra Körfezi devletlerinin bazılarının nelere muktedir olabileceğini henüz tam olarak bilmiyoruz ancak önemli miktarda paraya sahipler ve bunun nasıl sonuçlanacağını kestiremiyoruz. Neticede, bugünlerde nadir rastlanan rasyonel bir aktörle karşı karşıyayız ve bu aktör bir şeyler müzakere etmek istemektedir.”
“Büyük nükleer tehlike rasyonel niyetler değil, öngörülemez kazalardır”
ABD ve Batı dünyasındaki nükleer dış politika yapıcılarını rasyonellikten uzaklaşmakla suçlayan Profesör Theodore Postol, kriz senaryolarının tehlikelerini şu ifadelerle açıkladı:
“Madalyonun diğer yüzünde ise özellikle ABD’nin rasyonel olmayan davranışlarının İranlıları, nükleer silahlara sahip olmaktan başka seçenekleri kalmadığı sonucuna varacakları bir köşeye sıkıştırması durumunda ne olacağı sorusu yer almaktadır. Durum bundan daha karmaşık da olabilir. Kesin olarak bildiğimiz şey, İran’daki liderlik kadrosunda son derece rasyonel insanların bulunduğudur; aynı zamanda bu liderlikle aynı fikirde olmayan, derhal nükleer silah inşa edilmesinin iyi bir fikir olduğuna inanan insanların varlığını da biliyoruz. İç tartışmalar karmaşıktır, tamamen öngörülemezdir ve nükleer silah inşasına geçmek isteyen kişilerin iç tartışmada ne zaman ve ne şekilde üstün geleceğini bilmek zordur. Bu her an gerçekleşebilir. Önemli olan, İranlılarla müzakere edilmiş bir anlayışa varmak için çaba göstermediğimiz takdirde alternatif dünyanın nasıl görüneceğini kendimize sormaktır.”
Savaşların ve askeri müdahalelerin doğasındaki kontrolsüzlük faktörüne değinen Postol, nükleer silahların yayılmasındaki asıl riskin teknik hatalar ve yanlış alarmlar olduğunu belirterek geçmiş tecrübelerini paylaştı:
“Ben nükleer savaş planlaması süreçlerinde yer aldım. Sıfır noktalarının, yani füzelerin vuracağı hedeflerin nerede olduğunu biliyorum; bilgisayar programlarında bu silahları bizzat yerleştiren ekiplerdeydim. Dolayısıyla ben sadece üzerinde büyük kırmızı işaretler olan harekat planı haritalarını gören üst düzey bir siyasetçi değilim; neyin ne olduğunu detaylarıyla gördüm. Birisi bana daha fazla nükleer silaha sahip olmamız gerektiğini söylediğinde ilk sorum, ‘Bunları nasıl kullanacağız, bana nasıl kullanacağımızı gösterin’ olur. Ben bunların nasıl kullanılacağını biliyorum, planlamasında bulundum. Bana bu silahları nereye yerleştireceğimizi ve bunun askeri kapasitemizi ulusal güvenliğimizi anlamlı şekilde artıracak düzeyde nasıl büyüteceğini göstersinler. Eğer bunu gösterebiliyorlarsa ilgilenirim. Nükleer silahlara sahip olmanın iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum, genel olarak nükleer silahlar olmadan hepimizin daha iyi durumda olacağına inanıyorum ancak bu silahlar mevcut. Fakat bu iddiaları ortaya atan insanlar hiçbir şey bilmiyorlar, üzerinde düşünmemişler.”
