Görüş
Polonya’nın eylemleri Orta ve Doğu Avrupa’daki huzursuzluğu artırıyor

19 Eylül’de Polonya Cumhurbaşkanı Nawrocki, Fransa’nın LCI televizyonuna Polonya’nın savunma harcamalarını artırdığını ve diğer NATO üyeleriyle birlikte caydırıcılığı güçlendirmek için bir dizi adım attığını söyledi. Ayrıca Polonya’nın Fransa ile nükleer paylaşım planını da görüştüğünü ve Fransa’nın nükleer şemsiyesini devreye almaya hazırlandığını ima etti. Fransa ve Birleşik Krallık, NATO’nun Avrupa’daki ortakları arasında “yalnız iki” nükleer güçtür ve Fransa daha önce Avrupa’ya nükleer koruma sağlayacağını ilan etmişti.
Bu, on gün önce yaşanan gizemli bir insansız hava aracı sürüsünün ihlalinden sonra Polonya’nın potansiyel güvenlik tehditlerine nükleer yayılma ve nükleer caydırıcılığı abartarak daha ileri düzeyde karşılık vermesidir. Polonya’nın bir dizi “aşırı gergin” hamlesi ve fırsatı kullanarak ses getirme hatta körükleme çabaları, kaçınılmaz olarak Orta ve Doğu Avrupa’daki çalkantı ve huzursuzluğu şiddetlendirecek, bölge ülkeleri ile Rusya arasındaki stratejik kuşku ve karşılıklı caydırıcılığı güçlendirecek ve nihayetinde Polonya’nın kendi güvenliği ve kalkınmasına geri tepebilecektir.
Haberlere göre 9 Eylül gecesi yaklaşık 20 adet Rus yapımı olduğundan şüphelenilen İHA Polonya hava sahasına girdi. NATO hava kuvvetleri bunu büyük bir hasım karşısındaymış gibi ele aldı ve Polonya’nın istilaya karşı direnmesine yardıma koştu. Ukrayna ile sınırı olan bir başka NATO üyesi Romanya da seyrek İHA’larca ihlal edildi. NATO müttefikleri yalnızca radarlarla bu parti İHA’nın konumlarını kilitlemekle kalmadı; Hollanda Hava Kuvvetleri’nin F-35 savaş uçakları da doğrudan imha harekâtına katıldı. Ayrıca, Polonya’da konuşlu Alman “Patriot” füze sistemi alarm durumuna geçti; bir İtalyan erken uyarı uçağı ve NATO çok uluslu uçuş grubundan bir havadan yakıt ikmal uçağı da acil eyleme katıldı. Yabancı basın, bunun NATO’nun 1949’daki kuruluşundan bu yana bir üye ülkenin hava sahasında potansiyel bir tehdide ateş açmasının ilk kez olduğunu belirtti.
10’unda Polonya Başbakanı Tusk, bu “tehditkâr” İHA partisinin “Rusya’dan geldiğini” ilan etti ve “bu provokasyonun önceki herhangi birinden daha tehlikeli olduğunu” belirtti. Ancak Tusk, İHA’ların Rusya’dan kalktığına dair kanıt sunmadı. ABD Başkanı Trump da sosyal medyada Rusya’yı “Polonya hava sahasını ihlal etmekle” suçladı. Rus tarafı ise bunu kesin bir dille reddetti ve bu tür hiçbir olguya dayanmayan suçlamaların hep var olduğunu söyledi. Rusya’nın Birleşmiş Milletler daimi temsilcisi Nebenzya, Rusya’nın kullandığı İHA’ların azami menzilinin 700 kilometre olduğunu, bu nedenle fiziksel olarak Polonya topraklarına ulaşmalarının imkansız olduğunu vurguladı. Rusya’nın Polonya ile sınırı olan tek toprağı Baltık’taki Kaliningrad eksklavıdır, ancak orası hiçbir zaman Rusya-Ukrayna savaşına karıştırılmamıştır.
