Dünya Basını
Prabhat Patnaik Nijer krizini yazdı: Duraksayan dekolonizasyon

Çevirmenin notu: Darbeden sonra komşu ülkelerin müdahale tehdidine rağmen Nijerliler, Fransız sömürgesine karşı protestolarını sürdürüyor. Protestolar ilk kurbanlarını verdi. Geçen hafta çarşamba günü darbe yönetimi, Fransız birliğini garnizonlarına saldırmak ve beş askeri öldürmekle suçladı. Paris inkâr ediyor.
Bu protestolar Nijer söz konusu olduğunda tehlikeli hadiseler. Kasım 2021’de, ülkenin Tere kasabası civarında sivillere ateş açılmasıyla sona eren gösteride iki kişi öldü ve yirmi kişi de yaralandı. Daha sonra olay hasır altı edildi.
Darbenin hemen ardından Nijer’e işgal tehdidinde bulunan ECOWAS’ın üyelerinden Fildişi Sahili’nin devlet başkanı Alassane Ouattara, yaptığı açıklamada “Bazı ülkelerin silahlı kuvvetlerinin bir kısmı Fildişi Sahili’ne gönderilecek. Fildişi Sahili daha sonra bir tabur konuşlandıracak. Genelkurmay Başkanına birlikleri hazırlamaya başlaması talimatını verdim bile,” dedi. Müdahale hazırlığının, devrilmesi aynı Fransızlar tarafından aktif olarak desteklenen Laurent Gbagbo’dan sonra iktidara gelen devlet başkanı tarafından duyurulması dikkat çekici. Benin, Senegal ve Nijerya işgale katılmaya hazır görünüyor. Sonuncusu olmasaydı, kuvvetler Nijer, Mali ve Burkina Faso koalisyonu ile neredeyse eşit olacaktı.
Ancak ECOWAS’ın başkanlığını yürüten Nijerya’da geçen hafta sadece diplomasi konuşuldu. Parlamento bile asker konuşlandırılmasına izin vermedi: “ECOWAS’ın eylemi çifte standarttır, zira hem taarruza hazırlandığınızı söyleyip hem de müzakere edemezsiniz. Müdahale hakikaten gerçekleşir ve başarılı olursa, bunun arkasındaki güçlere daha büyük bir şey için fırlatma rampası verecektir. Daha yumuşak, esnek ve Fransa da dahil olmak üzere Batı’nın çıkarlarına boyun eğen bir Bazoum 2.0’a sahip olacaklar.”
Cezayir de bir şeyler biliyor gibi görünüyor. Ülke önceki hafta hava sahasını Fransız askeri uçaklarına kapattı: “Nijerya ordusu harekattan sorumlu olsa bile, imkanları bir avantajı garanti etmek için yeterli değil. Hava ve lojistik kapasiteleri ve istihbaratları eksik olacaktır. Henüz özel bir talepte bulunulmadı. Fakat Paris böyle bir desteği göz ardı etmiş gibi görünmüyor.”
Togo Devlet Başkanı Silvanus Olympio’nun suikasta kurban gittiği 1963 yılından Muammer Kaddafi’nin 2011’deki ölümüne kadar geçen sürede Afrika ülkelerinin yarısında devlet başkanları ya zor yolla devrildi ya da suikasta uğradı. Belli ki bu kanlı gelenek Fransız Senatosunu düşündürmüş ve Senato bu hafta Macron’a bir mektup yazdılar: “Bugün Nijer, dün Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Burkina Faso; tamamı Fransa’yı, Fransız askerlerini ve Fransız şirketlerini reddediyor. Bu hareket, Fildişi Sahili ve Senegal gibi bize yakın görünen ülkelerde bile gösterilerin ve Fransız karşıtı eylemlerin gerçekleştiği Sahra altı Afrika’da büyüyor. Kuzey Afrika’da da hayal kırıklığı var.”
Fransızların sorumlu tutulduğu garnizon saldırısında, Timbuktu kentini Nijer’in müttefiki Mali’den alma yemini veren El Kaide bağlantılı Nusret el-İslam vel-Müslimin’in saha komutanları kaçtı. Eski radikal Tuareg kabilesi lideri Rissa Ag Bula ise Nijer Devlet Başkanı Bazoum’u yeniden iktidara getirmek için bir direniş konseyi kurulduğunu söyledi.
Nijerli darbecilerin Bazoum’u öldürmekle tehdit ederek açık sözlülük sergilemesi de Amerikalı diplomatların müdahaleyi teşvik etmesinde kolaylaştırıcı oldu. Tehdit, Ukrayna projesinin mimarlarından olan ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland’ın iki yıl içinde Niamey’e yaptığı üçüncü ziyarete Nuland şunları söyledi: “Yetkili kişilere oraya gitme arzumuz olmadığını, ancak bizi gitmeye zorlayabileceklerini çok açık bir şekilde ifade ettim. Onlardan dikkatli olmalarını ve anayasal düzene geri dönmelerini talep ettik.”
