DÜNYA BASINI
Trump’ın Silikon Vadisi’ndeki adamı Thiel’in antidemokratik distopyası

Çevirmenin notu: Aşağıdaki makale, Eoin Higgins’in sağcı teknoloji milyardelerini anlattığı kitabının bir bölümünün Rolling Stone’da yayınlanmış halinden çeviridir. Başta Peter Thiel olmak üzere Elon Musk, Alex Karp, Mark Zuckerberg, hatta Billi Gates ve Jeff Bezos gibi teknoloji milyarderlerinin dünya vizyonu, Büyük Teknoloji sahiplerinin ve onların hesabına çalışan “aydınlanmış” mühendislerin yönettiği karanlık bir dünyaya işaret ediyor. Trumpizme içkin sayılan “demokratik taban örgütlernmeleri”, aslında bir illüzyondur bunlar için: Yeni Başkan ve etrafındaki Silikon Vadisi çetesi, “müdahaleci” devleti, yani İkinci Dünya Savaşı’nın bakiyesi sözümona Altın Çağ’ın son unsurlarını ortadan kaldırmaya, politik olanın yalnızca Silikon Vadisi için geçerli olduğuna ilişkin bir düşünceyi yerleştirmeye uğraşmaktadır. “Halk”, “populus” yalnızca bir dekordur. Sermayenin devletten özgürlüğü esastır. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Peter Thiel, Trump’ın Silikon Vadisi’ndeki adamı
Eoin Higgins
Rolling Stone
23 Şubat 2025
Bu yazı Owned: How Tech Billionaires on the Right Bought the Loudest Voices on the Left [Sahip Olunan: Sağcı Teknoloji Milyarderlerinin Soldaki En Gürültülü Sesleri Satın Alışı] adlı yeni kitaptan alınmıştır.
Peter Thiel, “Batı dünyasının ana dini olan Hıristiyanlık her zaman kurbanın tarafını tutar” diyor ve ekliyor: “Woke’luğu ultra-Hıristiyanlık ya da hiper-Hıristiyanlık olarak düşünmelisiniz.”
Aşırı sağcı milyarder yatırımcı Thiel, kapsayıcı bir felsefeye bağlı: güç. Temmuz 2024’te Triggernometry podcast’inde komedyenler Konstantin Kisin ve Francis Foster’a açıkladığı gibi, “woke” eşitlik ideolojisini reddetmesinin nedenlerinden biri de bu. Thiel, Hıristiyanlığı yoksullara, hastalara ve zayıflara odaklandığı için nihai “woke” din olarak gördüğünü söylüyordu.
Aşırı olabilir, ama Thiel görüşlerinde eşsiz değil (bu kadar aleni olması dışında); sınıfındaki ve çevresindeki diğerleri de benzer inançlara sahip. The Code’un yazarı Margaret O’Mara bana, “Mansplaining milyarderi bu on yılın yeni bir fenomeni,” dedi.
Gawker’ın 2007’de kendisini ifşa etmesinin ardından Thiel aşırılık yanlısı politikalarını daha açık bir şekilde dile getirmeye başladı. Artık ismen bile bir liberteryen değildi, daha çok Objektivist bir felsefeye bağlıydı. William Rees-Mogg ve James Dale Davidson’ın 1990’larda Silikon Vadisi’nde son derece popüler olan ve birçok teknoloji liderinin gelecekteki siyasi yörüngesini etkileyen The Sovereign Individual [Hükümran Birey] kitabını çok seviyordu. (Daha sonra Rees-Mogg’un oğlu Jacob, Brexit’in yönetiminden sorumlu üst düzey bir yetkili olarak Boris Johnson’ın Muhafazakâr Birleşik Krallık hükümetine katılacaktı).
Kitabın Thiel’in seçimcilik [electoralism] konusundaki görüşleri üzerindeki etkisi görülebilir: “Bize göre oy verme, modern ulus-devleti ortaya çıkaran megapolitik koşulların bir nedeni olmaktan ziyade bir sonucuydu. Kitle demokrasisi ve vatandaşlık kavramı ulus-devlet büyüdükçe gelişti. Ulus-devlet bocaladıkça bunlar da bocalayacak ve beş yüz yıl önce Burgonya dükünün sarayında şövalyeliğin erozyona uğramasının Washington’da yol açtığı kadar dehşete yol açacaktır.”
Thiel 2009 yılında yazdığı “Bir Liberteryenin Eğitimi” adlı makalesinde, “Artık özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna inanmıyorum,” diye yazmıştı. Seçim siyaseti Thiel’in nihai hedefi değildi; daha sonra demokrasi ve özgürlük hakkındaki yorumlarına bir “açıklama” getirerek asıl meselenin “oy vermenin işleri daha iyi hale getireceğine dair çok az umudu” olduğunu iddia etse de, muhafazakârların liberallerin kazanmalarına, aşırıya kaçmalarına ve ardından askeri bir darbe yapmalarına izin vermeleri gerektiğini de (belki şaka yollu) öne sürüyordu.
Oy vermekle pek ilgilenmediğini söyleyen milyarder, regüle edilmemiş bir teknoloji sektörünün dünyayı değiştirme olasılığından çok etkilenmişti. 2012 yılında Stanford’a dönerek startup’lar üzerine bir ders vermişti. Stanford Hukuk öğrencisi ve Thiel’in yardımcısı Blake Masters dersleri kaleme almış ve sosyal medyada yayınlamıştı.
Demokrasinin değerine ilişkin felsefi görüşleri ne olursa olsun Thiel, Washington’da mesajını yayacak geleceğin siyasetçilerinden oluşan bir kadro kuruyordu. Thiel, 2012 Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçimlerinde Ron Paul’u destekledi. Paleomuhafazakâr¹ Teksaslı ile yıllar önce, Washington’daki kanun yapıcılar PayPal’un para kaynaklarından biri olan çevrimiçi kumarın peşine düştüğünde tanışmıştı. Thiel, Paul’un 2012’deki adaylığıyla pek ilgilenmiyordu, daha ziyade liberteryen Cumhuriyetçi’nin kampanyasını farklı, aşırı sağcı bir mesajı yaymak için kullanmak istiyordu. Paul kampanyasının kafası karışıktı; Thiel destekli süper PAC [Siyasi Eylem Komitesi] Endorse Liberty ile neredeyse hiç iletişim yoktu. Fakat Thiel için mesele Paul’u desteklemek değil, kendi siyasi gündemini dayatmaktı.