2022 sonlarında Ukrayna’ya yakın Polonya sınır bölgesi bir füze saldırısına uğramış ve iki can kaybına yol açmıştı. Polonya hükümeti başlangıçta bundan Rusya’yı sorumlu tuttu, ancak ardından dönemin Polonya Cumhurbaşkanı Duda, füzenin büyük olasılıkla Ukrayna’nın hava savunma sisteminden geldiğini kabul etti. Bu nedenle Polonya ve NATO’daki ortakları bu olayı, manevra alanını kaybetmemek için, “saldırı” değil “provokasyon” olarak nitelendirdi.
Gözlemciler, Polonya hava sahasına sızan İHA sürüsünün büyük olasılıkla Polonya ile sınırdaş Belarus’tan geldiğini düşünüyor. Olay sırasında Belarus, Rusya ile “Batı-2025” kod adlı yıllık ortak tatbikatını yürütmekteydi. Belarus Savunma Bakanlığı 10’unda, Ukrayna ile Rusya arasındaki çatışmalar sırasında Belarus hava savunma birliklerinin, tarafların elektronik harp sistemlerinin etkisiyle rotalarından sapan İHA’ları sürekli izlediğini ve bir kısmının imha edildiğini; Belarus tarafının ayrıca Polonya ve Litvanya’yı kimliği belirsiz İHA’ların yaklaşması konusunda kendiliğinden bilgilendirdiğini açıkladı. Belarus’un bu açıklaması Polonya ve Litvanya tarafından doğrulanabilirse, Belarus ve Rusya’nın İHA’lar aracılığıyla Polonya’ya kasıtlı olarak “istila” gerçekleştirdiği yönündeki kuşkular aklanabilir.
Bununla birlikte her hâlükârda, “İHA ihlali” olayı Avrupa Birliği ve NATO’nun gerilim duygularını tetikledi. 10’unda Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen, AB’nin “Doğu Kanadı İzleme” mekanizmasını kurma planını ilan etti. 12’sinde, aynı zamanda ABD Avrupa Komutanlığı’nın komutanı olan NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı Grynkiewicz, “Doğu Muhafızı” harekâtını başlatma talimatı verdiğini açıkladı. Danimarka, Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya gibi NATO üyeleri buna katkı sağlayacak. Bu harekât “esneklik ve keskinlik” barındıracak, “gerekli zamanda ve gerekli yerde daha hedefli caydırıcılık ve savunma” sağlayacaktır.
“Doğu Muhafızı” harekâtının başlatılması, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 4. maddesinin yanıt mekanizmasının tetiklenmesine eşdeğerdir; yani bir NATO üyesi tehdit ile karşılaştığında kolektif istişare çağrısında bulunur ve diğer üyelerin aktif yanıt verme yükümlülüğü vardır. Bu nedenle, bu kez NATO üyeleri farklı yollarla ardı ardına tepki vererek Polonya’nın savunmasını güçlendirmesine yardımcı oldu ve dış tehdit unsurlarını caydırdı. 4. madde, kolektif savunmayı başlatan 5. maddeye hâlâ uzak olsa da, istişarenin kendisi NATO’nun doğu kanadındaki gerilim ve karşıt duruşu da artıracak, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki çalkantı ve huzursuzluğu keskinleştirecektir.
“İhlal eden İHA”ların Rusya veya Belarus’tan çıktığını gösteren kesin kanıt hâlâ yoktur, fakat bu, Polonya hükümetinin fırsatı yakalayıp rol yapmayı gerçeğe dönüştürmesine ve güçle karşı güç kullanarak dış tehdidi abartıp Polonya’nın AB ve NATO’daki statüsünü yükseltmesine, Batı kampından daha fazla sempati kazanmasına ve daha çok çıkar elde etmesine engel değildir. Bu olayın gerçeği hâlen “Rashomon”vari belirsizliğini korurken, Polonya sürekli “kurt geliyor” diye bağırdı ve 12’si sabahın erken saatlerinde, Rusya-Belarus ortak tatbikatının kendi güvenliğini tehlikeye attığı gerekçesiyle Polonya-Belarus sınırını ve kara bağlantılarını kapattığını ilan ederek, Çin’i Avrupa’ya bağlayan ekonomik-ticari ana damar olan Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’ni kesti; bu da Çin-Avrupa ticaretinin iki yönlü lojistiğinin aniden ve büyük ölçüde tıkanmasına yol açarak iki tarafın çıkarlarına zarar verdi.