“Amerikan nükleer tartışmalarının temelinde ırkçı bir karakter yatıyor”
Washington’daki güvenlik seçkinlerinin diğer toplumlara yönelik bakış açısını eleştiren Profesör Theodore Postol, nükleer caydırıcılık tartışmalarındaki çifte standartları şu sözlerle nitelendirdi:
“Ben bir sosyal bilimci değilim ancak Amerika’nın nükleer silahlar ve bunların potansiyel kullanımına ilişkin tartışmalarının büyük bir kısmının temelinde ırkçı bir karakter yattığı fikri beni her zaman sarsmıştır. Afrika’da yaşanan o meşhur askeri başarısızlık döneminde Savunma Bakanı olan Les Aspin’i hatırlarsınız; Amerikan Kongresi’nde yıllarca sürdürülen son derece ırkçı bir tartışma başlatmıştı. Tartışma, diğer ülkelerin caydırılabilecek kadar rasyonel olup olmadıkları, bizim gibi rasyonel davranıp davranamayacakları üzerine kuruluydu. Neyden bahsediyorsunuz? Esmer veya sarı tenli insanların bir şeyleri anlamadığını mı kastediyorsunuz? Yanında buzağısı olan bir ineğin yanına yaklaştığınızda, caydırıcılığın ne olduğunu anlarsınız ki o sadece bir inektir, boğa bile değildir. Diğer insanların rasyonel olmadığını düşünecek kadar nasıl bu kadar dar, etnik merkezci bir perspektife sahip olabilirsiniz? Belki de bunu düşünen sizsinizdir rasyonel olmayan; insanlığın zekasından, diğer ülkelerden, onların kültürlerinden ve neyin önemli olduğunu anlama yeteneklerinden o kadar habersizsiniz ki onların kendi ulusal çıkarlarını anlamadıklarını, ABD’ne nükleer silahlarla saldırmanın kendi çıkarlarına olmadığını kavrayamadıklarını varsayıyorsunuz.”
İran’ın ne İsrail’e ne de ABD’ne yönelik doğrudan bir nükleer tehdit oluşturmadığını belirten Profesör Postol, rasyonel ceza mekanizmalarının her zaman devrede olduğunu kaydetti:
“Şu anda Donald Trump, ‘İranlılar bize nükleer silahlarla saldırabilir’ diyor. Ne? İsrail’e nükleer silahlarla saldırmayacaklarının güvencesini verebilirim çünkü sonuçlarını çok iyi biliyorlar. ABD’ne nükleer silahla saldırmak ise dünyaya cehennemi getirmek demektir; neden bahsettiğini sanıyor? Bu ülke ABD için nükleer bir tehdit değildir. İnsanlar, ‘Belki bir gemiyle bir şeyler kaçırırlar’ diyor. Doğru, ancak adli analizler o silahın İran’dan geldiğini gösterdiği an, İran’ın daha önce bulunduğu yerde yeşil camdan bir otopark görürsünüz. Ulusal güvenlik politikalarında uzman olduğunu iddia eden insanlar arasında yürütülen bu tartışma son derece gülünçtür. Eğer düşmanınız gerçekten intihara meyilliyse yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur; fakat düşmanınızın beyaz ve Avrupalı ya da siyah ve Afrikalı veya her neyse, rasyonel olmadığını varsaymak için hiçbir neden yoktur.”
“Nükleer silahların sayısı arttıkça kaza riski katlanarak büyüyor”
Tarihteki lider profillerini nükleer rasyonellik üzerinden kıyaslayan Profesör Postol, nükleer cephaneliklerin genişlemesinin taşıdığı esas riski şu analizle özetledi:
“Benim bildiğim, ülkesini yok edebilecek kadar ciddi anlamda rasyonel olmayan tek lider Adolf Hitler’dir. Eğer o dönemde kendisinde ve bizde nükleer silahlar olsaydı, muhtemelen bunları kullanırdı. Almanya savaşı kaybettiğinde Albert Speer’e gidip ‘Ülkeyi yok et, Almanlar hayatta kalmamalı. Üstün ırk olarak testlerini geçemediler ve ölmeyi hak ediyorlar; kültür ve her şey yok olmalı’ demişti. Speer bu emre uymadı ancak adam tamamen akli dengesini yitirmişti. Benim gördüğüm kadarıyla Joseph Stalin nükleer silahları asla kullanmazdı; Stalin acımasız, katil bir adamdı ama rasyoneldi. Mao Zedong da kullanmazdı. Dolayısıyla asıl mesele niyetler değil, hatalardır. Büyük problem budur. Ne kadar çok nükleer silahlı devlet olursa ve ne kadar çok silaha sahip olurlarsa, tahmin edilemez bir şekilde bir şeylerin yaşanma ihtimali o kadar artar; bu da nükleer silahların çok küçük bir düzeyde de olsa kullanılmasına ve hızla kitlesel bir nükleer savaşa yol açmasına neden olabilir.”