O kasım ayında Thiel, Ted Cruz’un Senatoya seçilmesine yardımcı oldu, bu riskli girişimin karşılığını aldı. Ve Ron Paul’e verdiği destek ona, Kentucky’nin yeni genç senatörü olan kongre üyesinin oğlu Rand’de hoş bir müttefik kazandırdı.
2014 yılına gelindiğinde Thiel yüksekten uçuyordu. Neofaşist müttefiki Curtis Yarvin gibi figürlerle olan ilişkisi sorulduğunda bile suçlamalardan kaçmayı başarıyordu. Thiel, federal bürokrasiyi azaltmayı ve bunu yapmasına yardımcı olacak yüksek güçlü politikacılardan oluşan bir ekip kurmayı düşünüyordu. Risk sermayesi yükselişteydi, ekonomi yükselişteydi ve Thiel –yönetimin veri işleme ve gözetim şirketi Palantir’e yağdırdığı kârlı sözleşmelere rağmen Obama’yı bir komünist olarak görüyordu– gücünü ülkeyi muhafazakâr hareket adına geri almak üzere kullanmaya hevesliydi.
2016 seçimleri yaklaşırken Thiel, Donald Trump’a teknoloji sektöründen verilen desteğin kamusal yüzü olma rolünü hevesle benimsedi. Thiel, 2016 Cumhuriyetçi Ulusal Konvansiyon’da Silikon Vadisi’nin kendi mitosunu benimsedi. Konuşması, alkışlar arasında eşcinsel, Cumhuriyetçi ve Amerikalı olmaktan gurur duyduğunu açıklayana kadar nispeten sıradan aşırı sağcı yorumlardan oluşuyordu.
Trump, eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’a karşı tarihi bir farkla seçimi kazandığında, Thiel’in bahsinin tuttuğu açıktı. Obama’nın Silikon Vadisi ile yakın bağları, endüstri ile Washington’u bir araya getirmişti. Özel sektöre olan sevgisine rağmen, 2016 seçimlerinden sonra Trump çoğu teknoloji liderine aynı düzeyde destek vermedi. Yine de teknoloji devleri Trump’ı kişisel olarak pek sevmese de, bazıları şekillendirilebilir bir varlığın potansiyelini gördü. Trump’ın çevresi zaten teknoloji dünyasıyla uğraşan insanlarla doluydu.
2016 kampanya danışmanı Steve Bannon, devasa çok oyunculu çevrimiçi rol yapma oyunu World of Warcraft’ta altın satan bir şirketin CEO’su olarak görev yapmıştı.Teknolojinin aşırı sağcı alt tabakasının bir parçasıydı. Beyaz Saray’a girdikten sonra Trump, Silikon Vadisi ile irtibatı sağlaması için daha elit bir isim olan Thiel’e yöneldi.
Trump’ın zaferinden sonra teknoloji liderleri yüzüğü öpmeye geldi. Thiel 14 Aralık 2016’daki görüşmede Trump’ın yanındaydı. Milyarder yatırımcı yanında müttefikleri Elon Musk ve [Palantir CEO’su] Alex Karp’ı da getirmişti, her ne kadar o sırada başında bulundukları Tesla ve Palantir şirketleri Google, Microsoft, Apple ve diğerleriyle aynı seviyede olmasalar da.
Teknoloji CEO’ları Trump’ı pohpohlamış ve övgüler düzmüştü. Yeni başkanın göçü azaltma ya da Müslümanların ABD’ye girişini geçici olarak yasaklama planlarına kimse itiraz etmemişti. İş dünyasının çıkarları siyasetten daha önemliydi. Trump ise seçim kampanyası sırasında teknoloji şirketlerine saldırdıktan sonra geçmişi geride bırakmaktan memnundu. Hatta Başkan teknoloji liderleriyle buluşmaktan, onların kendisiyle buluşmasından daha fazla heyecan duymuştu.
Seçilmiş başkan, “Dünyada sizin gibisi yok,” dedi. “Dünyada! Bu odadaki insanlar gibi kimse yok.”
Thiel’in parası genellikle sağın en uç bölmelerinde bulunur. Journal of American Greatness, American Affairs, Quillette ve Inference gibi bir dizi ideolojik yayını finanse etmektedir. Kendisi aynı zamanda, hevesli Dunning-Kruger tiplerine kendilerini bilgili akademisyenler olarak sunan, pek de parlak olmayan çevrimiçi influencer’ların bir koleksiyonu olan “entelektüel karanlık ağın [dark web]” da destekçisidir. Milyarder, servetini muhafazakâr söylem alanına o kadar geniş bir şekilde yaydı ki, takip etmek neredeyse imkansız. Thiel’e yakın bir kaynak 2022’de Washington Post’a verdiği demeçte, “General gibi elindeki kozları masaya koyup tutarlı bir plan yapmıyor,” diyordu. “Önem verdiği insanlar ve şeyler için güçlü keskin nişancı atışları yapıyor. Daha çok bir profesör gibi. Ama entelektüel olarak savaş modunda.”
O Nisan ayında James Pogue’un Vanity Fair’de yayınlanan bir haberi milyarderin Yeni Sağ’ın yenilenmesini nasıl finanse ettiğini inceliyordu. Curtis Yarvin gibi sert sağcı figürlerin yanı sıra muhafazakâr olarak yeniden markalaşan ve bir sıçrama yapmak isteyen başarısız ya da gayretli genç Hollywood tiplerine de para veriyordu.