Hemen ardından Pentagon, darbecilerden bazılarının ABD’de askeri eğitim aldığını açıkladı. Örneğin General Salifu Modi, ABD Hava Kuvvetlerindeki mevkidaşı James Krisel’i yakından tanıyor. Nuland’ın muhatabı Musa Barmu da önce Georgia’daki Fort Benning’de, üç yıl sonra da Washington’daki Ulusal Savunma Üniversitesi’nde eğitim gördü.
Washington, geçen yıl Niamey’e USAID aracılığıyla “iyi yönetişim”, gıda güvenliği ve sağlık hizmetleri projeleri için 400 milyon dolar vaat etmişti. Elbette Washington’un bu ülkede ekonomik nedenlerle itaatkâr bir yönetime ihtiyacı yok, bu yüzden Niamey’den çok fazla şey gelmiyor. AB’ye daha fazla sıvılaştırılmış gaz satmak ve Nijer’den geçmesi beklenen Trans-Sahra boru hattı aracılığıyla Avrupa’yı gazdan mahrum bırakmak çok daha kârlı.
Siyasi etki de önemli. ABD’nin eski Sahel Özel Temsilcisi Peter Pham, Batı’nın bölgede o kadar da birlik içinde olmadığını yazıyor: “Avrupalı müttefikler ABD ile ortak değerleri ve çıkarları paylaşsalar da her konuda aynı fikirde değiller. Bunu unutmamalıyız ve Ukrayna’daki savaş devam ettiği sürece açık bir çatlak istemiyoruz.”
ECOWAS’ın ablukası nedeniyle gıda taşıyan kamyonlar Nijer’e ulaşamıyor. Enerji eksikliği o kadar ileri gidiyor ki başkentteki sokak lambaları geceleri kapatılıyor. Ülkeye 130 megawatt elektrik ve tarım için kilometrelerce sulanan arazi kazandırabilecek Kandaji 2 hidroelektrik santrali gibi kilit projeler askıya alındı. Bir de AB’nin Nijerya karşıtı yaptırımlar geliştirme hamlesi var. AB’nin Sahel Özel Temsilcisi durumdan epey hoşnut: “Yaptırımlar etkisini göstermeye başladı: ilaç ve gıda sıkıntısı var ve elektrik eskisinden daha sık kesiliyor. Eğer cuntanın zayıflamasını istiyorsak yaptırım baskısını sürdürmeliyiz.”
Nijer’i hedef alan ablukanın ardında yatan kâr hırsı hemen herkes tarafından görülüyor. Pazartesi günü Nijer’de 35 bin kişi Fransız karşıtı darbeyi desteklemek için toplandı. Economist tarafından yaptırılan bir ankete göre, uranyum ve altın zenginliği on yıllardır parmaklarının arasından Avrupa’ya akan ülkede yaşayanların neredeyse yüzde 80’i darbe planını onaylıyor.
Bağımsız Nijer’in ilk Cumhurbaşkanı Amani Diori, bu yüzdelerin oranını değiştirmeye çalışmış ve tabii ki bu da onun düşüşüyle sonuçlanmıştı. İşgal tehdidi baki. NATO’nun Avrupa’daki eski komutanı James Stavridis’in de belirttiği üzere, büyük bir Afrika savaşı için yüksek bir potansiyel söz konusu.
Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Duraksayan dekolonizasyon
Prabhat Patnaik
Peoples Democracy
20 Ağustos 2023
Tabii kaynaklarının kontrolünü metropol sermayesinden almak ve korumacı duvarlar ardında sanayi kurmak için dirijist [devlet güdümlü ekonomi] rejimler kuran eski sömürge dünyasının büyük bir kısmı, neo liberal ekonomik düzen aracılığıyla emperyalist hegemonyaya yeniden asimile edilmeye çalışıldı; ancak bu dünyanın bir kısmında dekolonizasyonun kendisi hiçbir zaman tamamlanamadı. Batı Afrika’daki eski Fransız sömürgeleri bu kesime ait. Yerli personel Fransız yöneticilerin yerini almış olsa da Fransız hegemonyasından ve dolayısıyla metropol hegemonyasından geçici olarak bile kurtulamadılar.