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın Mart 2025 tarihinde yayımlanan raporuna göre, İran’ın Fordo tesisindeki ikili santrifüj şelaleleri üzerinden yaptığı denemelerin, teorik tahminlerin çok ötesinde bir verimliliğe işaret ettiğini hesaplamalarıyla aktaran Profesör Postol, Washington’daki uzman sınıfının bu teknik verileri göz ardı ederek kamuoyunu yanlış yönlendirdiğini ifade etti.
Postol, bölgedeki gerilimin askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini tekrarlayarak, “İsrailliler, Suudi Arabistanlılar veya İranlılar için bölgenin gelecekteki güvenliği açısından bu durumdan başka nasıl bir çözüm olabilir? Bunu görmemek için zekadan yoksun olmak gerekir. Eğer bana askeri bir çözüm gösterirseniz oturur konuşuruz. Ben başka çare kalmadığında askeri çözümlere karşı olan bir insan değilim. Askeri müdahale yapılması gereken en son şey olmalıdır ancak durum gerçekten yeterince ciddiyse askeri müdahaleye hayır demem. Fakat burada askeri bir seçenek yoktur, bu kadar basittir” diye ekledi.
Diplomasi
‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.
South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.
Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.
Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.
Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.
İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.
Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.
İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.
Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.
“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”
Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.
Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.
Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.
Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.
Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.
Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.
Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.
Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.
Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu
Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.
Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.
Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.
Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.
Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.
Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.
Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.
Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.
“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.
Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.
“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.
Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.
“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Dünya Basını
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.
Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.
Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.
Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı
Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.
Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.
Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.
“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”
Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.
Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.
Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.
Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.
Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.
Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.
Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.
Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.
İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor
Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.
İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.
Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.
İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.
Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.
Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.
ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.
İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.
Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.
Dünya Basını
Foreign Affairs: Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli

“Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir.”
2021-2022 yılları arasında Başkan Joe Biden’ın Özel Asistanı ve Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Özel Kalem Müdür Yardımcısı olarak çalışmış olan, Obama yönetimi döneminde ise Doğu Asya ve Pasifik İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Vekili ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Özel Asistanı olarak görev yapmış olan Michael Fuchs, Foreign Affairs’te yazdı:
Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli
Başarısız İran Savaşı, Uzun Zamandır Gecikmiş Bir Geri Çekilmeyi Başlatmalı
İran’la yürütülen savaş destansı bir felakettir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, uluslararası hukuku ihlal eden, en az 307’si çocuk olmak üzere 1.700 İranlı sivili öldüren, sivil altyapıda geniş çaplı hasara yol açan ve bölgesel kargaşayı derinleştiren gereksiz bir harekât başlattı. İran’ın misillemeleri, komşu ülkelerdeki üslerde görev yapan 18 ABD askerinin ölümüne ve 600’den fazlasının yaralanmasına neden oldu. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla enerji fiyatlarında yaşanan sıçramanın etkileri ise dünyanın dört bir yanında hâlâ hissediliyor.
Bu savaş, ABD’nin son 35 yılda izlediği ve ülkeyi daha güvensiz hâle getirirken Ortadoğu’daki çatışmaları şiddetlendiren bir dizi politikanın en son sonucudur. Bu başarısızlıkların temelinde, Washington’ın ABD güvenliğini ilerletmek için sürekli savaşlar başlatması ve devam eden çatışmalara müdahale etmesi gerektiği yönündeki yanlış inancını besleyen bölgedeki Amerikan askerî varlığı yatmaktadır. Amerikan üslerini ve birliklerini topraklarında kabul eden ülkeler de kendilerini daha savunmasız hâle getirmiş, İran’ın ve İran destekli grupların doğrudan saldırılarına açık duruma düşmüştür.