Pogue, Kasım 2021’de Milli Muhafazakârlık Konferansı sırasında Orlando’da Thiel bağlantılı bir partiye katıldı ve katılımcıları not etti: Yarvin, yakında senatör olacak J.D. Vance, Newsweek editörü Josh Hammer, Trump yetkilisi Michael Anton, yazarlar Chris Arnade ve Sohrab Ahmari ve diğerleri. Pogue, Yeni Sağ’ın “ağırlıklı olarak yüksek lisans derecesine sahip kişiler tarafından doldurulduğunu, bu nedenle içinde kimlerin olduğu ve hatta var olup olmadığı konusunda pek çok tartışma olduğunu … ama aynı zamanda Substack yazarları, podcast yayıncıları ve anonim Twitter kullanıcılarından oluşan oldukça çevrimiçi bir grup olduğunu” yazdı. Thiel tarafından finanse edilen bu yeni siyasi oluşum, entelijensiya tarzı akademisyenler ile internet fenomenlerinin bir kombinasyonu.
Naomi Klein, Doppelganger: A Trip into the Mirror World’de [İkinci Kişilik: Ayna Dünyasına Bir Yolculuk] Thiel tarafından desteklenen popülist, gerici ideolojinin başarısının şaşırtıcı olmadığını yazıyor. Thiel ve diğerleri tarafından finanse edilen “sağın yükselen yıldızları” tarafından yönlendirilen bu siyaset, Klein’a küresel kapitalist sistemdeki sistemik eşitsizlikleri ele almaya çalışan sol hareketleri hatırlatıyor. Fakat sol bu mesajı iktidara dönüştüremezken, sağ gerici, acımasız bir gündemi, Wall Street’i İşgal Et kalabalığına daha aşina terimlerle gizlemeyi başardı: “Aileleri destekleyen ücretler ödeyen fabrika işlerini geri getirmeyi, sınır duvarını inşa etmeyi, zehirli uyuşturucu arzıyla savaşmayı, ifade hürriyetini Büyük Teknoloji’den kurtarmayı ve ‘woke’ müfredatı yasaklamayı vaat ediyorlar. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu platformun versiyonları etrafında kariyer inşa edenler arasında Ohio’da J.D. Vance, Missouri’de Josh Hawley ve Arizona valiliği yarışını kıl payı kaybeden (ve elbette seçimin çalındığını iddia eden) Kari Lake yer alıyor. Seçim diyagonalizminin çok benzer versiyonları İsveç’ten Brezilya’ya kadar dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde kök salmıştır.”
Yeni Sağ kolay anlaşılır değildir çünkü Vance’in gururla yakın olduğu Yarvin gibi istisnalar dışında grubun gerçek etkisini ortaya çıkarmak zordur. Geleneksel solda bireyciliği reddeden ve sözde geleneksel değerleri bir şekilde düzen karşıtı olarak gören bazı kesimler arasında sınırlı bir karşılık bulmuştur.
Hareket çoğu zaman uçlara itildiği için etkisinin boyutunu ölçmek zor olabilir. Fakat Vance’in Cumhuriyetçi Parti’deki yükselişi ve Yeni Sağ yörüngesindeki diğer figürlerin medya ve söylem şekillendirmedeki etkisi düşünüldüğünde, bu hareketin bir etkisi olmadığını iddia etmek zor.
Savunduğu muhafazakâr ideolojinin başarısı Thiel’i pek tatmin etmedi. O daha fazlasını istiyor. Kasım 2023’te Snowden sızıntısının haberleştirilmesine yardımcı olan eski Washington Post muhabiri Barton Gellman’a The Atlantic’te açıkladığı gibi, bu yeterli değil. Milyarder, Gellman’a, insanlıkta umduğu gerçek, dünyayı sarsan değişimi yaratmayan yatırım üstüne yatırımları anlatıyordu. Kripto, denizcilik, SpaceX: Thiel’in portföyündeki varlıklar fark yaratmakta birbiri ardına başarısız oluyordu. Ona para kazandırıp kazandırmadıklarına bakılmaksızın, hiçbiri 2009 tarihli “Bir Liberteryenin Eğitimi” manifestosunda hayalini kurduğu aydınlanmış “siyasetin her türlü biçiminden kaçış” ile sonuçlanmadı.
Thiel, Gellman’a siyaset konusunda hayal kırıklığına uğradığını ve büyük servetinin dünyayı kendisini tatmin edecek şekilde değiştiremediği için mutsuz olduğunu söylemişti. Thiel için nadir bir durum olan bu röportajın vurgulanan nedeni, 2024 kampanya döneminde para harcamama taahhüdü konusunda kendisini hesap verilebilir kılmaktı. Thiel, Gellman’a, “Sizinle konuşmak,” diyordu, “fikrimi değiştirmemi zorlaştırıyor.”
Siyasi hoşnutsuzluğunda yalnız değildi. Kasım 2023’e gelindiğinde, teknoloji liderleri Trump’a karşı hayal kırıklığına uğramış ama paralarını en iyi nereye yatıracaklarını bulmakta zorlanmışlardı. Teknoloji sektöründen bir siyasi danışman Washington Post’a yaptığı açıklamada, bağışçıların mesajdan giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradığını söylüyordu: “Şu anda seçimlere katılanlar ve önseçim seçmenleri ile büyük süper PAC çeklerini yazanlar arasında çok büyük bir kopukluk var. Transseksüel çocukların tuvalete gitmesi umurumuzda değil. Düzenleyici devletin ortadan kaldırılmasını önemsiyoruz.”
Stanford’daki homofobik yorumlarıyla Thiel’in desteğini alan ama öğrenci topluluğundan büyük tepki gören avukat Keith Rabois, Post’a yaptığı açıklamada Trump’ın Silikon Vadisi elitlerinin hedeflerinin çoğunu paylaştığını söylüyordu. Fakat eski başkanın düzenleyici devleti ortadan kaldırmaya yönelik adımlarının davranışları nedeniyle sekteye uğradığını da sözlerine ekliyordu: “Acımasızca uygulamak yerine kargaşa ve kaosa neden oluyor ve bu da gündemine engel oluyor.”