15 Eylül’de Nawrocki gerilimli duruma odun taşımaya devam ederek, NATO üyesi ülkelerin birliklerinin Polonya topraklarında konuşlanmasını kabul eden bir emri imzaladı. Birleşik Krallık Savunma Bakanlığı, NATO’nun “Doğu Muhafızı” harekâtını uygulamakta olduğunu, birçok müttefikin askeri kaynaklarını entegre ederek Avrupa’nın doğu kanadındaki savunma duruşunu güçlendirdiğini belirtti. Aynı gün, Polonya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sikorski, Ukrayna semaları üzerinde bir uçuşa yasak bölge kurulmasının düşünülmesi çağrısında bulundu. 18’ine kadar, hem Fransa hem de Birleşik Krallık, hava savunma görevi icra etmek üzere savaş uçaklarını Polonya hava sahasına göndereceklerini açıklamıştı.
16 Eylül’de, Polonya hava savunma birlikleri, kuzeydeki Ustka kasabası yakınında “Patriot” füze savunma sistemini ilk kez test etti. Polonya Başbakanı Tusk, bu hava savunma tatbikatının “Çelik Savunucu-25” askeri tatbikatının bir parçası olduğunu ve aynı zamanda Rusya-Belarus ortak tatbikatına bir yanıt teşkil ettiğini belirtti.
Rusya-Belarus’un 12-16 Eylül’de düzenlediği “Batı-2025” savunma amaçlı stratejik düzey ortak tatbikatı, iki ülkenin olağan yıllık eğitiminin son aşamasıydı ve tatbikat esas olarak iki ülkenin içindeki eğitim sahalarında ve Baltık Denizi ile Barents Denizi bölgelerinde icra edildi. Taraflar toplam 100 bin asker, on bin takım teçhizat, 333 uçak ve yaklaşık 250 savaş gemisi seferber etti. İran ve Hindistan dâhil altı ülke de ortak eğitime askeri personel göndermek üzere davet edildi. Rusya, bu ortak tatbikatın herhangi bir üçüncü ülkeyi hedef almadığını özellikle vurguladı ve ABD’li yetkililer ile AGİT yetkililerini de gözlemci olarak davet etti.
Buna rağmen Polonya, güvenliği gerekçe göstererek Polonya-Belarus sınır kapılarını kapattı, sınır ötesi demiryolu taşımacılığını kesti ve sınıra 40 bin asker konuşlandırdı. 16 Eylül’de Polonya İçişleri ve İdare Bakanlığı, Polonya-Belarus sınırının ikinci bir duyuruya kadar kapalı kalacağını belirten bir açıklama yayımladı ve bunun, özellikle Rusya-Belarus ortak tatbikatıyla bağlantılı olarak, Polonya vatandaşlarının güvenliğine yönelik yüksek düzeydeki kaygıya dayandığını vurguladı.
Polonya hükümetinin iki bakanlığı, sınırın kapanmasının yalnızca (Rusya-Belarus) tatbikat dönemi güvenlik sorunlarıyla başa çıkmak için olmadığını, güvenlik durumu tamamen normale dönüp ilgili hizmet bilgileri teyit edilene kadar sınırın yeniden açılmayacağını açıkça belirtti. Açıklamada, sınırın kapatılmasının ekonomi üzerinde bir dizi olumsuz sonuca yol açabileceği, ancak hükümetin işletmelerin karşılaştığı zorlukları hafifletmeye çalışacağı; özellikle Litvanya gibi alternatif geçiş noktalarını kullanmak zorunda kalan tedarikçilere ilişkin olarak, kapanmanın ekonomik etkilerini mümkün olduğunca azaltmak için istişarelerde bulunulacağı kaydedildi.