Amerika Birleşik Devletleri onlarca yıldır Ortadoğu’daki askerî varlığı, Amerikan stratejik çıkarları ve bölgesel güvenlik açısından vazgeçilmezmiş gibi hareket etti. İsrail ve Körfez ülkeleri gibi ortaklarını korumaya, İran’ı ve diğer hasımlarını sınırlamaya ve terörizmle mücadele etmeye çalıştı. Ancak uygulamada ABD’nin askerî konuşlanması istikrarsızlığa ve yıkıma katkıda bulundu. Bunun en açık biçimde görüldüğü yer İran’a karşı yürütülen harekâttır; savaş, önlemeyi amaçladığı tehlikeleri bizzat üretmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir. Böyle bir adım, Washington’ın Asya ve Avrupa’da büyük güçler arasında çıkabilecek bir savaşı caydırmak da dâhil olmak üzere daha yüksek öncelikli hedeflere yoğunlaşmasını sağlayacaktır.
KAN VE SERVET
Amerika Birleşik Devletleri uzun zamandır Ortadoğu’da etkin olsa da 1990-91 Körfez Savaşı, ABD’nin bölgedeki askerî rolünü kalıcılaştırdı. Soğuk Savaş sonrası Amerikan gücünün zirvesi olarak başlayan süreç —Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaline son vermek amacıyla uluslararası bir koalisyon kurulması— onlarca yıl sürecek bir yükümlülüğe dönüştü. Birbiri ardına gelen yönetimler, sürekli konuşlu bir gücün enerji akışının serbestliğini koruyacağı, İsrail’i destekleyeceği, terör örgütleriyle mücadele edeceği ve İran’ı caydıracağı inancıyla bölgede on binlerce personel bulundurdu. Şu anda Irak’ta yaklaşık 2 bin, Suudi Arabistan’da 2 bin 300, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 3 bin 500, Ürdün’de 4 bin, Bahreyn’de 8 bin, Katar’da 10 bin ve Kuveyt’te 13 bin Amerikan askeri bulunuyor. Kesin sayılar ve konuşlanma yerleri yıllar içinde değişiklik gösterse de bu varlık devasa, geniş bir alana yayılmış ve bölgeye derinden yerleşmiş olmayı sürdürdü.
Ancak askerî varlık başlı başına bir yükümlülüğe dönüşebilir; ev sahibi ülkeleri misillemelere açık hâle getirebilir ve Amerika Birleşik Devletleri’ni yerel çatışmaların içine çekebilir. Üsler bölgenin dört bir yanına dağılmışken Amerikan çıkarlarına yönelik tehditler süreklilik kazanmakta ve her bir tehdit, askerî varlığın daha da genişletilmesi için yeni bir gerekçeye dönüşmektedir. Örneğin ABD’nin 2003 işgalinden sonra Irak’ı işgal altında tutması, Amerikan güçlerini yalnızca uzun ve kanlı bir çatışmaya sürüklemekle kalmadı, aynı zamanda onları İran destekli milislerin saldırılarına açık hâle getirdi. Bu durum, ABD’nin Irak, Suriye ve başka yerlerde misilleme operasyonları düzenlemesine yol açtı. Bu arada Afganistan’daki savaş Pakistan’a sıçradı ve Amerika Birleşik Devletleri, sınırın ötesindeki Amerikan askerlerine saldıran militanlara karşı yüzlerce insansız hava aracı saldırısı gerçekleştirdi. ABD, 2011’de Irak’tan büyük ölçüde çekildikten sonra, işgalin yarattığı kaostan doğan IŞİD’le mücadele etmek üzere 2014’te yeniden asker göndermek zorunda kaldı.