2024 yazına gelindiğinde, teknoloji liderleri siyasi tercihleriyle ilgili her türlü yanılsamadan büyük ölçüde vazgeçmişlerdi. Kısa süre içinde Marc Andreessen, Musk, David Sacks ve onların yörüngesindeki diğerleri Trump’ı açıkça desteklediklerini açıkladılar ve Cumhuriyetçilere destek sözü verdiler. Andreessen için “bardağı taşıran son damla” Biden yönetiminin gerçekleşmemiş sermaye kazançlarını vergilendirme önerisiydi ki milyarder temmuz ortasında bu önerinin “startup’ları tamamen mantıksız hale getirdiğini” söylemişti.
Bu etki göz ardı edilemezdi. Gazeteci Dave Weigel, 2024 RNC [Cumhuriyetçi Ulusal Konvansiyon] sırasında “Bu artık Peter Thiel’in partisi” diye tweet attı ve bu noktaya itiraz etmek zor: Thiel’in yakın ortağı J.D. Vance, Trump’ın başkan yardımcısı adayı olarak seçiliyor ve Thiel’in desteğiyle Gawker’ı başarılı bir şekilde dava eden güreşçi Hulk Hogan, kongrenin son gecesinde, Donald Trump’tan önce konuşuyordu.
¹ Paleomuhafazakârlık, ABD’de Amerikan milliyetçiliğini, Hristiyan etiğini ve dini muhafazakarlığı vurgulayan akım. Bu hareketin destekçileri ABD’nin Irak işgaline karşı çıkan ender sağ gruplardan birini oluşturuyordu. The American Conservative dergisi en önemli yayın organlarından biridir. (ç.n.)
DÜNYA BASINI
FT: İsrail anayasal krizin eşiğinde

İsrail Başbakanı Netanyahu hükümetinin yargıya müdahale girişimleri ülkedeki iç bölünmeleri derinleştiriyor. Hükümetin, Yüksek Mahkeme kararlarına meydan okunması, halkı sokağa dökerken, hukukçular yaklaşan krizin demokrasiye ciddi zarar verebileceği uyarısında bulunuyor. Aşağıda çevirisini okuyacağınız analiz İsrail’de son haftalarda yaşanan siyasi krizlere, uzmanların değerlendirmeleri ile birlikte mercek tutuyor:
***
Binyamin Netanyahu İsrail’i anayasal krizin eşiğine getirdi
Başbakanın Yüksek Mahkeme kararlarına direneceği endişesi ülke genelinde kitlesel protestolara ve grev tehditlerine yol açtı.
James Shotter
Son 18 aydır dış tehditlerle mücadele eden İsrail, şimdi yeniden iç meselelerle sarsılıyor. Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki hükümetin, devletin temel kurumlarına karşı başlattığı yeni hamleler, ülkeyi anayasal bir krizin eşiğine getirdi.
Netanyahu ve müttefikleri, ülkenin en üst düzey hukuk yetkilisini görevden alma girişiminde bulundu, Yüksek Mahkeme atamalarında siyasetçilere tam yetki veren bir yasayı Meclis’ten geçirdi ve mahkemenin azil kararını askıya almasına rağmen, iç istihbarat teşkilatı Şin-Bet’in Direktörünü değiştirme planında ısrar etti.
Bu adımlar, sendikalar ve iş dünyası temsilcilerinden grev tehditleri gelmesine yol açtı ve Netanyahu’nun, hâlâ Gazze’de tutulan 59 rehinenin serbest bırakılmasını sağlamadan Hamas’la ateşkesi bozmasına öfkelenen halkın hükümet karşıtı protestolarını yeniden alevlendirdi.
Aynı zamanda, hükümetin Yüksek Mahkeme’nin Şin-Bet Direktörü Ronen Bar’ın görevden alınmasına karşı çıkması halinde mahkeme kararlarını hiçe sayabileceği korkularını artırdı. Böyle bir senaryo, İsrail’i tamamen belirsiz bir sürece sokacak ve demokratik kurumlarının geleceğini sorgulanır hâle getirecek.
Yargı atamalarına ilişkin yasanın iptali için dava açan İsrail Sivil Haklar Derneği Direktörü Noa Sattath, “Sistem çökmenin eşiğinde gibi geliyor. Eğer hükümet Yüksek Mahkeme’yi açıkça hiçe sayarsa, bu çok kritik bir dönemeç olur” dedi.
Netanyahu’nun 2022’de yeniden iktidara gelmesiyle birlikte, yargıyı zayıflatmaya yönelik tartışmalı girişimler, ülke tarihinin en büyük sokak protestolarını tetikledi. Mücadele, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın sürpriz saldırısıyla duraksasa da geçen ay alınan radikal kararlarla yeniden alevlendi.
İlk olarak, kabine Şin-Bet Direktörü Ronen Bar’ı görevden alma yönünde oy kullandı. Ardından, Başsavcı Gali Baharav-Miara’nın görevden alınmasına yönelik adımlar atıldı. Son olarak ise, Yüksek Mahkeme’ye yapılacak atamalarda yalnızca siyasetçilerin karar vereceği düzenleme Meclis’ten geçirildi.
Netanyahu geçen hafta Meclis’te yaptığı meydan okuyan konuşmada, ABD Başkanı Donald Trump’ın sıkça kullandığı “derin devlet” söylemini benimseyerek, bürokrat ve yargıçların hükümetin planlarını engellediğini iddia etti, “Tehlikede olan demokrasi değil; bürokratların hâkimiyetidir. Derin devlet tehlikede” dedi.
Ancak siyasi yorumculara göre bu adımlar, İsrail’in zaten kırılgan olan denge-denetim sistemine yönelik sistematik bir saldırının son halkası. Hükümet, son bir yılda başsavcının bağlayıcı kararlarını göz ardı etti ve Yüksek Mahkeme Başkanı’nın atanmasını bir yıl boyunca engellemeye çalıştıktan sonra, şimdi onun otoritesini tanımıyor.
