Bizi Takip Edin

Avrupa

Münih Güvenlik Raporu: ABD, savaş sonrası düzeni yıkıyor

Yayınlanma

Bu cuma günü yapılacak Münih Güvenlik Konferansı öncesinde yayınlanan “Yıkım Aşamasında” başlıklı rapor (MSR), ABD yönetiminin 1945 sonrasında oluşan düzeni yıktığı tespitini yapıyor.

MSR 2026’ya göre bunun nedeni, bu “düzen” içinde rakip devletlerin yükselişe geçmesidir.

Rapora göre, Trump yönetimi ve Avrupa’daki aşırı sağ güçler, mevcut “düzenin” yıkılmasını desteklemek söz konusu olduğunda geniş kesimlere güvenebilirler.

Yaygın bir krizle karşı karşıya kalan bu gruplar, kendileri için bir gelecek görmedikleri için “yıkım politikasına” sempati duyuyorlar. 

Fakat MSR’a göre, bu durum “en zayıfları” değil, aksine “uluslararası sistemdeki en güçlüleri” destekliyor. 

“Yıkım siyaseti” dönemi

2026 Münih Güvenlik Raporu, 1945 sonrası uluslararası düzenin sistematik olarak yıkılmasıyla karakterize edilen, “yıkım siyaseti” dönemini anlatıyor.

İkinci Trump yönetimi altında, ABD’nin küresel istikrarın başlıca mimarı olmaktan çıkıp yıkıcı bir güce dönüşüp çok taraflı kurumlardan çekildiğini ve insani yardımı büyük ölçüde azalttığını hatırlatan MSR, Amerika’nın geri çekilmesi, Ukrayna savaşı ve Çin’in artan etkisi ile birleşince, Avrupa ve Hint-Pasifik müttefiklerin “stratejik özerklik bulmak için mücadele etmek zorunda kaldığını” savunuyor.

G7 ülkeleri genelinde kamuoyunun “derin bir karamsarlık” içinde olduğunu tespit eden rapor, birçok vatandaşın “demokratik hükümetlerin eşitsizlik, iklim değişikliği ve güvenlik konularını yönetme yeteneğine olan inancını kaybettiğinin” altını çiziyor.

Sonuç olarak, geleneksel ittifaklar “işlemsel” ilişkilerine dönüşürken, uluslararası toplum varoluşsal bir krizle karşı karşıya kalıyor ve geri kalan “kurallara dayalı aktörler” yeni, bağımsız ortaklıklar kurmak zorundalar.

Münih Güvenlik Raporu, mevcut siyasi çalkantıların ABD Başkanı Donald Trump’ın “kişisel inançlarına” atfedilmemesi gerektiğini ekliyor. MSR, bu çalkantıların ABD’nin hâlâ “olağanüstü” olan gücüne ve ABD elitlerinin çıkarlarına dayandığına işaret ediyor.

“Etki alanları” anlayışı geri dönüyor

Rapora göre “yıkım siyaseti”, 1945 sonrası sistemin kurumlarını, normlarını ve ittifaklarını ortadan kaldırarak, işlem temelli, güç odaklı bir yaklaşım lehine küresel düzeni yeniden tanımlıyor.

Eski düzenin mimarı olan ABD’nin öncülüğünde, bu dinamik, mevcut yapıların onarılamayacak kadar bozuk olduğu öncülüğünde, kademeli reformlar yerine “kapsamlı yıkım”ı destekliyor.

Örneğin “Pax Americana” güvenlik şemsiyesi, güvenliğin şartlı olduğu ve ittifakların stratejik varlıklar değil finansal yükümlülükler olarak görüldüğü değişken bir ortamla yer değiştiriyor.

ABD yönetimi, uluslararası ilişkileri ortak değerler yerine “anlaşma yapma” perspektifinden ele alıyor.