Bunun bedeli ağır oldu. Amerika Birleşik Devletleri, 11 Eylül sonrasındaki “teröre karşı savaş” kapsamında Afganistan, Irak ve diğer cephelerde yürütülen savaşlara 8 trilyon dolar harcadı. Brown Üniversitesi’nin araştırmalarına göre yaklaşık üç milyon Amerikalı bu çatışmalarda görev yaptı; 15 binden fazla asker ve yüklenici hayatını kaybetti, 1,8 milyon asker ise engelli hâle geldi. Bölgedeki halklar da bu sonuçların acısını çekti ve çekmeye devam ediyor. Doğrudan şiddet nedeniyle 432 bini sivil olmak üzere 940 binden fazla kişi öldü; Afganistan, Irak, Pakistan, Suriye ve Yemen’de devlet yapılarının çökmesinin dolaylı etkileri 3,6 milyon insanın ölümüne yol açtı; 38 milyon kişi ise yerinden edildi. Ancak yalnızca rakamlar, anne ve babalarını kaybeden çocukların, evlerini yitiren ailelerin ve sürekli çatışmalar nedeniyle normal bir hayat sürme imkânı ellerinden alınan bir kuşağın yaşadıklarında görülen insani bedeli anlatmaya yetmez. Bu politikalara ve sonuçlarını doğuran eylemlere ilişkin hesap verebilirliğin bulunmaması da dikkat çekicidir.
Amerika Birleşik Devletleri, başka ülkeler tarafından gerçekleştirilen şiddet ve baskıya da doğrudan katkıda bulundu. ABD askerlerinin Ortadoğu’nun dört bir yanında konuşlandırılması, Washington’ın çoğu kendi bölgesel gündemlerine sahip olan baskıcı hükümetlerle yakın çalışma eğilimini güçlendirdi. Mısır’daki gibi otokratik yönetimleri ayakta tuttu, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki harekâtını destekledi ve Birleşmiş Milletler araştırmacılarının soykırım niteliğinde eylemler belgelendirdiği Sudan iç savaşında Birleşik Arap Emirlikleri’nin rolünü mümkün kıldı. Bu tür ortaklıklar, söz konusu ülkelerin hükümetlerine ve Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik halk öfkesini körükledi.
ABD’nin İsrail’le ilişkisi, derin güvenlik ilişkilerinin kalıcı üslenmeyle birleştiğinde nasıl felaket sonuçlar doğurabileceğinin örneğidir. İsrailli ve Filistinli liderler arasındaki Oslo müzakerelerinin 1990’larda yavaş yavaş çökmesinden bu yana ABD desteği, birbiri ardına gelen İsrail hükümetlerine verilmiş açık çeke dönüştü. Bu hükümetler, Batı Şeria’daki aşamalı ilhak ve sistematik baskı politikalarıyla Filistinlilerle barış ihtimalini aşındırdı. Son birkaç yılda bu destek, bir BM araştırma komisyonunun Gazze’de soykırım olarak nitelendirdiği ve bir dizi İsrailli akademisyen ile sivil toplum kuruluşunun da paylaştığı sonuçlara yol açan İsrail operasyonlarını mümkün kıldı. Ardından Şubat 2026’da Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’le birlikte İran’a karşı hukuka aykırı bir savaş başlattı.
ÇIKIŞ YOLU
Ortadoğu’daki ABD askerî varlığının yol açtığı zarardan hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi başkanlar sorumludur. Bu varlık, Amerika Birleşik Devletleri’ni uluslararası insancıl hukukun ciddi biçimde ihlal edilmesine ortak etmiştir. Washington, İran’la istikrarlı bir ateşkes sağlanır sağlanmaz güçlerini çekmeye başlayarak politikasının yönünü değiştirmelidir.
ABD’li liderler şimdi, İran savaşı sırasında hasar gören üslerin yeniden inşa edilip edilmeyeceği ve bölgesel ortaklara yeni silahların satılıp satılmayacağı da dâhil olmak üzere kalıcı sonuçlar doğuracak bir dizi kararla karşı karşıyadır. Bazı savunma analistleri daha küçük bir askerî varlığın korunmasını savunmuş, The Wall Street Journal’ın haberine göre Pentagon da bu seçeneği değerlendirmeye almıştır. Ancak kısmi bir geri çekilme bile Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgedeki süreklilik arz eden risklere maruz bırakmaya devam edecektir. İran, son beş ay içinde en az 15 Amerikan askerî tesisindeki bina ve teçhizatı tahrip etmiş veya hasara uğratmıştır. ABD birlikleri bir ya da iki üste toplansa bile İran ve vekil güçleri açısından öncelikli hedef olmaya devam edecek, dolayısıyla kuvvetlerin korunması için önemli kaynaklar gerekecektir. Tam bir geri çekilme gerçekleşmediği sürece Washington, ABD personeline ve ortaklarına verdiği desteği sürekli güçlendirme zorunluluğu hissedecek ve Amerika Birleşik Devletleri çatışmaların içine çekilmeye devam edecektir.