Tarihsel olarak Polonya Krallığı, 1,15 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle Orta ve Doğu Avrupa’da büyük bir ülkeydi; bugünkü anavatanın yanı sıra Ukrayna, Belarus ve Litvanya’yı da kapsıyordu. 1772’den itibaren Polonya, Çarlık Rusyası, Prusya Krallığı ve Avusturya İmparatorluğu’nun ortaklaşa bölüşümüne uğradıktan sonra, güçlü komşular tarafından üç kez daha parçalandı. Bugünkü Polonya toprakları da, İkinci Dünya Savaşı’nın bir sonucu olarak Sovyetler Birliği ve Rusya tarafından yapılan yapay bir yeniden oluşturma ve genel bir batıya kayış olarak nitelendirilebilir: batı kısmı savaş öncesi Almanya toprağıdır, savaş öncesi doğu kısmı ise bugünün batı Ukraynası olmuştur. Bu nedenle Polonya’nın Rusya’dan nefret etme ve ondan hoşlanmama geleneği derin köklüdür.
Aynı zamanda, Polonyalılar ile Ukraynalılar arasında tarihte karşılıklı katliamların sıkça yaşanması ve hatta İkinci Dünya Savaşı sırasında birbirlerine yönelik etnik temizlik yapılması nedeniyle, Polonya hükümeti ve halkının Rusya-Ukrayna çatışmasına ilişkin tutumları da hassas ve karmaşıktır.
Bununla birlikte, tarihsel “Rusya karşıtı histeri”ye ve daha da çok “dudak giderse dişler üşür” türünden çıkar bağlarının gerçekliğine dayanarak, Polonya, Rusya “özel askeri harekâtı” başlattıktan sonra net biçimde Ukrayna’nın yanında yer aldı; özellikle AB ve NATO olmak üzere Batı kampının doğu ön hattı ülkesi rolünü oynayarak stratejik konumunu ve söz hakkını büyük ölçüde yükseltti. Ayrıca, Soğuk Savaş’ın bitişinden bu yana, Amerika Birleşik Devletleri Avrupa’nın birlik ve bütünleşmesini görmek istemedi, bilerek “eski Avrupa” ile “yeni Avrupa” arasında ayrışma ve karşıtlık üretti; nüfusu nispeten fazla, yüzölçümü yeterince büyük, dinsel geleneği özel ve jeopolitik konumu kritik olan Polonya’yı defalarca yanına çekerek ona “yeni Avrupa”nın lideri statüsünü verdi; bu da Polonya’nın “büyük güç kompleksi”ni ve kendini bir köprübaşı olarak konumlandırmasını besledi. Rusya-Ukrayna savaşının ani patlak verip sürmesi, Polonya’ya büyük güç enerjisini ortaya koymak için nadir bir fırsat sağladı.
Rusya-Ukrayna savaşı patlak vereli üç yılı aşkın süredir, Polonya, Kiev’e gidip kararlılık göstermek ve savaşa destek vermek üzere gelen sayısız Batılı lideri kabul edip aktardı; Ukrayna’ya büyük miktarda askeri teçhizat ve stratejik malzeme sevk etti ve onunla bir güvenlik işbirliği anlaşması imzaladı. Polonya her ne kadar Ukrayna’nın NATO’ya katılmasına hevesli olmasa da, belli bir açıdan bakıldığında, Polonya Rusya-Ukrayna savaşına en derinden bulaşmış ön hat ülkesidir; bu yüzden iki komşusunun “şehir kapısı yanınca havuzdaki balıkların zarar görmesi” misali bedelini fazlasıyla çekmesi kaçınılmazdır. Önceki Ukrayna füzesinin yanlış vurması da, bu kez “İHA istilası” da Polonya’nın ödediği bedellere dahildir.
Kuramsal ve mantıksal açıdan bakıldığında, Polonya dâhil AB ve NATO, Ukrayna savaş alanında Rusya ile dolaylı biçimde dolaşmış durumdadır ve bunun doğrudan bir askeri hesaplaşmaya tırmanıp genişlemesi ihtimali vardır. Dahası, iki taraf da buna karşılık gelen düşük seviyeli hazırlıkları yapmaktadır. Bu bağlamda, partiler halinde Rus yapımı İHA’lar ister Rusya’dan ister Belarus’tan Polonya’ya girmiş olsun, Rusya ile Belarus’un şüphe altında kalması kaçınılmazdır. Batılı gözlemciler, eğer İHA’lar parazitten ötürü yanlışlıkla girmemiş de hassas biçimde bırakılmışsa, Rusya ile Belarus’un bu yolla bir caydırıcılık deneme balonu salmış olmasının ya da Polonya’nın ve NATO’nun doğu kanadının hava savunma sistemlerini yoklayıp sondajlamasının dışlanamayacağını düşünüyor. Bu nedenle Polonya ve NATO müttefikleri son derece gergindir.