NATO müttefikleri, ABD’nin çekilme tehdidi altında, GSYİH’nin %3,5 ila %5’i oranında bir savunma harcaması hedefini kabul etmeye zorlanıyor; güvenlik garantileri giderek iktisadi tavizlerle bağlantılı hale geliyor ve ortaklıklar kırılgan “patron-müşteri ilişkileri”ne dönüşüyor.

Toprak bütünlüğü ve güç kullanımı yasağı gibi temel normlar açıkça sorgulanırken, buna örnek olarak ABD’nin Grönland’ı “ele geçirme” tehdidi, Venezuela’da “iç hukukun uygulanması” olarak nitelendirilen askeri operasyonlar ve Ukrayna’yı Rusya’ya topraklarını devretmesi için baskı altına alması gösteriliyor.

Rapora göre bu değişim, gücün tek sınırının liderin “kendi ahlakı” olduğu “hukuk sonrası” bir dünyaya doğru bir geçişin işareti.

Yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi: Küreselleşmenin sonu ve Monroe Doktrini

Küresel düzenin bölgesel etki alanlarına (yeni bir Großraumpolitik) bölündüğüne işaret eden MSR, ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin “Batı Yarımküre’de Amerikan üstünlüğünü” önceliklendirerek, diğer bölgeleri Çin ve Rusya gibi rakip güçlere fiilen devrettiğine inanıyor.

Yine benzer şekilde küresel ticaret sistemi, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) tarafından yönetilen “kurallara dayalı” bir çerçeveden, iktisadi milliyetçilik ve zorlamanın hakim olduğu bir manzaraya doğru kayıyor.

MSR’a göre bu eylemler, “en yüksek gümrük vergisi” olarak tanımlanan, benzeri görülmemiş bir iktisadi belirsizliği tetikliyor.

Bazı ülkeler, “kurallara dayalı sistemi” korumak için ABD’den bağımsız yeni ticaret koalisyonları kurmaya çalışırken, genel eğilim parçalanma ve güçlülerin zayıfları avladığı “orman kanunları” ekonomisine doğru gidiyor.

Rapor, sorunların çözümünde “yaratıcı yıkım” siyasetini eleştirerek, bu yaklaşımın uluslararası düzeni “enkaz” haline getirebileceği ve “zengin ve güçlüleri ayrıcalıklı kılan, savunmasız nüfusları ve küçük devletleri büyük güçlerin keyfiyetine maruz bırakan” bir dünya yaratabileceği konusunda uyarıyor.

İki odak noktası: Avrupa ve Hint-Pasifik

Rapora göre, Avrupa ve Hint-Pasifik bölgesi için bölgesel sonuçlar, geleneksel ABD liderliğindeki güvenlik düzeninin aşınması, agresif bölgesel güçlerin yükselişi ve daha “işlemsel ve öngörülemez” bir ABD’ye zorla uyum sağlamak olarak tanımlanıyor.

MSR’a göre Avrupa için birincil sonuç, daha önce kıtanın sert güçten ziyade refahı önceliklendirmesine olanak tanıyan “Pax Americana” güvenlik şemsiyesinin çöküşü.

Rusya’nın Ukrayna’da devam eden savaşını ve yoğunlaştığı öne sürülen “hibrit savaş” kampanyasını, Avrupa güvenliği için en önemli tehdit sayan rapor, Moskova’nın “tam bir savaş ekonomisine” geçtiğini ve sabotaj, siber saldırılar ve hava sahası ihlalleri yoluyla Avrupa savunmasını aktif olarak test ettiğini öne sürüyor.

Münih’i organize edenlere göre istihbarat tahminleri, Rusya’nın olası bir ateşkesin ardından kısa süre içinde Baltık Denizi bölgesini tehdit edecek şekilde kuvvetlerini yeniden yapılandırabileceğini gösteriyor.

ABD’nin Ukrayna’ya askeri yardımı keskin bir şekilde azaltarak, Avrupa ülkelerini Kiev’in savaş çabalarını sürdürmek için “Öncelikli Ukrayna İhtiyaçları Listesi” (PURL) gibi mekanizmalar oluşturmaya zorladığı vurgulanıyor.

Dahası, MSR’a göre, sızdırılan bir ABD barış planı, Ukrayna’nın toprak tavizleri vermesini ve NATO üyeliğini reddetmesini önererek Rusya’nın çıkarlarına hizmet etti ve Avrupa başkentlerini gafil avladı.

Avrupa ülkeleri 2021 ile 2025 arasında savunma bütçelerini yaklaşık yüzde 41 artırmış olsa da, ABD’nin askeri teçhizatına büyük ölçüde bağımlı olmaya devam ediyor.

“Stratejik özerklik” oluşturma çabaları, koordinasyonsuz tedarik ve mali zorluklar nedeniyle engellenir ve güvenlik tüketicisinden güvenlik sağlayıcısına geçişte zorlanırken savunmasız kalıyor.

Hint-Pasifik’te ise, ABD’nin “öngörülemezliğinin” sonucu, Çin’in “agresif” bir şekilde doldurmaya çalıştığı bir güç boşluğu; bu da bölgesel aktörleri ittifaklarını yeniden değerlendirmeye zorluyor.

Rapora göre bölge, ABD’nin hegemonyasından Çin’in hakimiyetine doğru bir kayma yaşıyor.

Uzun süredir vaat edilen ABD’nin Asya’ya yönelişi, rapora göre yerine getirilmemiş olarak görülmüyor.

ABD yönetimi, Japonya ve Güney Kore’de iktisadi kaosa neden olan “Kurtuluş Günü” gümrük vergileri de dahil olmak üzere, zorlayıcı ekonomi politikalarıyla müttefiklerini kendinden uzaklaştırmış durumda.

Müttefikler, ABD’nin eylemlerini, ilkesel güvenlik garantilerinden çok, yük paylaşımı ve Pekin ile anlaşma yapmaya odaklanan, çıkarcı adımlar olarak algılıyor.

Buna karşılık, Japonya, Güney Kore ve Avustralya gibi bölgesel güçler, savunma harcamalarını önemli ölçüde artırıyor ve ikili ortaklıkları derinleştiriyor.

Fakat ABD’nin “güvenilirliği” konusunda şüpheler yaşayan birçok ülke, MSR’a göre, Çin’e yaklaşarak “riskten korunma” stratejisi izliyor. Örneğin Yeni Delhi, Pekin ile ekonomik ilişkilerini geliştirirken, ASEAN Çin ile serbest ticaret alanını genişletiyor.

Rapora göre her iki bölge de, ABD’nin geri çekilmesi ve “otoriter güçlerin iddialı tavırları” ile karakterize edilen bir güvenlik ortamında yolunu bulmak zorunda olduğu “yeni bir belirsizlik dönemi” ile karşı karşıya.

Trump’ın yıkım ortakları: Avrupa sağı

Münih Güvenlik Raporu, Trump yönetiminin politikalarının neden Avrupa’daki diğer aşırı sağcı güçlerin politikaları gibi geniş kesimler tarafından onaylandığını da ele alıyor.

Raporda, Batı dünyasındaki derin iktisadi ve toplumsal krize işaret ediliyor. Rapora göre, birçok insan için “mevcut düzen” doğrudan yaşam maliyetindeki kriz, artan eşitsizlik, sosyal hareketliliğin sona ermesi ve durgunlaşan veya düşen yaşam standartları ile bağlantılı.

Münih Güvenlik Konferansı adına yapılan bir ankete göre, Batı ülkelerinde nüfusun nispi çoğunluğu, mevcut hükümet politikalarının sonucu olarak gelecek nesillerin daha kötü durumda olacağına kesin olarak inanıyor.

Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ta bu rakam yüzde 50’nin üzerinde.

Öte yandan Hindistan ve Çin’de nüfusun sırasıyla yüzde 61 ve 80’i gelecek nesillerin daha iyi durumda olacağına inanıyor.

Batıda giderek daha fazla insan, siyasi sistemlerinin başarısız olduğunu ve hükümetlerin artık gerekli düzeltmeleri yapamayacağını düşünüyor.

Rapora göre bu durum, “yıkım siyaseti”nin kabul görmesine yol açıyor. Ülkelerini mevcut düzenin kısıtlamalarından kurtararak yeni bir büyüklüğe ulaştıracağını vaat eden siyasi güçler bu nedenle öne çıkıyor ve bu hareketin ön saflarında Trump yönetimi yer alıyor.

MSR, Trump ve normların yıkılması için çalışan diğer politikacılar arasında Arjantin lideri Javier Milei gibi liderleri de sayıyor ve bunlara “yıkım adamları” diyor.

Raporda, bu gruplar statükodan hoşnutsuzluktan beslenen daha geniş bir “yıkımcı” hareketin parçası olarak sınıflandırılıyor. Reform peşinde koşmak yerine, “yıkım arzusu” (Zerstörungslust) ve mevcut kurumları yıkma isteği ile karakterize ediliyorlar.

Bu kişiler, “uluslararası kuralların” değil, sadece “büyük güçlerin iradesinin” dünyanın kaderini şekillendireceği bir dünya yaratmaya inanıyorlar.

Raporda, Batının geleneksel “liberal enternasyonalist” anlayışına karşı “illiberal-milliyetçi” bir karşı önerinin açıkça sorgulandığı vurgulanıyor.

Bu iç bölünme, ittifakın normatif bağını zayıflatıyor ve Giorgia Meloni gibi bazı liderler, “Batıyı yeniden büyük yapalım” gibi sloganlarla bu uçurumu kapatmaya çalışıyor.

Sosyal darwinizm “jeopolitik” kılığında geri dönüyor

Münih Güvenlik Raporu’nun yazarları, tüm uluslararası normların ortadan kaldırılmasının, çoğunluk için en azından tolere edilebilir yeni bir düzenin “yaratıcı inşası”nın mümkün olduğu bir duruma yol açmayacağı konusunda uyarıyor.

Aksine, uluslararası sistemdeki en güçlülerin kendi amaçları için yararlanabileceği, fakat alttaki “en zayıfların” ezilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu “enkazla dolu bir dünya” beklenebileceğini söylüyor.

Bu yılki Münih Güvenlik Konferansında ABD heyetine Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve iki milyarder, Steve Witkoff ve Jared Kushner başkanlık edecek.

Her ikisi de siyasi bir görevde bulunmuyor, fakat çeşitli önemli çatışmalarda ABD başkanının baş müzakerecisi olarak görev yapıyorlar ve Trump’a doğrudan bağlı Barış Kurulu adlı örgütün yönetim kurulu üyeleri.

Raporda, aynı zamanda “kamu” çıkarlarının “özel çıkarlar” tarafından yerinden edildiği belirtiliyor ve örneğin ABD’de başkanın politikalarının artık klanının gayrimenkul ve kripto çıkarlarından ayrılamayacağına işaret ediliyor.

Avrupa

Almanya, Fransa ve İngiltere, Rusya ile müzakere planı üzerinde çalışıyor

Yayınlanma

Bloomberg’in kaynaklarına göre Almanya, Fransa ve İngiltere, Ukrayna ile birlikte Rusya’nın da katılacağı barış görüşmelerinin organizasyonu için bir plan hazırlıyor. Avrupa ülkeleri çatışmanın bir kış daha uzamasını önlemeyi hedeflerken, görüşmelere ilişkin nihai kararın Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’e ait olacağını ve Kiev’e baskı yapılmayacağını belirtiyor.

Bloomberg’in kaynaklara dayandırdığı haberine göre Almanya, Fransa ve İngiltere, Ukrayna ile birlikte Rusya’nın da katılacağı barış görüşmelerinin organizasyonuna yönelik bir plan üzerinde çalışıyor.

Ajansa konuşan kaynaklar, Avrupa ülkelerinin çatışmanın bir kış daha devam etmesini önlemek istediğini belirtti. Aynı kaynaklar, görüşmeler konusunda nihai kararın Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’e ait olacağını ve Avrupa’nın bu konuda kendisine baskı yapmayı planlamadığını aktardı.

Kaynaklara göre İngiltere Başbakanı Keir Starmer, önümüzdeki günlerde bu konuyu Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Başbakanı Friedrich Merz ile görüşecek.

Alman televizyon kanalı NTV, 2 Haziran’da Almanya’nın eski Başbakanı Gerhard Schröder’in Moskova’ya geldiğini bildirmişti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin daha önce Schröder’i Avrupa tarafından tercih edilebilecek bir müzakereci olarak nitelendirmişti.

Rusya Devlet Başkanı Sözcüsü Dmitriy Peskov, mayıs ayının sonunda yaptığı açıklamada Avrupa’nın Rusya ile diyalog kurulmasının gerekliliğini anladığını, ancak müzakere süreci konusunda “ancak şimdi olgunlaşmaya başladığını” ifade etmişti.

Peskov ayrıca Moskova’nın, Avrupa Birliği’nden Rusya ile temas kurabilecek olası müzakerecilere ilişkin gelen sinyalleri ciddiyetle değerlendirdiğini söylemişti.

Norveç Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide ise Avrupa’nın Ukrayna konusundaki görüşmelere tarafsız bir arabulucu olarak değil, çatışmadan etkilenen çıkarlara sahip bir taraf olarak katılması gerektiğini belirtti.

Eide, Avrupa Birliği ve ABD’nin Kiev’e desteğini sürdürmesi gerektiğini de vurguladı.

Putin ise Kiev’in çatışmayı barışçıl yollarla çözmeye hazır olduğuna inanmadığını dile getirmişti. Rus lider, çatışmanın temel nedenlerinin ortadan kaldırılması ve 2024 yılında açıkladığı koşullar temelinde barışçıl bir çözüme hazır olduğunu söylemişti.

Putin’in sıraladığı koşullar arasında Ukrayna birliklerinin Donetsk ve Lugansk halk cumhuriyetleri ile Zaporojye ve Herson bölgelerinden çekilmesi, bu bölgeler ile Kırım’ın Rusya’nın parçası olarak tanınması, Ukrayna’nın tarafsız, askeri bloklara katılmayan ve nükleer silahlardan arındırılmış bir statü benimsemesi, Ukrayna’nın silahsızlandırılması ve “Nazizmden arındırılması” ile Rusya’ya yönelik tüm yaptırımların kaldırılması yer alıyordu.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise geçen yıl eylül ayında Avrupa’ya Ukrayna konusundaki müzakere masasında yer olmadığını söylemişti.

Lavrov, Avrupa Birliği ülkelerinin Rusya karşıtı tutumları nedeniyle bu süreçte yer alamayacağını belirtmiş ve Batı tarafından sunulan güvenlik garantilerinin “Rusya’ya karşı kurgulandığını” ifade etmişti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Rheinmetall, otomotiv tedarik bölümünü satıyor

Yayınlanma

Alman savunma sanayi şirketi Rheinmetall, otomotiv tedarikçi bölümünü özel sermaye şirketi Aequita’ya satıyor.

Rheinmetall çarşamba günü yaptığı açıklamada, iki şirketin “bugün, Rheinmetall’in eski Power Systems bölümüne yeni bir yönetim altında bir gelecek açan bir satın alma anlaşması imzaladığını” duyurdu.

Bu, “stratejik yeniden yapılanmada bir dönüm noktası” niteliğinde; sivil bölümün satışıyla birlikte grup, “odak noktasını askeri işine kaydırıyor.”

İşlemin bu yılın dördüncü çeyreğinde tamamlanması bekleniyor ve halen düzenleyici kurumların onayına tabi.

Hisselerin yüzde 100’ü için ön satın alma bedeli 350 milyon avro olarak belirlendi fakat bu rakam işlemin kesinleşmesinden önce değişebilir.