İsrail Demokrasi Enstitüsü Başkan Yardımcısı ve anayasa hukuku profesörü Suzie Navot, “Yargıçlar ya da başsavcı olsun, kilit denetleyicilerin meşruiyeti sürekli sorgulanıyor. Hedef onları sistemden çıkarmak. Büyük resim şu: Mümkün olduğunca fazla gücü ele geçirmek” dedi.
Muhalefet, Bar ve Baharav-Miara’nın görevden alınmasına, çıkar çatışması olduğu gerekçesiyle karşı çıkıyor. Şin-Bet, Başbakanlık Ofisi’ndeki bazı yardımcıların Katar’la mali ilişkilerini soruştururken; Baharav-Miara, Netanyahu’nun yıllardır süren yolsuzluk davasını yürütüyor.
İsrail’de “devlete sızma” tartışması: “Dün vatan haini ilan ettiniz yarın idam edersiniz”
Hukukçular, Baharav-Miara’nın görevden alınmasının uzun ve zor bir süreç olacağını öngörse de Bar’ın durumu çok daha hızlı bir şekilde sonuçlanabilir. Yüksek Mahkeme, Bar’ın görevden alınmasını geçici olarak durdurdu ve bu konudaki itirazları 8 Nisan’da dinleyecek. Ancak hükümet, azil kararının 10 Nisan’a kadar yürürlüğe gireceğini söylüyor.
Netanyahu, pazartesi günü yerine eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Eli Şarvit’i aday gösterdi; ancak bir gün sonra, sağcı ortaklarının tepkisi üzerine bu kararı geri çekti. Bu da atama sürecinin siyasileştiği yönündeki inancı daha da pekiştirdi.
Kudüs İbrani Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Yuval Shany, şu değerlendirmede bulundu: “Eğer Yüksek Mahkeme Bar’ın görevden alınmasını iptal eder ama hükümet onu yine de değiştirirse, bu tam anlamıyla bir anayasal kriz olur. O noktada yetki hiyerarşisi netliğini kaybeder. Şin-Bet içinde emir verme yetkisi hükümetin atadığı kişide mi olacak, mahkemenin desteklediği kişide mi?”
Bu ihtimal, kamuoyunun öfkesini yeniden körükledi. Son haftalarda on binlerce kişi sokaklara dökülürken, İsrail’in güçlü Histadrut sendikası ve İsrail İş Dünyası Forumu gibi kuruluşlar, hükümetin Yüksek Mahkeme kararını hiçe sayması hâlinde greve gidebilecekleri uyarısında bulundu.
Büyük bir İsrail şirketinin yöneticisi, “Netanyahu’nun, işleri gerçekten demokrasiyi tehlikeye sokacak noktaya getireceğini sanmıyorum. Ama eğer getirirse, grev kaçınılmaz olur ve herkes bu karara uyar” dedi.
Şin-Bet Direktörü ile Başbakan arasında uzun sürecek bir kriz yaşanmasının güvenlik açısından yaratabileceği risklere dikkat çeken Shany, Bar’ın zaten görev süresi dolmadan önce ayrılabileceğini belirtip iki tarafın da “geri adım atmıyor gibi göründüğü” bir uzlaşıya varmasının mümkün olduğunu söyledi.
Ancak bazı analistlere göre, Bar krizi bertaraf edilse bile hükümet ile Yüksek Mahkeme’yi karşı karşıya getirebilecek başka birçok konu hâlâ gündemde. Bunlar arasında Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in atanmasına yönelik itirazlar ve Başsavcı Baharav-Miara’nın görevden alınma girişimi de var.
Navot, “Anayasal kaos içindeyiz… ve hükümet açısından çok kritik dört-beş dava hâlâ Yüksek Mahkeme önünde bekliyor. Hepsi ayrı ayrı patlamaya hazır bomba gibi” dedi.
DÜNYA BASINI
HTŞ katliamlarından kurtulan Suriyeliler ölüm ve yıkımı anlatıyor

Çevirmenin notu: Suriye’deki eski Kaide militanlarının oluşturduğu yeni hükümete bağlı grupların başta Lazkiye ve Tartus’ta olmak üzere, özellikle Alevi sivillere yönelik giriştiği katliamın boyutları hâlâ tam olarak bilinmiyor. Katliamdan kurtulanların tanıklıkları yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Yakın zamanda Suriyeli 13 insan hakları kurumu ve STK, Suriye sahilindeki katliamın ilk 3 günü üzerine bir ön rapor hazırladı. Bu rapora göre yalnızca ilk üç günde 25 katliam belgelendi. Bu saldırılara HTŞ ve Suriye Milli Ordusu’na (SMO) bağlı Süleyman Şah (Ebu Amşe) Tugayı, Sultan Murad Tugayı ve Hamza Tugayı gibi grupların yanı sıra şu yabancı cihatçı örgütler de katıldı: – İran’da Sünni Muhacir Hareketi (İran) – Kafkasya Tugayı (Rusya) – Özbek Tugayı (Özbekistan) – Türkistan İslam Partisi (Çin) – Faslılar Tugayı (Fas) – Tacik Grubu (Tacikistan) – Arnavutluk Grubu (Arnavutluk) – Gureba Tugayı (çeşitli milletlerden) – Beluc Grubu (Pakistan) – Utbe bin Farkat Azerbaycan Grubu (Azerbaycan) – Ebu Yakup El Türki Tugayı (Türkiye) – Uygur Tugayı. Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, bu grupların saldırılarından kurtulabilenlerin tanıklıklarını içeriyor.
Suriye hükümetinin katliamlarından kurtulanlar ‘ölüm ve yıkım’ hikayelerini anlatıyor
The Cradle
27 Mart 2025
Suriye hükümet birliklerinin bu ayın başlarında ülkenin sahil kesimlerinde Alevi sivillere yönelik gerçekleştirdiği katliamlardan kurtulanlar, yaşadıkları travmatik deneyimleri 27 Mart’ta yayınlanan bir röportajda The Cradle’a anlattı.
Katliamlardan haftalar sonra Tartus ve Lazkiye gibi kıyı kentlerindeki siviller, Şam güçlerinin yeniden peşlerine düşebileceği korkusuyla yaşıyor.