ABD askerlerinin tamamının Ortadoğu’dan çekilmesi, bölgedeki ortaklarla bütün işbirliğinin sona erdirilmesini gerektirmez. Örneğin Lübnan gibi bazı ülkelerde güvenlik yardımları sürdürülebilir; Lübnan Silahlı Kuvvetlerine verilen Amerikan desteği, devlet kapasitesini güçlendirebilir ve Lübnan egemenliğinin korunmasında resmî kurumların rolünü pekiştirebilir. Ancak Washington’ın, yardım ve silah satışlarının ABD hukukuna uygun olmasını sağlaması kendi çıkarınadır. Amerikan hukuku, İsrail’in Gazze’de yaptığı gibi yardım alan ülkelerin ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştirmesi hâlinde bu tür yardımların durdurulmasını gerektirmektedir. Washington, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden tüm güvenlik yardımlarını ve silah ihracatını askıya alarak desteğinin diğer ülkelerin pervasız politikalarını teşvik etmesi ve Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgesel krizlerin daha derinlerine çekmesi riskini azaltabilir.
Amerika Birleşik Devletleri, bölgedeki askerî varlığını azaltırken insan haklarını ve anlaşmazlıkların barışçıl biçimde çözülmesini destekleyen diplomatik, ekonomik ve insani çabalarını artırabilir ve artırmalıdır. Bu çabanın bir parçası olarak Filistinlilere yönelik insani yardımları artırmalı; aynı zamanda enerji ihracatını Hürmüz Boğazı’nın dışından geçirecek yeni boru hatları gibi istikrarı ve refahı teşvik edebilecek ekonomik entegrasyon projelerini desteklemelidir. Washington ayrıca geri çekilme sürecini, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail gibi ülkeler insan hakları sicillerini iyileştirene ve istikrarsızlaştırıcı bölgesel politikalarına son verene kadar bu ülkelere sağlanan yardımları azaltacağını açıkça göstermek için kullanmalıdır. Amerika Birleşik Devletleri bu hükümetleri reform yapmaya zorlayamaz; ancak onların baskı ya da saldırganlık politikalarını mümkün kılan teçhizat ve finansmanı sağlamayı reddedebilir.
Mevcut yönetimin bu yaklaşımı benimsemesi düşük bir ihtimal olsa da Kongre’nin alacağı kararlar, ABD’nin gelecekteki bölge politikasını şekillendirebilir. Kongre üyeleri, Pentagon’un mühimmat stoklarını yenilemek ve üsleri onarmak için alacağı fonların miktarını sınırlandırarak ve bu fonlara koşullar bağlayarak Amerika Birleşik Devletleri’ni geri çekilmeye yöneltebilir.
KORKULAR VE GERÇEKLER
Bazıları, ABD ordusunun Ortadoğu’dan çekilmesinin ciddi riskler taşıdığını savunacaktır. Bu riskler gerçektir ancak yönetilebilir niteliktedir. Öncelikle enerji piyasalarını ve ABD’nin geri çekilmesi durumunda petrol ve doğal gaz ihracatının kesintiye uğrayabileceği korkusunu ele alalım. Washington yıllarca, bölgedeki Amerikan varlığının seyrüsefer özgürlüğünü koruduğunu varsaydı. Oysa Hürmüz Boğazı’nı kapatan, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş oldu ve Amerikan ordusu boğazı güç kullanarak yeniden açamadı. Bu durum, Beşinci Filo’nun Bahreyn’de konuşlandırılmasının etkinliği konusunda şüphe doğurdu. Boğazdaki açmaz nasıl çözülürse çözülsün, devletler geçiş ücreti uygulayıp uygulayamayacakları konusunda anlaşmazlık yaşasa bile İran ile Körfez ülkelerinin enerji akışını sürdürmek konusunda ortak çıkarı vardır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin artık büyük bir enerji üreticisi olması, yenilenebilir enerji sektörünün dünya genelinde büyümesi ve üreticilerin boğazı baypas etmenin yollarını araştırması sayesinde küresel arz daha fazla çeşitlenmiştir. Bu da deniz taşımacılığında yaşanabilecek yeni kesintileri daha az tehditkâr hâle getirmektedir.