Polonya, ulusal güvenliği koruma bahanesiyle meseleyi büyüterek sürekli olarak ulusal savunmayı ve kolektif savunmayı güçlendirme dozunu artırdı; Avrupa ve NATO’nun doğu kanadındaki bir siper olarak stratejik rol ve konumunu öne çıkardı; Batı kampı içindeki değerini yükseltti ve AB ya da NATO üyelerinden kendi ülke çıkarlarını kapmak için pazarlık koçanlarını artırdı. Nawrocki, 16 Eylül’de Almanya’yı ziyaret ettiğinde, Polonya’nın NATO’nun doğu kanadında daha büyük rol oynaması karşılığında Almanya’nın 1,3 trilyon avroya varan II. Dünya Savaşı tazminatı ödemesini talep etti. Gerçekte, Almanya’nın savaş tazminatı meselesi hukuken çoktan tarihe karışmıştır; fakat Polonya’nın sağcı muhafazakâr Hukuk ve Adalet Partisi kurulalı yirmi yılı aşkın süredir, onun liderlik ettiği hükümetler ya da iktidar koalisyonları Almanya’dan hep yüksek tazminat talep etmiş, Almanya da bunu hep reddetmiştir. Ancak Hukuk ve Adalet Partisi’nin atıyla iktidara taşınan Nawrocki, özellikle NATO’nun doğu kanadında stratejik bir kriz belirdiği eşikte, Almanya’dan “alacağını tahsil etmeyi” hiç unutmaz.
Rusya-Ukrayna savaşının patlak vermesinden sonra, Polonya’nın “Avrupa’yı savunma” yönündeki ileri jeopolitik ağırlığı belirgin biçimde arttı; Almanya da giderek barış çizgisinden sıyrılıp yeniden güçlü ordu yoluna girdi ve NATO’nun doğu kanadında öncü rol üstlendi. Bu durum, Polonya hükümetinin fırsattan yararlanıp Almanya’dan büyük bir kazanç koparmasına, birbirinden tamamen ilgisiz iki meseleyi, II. Dünya Savaşı ile Rusya-Ukrayna savaşını paralel biçimde ele almasına imkân verdi. Polonya’nın bu hamlesi nesnel olarak kendisini NATO savaş arabasının en çok çeken koşum atı olarak konumlandırdı; çıkar kapmak için ileriye dört nala koştu ve hatta kendi uzun vadeli çıkarlarını riske atıp Çin-Avrupa ve hatta Çin-Polonya ekonomi-ticaretini zedelemeyi göze aldı; sınırın kapatılmasıyla Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin tarihte ilk kez durması bunun kanıtıdır.
Bilindiğine göre Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi, Çin ile Avrupa’yı bağlayan lojistik ağının önemli bir ana atardamarıdır ve Polonya bunun kritik düğümüdür, kapasitenin yaklaşık yüzde 30’unu üstlenir. Çin’den Avrupa’ya giden demiryolu hatlarının yüzde 90’ı Polonya’dan geçmek zorundadır; özellikle Polonya’daki Małaszewicze gibi kapılar, uzun süredir Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin Avrupa’ya girmesinin başlıca kanallarıdır. Bu kez sınır kapılarının kapatılması, doğrudan Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin Polonya kesiminin kesintiye uğramasına, seferlerin durmasına ve büyük miktarda yükün mahsur kalmasına yol açtı. Bu ani olay, Çin’in Avrupa’ya dönük uluslararası ticareti ve lojistik sektörü üzerinde ciddi etki yaratacaktır.