“Silah sesleri ve çığlıklarla uyandık. Neler olduğunu bilmiyorduk. Komşularımın evlerinin önünde öldürüldüğünü kendi gözlerimle gördüm ve saklanmaktan başka bir şey yapamadım,” diyor Lazkiye kırsalından sağ kurtulan Ebu Mahmud The Cradle’a.
“Çocukların çığlıklarını duyabiliyordum ama sesler kısa sürede kayboluyordu… herkesi öldürüyorlardı. Sesler nihayet kesildiğinde saklandığım yerden çıktım ve köyümü küle dönmüş halde buldum. Yaşayanlar çok azdı ve havayı ölüm doldurmuştu,” diye ekledi.
“Çocuklarımla birlikte yakındaki bir ormana kaçtım. Saatlerce aç ve susuz yürüdük. Silah sesleri arkamızda yankılanıyordu, sanki ölüm bizi kovalıyordu,” diyor kendisi de hayatta kalanlardan biri olan Ümmü Halid. “Günler sonra geri döndüğümde evimi yakılmış ve ailemi enkazın altında gömülmüş buldum. Hiçbir şeyim kalmamıştı. Ailemi, evimi ve bildiğim hayatımı kaybettim. O günden beri artık yaşadığımı hissetmiyorum.”
Katliamlardan kurtulanlarla çalışan ve kimliği gizli tutulan psikiyatrist ‘MA’, The Cradle’a yaptığı açıklamada insanların ağır TSSB’den [Travma Sonrası Stres Bozukluğu] muzdarip olduğunu ve korku içinde yaşadıklarını söyledi.
“Bu vahşete tanık olan çocuklar derin psikolojik travma yaşıyor. Bazıları konuşma yetisini kaybederken, diğerleri tamamen tecrit edilmiş halde yaşıyor. Birçoğu sürekli kabuslar görüyor ve bazıları yemek yemeyi ya da başkalarıyla etkileşime girmeyi reddediyor. Onlara yardım etmeye çalışıyoruz ama yaralar kimsenin tahmin edemeyeceği kadar derin.”
“Evlerin ve köylerin tamamının kaybedilmesi yerel toplulukların çökmesine yol açarak psikolojik ve sosyal rehabilitasyonu daha da zorlaştırdı.”
İsmini vermek istemeyen insan hakları aktivisti ‘SA’ ise “gerçek barışın adalet olmadan inşa edilemeyeceğini” vurgulayarak, “sadece kurbanlar için değil, bu tür vahşetlerin bir daha yaşanmaması için bu suçlardan sorumlu olanların hesap vermesi gerektiğini” sözlerine ekledi.
Suriyeli yetkililer bu ayın başlarında 6 Mart ve 10 Mart tarihleri arasında meydana gelen olayları soruşturmak üzere bir soruşturma komitesi kurulduğunu açıklamıştı. Buna rağmen henüz hiçbir sonuç kamuoyuna açıklanmadı ve ölümler devam etti.
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) geçtiğimiz hafta, Suriye’nin çeşitli bölgelerinde “Genel Güvenlik ve Suriye ordusuna bağlı silahlı gruplar” tarafından 24 saat içinde aralarında sivillerin de bulunduğu 72 kişinin öldürüldüğünü bildirdi.
‘SA’ The Cradle’a yaptığı açıklamada, “Cezasızlık, insanlığa karşı işlenen suçların devam etmesini sağlayan şeydir,” dedi.
Katliamlar, Suriye’nin eski ordusuna bağlı militanlar tarafından başlatılan silahlı ayaklanmanın ardından gerçekleşti.
Ayaklanmayı bastırmak için yürütülen geniş çaplı güvenlik operasyonu sırasında, ülkenin yeni ordusuna dahil edilen çok sayıda aşırılık yanlısı gruptan oluşan Suriye Askeri Operasyonlar Dairesi büyük bir infaz kampanyası yürüttü.
Militanlar kapı kapı dolaşarak aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu sivilleri öldürdü. SOHR’a göre çoğu Alevi olmak üzere en az 1.500 kişi öldürüldü.
Resmi olmayan tahminlere göre bu sayı çok daha yüksek olabilir. 20.000’den fazla Suriyeli korku içinde komşu Lübnan’a kaçtı.
Suriye’nin güvenlik ve askeri güçleri, eskiden El Kaide’nin Suriye’deki kolu olan Heyet Tahrir El Şam (HTŞ) üyelerinin yanı sıra 2017’de kurulan ve Türk vekil gücü Suriye Milli Ordusu (SMO) olarak bilinen yapıdan savaşçıların hakimiyetinde.
Eski Cumhurbaşkanı Beşar Esad hükümetinin düşmesinin ardından Suriye ordusu ve güvenlik aygıtına dahil edilen SMO gruplarının saflarında çok sayıda eski IŞİD savaşçısı ve komutanı olduğu biliniyor.
Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın kendisi de bir El Kaide şefi ve daha önce de IŞİD’e dönüşen Irak İslam Devleti’nin (IİD) bir üyesiydi.
DÜNYA BASINI
‘Sonluluklar’ kapitalizmi: Ne savaş, ne barış

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale aslında bir kitap tanıtımı. Bununla birlikte, küresel kapitalizmin yeni dönemine ilişkin mühim ipuçları sunan bir kitaba atıf yapıyor. Branko Milanovic’in aktardığı yazarın iddiası, kapitalizmin “bırakınız yapsınlar” dönemlerinin, merkantilist dönemlerine göre daha az süreyi kapsadığına işaret ediyor ve Alfred Mahan’dan mülhem bir şekilde, denizlerdeki egemenliğin ve “jeopolitiğin” şu anda yeniden önem kazandığına işaret ediyor. Yazar, içine girdiğimiz döneme “sonluluklar kapitalizmi” diyor. Milanovic, bu dönüşüme katılsa da, nedenine ilişkin önemli bir şerh düşüyor: kaynakların sınırlı olduğuna dair aniden gelen aydınlanma, kaynakların gerçekten kıt olduğunun ortaya çıkmasından değil, ABD’nin Çin ve Asya’nın yükselişinden duyduğu siyasi kaygının sonucudur.