Trump yönetimi ve Kongre’deki destekçileri, komşularını istikrarsızlaştıran İran’ı sınırlamak için Amerikan askerî gücünün gerekli olduğunu da savunmaktadır. Ancak mevcut savaş, Amerika Birleşik Devletleri’nin Körfez’deki ortaklarını İran saldırılarından koruyamadığını göstermiştir. Körfez ülkeleri, birbirleriyle Washington’a bağımlı olmayan yeni güvenlik düzenlemeleri oluşturmalıdır; Washington yine de ekonomik ve diplomatik destek sağlayabilir. Yeni düzenlemelerin daha iyi sonuç vereceğinin garantisi yoktur; ancak ABD destekli mevcut sistem işlememektedir. En azından bölge ülkelerinin öncülüğünde şekillenecek yeni bir düzende Amerika Birleşik Devletleri artık istikrarsızlığı beslemeyecektir. Bölgesel diplomasiyi, diyaloğu ve İran’la gerilimi düşürmeyi önceliklendirmesi hâlinde böyle bir çerçeve, istikrara giden daha kalıcı bir yol sunabilir. Zamanla Ortadoğu ülkeleri dış askerî güvencelere daha az bağımlı hâle gelebilir.
Terörizmle mücadele de uzun süreli Amerikan askerî varlığı sayesinde kolaylaşmamaktadır. 11 Eylül’den bu yana terör tehdidi, karar vericileri Amerikan ordusuna yaslanmaya yöneltmiştir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin çok sayıda sivili öldüren insansız hava aracı saldırıları ile gerçekleştirdiği çok sayıda işgal, muhtemelen terör örgütlerinin ABD personeline karşı daha fazla saldırı düzenlemesini teşvik etmiştir. Amerikan güçlerinin şimdi çekilmesi, terörizmle mücadele kabiliyetinden vazgeçilmesi anlamına gelmez. Bölge hükümetleri ve NATO müttefikleriyle istihbarat paylaşımı, giderek daha uzak mesafelerden gözetlemeye imkân veren ileri teknolojiyle birlikte Washington’ın tehditleri izlemesini sağlayabilir. Son çare olarak ABD’yi tehdit eden bir kriz ortaya çıkarsa, Amerikan liderleri belirli bir görev için yeniden asker gönderebilir.
Bir diğer mesele İsrail’in güvenliğidir. Nükleer silahlara ve bölgenin en gelişmiş ordusuna sahip bir devlet olan İsrail, kendisini savunabilecek kapasitenin fazlasına sahiptir. Aslında ABD’nin bölgedeki varlığı, İsrail’i kendisine yönelik tehditleri artıran politikalar benimseme konusunda cesaretlendirmiştir. Washington; askerî yardımları İsrail’in Filistin topraklarındaki işgaline son vermesi, Filistinlilerle barış arayışına girmesi ve İran, Lübnan ve Suriye’deki askerî harekâtlarını durdurması koşuluna bağlayarak bu döngüyü kırabilir. Bu adımlar İsrail’in kendi kendisi için yarattığı tehlikeleri azaltacak ve Amerikan güvencesinin ortadan kalkmasına eşlik edebilecek genel riski düşürecektir.
