Amerika
Silikon Vadisi eskatolojisi – 4: Tanrınız da sizin için sevinecek

“O geceki grup seks eğlenceliydi ama gürültülü bir kumsal partisinin ortasında uyumaya çalışmak gibiydi. Hepimizin uyuyabileceği kadar büyük olan tek yer yemek salonuydu; baş başa kalacaklar için sağa sola birkaç şilte serdiler ve Yıldızgeçidi’nin kudurmuş on sekiz adamını, ordu geleneğine (ve yasasına) uygun olarak uysal olan ve eş ayrımı yapmayan, sert zeminde uyumaktan başka hiçbir şey istemeyen kadınlarımızın üzerine saldılar.”
Joe Haldeman – Sonsuz Savaş
“On yedi ile otuz beş yaş arasındaki herkesin (Nim’in deyişiyle) ‘çocuk bakımına bağlanabilir’ durumda olması, aslında burada hiç kimsenin, kadınların başka yerlerde olabileceği gibi çocuk bakımına –psikolojik ve fiziksel olarak– sıkı sıkıya bağlanmadığı anlamına geliyor. Zahmet ve ayrıcalık oldukça eşit paylaşılıyor; herkes aynı riske veya seçim hakkına sahip. Bu yüzden de burada hiç kimse başka yerlerdeki özgür erkekler kadar özgür değil.”
Ursula K. Le Guin – Karanlığın Sol Eli
Kıyameti dört gözle bekleyen teknoloji sermayesinin son güzergahını incelerken, tekrar başa, kahramanımız Peter Thiel’e dönüyoruz.
Thiel, 2009 yılında liberteryenlerin forumu olarak görebileceğimiz Cato Institute’ta yayınlanan ve demokrasi ile özgürlüğün “artık” uyumlu olmadığını yazdığı “The Education of a Libertarian” (“Bir Liberteryenin Eğitimi”) başlıklı makalesinde, seçimler ve oy hakkı konusunda da fikirlerini paylaşmadan önce “otantik” (Heidegger kokan bir sözcük tercihi!) insan özgürlüğünü en yüksekte tuttuğu ilke olarak öne sürüyor ve “gaspçı vergilere, totaliter kolektiflere ve her bireyin ölümünün kaçınılmaz olduğu yönündeki ideolojiye” karşı olduğunu ilan ediyordu.
Thiel’e göre liberteryen olmanın anlamı da buydu. Stanford’da geçen yıllarını pek de hayırla anmayan ve üniversitenin müesses nizamını değiştirmek için yaptığı girişimlerde(1) pek de başarı kaydedemediğini kabul eden milyarderimiz, iş hayatına atıldığında da kendi gibi insanların kabuklarına çekilerek, amiyane tabirle, “aza tamah ettiklerini” düşünüyor:
“Kişinin IQ’su ne kadar yüksekse, serbest piyasa politikası konusunda o kadar karamsar oluyordu – kapitalizm tek kelimeyle halk arasında pek popüler değildi. En zeki muhafazakârlar arasında bu karamsarlık genellikle gösterişli biçimde içki içme şeklinde ortaya çıkıyordu; buna karşılık, en zeki liberteryenler pozitif hukuk konusunda daha az takıntılıydılar ve sadece alkole değil, onun ötesine de kaçıyorlardı.”
Pozitif hukukun ötesine kaçış, 2008-9 krizi ile hızlanmış görünüyor. Zaten Thiel’in bu makaleyi yazdığı tarih de ağır buhran ve kapitalizmin, en önemlisi de onun lideri ABD’nin bu buhrana verdiği tepkiye yönelik karşı-tepkiyi özetliyor. Thiel, kendi gibi serbest piyasa yanlılarının çığlıklarının daha fazla devlet ve daha fazla borç kasırgasının gürültüsünde boğulduğunu yazıyor. 2009 yılında liberteryen olanlar için, müesses nizamı “eğitmenin,” onu reforme etmenin boşuna bir çaba olduğu bilgisi de malum olmuştur.
Finansal kriz bardağı taşıran son damla olsa da, bu pesimizmin 100 kusür yıllık tarihi var. Thiel, Amerikan tarihinde devlet daha da büyümeden ortadan kalkan son finansal krizin 1920-21’de yaşandığını düşünüyor; bu Schumpeterci bir yaratıcı yıkım anıydı ve her şey böyle devam etseydi iktisadi bir boom yaşanabilirdi. Ama olmadı. Peki neden? Thiel yazıyor:
“1920’ler, Amerikan tarihinde siyaset konusunda gerçekten iyimser olunabilecek son on yıldı. 1920’den bu yana, sosyal yardım alanların sayısındaki büyük artış ve kadınlara oy hakkı verilmesi –bilindiği gibi liberteryenler için iki zorlu zümre– “kapitalist demokrasi” kavramını bir oksimoron haline getirdi.”
Thiel daha sonra bir yazı daha yazarak bu satırları açıklamak zorunda kaldı ve zaten bir tepki provoke etmek isteyip bunu başardığını söyledikten sonra, aslında “cinsiyet eşitsizliği” [gender gap] gibi oy verme eğilimlerine ilişkin epey harcıalem bir “istatistiksel gözlemin” en çok tepkiyi aldığını, biraz şaşırmış gibi yaparak, belirtiyordu. Kadınların oy hakkının elinden alınmasını veya bunun bizi rahatsız eden siyasi sorunları çözeceğini öne sürmek elbette saçma olurdu. O, hiçbir sınıfın oy hakkından mahrum bırakılmaması gerektiğini düşünüyordu; ama oy kullanmanın durumu iyileştireceğine dair de çok az umudu vardı.
Thiel’in kadınların oy hakkı konusundaki görüşlerinin samimi olduğuna şüphe yok. Üstelik onunla beraber karamsar biçimde dile getirdiği “sosyal yardım alanların sayısının artması” meselesi ile de bir hayli uyumlu: Nietzscheci aristokratik isyan ve onun yüz kusür yıl sonra Silikon Vadisi liberteryenizminde vücut bulmuş hali, yoksulluk ile sömürge halklarını, sömürge halkları ile kadınlığı/feminenliği aynı özün farklı görünümleri olarak görür: Irksal/biyolojik ve coğrafi hiyerarşiler, aynı zamanda cinsiyete ilişkin hiyerarşilerdir. Kalabalıklar, ayaktakımı ve benzeri isimlerle anılan yoksullar “çocuk gibidirler”, akıl ile değil duygu ile hareket ederler, histeriye yatkındırlar. Kıyameti beklerken IQ, yapay genel zeka, nörokastlar, korunaklı konutlar, kolonize edilmiş uzay, okyanusun ortasında inşa edilmiş şehirler nasıl zenginler için sığınaksa, din-ulus-aile üçlüsü de aynı şekilde bir güvenli kaçış bölgesidir.
Demir Leydi’nin izinden ‘Doğulu’ değerler: Singapur rüyası
İyi ama neden ve nasıl? Neoliberal kırk yılda din, ulus ve ailenin modasının geçtiği çokça söylendi. Silikon Vadisi elitleri, liberteryenler ve Yeni Sağ da böyle düşünüyor ve şu “kahrolası” refah devletinin bizi sürüklediği kıyametten kurtulmak için bunlara geri dönüşü savunuyor.
Örneğin ünlü Amerikalı sosyolog ve yeni-muhafazakâr Daniel Bell, aile ilişkilerinin münasip düzenini bozduğu ve Protestan ahlakının öngördüğü sınırların ötesinde tüketimi genişlettiği için refah devletini eleştiriyordu. Enflasyonun, ahlaki değerlerin dejenere olmasıyla yakından bağlantılı olduğuna inanıyordu. 1970’lerin büyük enflasyonu aile yapısının çöküşü ile ilişkilendiriliyor ve dikkatler, federal sosyal harcamaların çok küçük bir bölümünü tüketen kamu yardım programı Bakmakla Yükümlü Çocukları Olan Ailelere Yardım (AFDC) programına çekiliyordu.(2)
Melinda Cooper, neoliberalizm ile yeni-muhafazakârlığın 1970’lerde kurduğu “ahlaki” ortaklığın aile kısmına odaklanan kitabı Family Values: Between Neoliberalism and the New Social Conservatism’de [Aile Değerleri: Neoliberalizm ile Yeni Toplumsal Muhafazakârlık Arasında], 1970’lere kadar Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasında toplumsal refah programları konusunda genel bir konsensüs olduğuna, fakat 1970’lerle birlikte refah devletine yönelik “aile yapısının altını oyarak” enflasyon sorununda pay sahibi olduğu eleştirisinin başladığını yazıyor:
“Artık, Yeni Düzen [New Deal] ve Büyük Toplum’un [Great Society] yeniden bölüşüm yanlısı refah programlarının radikal bir şekilde kısıtlanması gerektiği konusunda mutabık kalınmıştı; hatta sosyal refahın alternatifi olarak özel aile kurumumun güçlendirilmesi de gündeme gelmişti. Refah [devleti] reformcuları, Yeni Düzen refah devletine alternatif olarak, çok daha eski bir kamu yardımı geleneğine, yani yoksullar yasası geleneğine ve buna eşlik eden aile ve kişisel sorumluluk kavramlarına geri dönmeyi düşünmeye başladılar. Bu değişimde, neoliberalizm ve yeni-muhafazakârlığın olgun siyasi felsefeler olarak eşzamanlı yükselişini görebiliriz. Neoliberalizm ve yeni-muhafazakârlık birçok konuda taban tabana zıt olabilir, fakat aile değerleri konusunda şaşırtıcı bir yakınlık sergilerler.”(3)
Atlantik’in beri tarafındaki uyanış, Britanya’daki Avroseptik ve neoliberal muhafazakârlığın sembolü Margaret Thatcher ile başlıyor. Refah devleti eliyle çürütülen Avrupa’nın zincire vurduğu Britanya’yı özgürleştirmek istiyor. Gözünü yine eski bir Britanya sömürgesine, Singapur’a çeviriyor.
Brexit döneminde de Muhafazakârlar arasında yaygın bir tema olan, Londra’yı “Thames kenarındaki Singapur” haline getirme hevesi 1980’lerde ortaya çıkıyor. Modern Singapur’un babası Lee Kuan Yew “Asya değerleri” diye bir şey ortaya atıyor, Çin Devriminin tukaka ilan ettiği Konfüçyüsçülüği yeniden moda ediyor. Thatcher bu değerleri hevesle benimsiyor. Bu şehir-devletinde Victoria döneminin kendi kendine yeten, emektar, muhafazakâr liberalizmini görüyor. Singapur’un çoğunluğunu oluşturan etnik Çinlilere gıptayla bakıyor, onları “doğal kapitalist” ve “doğuştan tüccar” sayıyor, aynı zamanda Anglo-Sakson dünyanın değerlerini de heybelerine attıkları için övüyor. Hatta bir dönem Singapurlu dostlarına soruyor, siz bu işi nasıl becerdiniz, diye; aldığı cevap onun için şaşkınlık vericidir: “Ama biz her şeyi sizden öğrendik, hür teşebbüsün tüm derslerini… Sadece siz onları unuttunuz, biz ise kabul ettik!”
Quinn Slobodian, daha önce de atıf yaptığım Crack-Up Capitalism kitabında Singapurluların genç yaştan itibaren “Dünyanın sana bir yaşam borcu yok” anlayışıyla yetiştiğini, her Singapurlu için bankada zorunlu bir tasarruf hesabı açıldığını ve sakinlerin zorunlu sağlık hizmeti gibi “refah devleti” çarçuru yerine sağlık, emeklilik ve emlak satın alımları için bu hesaplarındaki parayı kullandıklarını aktarıyor.
Konumuz açısından kritik unsur burada ortaya çıkıyor. Mülk sahiplerinin hizmetine koşulan yeni-Konfüçyüsçülük, muhafazakâr aile değerlerinin altını çiziyor. Evlatların ana-babalarıyla kurduğu varsayılan sevgi ilişkisi, devletin toplumsal görevlerinden feragat etmesini meşrulaştıran bir işlev görüyor.
Üstelik bir başka akademisyen, Konfüçyüsçülüğün yeniden doğuşunda Atlantik ötesinde üretilen metinlerin rolüne isabetle işaret ediyor. Aynı makalede, Koreli bir akademisyenin, Konfüçyüsçülük hakkındaki akademik fikirlerin “bir gecede değişmesinin” herhangi bir modern din veya toplumun evriminde “benzersiz” olduğunu söylediği aktarılıyor. Arif Dirlik, 1980’li yıllardan itibaren Konfüçyüsçülük üzerine yapılan “örgütlü akademik faaliyetin” boyutları konusunda şüpheye yer bırakmayacak bilgiler veriyor; Konfüçyüsçülük ve alternatif modernleşmeler üzerine tartışmalar, entelektüel bir sektör haline geliyor.(4)
Batıda kaybolan püriten ahlak, Doğuda ortaya çıkıyor. İktisadi büyümenin, dinamik bir yapıya kavuşmanın yolu geleneksel değerlere sarılmaktan geçiyor. Hiyerarşi, aile savunusu, ulusun bireye üstünlüğü vaaz ediliyor. Tabii buna düşük vergi, seçmenlerden-sendikalardan-demokrasiden uzaklık, kamu borcunun azaltılması eşlik ediyor. Singapur’un ebedi şefi Lee, yolu gösteriyor:
“Seksenli yıllarda Lee, birkaç kez ‘Japonların örneğini takip etmedikleri ve iyi eğitimli kadınları evde tutmadıkları için pişmanlık duyduğunu’ ifade etmiş, bir keresinde de ‘uzun vadede en önemli sorunların öjeni ve güçlü bir toplum inşa etmek için çocuklara iyi eğitim sağlamak olduğunu’ eklemiştir.”(5)
“Doğunun ezeli ve ebedi dinamizmi” miti, bir tür tersine Oryantalizm olarak mülk sahiplerinin hizmetine koşulurken, işçilerin, ulusların ve kadınların mücadelesi de sözde bir Asya’nın uyumlu toplumları anlatısı adına “Batının yozluğu” olarak resimden çıkarılıyor.
Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…
Teknoloji kankaları ve maskülen iş modeli
2000’li yıllarda finansal piyasaların ve bu piyasaların krize yatkın taraflarının genel olarak hormonlarla, özel olarak da testosteronla ilgili olup olmadığına ilişkin “bilimsel” yayınlarda patlama yaşanmıştı. Finans sektöründeki kadınlar riskten kaçınan bir doğaya sahipken, erkekler daha ataktı. Kadın yatırımcıların oranındaki artış, piyasaların dalgalanmasını kesin olarak azaltır diye bir kural yoktu; ama kadınların varlığı, piyasa çöküşlerinin meydana gelme sıklığını azaltırdı. İma açıktı: 2008-9 krizinin arkasında hormonlarımız vardı.
Stanford’dan türeyen ve Amerikan devleti ile, özellikle de Pentagon ile sıkı bağları öteden beri bilinen Silikon Vadisi’nde bir iş modeli olarak maskülenlik 1960’lardan beri kullanılıyor. Oysa ilk bilgisayarları İkinci Dünya Savaşı esnasında geliştirmeye başlayan ABD ordusunda, “programlama” yani yazılım görevi çoğunlukla kadınlar tarafından icra ediliyordu. Emily Chung, teknoloji milyarderlerinin erkek dünyasını anlattığı Brotopia kitabında ilginç bilgiler veriyor: O zamanlar, “programlamacılık”, kadınların yaptığı bir iş olarak erkek dünyasında pek muteber görülmüyormuş. Bilgisayarlar hâlâ çoğunlukla yazma işi ile bağlantılı olduğu için, kadın işi olarak bilinen sekreterlikle eş tutuluyor ve küçümseniyormuş. Daha sonra sektör geliştikçe, “profesyonellik” devreye girecek, programlama bir tür kara büyü olarak lanse edilecek ve entelektüel bir uğraş olarak erkeksileştirilecekti.
“PayPal mafyasında” cisimleşen Silikon Vadisi kültürü, çokkültürcülük ile zehirlenmiş Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık (DEI) politikalarına ve “woke” zihniyetine bayrak açacaktı. Meritokrasi, yani liyakat sahibi olma iddiasıyla hareket eden bu grup, tahmin edileceği üzere, kendileri için kıyametvari sayılan refah devleti dünyasında, kendileri gibi olanlardan oluşan insanların kastlaşması için çabalayacaktı. Chung yazıyor:
“PayPal Mafyası üyeleri, ideolojik olarak farklı görüşlere sahip kişileri erken aşamada işe almanın açıkça şirketi yavaşlatacağına inanıyordu ve bazıları hâlâ böyle düşünüyor. Oysa onların tek istediği daha hızlı ilerlemekti. [PayPal mafyasından Keith] Rabois bana, ‘İnsanın bir startup’ta başlangıçta temel ilkeler hakkında tartışmalar yapabileceğini sanmıyorum. Başlangıçta, ideolojik olarak farklı olanlardan ziyade benzer olan insanlara sahip olmak daha iyidir. Uyum sağlandıktan sonra, çok çeşitli insanlara, görüşlere ve bakış açılarına sahip olabileceğinizi düşünüyorum,’ dedi.”
Maskülenliğin tehdit altında olduğuna ilişkin düşüncelerin hayli yaygın olduğunu söylemek gerek. Örneğin Thiel’in Senatoya soktuğu isimlerden Josh Hawley, 2022 yılındaki Milli Muhafazakârlık Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “erkeksi erdemlere saldırı”ya işaret ediyor; aynı konferansta, “pozitif erkeklik” inancına sahip erkeklerden oluşan bir kardeşlik grubu kurmaya çalışan ve bu gruba Liminal Order adını veren sağcı YouTuber Jack Murphy de katılıyordu. Daha önce uzun bir portresine yer verdiğimiz, Thiel’in fonladığı gerici Curtis Yarvin’i saymıyorum bile.
Ama esas, aynı Vanity Fair makalesinde, yine Thiel’in boynundan tutup siyaset dünyasına fırlattığı, taze Başkan Yardımcısı JD Vance’e uzatılan mikrofon önemli:
“Yaptığı şey işe yararsa, ‘bu, oğlumun erkekliğinin –ailesini ve toplumunu desteklemesi, toplumuna olan sevgisi– kahrolası McKinsey için işe yarayıp yaramamasından daha önemli olduğu bir dünyada büyüyeceği anlamına gelecek’ dedi.”
Bir önceki yazıda, Chaos Monkeys kitabı ile Silikon Vadisi anılarını yazan Antonio García Martínez’den bahsetmiştim. Martínez’in kitabının pek çok açıdan “maden” olduğu anlaşılıyor. Yazar, Bay Area’daki kadınların çoğunu “yumuşak ve zayıf, şımartılmış ve naif ve genellikle saçmalıklarla dolu” görüyor. Vadi kadınlarının kendilerini pek önemseyen bir feminizmleri vardır, ama esasında, “salgın bir hastalık veya yabancı bir istila geldiğinde, tam da bir kutu av tüfeği fişeği veya bir bidon dizel karşılığında takas edeceğiniz türden işe yaramaz bir yük haline gelirler.”
Martínez’in unutulmaz eserini inceleyen Chip Huyen, kitapta bir kadın karakter ortaya çıktığında, yazarın mutlaka onun görünüşü hakkında yorum yaptığına dikkat çekiyor: “ağızları açık bırakan”, “New York Moda Haftasına giderken yolunu kaybetmiş”, “kot pantolon giymiş poposu” gibi yaratıcı ifadeler… Ona göre “bir kadın çirkin değilse, ofisteki tek amacı bakışlara maruz kalmaktır.” Huyen dahasını da yazıyor:
“Okuyucuların onun ne kadar çok sperm üretebildiğini anlamalarını sağlamak için yazar, cinsel maceralarını vurgulamak için özen gösteriyor. Facebook’un süpürge dolabında bir kadın iş arkadaşıyla sarhoşken yaşadığı cinsel macerayı rahatsız edici ayrıntılarla anlatıyor. Kendisini gururla ‘güvenli seks kurallarını hiçe sayan’ bir erkek olarak tanımlıyor, ama fizik doktorası, korunmasız seksin hamileliğe yol açtığını anlamasına yardımcı olmuyor gibi görünüyor … Kadınların hamilelik korkusuna empati kuramıyor gibi görünüyor: ‘Bak kadın, kollarında çığlık atan bir bebek yoksa ve o bebek bana benzemiyorsa, konuşacak bir şeyimiz yok.’”
Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım
Antrakt: ‘Aileye saldırı’ ve eşit işe eşitsiz ücreti biyolojikleştirmek
Liberteryenlerin, Yeni Sağın, teknoloji sermayesinin vaftiz babalarından iktisatçı Ludwig von Mises, feminizme atfettiği “aileyi yok etme” güdüsünün, kadının toplumdaki yerini tamamen yanlış anladığını düşünüyor.
“Doğal ve toplumsal olarak koşullanmış” eşitsizlikleri kararname ile ortadan kaldırmaya çalışan “sözde-demokratik” uğraşları eleştirdikten sonra Mises, “tıpkı güçlüleri zayıflarla, yetenekli olanları yeteneksizlerle ve sağlıklı olanları hastalarla eşitlemek istediği gibi”, kadın hareketinin radikal kanadının da kadınları erkeklerle eşit hale getirmek istediğini ileri sürüyor.
“Anarko-kapitalist” Lewellyn H. Rockwell, Against the Left [Sola Karşı] kitabında Mises’in bu görüşlerini aktardıktan sonra, bir başka liberteryen peygamber, Mont Pelerin Cemiyetinin gediklisi ve Mises Enstitüsünün kurucusu Murray Rothbard’a dönüyor ve yasal önünde eşitliğin, “biyolojik farklılıkları ortadan kaldırmadığını” yazıyor. Dolayısıyla, kadınların erkekler kadar fazla kazanmamalarının veya erkekler kadar güçlü pozisyonlarda bulunmamalarının, “onların ayrımcılığın kurbanı oldukları anlamına gelmediğini” söyledikten sonra Mises’e dönüyor ve şu uzun satırları alıntılıyor:
“Ama cinsel karakter ile cinsel kader arasındaki fark, [tıpkı] insanlığın diğer eşitsizlikleri gibi ortadan kaldırılabilir bir şey değildir. Kadını içsel olarak özgür olmaktan alıkoyan şey evlilik değil, cinsel karakterinin bir erkeğe teslim olmasını gerektirmesi ve kocasına ve çocuklarına olan sevgisinin en iyi enerjilerini tüketmesidir. Kariyerinde mutluluk arayan bir kadının aşk ve evlilikten vazgeçmesini engelleyen hiçbir insan kanunu yoktur. Ama bunlardan vazgeçmeyenler, bir erkeğin yapabileceği gibi hayatı kontrol edecek yeterli güce sahip olamazlar. Kadını zincirleyen, evlilik ve aile gerçekleri değil, cinselliğin tüm kişiliğini ele geçirmesidir. Evliliği ‘ortadan kaldırmak’ kadınları daha özgür ve mutlu yapmaz; sadece hayatlarının temel içeriğini ellerinden alır ve bunun yerine hiçbir şey sunamaz.
Kadının evlilikte kişiliğini korumak için verdiği mücadele, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan iktisadi düzenin rasyonalist toplumunu karakterize eden kişisel bütünlük mücadelesinin bir parçasıdır. Bu mücadelede başarılı olması sadece kadının çıkarına değildir; aşırı feministlerin yaptığı gibi erkeklerin ve kadınların çıkarlarını karşılaştırmak çok aptalca bir davranıştır. Kadınlar egolarını geliştiremez ve erkeklerle eşit, özgür doğmuş yoldaşlar ve arkadaşlar olarak birleşemezlerse, tüm insanlık bundan zarar görür.”
Rockwell, kapitalizmin gelişen teknoloji sayesinde ev işlerinin yükünü büyük ölçüde hafiflettiğini ve birçok kadın eşin “giderek daha fazla bir tür aylak sınıf” oluşturduğunu ileri sürüyor. Kanıt mı? İyi bir liberal gibi, kendi yaşadığı mahalleyi, orta sınıf Amerikalının hayatını idealize ediyor ve buradaki “ezilen” ve “sert yüzlü” kadınların “kürk şallarını giyip bir sonraki köprüye veya mahjong oyununa doğru caddede yürüyüş yaparken” gördüğünü, bu sırada aynı kadınların kocalarının ise, “eşlerine destek olmak için giyim sektöründe erken yaşta kalp krizi geçirecek kadar çalıştığını” tespit ediyor. Anglo-Sakson liberalizminin iyi kalpli ve çalışkan orta sınıf Robinson Crusoe’ları ezelden ebede bir yolculuğa çıkmış görünüyor.
Beyaz, Hıristiyan, anne
Arkansas’ta, “Toprağa Dönüş” isimli bir grup, kendilerine ait bir arazide evler inşa ediyor, tarımsal faaliyet yürütüyor ve kendileri gibi olanlar haricinde kimseyi aralarına almıyor.
Bu “bantustan”a girmesine müsaade edilmeyenler arasında başta siyahlar var, sonra eşcinseller ve Yahudiler geliyor. Ayrıca “Avrupa dışı dinlerin mensupları” da giremiyor. Sky News muhabiri, Ozark dağlarında yeni bir topluluk kurulduğunu vurgulayarak anons ediyor.
Topluluğun lideri Eric Orwoll, toprağa dönerek kendi komşularını seçebilecekleri bir yer inşa etmeye çalıştıklarını vurguluyor. “Sadece,” diyor, “bunu kendi kültürümüzü korumak için yapıyoruz.” Beyaz, Amerikan kültürü; kulağa “segregasyon” gibi gelip gelmediğini soruyor muhabirimiz. Orwoll, insanların oraya özgürce ve gönüllü olarak geldiği cevabını veriyor ama ekliyor: “Herkesin evinize girmesine izin vermezsiniz.”
Toplulukta yaklaşık 40 kişi yaşıyor. Sky News muhabirinin aktardığına göre, dünya genelinden de yüzlerce kişi üye olmak için ödeme yapmış.
Konumuz açısından önemli kısım daha sonra geliyor. Toplulukta fiziksel işleri erkekler yapıyor, kadınlara ise çocuk doğurmak ve bakmak düşüyor. Aralarına siyahları, geyleri veya Yahudileri neden almadıkları sorulan bir kadın, “Onlar da kendi topluluklarına sahip olabilirler, zaten sahipler,” cevabını veriyor. Sky News, bunun, “ortak atalara sahip güçlü aileleri teşvik etmek” olan Toprağa Dönüş misyonu için hayati önem taşıdığını aktarıyor.
Ayrıca, “nüfus artışını teşvik etmek amacıyla yeni doğan bebeklerin ebeveynlerine nakit ödül vermek” amacıyla çevrimiçi bir bağış kampanyası da düzenleniyor. “Biz oraya varmadan hemen önce,” diyor Sky News muhabiri, “altıncı çocuklarını dünyaya getiren bir aileye 1.000 dolar bağışladılar.”