Sonluluklar kapitalizmi: kötümserlik ve savaşkanlık
Branko Milanovic
Global Inequality and More 3.0
20 Mart 2025
Bugünlerde neoliberal küreselleşme döneminin sona erdiğine dair yaygın bir görüş var (Bu konuyu burada yazmıştım.) Neoliberalizmin yerini ne tür bir uluslararası ve yerel sistemin alacağı ise çok daha az açık. Görünürde pek çok aday var çünkü Yogi Berra’nın deyimiyle, özellikle gelecekle ilgili tahminlerde bulunmak zordur. Ne var ki iktisat tarihi yardımcı olabilir. Fransız iktisatçı Arnaud Orain’in yeni kitabı, son dört yüzyılda dünya kapitalizminin döngüsel doğasına bakarak bizi bu yöne götürüyor. Orain’e göre, serbest ticaretten merkantilizmin karakteristik özelliği olan “silahlı ticarete” doğru kapitalizmin periyodik yeniden düzenlemelerinden birine giriyoruz. Dahası, Orain’in kapitalizm okumasında, laissez-faire ve serbest ticaret dönemlerine göre daha yaygın olan merkantilizm dönemleri. Orain bu tür üç (merkantilist) dönemi ele alır: Avrupa’nın dünyayı fethi (17. ve 18. yüzyıllar), 1880-1945 ve günümüz.
Merkantilizmin en önemli özelliği, ticareti ve belki de genel olarak iktisadi faaliyetleri sıfır toplamlı bir oyun olarak görmesi ve ne tam barış ne de tam savaş içinde olan bir dünya yaratmasıdır. Merkantilizmin normal durumu, ister silahla isterse de diğer birçok zorlayıcı araçla (korsanlık, etnik temizlik, kölelik vb.) olsun, sürekli çatışmadır. Merkantilizm (i) malların taşındığı yolların kontrolü anlamına gelir ki bu geçmişte olduğu gibi şimdi de okyanusların kontrolü anlamına gelir, (ii) üretim ve ticaretin dikey entegrasyonunun tercih edilmesi anlamına gelir ki bu da tekeller ve monopsoniler¹ anlamına gelir ve (iii) ya hammadde ve gıda kaynağı olarak (özellikle Malthusçu ideolojiler devreye girdiğinde) ya da deniz gücünü tamamlamak için liman ve antrepolar şeklinde toprak için mücadele anlamına gelir. Kitap bu doğrultuda üç bölüme ayrılmış (her biri iki bölümden oluşuyor) ve önceki iki merkantilist dönemdeki denizcilik rekabeti, tekeller ve toprak gaspları sırasıyla inceleniyor. Bu, denizler ve topraklar için verilen bir mücadele; dolayısıyla kitabın adı da Le monde confisqué’dir [El Konulmuş Dünya].
Ana ideolojik rollerden biri, Orain’in iki “yasa” olarak tanımladığı şeyi formüle eden Amerikalı deniz stratejisti Alfred Mahan’a verilmiştir. Bu yasalardan ilki, bir ülkenin, Çin’in şu anda olduğu gibi büyük bir mal üreticisi olmaktan, bu malları yurtdışına göndermeye ve dolayısıyla deniz yollarını kontrol etmeye ihtiyaç duymaya doğru doğal bir ilerleme olduğunu savunur. Bu ülke bir deniz gücü ya da ideal olarak bir deniz hegemonu haline gelmelidir. Ayrıca donanma konuşlanmasını desteklemek için bir dizi antrepo yaratması gerekir. Mahan’ın ikinci yasası, ticaret ve savaş donanmaları arasında net bir fark olmadığıdır. Ticaret “silahlı” olduğu için, ikisi arasındaki ayrım büyük ölçüde ortadan kalkar ve Orain, Hollanda, İngiltere, İsveç, Danimarka ve Fransa filolarının ister ticari ister savaş filosu olsun her iki rolü de oynadığı birçok tarihi örnek sunar. Bu da genel “ni guerre, ni paix” [ne savaş, ne barış] atmosferini oluşturur. Savaşların “tous azimuts”² olduğu söylenebilir ama derinliği yoktur.
Merkantilizm, Orain tarafından ortaya atılan (ya da belki de icat edilen?) ve doğal kaynakların sonlu olduğunun farkına varılması ya da ekonomik faaliyetin sıfır toplamlı bir oyun olarak algılanması anlamına gelebilecek çok hoş bir terim olan “sonluluklar” kapitalizmidir (Bu konuya incelemenin sonunda döneceğim.) Serbest ticaret, ima yoluyla, dünyaya bakışımızın daha geniş, daha kapsamlı ve daha iyimser olduğu dönemlere karşılık gelir: herkese (eninde sonunda) yetecek kadar olduğuna inanma eğiliminde oluruz. Merkantilizm ise öyle bir dünyadır ki, kitabın sonuç cümlesinde olduğu gibi, “herkese yetmeyecektir”.
Orain, 17. ve 18. yüzyıllarda yabancı topraklarda Avrupa’nın fethi ve Avrupa içi “yarı-savaşlar” hakkında olağanüstü zengin bir tarihsel tablo sunuyor. Hollandalı, İngiliz ve Fransız Doğu Hindistan, Batı Afrika ve benzerleri gibi şirketler kilit rol oynuyor. Orain, şirketlerin genellikle (en ünlüsü Doğu Hindistan Şirketi örneğinde olduğu gibi) hükümet işlevlerini üstlendiklerini, yerel hükümetlerden “saltanat” haklarını aldıklarını ve fethedilen toprakların hükümetlerine kendilerini zorla kabul ettirdiklerini vurguluyor. O zamanki denizcilik rekabetinin genel hatlarını bilmeme rağmen, ilk iki bölümde benim için yeni olan (özellikle Fransızların Batı Afrika’yı fethiyle ilgili olarak) ve denizcilik stratejisine geçici bir aşinalıktan daha fazlasını gerektiren çok şey buldum. Halihazırda Çin ve devlet şirketleri (özellikle COSCO Denizcilik), Hollanda VOC’si ile İngiliz ve Fransız Doğu Hindistan Şirketleri ile aynı yolda ilerliyor gibi görülüyor. Orain’e göre Çin de Mahan’ın ilk “yasasına” uyuyor: kıtasal bir endüstriyel güç olarak mallarını sevk etmek ve satmak için denizler üzerindeki etkisini genişletmelidir. Çin’in çeşitli filolarındaki niceliksel artışlar (gemi sayısı ve ticari ve savaş benzeri işlevler arasındaki karşılıklı çalışabilirlik) ve Amerikan filolarının buna karşılık gelen düşüşü vurgulanıyor: 1990’larda büyük gemiler üretebilen yedi ABD tersanesinden geriye sadece biri kalmıştır.