Son olarak Ortadoğu’daki askerî taahhütlerin azaltılmasına karşı çıkanlar, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’daki başarısızlıklarından hemen sonra gerçekleştirilecek bir geri çekilmenin ABD’nin hasımlarına zayıflık mesajı vereceğinden endişe etmektedir. Washington, kendi yakın çevrelerinde iddialarını giderek daha güçlü biçimde ortaya koyan Çin ve Rusya’yı caydırma konusunda gerçekten de ciddi bir sınamayla karşı karşıyadır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri Ortadoğu’da saplanıp kalırsa, Pekin’in ya da Moskova’nın başka bölgelerdeki hamlelerine karşı Asyalı ve Avrupalı müttefikleriyle çalışmakta daha fazla zorlanacaktır. Ayrıca bu iki ülkenin ABD’nin bölgedeki konumunu devralması ihtimali de son derece düşüktür. Çin, ordusunu yakın çevresinin ötesinde kullanma konusunda hâlâ oldukça temkinlidir; Rusya’nın Ortadoğu’daki varlığı ise Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın devrilmesinden bu yana yalnızca küçülmüştür.
KAMUSAL BİR HESAPLAŞMA
Ortadoğu’da onlarca yıldır neredeyse kesintisiz biçimde devam eden savaşların ardından Amerikalılar, ülkenin dış çatışmalara karışmasından yorulmuştur. Searchlight Institute tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre katılımcıların yüzde 62’si “mümkün olduğunca savaşların dışında kalmayı” tercih ederken, yüzde 33’ü “ülkenin yararına olduğunda askerî güç kullanılmasını” desteklemektedir. Bütün bir kuşak barış dönemini hiç yaşamamıştır ve 18-44 yaş arasındaki Cumhuriyetçilerin yarısından fazlası da dâhil olmak üzere genç Amerikalıların çoğunluğu 2026’daki İran savaşına karşı çıkmaktadır. Bu savaş, kamuoyu desteğinin genellikle en yüksek olduğu başlangıç aşamasından itibaren halkın karşı çıktığı, modern kamuoyu araştırmaları dönemindeki ilk savaş olmuştur.
Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyadaki rolüne ilişkin bu kamusal hesaplaşmaya rağmen Amerikan liderleri seçmenlerinin gerisinde kalmaktadır. ABD Başkanı Donald Trump, Ortadoğu’daki bitmek bilmeyen savaşlardan sorumlu tuttuğu adayları eleştirerek iki seçim kazandı, ancak daha sonra kendisi bir savaş başlattı. İsrail politikasına karşı çıkan kişiler ve kurumlar olduğunda başkan, devlet gücünü onları hedef almak için kullandı; üniversitelerin fonlarını kesti, protestocuları sınır dışı etti ve hapse attı. Üstelik Amerikalıların en önemli kaygısının günlük yaşamın temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek olduğu bir dönemde Pentagon bütçesi 2026’da yaklaşık 1 trilyon dolarla tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı ve yönetim 2027’de bu bütçenin yüzde 50 daha artırılmasını talep ediyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel güvenlikte hâlâ önemli bir rolü vardır: Avrupa ve Asya’daki askerî varlığı ve güvenlik garantileri, büyük güçler arasında savaş çıkmasını önlemeye yardımcı olmaktadır. Ancak Washington’ın Ortadoğu’daki güvenlik rolünü yerine getirme biçimi, sağladığı faydadan çok daha fazla zarar vermektedir. Yön değiştirmek kolay olmayacaktır ancak gereklidir. Onlarca yıldır sürdürülen yanlış tasarlanmış savaşlar ve karmaşık angajmanlar, ABD’nin güvenliğine çok az katkı sağlarken sayısız cana ve devasa miktarda kaynağa mal olmuş, Washington’ın dikkatini Asya ve Avrupa’daki acil sınamalardan uzaklaştırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ordusunun Ortadoğu’dan ayrılmasının zamanı gelmiştir.
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını2 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Dünya Basını2 hafta önceABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya2 hafta önceÇin, ileri düzey çip üretimi açısından kritik önemedeki yerli litografi makinelerinin seri üretimine başladı
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor












