Bizi Takip Edin

Ortadoğu

5 soruda Kızıldeniz’de tansiyon nasıl düşer?

Yayınlanma

Brüksel merkezli Uluslararası Kriz Grubu (ICS) ABD ve İngiltere’nin Yemen’deki Husi hedeflerini vurmasıyla Kızıldeniz’de iyice yükselen tansiyon ve bu tansiyonun nasıl düşürülebileceğine mercek tuttu. Kriz Grubu’na göre Husilerin saldırılarına verilecek askeri bir karşılığın Batılı ülkeler için sadece sembolik bir değeri var ancak genel anlamda etkisi sınırlı olacak hatta durumu daha da kötüleştirme potansiyeli taşıyor:

***

ABD ve İngiltere’nin Husilere yönelik saldırılarından sonra sırada ne var?

Husilerin Kızıldeniz’de ticari gemilere yönelik tekrarlanan saldırılarına karşılık olarak ABD ve İngiltere 11-12 Ocak gecesi Yemen’deki Husi mevzilerine hava saldırıları düzenledi. Kriz Grubu bu soru-cevap bölümünde saldırıların sonuçlarını inceliyor.

Kızıldeniz’de neler oluyor?

İsrail’in Gazze’deki savaşı Kızıldeniz’e de sıçradı. Yemen’in batı kıyılarının önemli bir bölümünü kontrol eden ve Ensarullah olarak da bilinen Husiler, dolaylı da olsa İsrail’le bağlantılı olduğunu iddia ettikleri ticari gemileri ve bu gemileri koruyanları hedef almak için insansız hava araçları, balistik füzeler, seyir füzeleri ve küçük botlar kullandı.

Husiler, kontrolleri altındaki liman kenti Hudeyde kıyılarının ötesinde, kuzeyde Süveyş Kanalı yakınlarından güneyde Bab el-Mendeb Boğazı yakınlarına kadar Kızıldeniz’i hedef aldı. Grup ayrıca Umman Denizi ve Aden Körfezi’ndeki gemileri de hedef alma niyetinde olduğunu belirtti. Buna Ümit Burnu üzerinden Kızıldeniz’i geçmek isteyen gemiler de dâhil.  Husilerin önemli saldırıları arasında 19 Kasım’da İsrailli bir iş adamına ait olduğu iddia edilen Galaxy Leader adlı ticari geminin kontrolünü ele geçirerek kaptan ve mürettebatını rehin alması da yer alıyor. 26 Aralık’ta Husiler insansız botlar kullanarak bir ABD savaş gemisinin yaklaşık bir mil uzağında bir patlama gerçekleştirdi. 9 Ocak’ta Bab el-Mendeb civarındaki ABD savaş gemilerini hedef almak üzere insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerin bir arada kullanıldığı karmaşık bir saldırı gerçekleştiren Husiler, bunun Gazze’ye devam eden desteklerinin bir göstergesi ve ABD’nin 2023 sonunda üç Husi teknesini batırarak on savaşçısını öldürmesine misilleme olduğunu iddia ettiler.

Ekim ayı ortasında Husiler ticari gemileri hedef almadan önce İsrail’in Kızıldeniz kıyısındaki Eilat’a birkaç kez insansız hava aracı ve füze fırlattı. Bu saldırılar ya engellendi ya da amaçlanan hedeflerine ulaşamadı. Bu saldırıların sıklığı, örgütün gemilere odaklanması ve gemileri daha yakın ve daha etkili hedefler olarak görmesiyle azaldı.

Saldırılara karşılık olarak ABD, İngiltere ve Fransa Kızıldeniz’e savaş gemileri gönderdi ve bu gemiler Husi füzelerinin çoğunu durdurmayı başardı. 11-12 Ocak gecesi ABD ve İngiltere, Husilerin ticari gemileri hedef almalarına ve devriye gezen donanmalarla çatışmalarına karşılık olarak Yemen’deki Husi askeri mevzilerine hava saldırıları düzenledi ve beş Husi savaşçısının öldürüldüğü bildirildi. ABD Merkez Komutanlığı bu saldırıları savunma tedbirleri olarak nitelendirdi ve amaçlarının Husilerin ABD ve diğer askeri ve ticari gemilere yönelik saldırılarını sürdürme kapasitesini azaltmak olduğunu iddia etti. Husilerin bu saldırıları aleni bir saldırı olarak kınaması ve misilleme tehdidinde bulunması, bu hayati su yolunda şiddetin tırmanacağına dair endişeleri artırdı.

Husileri bu saldırıları düzenlemeye iten sebep neydi?

Husiler, İsrail’in Gazze’deki savaşına tepki olarak Kızıldeniz’de İsrail bağlantılı gemilere saldırmaya başladı. Grup yaptığı açıklamalarda, İsrail’in Gazze’ye belirsiz miktarda insani yardımın girmesine izin vermesi halinde bu saldırıları ve İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarını durdurması halinde İsrail’e yönelik saldırıları da durduracağını söyledi.

Husiler bunu yaparken, Lübnan’daki Hizbullah, Irak ve Suriye’deki İran destekli milisler ve Filistin’deki Hamas ve İslami Cihad’ı da kapsayan, İsrail ve ABD karşıtı devlet dışı silahlı aktörlerden oluşan İran liderliğindeki direniş ekseninin diğer üyeleriyle birlikte hareket etti. Husi lideri Abdülmelik el-Husi 10 Ekim’de yaptığı bir konuşmada eksen üyelerinin askeri faaliyetlerini koordine ettiklerini ifade etmişti. Husilerin doğrudan İran’ın emriyle hareket ettiğine dair bir kanıt olmasa da bir dereceye kadar koordinasyon muhtemel: Kızıldeniz’de bir İran istihbarat gemisinin varlığı, Husilerin hedef alma kararlarında İran’ın yardımına işaret edebilir.

Husileri motive eden bir diğer unsur da Filistin davasıyla aynı safta yer alarak Arap ve İslam toplumlarında Filistinlilerle dayanışmanın arttığı bir dönemde Yemen’de ve yurtdışında daha önce görülmemiş bir popülerlik kazanmaya başlamaları olabilir. Böylece Kızıldeniz mücadeleleri, 2002’deki temel sloganları olan “Allah büyüktür, Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm, Yahudilere lanet, İslam’a zafer”i somutlaştırmaya hazır olduklarını kanıtlamak için bir fırsata dönüştü. İsrail’in Gazze’deki saldırısı karşısında tepkisiz kalmak, iddialarının inandırıcılığını tehlikeye atabilirdi. Direniş eksenindeki diğer gruplara kıyasla Husiler çok daha büyük bir risk almaya istekli olduklarını kanıtladılar ve bu fırsatı stratejik değerlerini göstermek için kullandılar.

Yemen’de de Husiler, uzun süredir devam eden iç savaşın taraflarından biri olmasına rağmen, Yemenliler arasında Gazze’deki Filistinlilerin içinde bulunduğu zor duruma yönelik sempatinin de yardımıyla itibarlarını pekiştirdiler. Kızıldeniz’de gemilere yönelik ilk saldırıların ardından Husiler, Filistin davasına verdikleri desteği sergiledikleri üye kazanma kampanyalarıyla sayılarını artırdı. Gazze savaşı ayrıca Husilere, kontrolleri altındaki bölgelerde yönetim uygulamaları konusunda artan kamuoyu baskısını saptırmak için bir fırsat sağladı ve bu bölgelerdeki muhalifleri İsrail ve ABD ile işbirliği yaptıkları suçlamasıyla tutuklayarak yönetimlerine yönelik muhalefeti bastırmalarına olanak tanıdı.

Batılı güçler bu saldırılara nasıl karşılık verdi?

Başlangıçta ABD, ticari gemileri korumak için Kızıldeniz’e donanma destroyerleri gönderdi. ABD, 20 Aralık’ta İngiltere, Bahreyn, Kanada, Fransa, İtalya, Hollanda, Norveç, Seyşeller ve İspanya’yı kapsayan ABD liderliğindeki çok uluslu bir güvenlik girişimi olan Refah Muhafızları Operasyonu’nu açıkladı. Pentagon 20’den fazla ülkenin bu girişime katılmayı kabul ettiğini belirtirken, bazı ülkeler katılımlarını kamuoyu önünde teyit etmekten kaçındı ya da kendilerine sorulduğunda katılımlarını inkar etti. Bu hamle, 2009 yılında Aden Körfezi ve Somali’nin doğu kıyılarındaki korsanlık saldırılarına yanıt olarak kurulan çok uluslu bir deniz gücü olan Birleşik Görev Gücü’nü genişletti. Daha önce de belirtildiği üzere, koalisyon üyeleri Husi saldırılarının çoğunu durdurmayı başardı, 31 Aralık’ta küçük Husi teknelerini batırdı, teknelerin ABD Donanması helikopterlerine ateş açması üzerine on Husi savaşçısını öldürdü ve 12 Ocak’ta ABD ve İngiltere Yemen içindeki Husi askeri mevzilerine hava saldırısı düzenledi.

Son tırmanıştan önce de Washington ve bazı Batılı ülkeler Umman üzerinden Husilere mesajlar ileterek gerilimi düşürme çağrısında bulunmuştu. Ekim ayı sonunda ABD, Suudi Arabistan’dan Husilerle devam eden siyasi görüşmelere nakliye güvenliğini de dahil etmesini istemiş ancak Husiler Kızıldeniz’deki askeri faaliyetlerinin Suudi Arabistan’la olan çatışmalarıyla değil Gazze’yle bağlantılı olduğunu belirterek bunu reddetmişti. 29 Kasım’da Washington, Husilere fon sağlayan bir ağın parçası olduğunu iddia ettiği kişilere ekonomik yaptırımlar uyguladı. 10 Ocak’ta BM Güvenlik Konseyi, Husilerin Kızıldeniz’deki gemilere yönelik saldırılarına derhal son vermesini talep eden ve ABD öncülüğündeki görev gücünü dolaylı olarak onaylayan bir karar aldı.

Kızıldeniz’de yaşanan bu olayların etkisi ne oldu?

Kızıldeniz’deki askeri tırmanışın her şeyden önce ekonomik bir maliyeti oldu. Kızıldeniz, Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan önemli bir nakliye rotası. Güvenlik endişelerindeki artış ticari gemilerin sigorta maliyetlerini yükseltti ve gemilerdeki güvenlik personelinin artırılmasını gerektirdi. Birçok nakliye şirketi gemilerini Afrika kıtasının güney ucuna yönlendirmeyi tercih etti ve artan seyahat süresi nedeniyle toplam nakliye maliyetleri yükseldi. Bir zamanlar hareketli olan Süveyş Kanalı’nda trafik azaldı ve Mısır’ın zaten kırılgan olan ekonomik durumu daha da zarar gördü ve İsrail’in Eliat limanı ticari faaliyetlerin çoğunu durdurdu. Teslimatlarda yaşanan gecikmeler de küresel tedarik zincirlerinde aksamalara yol açtı.

Denizcilik operasyonları Husiler için yeni olmasa da son saldırı dizisi bunların önemli bir taktik olarak yerleşmesi riskini taşıyor ve ABD’li yetkililer Husilerin uzun vadede küresel deniz taşımacılığını sekteye uğratmaya çalışacaklarına dair endişelerini özel olarak dile getiriyor. Gazze savaşından önce grup, 2018’de Suudi petrol nakliye gemilerini hedef almış ve Ocak 2022’de bir Birleşik Arap Emirlikleri kargo gemisini ele geçirmişti. ABD ve diğer ülkelerin Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde bulunan askeri gemileri ise kaçakçılara ve Husilere silah ve mühimmat taşıyan gemilere karşı sürekli operasyonlar düzenledi.

Husilerin Kızıldeniz’deki ticari gemilere yönelik saldırıları Yemen’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik çabaları da baltalayabilir. Suudi Arabistan ve Husiler, Suudi ordusunun Yemen’den çekilmesi ve Yemen’deki siyasi sürecin başlatılması konusunda bir anlaşmaya varmak için uzun süredir devam eden görüşmelerde ilerleme kaydettiler. Ancak gerilimin daha da tırmanması, özellikle Husilerin Suudi muhataplarından yeni taleplerde bulunabilecek kadar güçlenmesi halinde, görüşmelerin ertelenmesine ve hatta kesilmesine neden olabilir. Suudi Arabistan’la varılacak bir anlaşmanın ardından BM öncülüğündeki barış sürecini reddedebilir ve Yemenli gruplarla her türlü angajmanı keserek siyasi yolu dondurabilirler. Ayrıca ABD ve diğer Batılı ülkelere sadık ya da onlarla işbirliği içinde olduğunu düşündükleri gruplara yönelik saldırılarını da sürdürebilirler.

Hem Husiler hem de Yemen’in Kızıldeniz kıyısındaki hasımları da askeri varlıklarını güçlendirmeye çalışarak buradaki çatışmaların yeniden başlama riskini artırabilirler. Son olarak Kızıldeniz’deki gerilim, özellikle Dünya Gıda Programı’nın (WFP) 5 Aralık’ta Yemen’in kuzeyinde Husilerin kontrolündeki bölgelere yardımı askıya alma kararının ardından, Yemen’de zaten kötü olan insani durumu daha da kötüleştirebilir. Bu durum, artan nakliye maliyetleriyle birleştiğinde Yemenlilerin temel gıda ürünlerine erişimini zorlaştırıyor.

Husilerin saldırılarını durdurmasını ne sağlayabilir?

Husilerin saldırılarına verilecek askeri bir karşılık Batılı ülkeler için sembolik bir değer taşıyabilir ve Husilerin bazı kabiliyetlerini kısıtlayabilir ancak genel anlamda etkisi sınırlı olacaktır. Hatta işleri daha da kötüleştirebilir. Örgütün deniz saldırılarını yoğunlaştırmasına ve hedef aldığı gemilerin kapsamını genişletmesine yol açabilir. Husilerin kabiliyetleri ABD’ninkilere kıyasla sınırlı olsa da silah teknolojisindeki gelişmeler Husilerin özellikle insansız silahlar kullanarak önemli ekonomik zararlar vermesine olanak tanıyor.

2015’te Yemen’de Husilere saldıran Suudi liderliğindeki koalisyon, örgütü zayıflatmak yerine daha da güçlendirdi. Husilerin mevcut askeri saldırıları, normal zamanda gruba karşı olsalar bile Filistin davasına duydukları sempati nedeniyle pek çok Yemenliyi Husileri desteklemeye itebilir.

Husiler vurulmaktan ya da Suudi Arabistan’la görüşmelerin ertelenmesinden, hatta iptal edilmesinden çok fazla endişe duymuyor olabilir. Halk desteğinden güç alarak, katlanılabilir bir maliyetle istediklerini elde etme konusunda kendilerini güçlü hissediyorlar. Bu, ileriye dönük tek yolun gerilimi daha da tırmandırmak olduğu anlamına gelmiyor. Husiler saldırılarının İsrail’in Gazze’deki savaşına bir yanıt olduğunu ve bağımsız bir girişim olmadığını çok açık bir şekilde ortaya koydular. Eğer bu savaş sona ererse ve o zamana kadar Kızıldeniz’deki durumun kontrolden çıkmadığı varsayılırsa, Husiler verdikleri sözlerde ciddiyseler ve Yemen’de gelecekte kurulacak bir yönetimde kilit bir taraf olarak ciddiye alınmak istiyorlarsa eski tutumlarına geri dönebilirler. Ancak Gazze savaşı sona ermedikçe ve Gazze’de giderek büyüyen insani felaket karşısında sadece Kızıldeniz’de değil Lübnan, Suriye, Irak ve İsrail işgali altındaki topraklarda da tansiyon yükselmeye devam edecektir.

Ortadoğu

Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Yayınlanma

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.

Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.

“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.

Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.

Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.

İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek

Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.

Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.

Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.

Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.

Mélenchon: Biz unutulmuşların, aşağılanmışların sesiyiz

“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim

LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.

Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.

“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.

Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.

Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.

Sağdan salvolar, soldan eleştiriler

Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.

Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.

Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.

Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.

Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.

Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.

Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.

Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD ve İsrail, ara seçimlerin ardından İran’ı vurmayı planlıyor

Yayınlanma

New York Times gazetesinin haberine göre ABD ve İsrail savunma bakanlıkları, İran’daki nükleer tesisleri, enerji altyapısını ve cephanelikleri hedef alan yeni bir askeri harekat planı hazırladı. Kongre ara seçimlerinin ardından başlatılması gündemde olan operasyon için ABD üç uçak gemisi dahil geniş bir askeri gücü bölgeye sevk ediyor.

ABD ve İsrail savunma bakanlıkları, İran’a yönelik yeni bir saldırı planı hazırladı. Planlanan harekatın ABD’de 3 Kasım’da yapılacak Kongre ara seçimlerinin ardından başlaması gündemde yer alıyor.

The New York Times gazetesinin kaynaklara dayandırdığı habere göre, hazırlıkları yapılan plan kısa süreli ancak yoğun bir operasyonu öngörüyor.

Askeri birimlerin tatbikatlarını artırdığı bu süreçte, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth olası saldırı senaryolarını İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ele aldı.

Hedef listesinde İran’ın nükleer tesisleri, enerji altyapısı ile füze ve insansız hava aracı cephanelikleri var.

Gazeteye konuşan bazı yetkililer, yeni saldırı dalgasının İran ekonomisine ağır zarar verebileceğini ve Tahran yönetimini taviz vermeye zorlayabileceğini öne sürüyor.

Buna karşılık bazı kaynaklar, çatışmaların yeniden başlamasının şubat ile nisan ayları arasındaki önceki harekattan daha başarılı olacağından şüphe duyuyor.

Söz konusu önceki harekat, enerji fiyatlarının yükselmesine ve ABD’nin önleme füzeleri stoklarının tükenmesine yol açmıştı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın bu operasyonu onaylayıp onaylamayacağı henüz netlik kazanmadı.

Planların seyrinde İsrail’deki iç siyasi durumun da etkili olabileceği değerlendiriliyor; zira ülkede genel seçimler 27 Ekim’de yapılacak.

Gazeteye görüş veren bazı uzmanlar, Netanyahu’nun savaş tehdidini ulusal birlik hükümeti kurmak amacıyla kullanabileceğini savunurken, diğerleri muhalefetin başbakana yönelik güvensizliğine dikkat çekiyor.

Washington bölgesel yayılmadan çekiniyor

Washington yönetimi, çatışmaların bölge geneline yayılma ihtimalinden de endişe duyuyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, İran destekli Husilerin saldırıları nedeniyle Çarşamba günü Suudi Arabistan’daki zorunlu olmayan kamu personelinin ve ailelerinin ülkeden ayrılması talimatını verdi.

Üç uçak gemisi, savaş uçakları ve özel kuvvet birliklerini kapsayan ABD askeri gücünün kasım ayı başına kadar bölgeye tamamen konuşlandırılması planlanıyor.

Masadaki hedefler arasında “Pickaxe” adlı yer altı nükleer tesisi de yer alıyor. Trump bu tesise karşı “tüm bombaların anası” olarak bilinen yüksek tahrip gücüne sahip GBU-43/B bombasının kullanılabileceğini dile getirdi; ancak uzmanlar bu mühimmatın yerin derinliklerindeki kompleksi imha edebileceğinden şüphe ediyor.

Tahran yönetimi ise gerilimin olası tırmanışına karşı kendi hazırlıklarını yürütüyor ve hedef listesini genişletme tehdidinde bulunuyor. İran’ın olası karşı saldırılarında gemiler ve enerji altyapısının yanı sıra veri merkezleri ile deniz altı internet kablolarının da hedef alınabileceği belirtiliyor.

İranlı müzakerecinin danışmanı Mehdi Muhammedi, ABD’nin yeni harekatı 72 saat içinde bitirme hesabını “hayal” olarak nitelendirdi. Muhammedi, Tahran’ın vereceği yanıtın daha şiddetli ve beklenmedik olacağını kaydetti.

Financial Times ise daha önce İsrail’in 10 Ekim için planladığı İran operasyonunun, ABD Başkanı’nın Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı çatışmalara dönmek istememesi nedeniyle iptal edildiğini aktarmıştı.

Habere göre ordu, Netanyahu’nun talimatıyla nükleer tesislere, İran yönetimine, elektrik santrallerine ve sivil altyapıya yönelik çok günlük bir saldırı hazırlamıştı. Bu harekatın şubatta başlayan operasyondan daha yoğun olması tasarlanmıştı.

Washington yönetimi Tahran’dan Hürmüz Boğazı ve nükleer program konularında bir anlaşma koparmayı hedefliyor.

Financial Times‘a konuşan bir kaynak, “Ya bir anlaşma olacak ya da bir saldırı” diyerek önümüzdeki haftalarda operasyonun başlayabileceğini ifade etti.

Aynı gazeteye konuşan bir başka yetkili, İsrail’in hazırlıklarının müzakerelerde İran üzerinde baskı kurma amacı taşıyabileceğini dile getirdi.

Axios da Pentagon’un saldırıların yeniden başlatılması için hazırlık emri verdiğini, ancak belgede belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın nihai kararı henüz vermediğini bildirmişti.

ABD ve İsrail, İran’a karşı operasyonu 28 Şubat’ta başlatmıştı. İran bu hamleye bölgedeki ABD ve İsrail tesislerine saldırarak ve Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini kısıtlayarak karşılık vermişti.

Taraflar haziran ayında ateşkesi ve Hürmüz Boğazı’ndaki ablukanın kaldırılmasına yönelik müzakereleri öngören bir mutabakat zaptı imzalamış, ancak ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar devam etmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İsrail’in İran bombardımanı Trump’ın Kongre seçimi hesabına takıldı

Yayınlanma

Financial Times gazetesinin haberine göre İsrail ordusunun 10 Ekim için hazırladığı çok günlük İran bombardımanı, ABD Başkanı Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde çatışmayı büyütmek istememesi nedeniyle rafa kalktı. Güncellenen hedef listesinde nükleer tesislerin yanı sıra elektrik santralleri gibi sivil yapılar da yer aldı.

İsrail ordusunun 10 Ekim için planladığı kapsamlı İran operasyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı savaştan kaçınma kararı nedeniyle gerçekleşmedi.

Financial Times gazetesinin konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun talimatıyla günlerce sürecek bir bombardıman hazırlığı yapılmıştı.

Hedef listesinde nükleer tesisler ve İran liderliğine ait noktaların yanı sıra elektrik santralleri ile diğer sivil altyapı tesisleri de yer aldı.

Planlanan saldırıların yoğunluk bakımından ABD ve İsrail’in şubat ayında başlattığı ortak harekatı geride bırakması öngörülüyordu.

Beyaz Saray Sözcü Vekili Anna Kelly, gazeteye yaptığı açıklamada, “Birleşik Devletler ara seçimlerden önceki herhangi bir tarihte İran’a saldırmayacak” ifadesini kullandı.

Kelly, Tahran yönetiminin hem ekonomik hem de askeri açıdan zor durumda olduğunu, İran limanlarına uygulanan abluka ile ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkiyatını güvenceye alma çabalarının sonuç verdiğini savundu.

Gazeteye konuşan kaynaklardan biri, saldırıların önümüzdeki haftalarda yeniden başlama ihtimaline değinerek “Ya bir anlaşma olacak ya da saldırı” değerlendirmesinde bulundu.

Aynı kaynak, Washington’ın Hürmüz Boğazı ve nükleer program başlıklarında çatışmayı tamamen bitirecek bir uzlaşma hedeflediğini aktardı; iptal edilen operasyona ABD’nin doğrudan katılıp katılmayacağı ise netleşmedi.

Bir diğer kaynak ise operasyon hazırlığının müzakerelerde Tahran üzerinde baskı kurma aracı olarak kullanılmış olabileceğini, yeni bir askeri adımda nihai kararın ABD Başkanına ait olduğunu ifade etti.

Hegseth İsrail’de güncellenen hedef listesini görüştü

İsrailli bir yetkili, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in 19 Ekim’de İsrail’i ziyaret ederek Netanyahu ve üst düzey temsilcilerle bir araya geldiğini aktardı.

Bir başka kaynak, İsrail tarafının yeni istihbarat verileriyle hazırladığı ve bu yıl daha önce vurulmamış sivil altyapı unsurlarını da içeren güncel hedef listesini Amerikalı muhataplarına sunduğunu belirtti.

Söz konusu temaslara ilişkin soruları Pentagon yanıtlamadı; Netanyahu’nun ofisi ve İsrail ordusu da açıklama yapmaktan kaçındı.

Operasyonun ertelenmesine rağmen Trump ve Netanyahu kamuoyu önünde İran’a yönelik askeri uyarılarda bulunmayı sürdürdü.

Netanyahu 19 Ekim’de yayımlanan videoda Trump’a hitaben “Donald, bu işi bitirmemiz gerektiğini söyledin ve bunu birlikte bitireceğiz” dedi; Trump ise hoparlör üzerinden “Sen büyük bir savaşçısın ve bunu çok yakında kanıtlayacağız” karşılığını verdi.

Liderlerin bu temasları iki ülkedeki kritik seçim süreçleriyle kesişiyor.

İsrail’de parlamento seçimleri ABD’deki oylamadan bir hafta önce, 27 Ekim’de düzenlenecek.

Ülkedeki kamuoyu yoklamalarının büyük kısmı muhalefet bloğunu Netanyahu koalisyonunun az farkla önünde gösterse de tarafların net bir çoğunluğu bulunmuyor.

ABD merkezli yayın organı Axios da Pentagon’un İran’a dönük saldırı hazırlıklarını tamamlama talimatı verdiğini, ancak direktifte belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın kesin kararını vermediğini aktarmıştı.

15 Ekim’de CNN kanalı, “tüm bombaların anası” olarak bilinen GBU-43/B tipi mühimmatın İran nükleer tesislerine karşı kullanım planını haberleştirdi; yayına konuşan Amerikalı yetkililer bombanın derindeki sığınakları imha kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Tahran yönetimi diplomatik çözüme açık olduğunu duyururken olası bir operasyona sert karşılık verileceğini bildirdi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, rakiplerinin askeri çatışmayı seçmesi halinde yanıtın “öncekinden çok daha sert” olacağını vurguladı.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı operasyona karşılık İran bölgedeki hedefleri vurmuş, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini sınırlandırmıştı.

Taraflar haziran ayında ateşkesi ve boğazdaki ablukanın kaldırılmasına dönük müzakereleri içeren bir mutabakata varsa da ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar kesilmedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English