Ben iki konuya odaklanmak istiyorum. Birincisi, kapitalizmin merkantilist bir sistem olarak görülmesinin ima ettiği tamamen farklı bir iktisadi düşünce tarihi okuması. Forbonnais gibi Fizyokrasi öncesi Fransız yazarlar; VOC’nin hukuk danışmanı ve yabancılara ait gemilere el konulması da dahil olmak üzere silahlı ticareti meşrulaştıran Grotius; Gustav Schmoller ve Alman Tarih Okulu artık çok önemli referanslardır. Ortodoks kanondan sadece Smith (ki bence bu kaçınılmazdır çünkü yazıları serbest ticaret ile merkantilizm arasındaki ideolojik ve kronolojik sınır çizgisinde durmaktadır), Marx ve Schumpeter “hayatta kalmaktadır.” Ricardo, Marshall, Walras, genel denge kuramcıları, Keynes ve diğerlerinden neredeyse hiç bahsedilmiyor ya da bahsedilmiyor. Bu yazarın bir kaprisi değil. Bu, yazarın kapitalizmi bir zora dayalı üretim ve silahlı ticaret sistemi olarak okumasından kaynaklanıyor. Geleneksel eğitim almış bir iktisatçı tamamen farklı bir dünyaya giriyor: çarpık aynaların olduğu bir salonda olduğu gibi, birçok özellik tanıdık ama yeni ve görünüşte çarpık bir şekilde gösterilirken, diğerleri tamamen yeni.
Benim tek eleştirim (ama küçük bir eleştiri değil) Orain’in merkantilist “sonluluğa” geçişle ilgili açıklaması, özellikle de kitabın sonunda toprağın kontrolüyle ilgili; bu, kaynakların tükenebilir doğasından kaynaklanıyormuş gibi sunuluyor. Ben bunu inandırıcı bulmuyorum. Serbest ticaretten merkantilizme ve ticaretin sıfır toplamlı bir oyun olarak algılanmasına mevcut geçiş, doğal kaynakların mevcudiyetindeki gözlemlenebilir bir değişiklikten kaynaklanmıyor. Dünya son beş ya da yedi yıl içinde fiziksel anlamda “herkese yetmeyeceğini” aniden keşfetmedi. Aksine, bunu ideolojik anlamda keşfetti. Peki neden? Benim iddiam, sonluluklar kapitalizmine geçişin, yaklaşan gerçek kıtlıkların farkına varmamız nedeniyle değil, Çin’in ve daha genel olarak Asya’nın yükselişi nedeniyle gerçekleştiğidir. Uluslararası sahnede yeni ve büyük bir oyuncu olan Çin’in Batı’dan farklı bir siyasi sistemle yükselişi hegemonik bir meydan okumadır. Batı’nın farkına vardığı üzere neoliberal küreselleşmenin eskisi gibi devam etmesi, Çin’in nihai hakimiyetinin garanti altına alınması anlamına geliyor. Batı’nın gerileme algısı (eğer hiçbir şey değişmezse) Batı’yı daha radikal ve savaşkan bir duruşa itmiştir, çünkü “Çin için daha fazlası varsa bizim için daha azı vardır” düşüncesiyle dünya gerçekten de sınırlı olarak görülmektedir. Orain’in çok yerinde bir şekilde tanımladığı evrim, kaynak miktarındaki “gerçek” fiziksel değişimden değil, dünyadaki üstünlük için eski moda stratejik rekabetten kaynaklanmaktadır. Merkantilizme geçişin ardındaki nedenler “nesnel” ve fiziksel değil, siyasidir.
Not: Bu arada bu son nokta, yakında, Kasım 2025’te Penguin’s/Allen Lane’den çıkacak kitabım Great Global Transformation: National Market Liberalism in a Multi-polar World’ün [Büyük Küresel Dönüşüm: Çok Kutuplu Bir Dünyada Ulusal Pazar Liberalizmi] konusudur.
¹ Monopsoni: Tek alıcının birden fazla satıcının olduğu bir piyasaya hakim olduğu iktisadi durum. (ç.n.)
² (Fr.) Mecazen, tüm araçları kullanarak ve çok çeşitli hedeflerle ve olanca gücüyle. (ç.n.)
-
ORTADOĞU6 gün önce
Suriye İnsan Hakları Takip Komitesi: Sahil bölgesinde soykırım işlendi
-
DÜNYA BASINI1 hafta önce
Batı medyası ve siyasetinden temkinli İmamoğlu değerlendirmeleri
-
GÖRÜŞ1 hafta önce
Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 2
-
DİPLOMASİ1 hafta önce
Politico: İmamoğlu’nun tutuklanmasına rağmen AB, Türkiye’ye para göndermeye devam edecek
-
DÜNYA BASINI2 hafta önce
Zelenskiy’in Batı’ya başarısız yolculuğu
-
GÖRÜŞ1 hafta önce
Husiler’in Savaşı: “Altıncı Orta Doğu Savaşı” ve Filistin Anlatısı
-
DÜNYA BASINI5 gün önce
Signal bir Amerikan hükümeti operasyonudur
-
ASYA2 hafta önce
Çin otomobil ihracatını artırmak için rekor hızda yeni gemiler inşa ediyor