“Herrenvolk” demokrasisinde eski-yeni hiyerarşiler
Tekrar Thatcher ve Thatcherizme dönüp bitiriyoruz. Her ne hikmetse bazen “feminist ikon” olarak lanse edilen İngiliz lider için kadınların oy hakkının hiçbir önemi yoktu; o, bunun yerine özelleştirme, serbest piyasa ve daha küçük bir devlete odaklanmıştı.
Tıpkı ABD’de gördüğüm tartışma gibi onun politikaları, geleneksel olarak kadınların faydalandığı alanlarda genel olarak harcama kesintilerine yol açtı. Sağlık ve konut alanlarında kesintiler yapıldı. Thatcher, anılarında, çocuk bakımı için vergi indirimi veya sübvansiyon sağlamak için kendisine yapılan “büyük baskı” ile mücadele etmek zorunda kaldığını bile belirtmişti. Zac Denman şöyle yazıyor:
“Thatcher topluma yardımda bulunmak istemiyordu, herkesin kendi başının çaresine bakmasını istiyordu, bireysellik önemliydi. Onun için önemli olan, insanın içindeki azim ve metanetti. Bu inanç, elbette, ayrıcalıklı bir yaşamın getirdiği bir zevktir. Toplumumuz meritokratik değildir, sıkı çalışmak sizi ancak bir yere kadar götürebilir. Ayrıca, kendi aldığı yardımları da görmezden geliyor; milyoner kocası, avukat olması için gerekli ücretlerini ödemiş ve Kent ve Chelsea’deki aile evlerini satın almıştı. Tam zamanlı bir dadı avantajı vardı, bu sayede çocuk bakımı konusunda endişelenmeden dışarı çıkıp çalışabilirdi; bu, çoğu kadının sahip olmadığı bir avantajdı. Kadınların evde kalıp çocuklara bakması gerektiğine inanıyordu; Birleşik Krallık’ın bir ‘kreş toplumu’na dönüşmesini istemiyordu. Bu kurallar elbette ona uygulanmazdı, sadece ondan daha düşük konumdaki kadınlara uygulanırdı. Başbakan için ikiyüzlülük bir politikaydı.
Kadınların anne olması gerektiği ve başka bir şey yapmaması gerektiği inancına uygun olarak, beyni ‘meşgul’ tutmak için biraz part-time çalışmaya izin veriliyordu. Thatcher, çekirdek ailenin büyük bir savunucusuydu. Onun için bu, ‘geleneksel ve ahlaki yaşam tarzına geri dönme çağrısı’ idi. Geleneksel rollerden uzaklaşan kadınlar alay konusu oluyordu. Greenham Common’da Kadınların Nükleer Silahsızlanma Kampanyası’nın düzenlediği protesto, “sol propaganda ve bazı konseylerin eşcinsel ve lezbiyen militanlığı” olarak alay konusu edilmişti. Erkeklerin evin geçimini sağlaması, kadınların ev hanımı olması ve evlilikten doğan çocukların bakılması, toplumun zararına teşvik edildi. Tabii ki, Thatcher için bu önemsizdi, çünkü ‘toplum diye bir şey yoktur. Bireyler ve aileler vardır.’ Kadınlar, bu muhafazakâr vizyonda birey olarak görünmüyorlar. Rolleri kısıtlanmış, hırsları frenlenmiştir. Bu, zengin bir erkeğin desteği olmadıkça, başka hiçbir kadının Thatcher’ın izinden gitmemesini etkili bir şekilde garanti altına almaktadır.”
Rose ve Milton Friedman da, Tyranny of the Status Quo [Statükonun Tiranlığı] kitaında, “kamuoyu büyük devlet inancından ve sosyal sorumluluk doktrininden uzaklaşıyorsa”, bu değişimin “aileyi güçlendirerek ve geleneksel rolünü yeniden tesis ederek bireysel sorumluluk inancını geri getirme eğiliminde olacağına” işaret ediyor. Hıristiyan inancının ve Rerum Novarum’un(6) anti-sosyalist ve devlet karşıtı tutumunun geri dönüşü, aileye kaçış, kadın-erkek hiyerarşisinin tekrar kurulması gerileyen kapitalizmin kendisini kıyametten kurtarma içgüdüsü ile peyda oluyor.
Üstelik bunun Thatcher veya Thatcherizme has olmadığını, bir egemen sınıf konsensüsü olduğunu artık söyleyebilecek durumdayız: Elizabeth Wilson, daha 1987 yılında, Thatcherizme aşırı odaklanan “yumuşak” solun, İşçi Partisi’ndeki “aileci” eğilimleri gözden gizlediğine işaret ediyordu. Wilson’a göre bunun nedeni, kriz zamanlarında güven verici olması ve suç, kanun ve düzenin bozulması, cinsel ahlaksızlık ve sapkınlık ve en önemlisi ama en az açık olanı da, “erkeklerin cinsiyetlerinin ayrıcalıklarına tutunmak istemesi gibi farklı ve bazen birbirinden çok uzak umut ve korkuları ifade etmesi” olabilirdi.
Dolayısıyla kadının ev içindeki yerinin ve ailenin yeniden kurgulanması, tek başına kadını eve hapsetmekle ilgili değil, sınıfsal hiyerarşilerin cinsiyet hiyerarşilerini de kapsayacak şekilde yeniden inşa edilmesidir; aile işleri ile de ilgilenen kadının işgücüne katılımını sağlayacak yollar bulmaktır.(7)
İşte Silikon Vadisi sermayesi ve onun “bilimsel” müttefiklerinin kıyamet buhranından çıkış için önerdikleri çözümler bunlar. Kendilerini garanti altına almak için biyolojilerini, mekanlarını, dinlerini, uluslarını, kültürlerini ve cinsiyetlerini kastlaştırmak için hamle yapıyorlar. Kendi marjinalliklerini, meritokrasi ambalajı ile kitlelere servis ediyorlar. Herkes herkese kurtluk ederken, ayaktakımı ile aralarındaki farkları ebedileştirerek sonsuz bir varoluş kazanmak istiyorlar.
(*) Başlıktaki gönderme Yeşaya 62:5’ten: “Bir delikanlı bir kızla nasıl evlenirse, Oğulların da seninle öyle evlenecek. Güvey gelinle nasıl sevinirse, Tanrın da seninle öyle sevinecek.”
(1) Thiel 1987 yılında, sağcı-liberteryen öğrenci dergisi Stanford Review’u kuruyor. Dergi, pozitif ayrımcılık gibi “çeşitlilik politikalarına” karşı çıkıyor, ifade özgürlüğünü ve “Batı kanonunu” savunuyor, akademide “idari şişkinliğe” ve sol eğilimlere karşı çıkıyordu. Burada kendine Keith Rabois, David Sacks ve Joe Lonsdale gibi müttefikler bulmuştu ve bu kişiler daha sonra da Thiel ile çalışmaya devam ettiler. Öğrenciliği sırasında Thiel, Opus Dei’nin Stanford yöneticisi rahip Arne Panula ile de arkadaş oldu. Opus Dei, malum, dünyanın dört bir yanındaki üniversitelerde erkek üyeleri toplayan, zengin olduklarında onlardan büyük miktarda para toplayan ve bunu dünyanın dört bir yanındaki aşırı sağcı siyasi amaçları desteklemek için kullanan İspanyol Katolik sağcı bir tarikat.