Haziran sonu temmuz başında yedi günlük Avrupa turunu yeni tamamlayan Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi Siyasi Bürosu üyesi ve Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin, 12-16 Eylül’de yeniden Avrupa’yı ziyaret ederek Orta ve Doğu Avrupa’daki üç ülkeye, Avusturya, Slovenya ve Polonya’ya odaklanması, tesadüf mü yoksa acil bir geçici düzenleme mi bilinmiyor. Wang Yi Varşova’ya vardığında, “İHA istilası” olayının zirveye doğru mayalanmakta olduğu ve Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin ilk kez kesildiği kritik bir andı; bu nedenle 15’inde Polonya Cumhurbaşkanı Nawrocki ve Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sikorski ile görüşmeler yaptı ve Çin-Polonya Hükümetlerarası İşbirliği Komitesi’nin dördüncü toplantısına başkanlık etti; bu, hayli dikkat çekti.
Çin resmî haberleri, sonrasında Çin-Polonya üst düzey görüşmelerinin Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin kesintisine odaklanıp odaklanmadığından söz etmedi; ancak Wang Yi’nin Polonya ziyaretinin önemli sonuçlarından biri olarak, iki taraf, hükümetler arası işbirliği dördüncü genel kurul toplantısının “Ortak Belgesi”ni yayımladı. Bunun yedinci maddesi şunu vurguladı: “Taraflar, verimli ve ekonomik olarak rekabetçi bir Avrasya ulaştırma koridoru geliştirmenin önemi ve bu süreçte Polonya’nın oynadığı kilit rol hakkında görüş alışverişinde bulundu. Taraflar, demiryolu, denizcilik ve hava kargo alanlarında karşılıklı yarar sağlayan hizmetler sunmanın ve mevcut ile potansiyel ulaştırma hatları ve lojistik zincirlerini güçlendirmenin faydalarını kabul ediyor ve Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi koridorunun güvenli ve sorunsuz biçimde işlemesini birlikte güvence altına almaya isteklidir.”
“İHA istilası” olayı, AB ve NATO ile Rusya arasındaki askerî gerilimi ve dolaylı karşıtlığı birdenbire tırmandırdı ve Polonya’yı da büyük oyuncu konumuna yükseltti; Orta ve Doğu Avrupa’daki güvenlik durumu bir anda gerildi. Ancak Polonya, fırsattan yararlanarak Polonya-Belarus sınırını kesmesiyle Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin Polonya kesiminin tamamen kesintiye uğramasına yol açtı; bu, yalnızca Çin’i sebepsiz yere hedef durumuna düşürmekle kalmadı, Çin-Avrupa ekonomik ve ticari işbirliğine de iki yönlü zarar verdi.
En acil iş, Çin’in bir an önce arabuluculuğu güçlendirmesi, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Rusya arasındaki jeopolitik ilişkileri yumuşatması ve Polonya’nın Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’ndeki tıkanıklığı bir an önce gidererek yeniden açmasını sağlamasıdır. Uzun vadede, Rusya-Ukrayna çatışmasının uzun süre sürmesinin tetiklediği jeopolitik riskler ve Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa’nın sürekli artırdığı “uzun kol yargı yetkisi” ve “ikincil yaptırımlar,” dışarıdaki bir aktör olan Çin’in çıkarlarına giderek daha fazla zarar vermektedir. Bu nedenle, Çin’in de görüşmeleri teşvik edip barışa ikna etme çabalarını artırması ve bu Avrupa içi savaş ile karşıtlığın mümkün olduğunca çabuk diyalog ve yumuşamaya yönelmesini sağlaması gereklidir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.
Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.
Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.
Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.
Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….
Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.
Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?
Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.
Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.
Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?
İçerideki işbirlikçi kim?
Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!
Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.
Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.
Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.
Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!
Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”
Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!
68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.
Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!
Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.
Heidegger’in müritleri
Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.
Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.
Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.
Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.
Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.
Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.
Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.
Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.
Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.
Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!
Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.
Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.
Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”
Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.
Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.
Görüş
Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi
Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.
Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.
Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.
Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.
Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Demokratik dayanıklılığın sınavı
Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.
Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.
Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.
Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık
Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.
Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.
Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.
Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.
Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.
Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.
Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.
(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları
Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”
Bu durumda ne olacak?
Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.
İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.
Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.
Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.
Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.
Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.
Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.
Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).
Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1]
Beşinci senaryo
Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.
Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.
Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.
Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.
Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.
Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.
İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.
“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”
Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.
Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.
Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.
Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.
Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.
Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.
Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:
“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”
Onurlu bir halkın geleceği
İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.
Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.
[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4