Fransız birlikleri bu ülkelerin her birinde konuşlu bulunmaya devam etti ve para birimleri olan CFA frangının (1945’te tedavüle sokudu) eski Fransız frangıyla (ve daha sonra avro ile) sabit bir döviz kuruna sahip olduğu Fransa ile bir para birimi birliğine bağlıydılar, üstelik bu döviz kuru her zaman biraz fazla değerli tutuldu. Herhangi bir para birliğinde, aşırı değerli para birimine sahip olan kesim daha az rekabetçi hale gelir ve Almanya’nın “yeniden birleşmesinden” sonra Doğu Almanya’da olduğu gibi sanayisizleşme ve işsizliğe maruz kalır. Frankofon Afrika örneğinde, Fransa ile aşırı değerli döviz kuru üzerinden para birliği, bu ülkeleri kalıcı bir sanayi yokluğuna mahkûm etti: Fransa’dan ithal etmek her zaman daha ucuz olduğu için (ki bu da Fransa’ya daimî tutsak bir pazar sağlıyordu) hiçbir sanayi malı hiçbir ülkede yerli olarak üretilemedi. Öte yandan, bu ülkelerden ihraç edilen ana mallar uluslararası piyasada belirli sabit dolar (ve dolayısıyla frank) fiyatlarından satılmak zorundaydı ve aşırı değerli para birimi, bu ülkelerin birincil mal piyasalarında uluslararası düzeyde rekabet edebilmeleri için yerel ücretlerin uygun şekilde aşağıya doğru ayarlanması gerektiği anlamına geliyordu. Dolayısıyla net sonuç, yerli nüfusun ücret oranları açısından kazançlı değil, istihdam açısından kayıplı olmasıydı (bunun da ücret oranları üzerinde ikinci dereceden etkileri oldu). Kısacası bu ülkeler kalıcı bir az gelişmişlik ve yoksulluk durumuna mahkûm oldular.
Fakat hepsi bu kadar da değildi. Sömürge Hindistan’da olduğu gibi döviz rezervlerinin büyük bir kısmı (en az yüzde 50’si) Fransa’da tutuldu ve bu da Paris’in elindeki döviz kaynaklarını artırdı. Fransız para birimiyle sabit döviz kurunu korumak için, para politikalarının Fransa’nınkiyle uyumlu olması ve bunun için de Fransız para otoriteleri tarafından kontrol edilmesi gerektiği düşünülüyordu; bu da iktisadi kalkınmayı başlatmak için gereken olası bir aracı cephaneliklerinden çıkarıyordu.
Bu tuhaf durum, siyasi olarak demokratik bir cephe arkasında hileli seçimlerden darbelere ve hatta suikastlara kadar çeşitli tedbirlerle sürdürüldü. En çarpıcı vaka, 1983 yılında Burkina Faso’da iktidara gelen ve Fransız birliklerinin ülkesinden çıkmasını isteyen Burkinalı subay, Marksist devrimci ve pan-Afrikanist Thomas Sankara’nın durumuydu. Şu anda Afrika’da ikonik bir figür olan Sankara, emperyalizm adına çalıştığı iddia edilen ve daha sonra ülkenin devlet başkanı olarak yerine geçen kendi ortaklarından biri tarafından öldürüldü. Batı Afrika’nın Batı taraftarı liderlerinin egemen olduğu, statükoyu koruma ve dolayısıyla emperyalizmin davasını ilerletme sorumluluğunu üstlenen ECOWAS (Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu) adlı bir teşkilat kuruldu.
Ancak son zamanlarda Frankofon Afrika’nın pek çok ülkesinde emperyalizm karşıtı popüler bir yükseliş söz konusu. Gine, Mali, Çad ve Burkina Faso’da son birkaç yıl içinde Fransız askerlerinin ülkelerinden çıkmasını isteyen yeni anti-emperyalist hükümetler iktidara geldi; hatta Mali’de Fransız askerlerini ülkeden defetmeyi başardılar.
Nijer bu gruba katılan en son ülke. Bu gruptaki ülkelerin hükümetleri darbe yoluyla iktidara geldi ve Nijer örneğinde darbe, seçilmiş bir hükümete karşı yapıldı. Bu durum, emperyalist ülkelerin yeni kurulan bu tür hükümetleri “anti-demokratik” olarak nitelendirmesine olanak tanıdı; fakat emperyalist ülkeler, sağcı ve emperyalizm yanlısı rejimler kuran darbelere karşı benzer bir tutum sergilemiyor.
Bu emperyalist ikiyüzlülüğün ironisi yakın zamanda oldukça barizdi. Nijer’deki yeni hükümet, ülkede konuşlu Fransız askerlerinin sayısının artırılmasını talep edecek kadar Batı ve ABD taraftarı olan seçilmiş Cumhurbaşkanı Bazoum hükümetine karşı silahlı kuvvetlerin elit bir kesimi olan Cumhurbaşkanlığı Muhafızlarının darbesiyle iktidara geldi. ABD’nin neo-con Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland, yeni Nijer hükümetini demokrasiye saygı göstermeye ve Bazoum’u yeniden iktidara getirmeye “ikna etmek” için ABD’de askeri eğitim almış olan darbe liderlerinden biriyle görüşmeye gitti. Oysa aynı Victoria Nuland, 2014 yılında Ukrayna’da, ülkenin seçilmiş Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’i iktidardan uzaklaştıran darbenin tertip edilmesinden doğrudan sorumluydu ve bu hadise, ülkedeki mevcut trajik savaşa yol açan olaylar zincirini başlatmıştı. Başka bir deyişle emperyalist kaygı gerçekte demokrasi için değil, emperyalist hegemonyanın sürdürülmesi için.