(2) Melinda Cooper, 30’lu yıllarda ilk başladığında Güneyli Afro-Amerikan kadınlardan çok beyaz kadınlara yönelik bir program olarak görülen AFDC’nin, yıllar içinde yoksul Afro-Amerikalı kadınların çoğunlukla elde ettiği bir federal uygulamaya dönüştüğüne dikkat çekiyor. Dolayısıyla bu refah devleti uygulaması, karşıtları bakımından, hem cinsiyete hem de ırka dayalı bir heyula haline geliyordu.
(3) Demokrat senatör Daniel Patrick Moynihan, savaş sonrası siyahların aile yapısına ilişkin 1960’larda yazdığı bir raporda, “geleneksel” siyah aile yapısının dağılmasının olumsuz sonuçları üzerinde duruyor ve bu dağılmayı şöyle ayrıntılandırıyordu: Ayrılık, boşanma, evlilik dışı çocuk doğurma ve kadınların doğal olmayan bir şekilde baskın ve otoriter bir rol üstlendiği kadınların başı olduğu ailelerin oranlarının artması. AFDC programı da bu dağılmaya kendince bir unsur olarak dahil olmuştu.
(4) Dirlik, Singapur’un “ahlaki değerler” ve Konfüçyüsçülük temelinde yeni bir müfredat oluşturma çabalarında ülkeye davet ettiği sekiz eğitim uzmanının biri haricinde hepsinin ABD’li olduğunu yazıyor.
(5) Etnik olarak Çinli Lee’nin genetik, öjeni ve Singapur’daki Malay azınlık hakkındaki pek “Batılı” fikirlerini Michael D. Barr şu makalesinde etraflıca inceliyor.
(6) Papa XIII. Leo tarafından 1891’de yayınlanan bu ünlü papalık genelgesinin bugünün tekno-liberteryen dünyasında hangi işe yarayabileceğini ayrıca tartışacağım ama şimdilik geçerken şunu söylemek istiyorum: Katolik sosyal politikasının kurucu metni olarak Rerum Novarum, teknoloji sermayesinin dini-ulusa-aileye dönüş miti için bulunmaz bir nimettir.
(7) Wilson bunu, özellikle ABD’de, “yoksulluğun feminenleşmesi” olarak nitelendiriyor: “İmalat sektörünün gerilemesi, hizmet sektöründe yarı zamanlı çalışmanın artması, teknoloji ve tüketim alışkanlıklarında meydana gelen değişiklikler (örneğin, hızlı yemek servisi yapan restoranların yaygınlaşması) ile birlikte, aile yapısındaki değişiklikler ve özellikle boşanma oranlarındaki artış, giderek daha fazla kadının ücretli işçi haline geldiği, ancak işgücünün giderek daha savunmasız bir parçası haline geldiği bir durum yaratmıştır.” Hizmet sektöründe yarı zamanlı çalışmak, kadınların bu (1980’ler için) yeni yoksulluğunun oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Wilson’un aktardığı kadarıyla Joan Smith, büyük bir öngörüyle, “Kısacası, çağdaş ekonomi, sürekli olarak marjinal özelliklerle donatılması gereken bir işgücünü merkez sahneye taşımıştır,” diye yazıyor.
Amerika
ABD sağında veri merkezi ve yapay zeka çatlağı büyüyor

ABD’de veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç sağ siyasi kulvarda ve Başkan Donald Trump’ı seçen koalisyonda bölünmelere yol açarken, teknoloji odaklı muhafazakarlar ile yerel toplulukları korumak isteyen popülist kesim karşı karşıya geliyor. Trump yönetiminde etkili olan teknoloji yatırımcıları yapay zeka yarışında geri kalmamak için kısıtlamaların kaldırılmasını talep ederken, muhafazakar kanaat önderleri tesislerin çevreye ve kaynaklara etkilerine yönelik endişeleri dile getiriyor.
Veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç uzun süredir ağırlıklı olarak sol kesimden gelirken, bu durum son dönemde sağ siyaseti ve Başkan Donald Trump’ın seçilmesini sağlayan koalisyonu bölen bir konu haline geliyor.
Trump yönetiminde nüfuz sahibi olan teknoloji odaklı muhafazakarlar, ABD’nin yapay zeka alanında hakimiyet kurmak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğini, aksi takdirde yabancı rakiplerine karşı zemin kaybedeceğini savunuyor.
Trump’ın Bilim ve Teknoloji Danışmanları Konseyi Eş Başkanı ve teknoloji yatırımcısı David Sacks, Çin’in yeni yapay zeka modelinin etkinliğine dikkat çekerek bu argümanı öne sürdü.
Daha önce Trump’ın yapay zeka koordinatörü olarak da bilinen Sacks, sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, “Bu sırada Amerika kendi kendini kısıtlıyor: Siyasetçiler ve bürokratlar yeni veri merkezlerini yasaklıyor, eyalet düzenlemelerini artırıyor ve yeni sınır modelleri önceden onaylayacak yeni federal kurumlar kurulması için baskı yapıyor. Yapay zeka yarışı böyle kaybedilir. Kendimizi çıkmaza sokarsak dünyanın geri kalanı bizim kurallarımızla oynamayacaktır” ifadelerini kullandı.
Diğer taraftan, yerel topluluklar üzerindeki etkilerden endişe duyanlar ile mahremiyet savunucularının sesleri, halkın veri merkezlerine yönelik tepkileriyle paralel olarak daha gür çıkmaya başlıyor.
Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts, Shenandoah Nehri kıyılarına kurulması planlanan veri merkezlerine işaret etti.
Roberts, Fox Business kanalında yaptığı açıklamada, “Oradaki insanlar kendilerinden bir şeylerin alındığını hissediyor. Serbest piyasa karşıtı değiller. Sadece burada bir uzlaşı sağlanıp sağlanamayacağını veya bu durumun getireceği kayıpların değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini soruyorlar” dedi.
Roberts ayrıca, şüpheyle yaklaşan ancak bu teknolojinin faydalarından yararlanmaya devam edebilmek için ortak bir çözüm bulunmasını isteyen insanlarla aynı safra yer aldığını ekledi.
Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon da uzun süredir teknoloji sektörünün Trump yönetimi üzerindeki etkisine ve yapay zeka politikasını şekillendirme biçimine karşı çıkan popülist sağın seslerinden biri olarak biliniyor.
Sunucu Tucker Carlson ise Trump’ın ülke genelinde Amerikalıların daha fazla gözetlenmesine ve izlenmesine zemin hazırlayan veri merkezlerini desteklediğini savundu.
Kamuoyu araştırmaları, Amerikalıların çoğunluğunun bölgelerinde bir veri merkezi kurulmasını istemediğini gösteriyor.
Demokratların yerel veri merkezlerine “kesinlikle karşı çıkma” eğilimi Cumhuriyetçilere kıyasla daha yüksek seyrediyor. Demokrat seçmenler şüphelerinin gerekçesi olarak kaynak kullanımı ve çevre üzerindeki etkileri gösteriyor.
Tepkiler tamamen parti sınırlarıyla sınırlı kalmıyor. Gallup’un mayıs ayında gerçekleştirdiği araştırma, Demokratların yüzde 56’sının, Cumhuriyetçilerin ise yüzde 39’unun yakınlarında bir veri merkezi kurulmasına “kesinlikle karşı olduğunu” ortaya koyuyor.
Trump yönetimine yakın üst düzey isimler, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik şüpheleri tamamen benimsemeden, bu tesislerin beraberinde getirdiği politika sorunlarını kamuoyu önünde kabul ediyor.
Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı James Blair, Roberts’ın televizyon programındaki açıklamalarına doğrudan yanıt vererek, asıl sorunun veri merkezleri değil enerji sağlayıcıları olduğunu savundu.
Blair, X sosyal platformunda yaptığı paylaşımda, “Sorun, Kevin’ın bölgesine elektrik üretimi sağlaması gereken kesimlerden kaynaklanıyor. Elektrik talebi yüksek ancak tedarikçiler üretim yapma konusunda yetersiz kalıyor” diye yazdı.
Popülist-muhafazakar eğilimli Bull Moose Project Başkanı Aiden Buzzetti, enerji konularının bu düzeyde tartışılmasının, veri merkezlerine yönelik tepkiler büyürken yapay zeka ve veri merkezi savunucularının da mevcut siyasi koşullara uyum sağlamak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.
Buzzetti, “Bu başlıklar bir yıl önce standart konuşma konuları değildi. Bu tesislerin inşasını savunabilmenin tek yolu bu olduğu için bu söylemler hızla yaygınlaşıyor” değerlendirmesini yaptı.
Bull Moose Project, geçen hafta bu bölünmede ortak bir zemin bulmayı amaçlayan bir yasa önerisi sundu. Öneri, teknoloji şirketlerinin veri merkezleri için gereken enerji kaynağını kendilerinin inşa etmesi veya satın alması yönündeki Trump yönetiminin tüketici koruma taahhüdünü yasal güvenceye kavuşturmayı hedefliyor.
Cumhuriyetçi Temsilci Gabe Evans tarafından sunulan benzer bir tasarıdan farklı olarak, Bull Moose önerisi bir zorunluluk getirmiyor, bunun yerine Enerji Bakanlığına şirketlerin gönüllü olarak imzaladığı anlaşmaları uygulama yetkisi veriyor.
Buna rağmen, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik tabandan gelen direncin boyutu konusundaki tartışmalar devam ediyor.
Eski Çay Partisi (Tea Party) lideri Amy Kremer tarafından kurulan yapay zeka karşıtı “Humans First” grubu, cumartesi günü yerel, eyalet düzeyindeki ve federal siyasetçilere yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmaları için baskı yapmak amacıyla ülke genelinde protestolar düzenledi.
Reuters’ın aktardığına göre, 42 eyalette hem Cumhuriyetçi hem Demokrat eğilimli bölgelerde toplam 142 protesto gerçekleştirilmesine rağmen katılım beklenenin altında kaldı.
Kremer ve diğer organizatörler, veri merkezlerinin tamamen durdurulmasını desteklemediklerini, kararı yerel toplulukların vermesini istediklerini belirtti.
Kremer, veri merkezlerine karşı oluşan bu ivmeyi 2010’lardaki Çay Partisi hareketine benzetse de, eyaletlerdeki protestoları düzenleyenlerin farklı siyasi partilere mensup olduğu bildirildi.
Birçok muhafazakar yorumcu ise protestoları ve düzenleyen grubu eleştirerek, Humans First grubunun Silikon Vadisi tarafından finanse edilen ve ilericilerle bağlantılı bir “sol operasyonu” olduğunu öne sürdü ve katılımın düşük olduğu protestoların fotoğraflarını paylaştı.
Amerika
Trump yanlısı “Maga Inc” ara seçimler için 400 milyon dolarlık bir fon oluşturdu

Donald Trump’ın en büyük bağışçı grubu Maga Inc, Kongre ara seçimler için 400 milyon dolardan fazla bir seçim fonu biriktirdi.
Pazartesi günü yayınlanan federal belgelere göre, bu Süper PAC (Siyasi Eylem Komitesi) haziran ayında 19 milyon dolar topladı.
Bu tutarın 10 milyon doları, bağışlarını karşılamak için bitcoinlerini nakde çeviren milyarderler Tyler ve Cameron Winklevoss’tan geldi.
Maga Inc, başkanlık seçimi yapılmayan bir yılda diğer tüm PAC’lerden daha fazla fon topladı.
2018 ve 2022 ara seçimleri öncesinde, Trump ve eski başkan Joe Biden’ı destekleyen PAC’lerin biriktirdiği fon, Maga Inc’in mevcut nakit rezervinin yüzde 5’inden azdı.
Bu grup, kasım ayındaki ara kongre seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin Demokratlardan daha fazla bağış toplama çabalarını güçlendirdi.
Fakat bazı Demokrat Temsilciler Meclisi ve Senato adayları, Cumhuriyetçi rakiplerinden çok daha fazla bağış toplamış durumda.
Maga Inc’in elindeki nakit, Cumhuriyetçi Ulusal Komite’nin elindeki 129 milyon doların üç katından ve Demokratik Ulusal Komite’nin seçim fonundan neredeyse 25 kat daha fazla.
Geçen ay Maga Inc’e en az 1 milyon dolar bağışta bulunan diğer isimler arasında NASA yöneticisi Jared Isaacman, iş adamı ve Georgia eyalet valiliği adayı Rick Jackson, Trump’ın Kennedy Center yönetim kuruluna atadığı hayırsever Patricia Duggan, yatırımcı Konstantin Sokolov ve Trump’ın danışmanı David Sacks tarafından kurulan bir PAC yer alıyor.
Trump’ın son seçim kampanyasını destekleyen diğer PAC’ler de para toplamaya devam etti. Never Surrender Inc, 2026’nın ilk çeyreğinde çoğunlukla küçük meblağlı bağışlar yoluyla 5,5 milyon dolar topladı. Grubun elinde yaklaşık 60 milyon dolar bulunuyor.
Öte yandan Maga Inc, hâlâ benzersiz bir güç olmaya devam ediyor. En son açıklanan verilere göre, Temsilciler Meclisi ve Senato’daki Cumhuriyetçi liderlik kadrosuyla uyumlu dört siyasi grup (Senato Liderlik Fonu – SLF, Kongre Liderlik Fonu – CLF, Ulusal Cumhuriyetçi Kongre Komitesi ve Ulusal Cumhuriyetçi Senato Komitesi) toplam 529 milyon dolarlık nakit kaynağa sahip.
2026’da Kongre’nin kontrolünü ele geçirmeye odaklanan Demokratik PAC’ler ise 336 milyon dolara sahip.
Milyarderler, bu seçim döngüsünde ABD siyasi sistemini etkilemek için yine bol miktarda para akıttı.
2026 Kongre seçimlerinin en büyük iki ABD’li bağışçısı, Susquehanna ticaret şirketinin kurucu ortağı Jeff Yass ile Trump’ın müttefiki ve İsrail destekçisi olan, aynı zamanda merhum kumarhane devi Sheldon Adelson’ın eşi Miriam Adelson.
Miriam Adelson, bu yıl Maga Inc, SLF ve CLF’ye en az 65 milyon dolar bağışladı.
Yass, çeşitli muhafazakâr gruplara 87 milyon dolardan fazla bağışta bulundu. Bu tutarın 20 milyon doları, Ohio’da Vivek Ramaswamy’nin valilik kampanyasını destekleyen bir Super PAC’a aktarıldı.
Bu PAC ayrıca Elon Musk’tan 5 milyon dolar ve hedge fon yöneticisi Bill Ackman’dan 1 milyon dolar bağış aldı.
Wall Street’ten Citadel kurucusu Ken Griffin ve Blackstone CEO’su Stephen Schwarzman, sırasıyla Cumhuriyetçi kongre seçim kampanyası gruplarına 15 milyon dolar ve 13 milyon dolar bağışladı.
Schwarzman ve Griffin, Maine’de Cumhuriyetçi senatör Susan Collins’i destekleyen bir Super PAC olan Pine Tree Results’a da sırasıyla 10 milyon dolar ve 2,5 milyon dolar daha bağışladı.
ABD yasaları, Super PAC’lerin siyasi kampanyalar için sınırsız fon toplamasına izin veriyor.
Kripto ve yapay zeka sektörleri de ABD siyasi sistemine nakit akışını sürdürdü. Kripto yanlısı bir Super Pac olan Fairshake, haziran sonu itibarıyla 127 milyon dolar biriktirirken, daha esnek düzenlemeleri destekleyen yapay zeka yanlısı bir Super Pac olan Leading the Future’ın kasasında ise 31 milyon dolar bulunuyor.
OpenAI başkanı Greg Brockman ve eşi Anna, aralık ayında Maga Inc ve Leading the Future’a toplam 50 milyon dolar bağışladı.
Milyarder Marc Andreessen, Leading the Future, Maga Inc ve Fairshake’e yaklaşık 43 milyon dolar bağışladı.
Mayıs ayında, Anthropic CEO’su Dario Amodei, daha fazla yapay zeka güvenlik düzenlemesi yanlısı bir Super PAC olan Public First’e, ilk önemli federal bağışı olarak 1 milyon dolar bağışladı. Fakat bu PAC’ın kasasında yarım milyon dolardan az para bulunuyor.
Partinin ulusal düzeyde bağış toplama performansı Cumhuriyetçi Parti’nin gerisinde kalsa da, bazı öne çıkan Demokrat adaylar Cumhuriyetçi rakiplerinden daha fazla bağış topladı.
Teksas Senatosu adayı Demokrat James Talarico, Haziran ayı sonunda Cumhuriyetçi rakibi Ken Paxton’dan yaklaşık 20 milyon dolar daha fazla nakit kaynağa sahipti.
Talarico’yu destekleyen bir Super PAC olan Lone Star Rising PAC, LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman’ın 10 milyon dolarlık bağışıyla güçlendi.
Amerika
ABD Dışişleri Bakanlığından Küba hakkında 100 sayfalık rapor

ABD Dışişleri Bakanlığı yayımladığı yeni raporda, Küba yönetimini 2020 yılındaki George Floyd protestoları dahil olmak üzere ülkedeki birçok gösteriyle ilişkilendirdi. Pazartesi günü kamuoyuna açıklanan 100 sayfalık belgede, Havana yönetiminin 1960’lardan itibaren ABD karşıtı radikal hareketleri ve sol grupları kapsayan geniş bir ağ kurduğu iddia edildi.
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından pazartesi günü yayımlanan 100 sayfalık yeni raporda, Küba’nın 2020 yılında George Floyd’un öldürülmesinin ardından düzenlenen gösteriler de dahil olmak üzere ABD’deki bir dizi protestoyla bağı olduğu öne sürüldü.
Belgede, Küba yönetiminin 1960’lı yıllardan itibaren “ABD’ye ve daha geniş anlamda Batı’ya yönelik her şeyin üzerinde tutulan bir hınç ve köklü bir nefret etrafında şekillenen, yeni ve farklı bir Marksizm türünün atan kalbi olarak hizmet ettiği” iddia edildi.
Raporda, Küba makamlarının kendilerini bu amaca yönelik küresel bir aktivist, entelektüel ve siyasi grup koalisyonu devşirmeye, yetiştirmeye ve harekete geçirmeye adadığı savunuldu. Bu faaliyetlerle Black Panthers ve Weather Underground’dan Antifa’ya kadar Amerika’nın en bilinen ve etkili aşırılıkçı hareketlerinin orantısız bir kısmını şekillendiren, yaygın bir devrimci ağ kurulduğu ileri sürüldü.
Söz konusu rapor, Havana yönetimi ile ABD genelindeki güçlü solcu kar amacı gütmeyen kuruluşlar, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) karşıtı gruplar, sosyalist oluşumlar ve Marksist örgütler arasında da bağlar kurdu.
Küba’nın George Floyd protestolarına büyük bir memnuniyetle destek verdiği savunulan raporda, ülkenin devlet medyasının ve hükümet yetkililerinin, gösteriler sırasında ABD’yi “Küba’nın insan hakları sicilini eleştirmeye ahlaki açıdan uygun olmayan, sistemsel olarak ırkçı bir ülke” şeklinde tasvir ettiği kaydedildi.
Diğer yandan, ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Mike Waltz bu ayın başlarında Küba’yı bir ulusal güvenlik tehdidi olarak nitelendirdi. Waltz ayrıca Çin ve Rusya’yı, Küba’da bulunan ABD askeri üslerinin çevresinden bilgi toplamakla suçladı.
Mayıs ayında ise CIA Direktörü John Ratcliffe, Başkan Donald Trump’ın adaya yönelik olası bir işgal veya askeri yanıt konusundaki uyarısını yinelemek üzere Kübalı yetkililerle bir araya gelmişti.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?
Görüş2 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?