Rheinmetall, kısa süre önce savunma işinde rekor kâr ve dolu sipariş defterleri bildirdi. Öte yandan, otomotiv tedarik endüstrisi krizde.

Şirket, “Özellikle otomotiv sektöründeki iş durumunun daha da kötüleşmesi, nihai anlaşmanın şart ve koşullarını etkiledi,” açıklamasını yaptı.

Avrupa’nın savunma harcamalarını artırmasıyla Ukrayna savaşının başlamasından bu yana iş hacmi hızla artan Rheinmetall, geçen yıldan beri Power Systems bölümüne alıcı arıyordu ve bu bölümü Aralık 2025’te durdurulan faaliyetler kategorisine almıştı.

Rheinmetall, şirketleri satın alıp yeniden yapılandıran bir yatırım şirketi olan Aequita’nın, bu birimdeki dünya çapındaki yaklaşık 6.250 çalışanı işte tutmayı planladığını da ekledi.

Aequita’nın Yönetim Kurulu Başkanı ve Eş CEO’su Axel Geuer, “Bu şirket, artık yaklaşık 5 milyar avro gelir elde edecek olan otomotiv bölümümüze mükemmel bir katkı sağlıyor,” dedi.

Geuer, Aequita’nın bu şirketin uzun vadeli gelişimini destekleyeceğini ve otomotiv portföyü genelinde sinerji yaratmaya çalışacağını da sözlerine ekledi.

Rheinmetall, satışın dışında kalanlar arasında alüminyum döküm uzmanı KS Huayu AluTech’in Almanya’daki üç tesisi, otomotiv sensörleri ortak girişimi Dermalog SensorTec’teki hisseler ve otomobil parçaları üreticisi Pierburg’un İspanya’daki Abadiano fabrikasının bulunduğunu belirtti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Litvanya, ABD ile nükleer silah müzakerelerine başladı

Yayınlanma

Litvanya Savunma Bakanı Robertas Kaunas, ABD nükleer silahlarının ülke topraklarında olası konuşlandırılmasına yönelik Washington ile müzakereler yürütüldüğünü açıkladı. Litvanya Anayasası kitle imha silahlarının konuşlandırılmasını yasaklasa da Cumhurbaşkanı Gitanas Nauseda güvenlik risklerini gerekçe göstererek bu engeli aşacak değişiklikler önerdi.

Litvanya, ABD’ye ait nükleer silahların kendi topraklarında olası konuşlandırılması konusunda Washington ile müzakereler yürütüyor.

Litvanya Savunma Bakanı Robertas Kaunas, konuya ilişkin yaptığı açıklamada ABD ile görüşmelerin sürdüğünü doğruladı.

Politico’nun aktardığı habere göre Kaunas, “Tartışmalar devam ediyor. Litvanya kesinlikle bu sürecin dışında kalmıyor” ifadelerini kullandı.

Litvanya Anayasası, ülke topraklarında kitle imha silahlarının konuşlandırılmasını açıkça yasaklıyor. Ancak Litvanya Cumhurbaşkanı Gitanas Nauseda, bölgedeki güvenlik risklerini gerekçe göstererek bu yasal engelin etrafından dolaşılmasını sağlayacak anayasa değişiklikleri yapılmasını daha önce teklif etti.

Politico, söz konusu müzakerelerin ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığını azaltma eğiliminde olduğu ve bu durumun NATO müttefikleri arasında güvenlik endişelerini artırdığı bir dönemde yürütüldüğünü yazdı.

Financial Times tarafından aktarılan bilgilere göre ise ABD, ek nükleer savaş başlıkları ve bombardıman uçaklarının diğer Avrupa merkezli NATO ülkelerinde konuşlandırılması seçeneğini değerlendiriyor.

Mevcut durumda ABD’ye ait nükleer silahlar Avrupa coğrafyasında altı ülkede bulunuyor. Bu ülkeler Almanya, Belçika, İtalya, Türkiye, Hollanda ve Birleşik Krallık olarak sıralanıyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English