Frankofon ülkelerdeki seçilmiş hükümetleri savunan argüman istisnai görünebilir; fakat gerçek şu ki, emperyalizm yanlısı pek çok Batı Afrikalı politikacı, Fransız hükümeti ve Fransız ticari çıkarları ile işbirliği yaparak devasa bir kişisel servet biriktiriyor ve bu sonuncusu da ülkelerinin değerli tabii kaynaklarını sömürmesine izin veriyordu (örneğin Nijer, Fransa’nın elektrik üretmek için ihtiyaç duyduğu zengin uranyum yataklarına sahip); bu büyük haksız servetle oy satın alıyor ve ayrıca hile yaparak seçimleri kazanmayı başarıyorlar. Kısacası “seçilmiş” hükümetler halk desteğine sahip yapılar değil; kendilerini iktidarda tutmak için seçimleri manipüle eden yozlaşmış politikacılar tarafından oluşturuluyorlar.
Öte yandan, bu ülkelerin pek çoğunda ordunun bazı kesimleri devrimci ve yurtsever fikirlerin gerçek merkezini oluşturuyor. Nijer’deki darbenin, Batılı kamuoyu araştırmalarına göre bile ezici çoğunluğu Fransa’nın ülkelerinden çıkmasını isteyen yerli halk tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanması şaşırtıcı değil.
Seçim süreciyle ilgili yolsuzluk en açık şekilde, seçilmiş Devlet Başkanı Bola Tinubu’nun ABD’de olduğu sırada arkadaş olduğu bir grup uyuşturucu kaçakçısı adına kara para aklama işlemleri yaparak büyük bir servet biriktirdiği iddia edilen çağdaş Nijerya örneğinde görülüyor (MROnline, 12 Ağustos). Nijerya’ya döndüğünde kendisini ülkenin en zengin siyasetçileri arasında buldu ve iddialara göre oy satın alarak kendisini ülkenin devlet başkanı seçtirdi. Nijerya’daki ABD büyükelçiliği ile her zaman yakın temas halinde oldu ve Nijer darbesinden sonra tek taraflı yaptırım uygulayarak Nijerya’dan bu ülkeye elektrik akışını kesmeye karar verdi. Ayrıca ECOWAS’ın mevcut başkanı olarak bu örgütü Nijer’in mevcut anti-emperyalist rejimiyle karşı karşıya getirmeye çalıştı. Devlet Başkanı sıfatıyla, Nijer’in seçilmiş eski cumhurbaşkanı görevine iade edilmediği takdirde ECOWAS’ın Nijer’e askeri müdahalede bulunacağını açıkladı.
Onun açısından ne yazık ki ve Frankofon Afrika’daki anti-emperyalist güçler açısından neyse ki, kendi ülkesinin senatosu Nijer’e askeri müdahaleyi onaylamadı. Gine, Burkina Faso ve Mali, Nijer’e karşı herhangi bir askeri müdahale olması halinde kendilerinin de Nijer’in yeni hükümetini savunmak için askeri müdahalede bulunacaklarını beyan ettiler.
Ancak tüm bunlara rağmen ECOWAS askeri müdahale planlarından vazgeçmiş değil ve Nijer’in sınırlarına asker yığıldığına dair haberler geliyor. Dolayısıyla Frankofon Afrika savaşın eşiğinde ama eğer bir savaş olacaksa, bu emperyalizm tarafından, daha başta durdurulmuş olan dekolonizasyon sürecini ilerletmek isteyen ülkelere karşı yürütülen bir vekalet savaşı olacaktır. Emperyalist ülkelerin Nijer’e karşı askeri müdahaleyi kısa bir süre düşündükten sonra bu fikirden vazgeçmeleri ve ECOWAS’ın kendi vekilleri olarak askeri müdahale planlarına devam etmesine izin vermeleri önemli.
Frankofon Afrika’daki yeni rejimlerin emperyalizme karşı mücadelelerinde kendilerine yardımcı olması için Rusya’ya başvurmaları ve Sovyetler Birliği’nin üçüncü dünyanın anti-emperyalist mücadelesinde oynadığı role sık sık atıfta bulunmaları da önemli. Sovyetler Birliği ne yazık ki artık yok ve Rusya onun ideolojik halefi olmaktan çok uzak; fakat emperyalizme karşı kendisini farklı bir eylem alanında savunduğu için bunun hala inandırıcılığı var.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4












