Bizi Takip Edin

Görüş

ABD-Rusya ilişkilerindeki büyük tersine dönüş ve Çin’in diplomatik seçimi

Avatar photo

Yayınlanma

Prof. Ma Xiaolin, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü Başkanı
Prof. Zhang Lupeng, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Slav Araştırmaları Merkezi Başkanı

27 Şubat’ta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Federal Güvenlik Servisi (FSB) yıllık toplantısında yaptığı konuşmada, Rusya ve ABD’nin işbirliğini yeniden tesis etmeye hazır olduğunu belirtti. Putin, herkesin Rusya-ABD diyaloğunu olumlu karşılamadığını ve bazı kesimlerin bu süreci sabote etmeye çalıştığını vurguladı. Aynı gün, Rusya ve ABD heyetleri Türkiye’nin İstanbul kentinde altı saatten fazla süren kapalı kapılar ardında ilk ikili görüşmelerini gerçekleştirdi. Görüşmelerin ana gündemi, büyükelçiliklerin işleyişi ve vize konularıydı.

Bu gelişme, 12 Şubat’ta Rusya ve ABD liderlerinin gerçekleştirdiği telefon görüşmesi ve 18 Şubat’ta Suudi Arabistan’ın Riyad kentinde üst düzey diplomatlar arasında düzenlenen önemli bir görüşmenin ardından geldi. Bu gelişmeler, Trump 2.0 döneminin başlamasıyla birlikte iki büyük rakip olan Rusya ve ABD’nin Ukrayna krizinin karanlık sayfasını kapatmaya ve ikili ilişkileri hızla normalleştirmeye çalıştığını gösteriyor. Hatta Bloomberg’e göre, iki ülke, Arktik bölgesinde ekonomik işbirliği yapmayı ve Arktik kaynaklarının ortaklaşa çıkarılması ile yeni ticaret yollarının geliştirilmesini tartışıyor.

ABD-Rusya ilişkilerinin keskin bir şekilde yeniden şekillendiği bu hassas dönemde, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping de 24 Şubat’ta, yani Rusya-Ukrayna savaşının üçüncü yıl dönümünde, Putin ile telefon görüşmesi gerçekleştirdi. İki gün sonra, Xinhua Haber Ajansı bir yorum yayınlayarak “Çin ve Rusya liderlerinin görüşmesi dünyaya net bir mesaj gönderdi” dedi ve üç önemli noktayı vurguladı: “Çin-Rusya ilişkileri olgun, istikrarlı ve dayanıklıdır”, “Çeşitli alanlarda işbirliği istikrarlı bir şekilde ilerlemektedir” ve “Önemli konular hakkında zamanında iletişim kurulmaktadır.”

ABD-Rusya ilişkilerinin hızla iyileşmesi, ABD-Avrupa ilişkilerinin gerilmesi ve Rusya-Ukrayna savaşının 2025’te hızla sona erebileceği ihtimali karşısında bazı kritik sorular ortaya çıkıyor: ABD-Rusya ilişkileri gerçekten önemli ölçüde iyileşecek mi? Çin-Rusya ilişkileri bundan etkilenecek mi? Çin, ABD ve Avrupa ile olan ilişkilerini nasıl yönetecek? Çin, bu süreçte nasıl kazançlı çıkıp zarar görmekten kaçınabilir? Çin, tüm bu sorularla karşı karşıya ve büyük bir diplomatik seçim yapmak zorunda.

ABD’nin “U Dönüşü” ve Rusya’nın Stratejik Rahatlaması

Rusya-Ukrayna savaşı üç yıldır devam ediyor. Rusya, Ukrayna’nın doğusundaki dört bölgenin bir kısmını ele geçirdi, Putin’in liderliğini güçlendirdi, Rus ordusunun savaş tecrübesini artırdı ve Kuzey Kore ile stratejik iş birliğini derinleştirdi. Ancak, aynı zamanda büyük bedeller ödedi:

– Uluslararası imajı zarar gördü,

– Diplomaside gerilimler arttı,

– Bölgesel etkisi azaldı,

– NATO’nun genişlemesiyle Rusya, C şeklinde bir kuşatma altına girdi,

– Karadeniz ve Baltık Denizi’ndeki deniz yolları tehdit altına girdi,

– Dış askeri üsleri risk altında kaldı,

– Savaş harcamaları arttı,

– Yaptırımlar nedeniyle ticaret engellendi, enerji ihracatı azaldı, yabancı yatırımlar düştü,

– Toplumsal açıdan, büyük kayıplar yaşandı, iç gerilimler arttı ve nüfus azaldı.

Bu zorluklar, Rusya’yı daha önce hiç olmadığı kadar sıkıntılı bir duruma soktu. Ancak, Trump’ın Rusya yanlısı politikaları, Moskova’ya stratejik bir çıkış kapısı sundu ve özellikle ABD’den gelen baskıyı önemli ölçüde azalttı.

Birincisi, Rusya’nın “özel askeri operasyonu” stratejik hedeflerine büyük ölçüde ulaşacak. Trump yönetimi, Rusya’nın öne sürdüğü bazı koşulları kabul etmiş görünüyor:

– Ukrayna NATO’ya katılmayacak,

– NATO’nun doğuya genişlemesi duracak,

– Zelensky hükümeti görevden ayrılacak,

– Neo-Nazi unsurların etkisi azaltılacak,

– Rusya, Ukrayna’nın doğusundaki dört bölgenin bir kısmını kontrol edecek,

– Donbas bölgesindeki toprak, doğal kaynaklar ve nüfus Rusya’nın kontrolüne geçecek.

Ayrıca, barış görüşmeleri sayesinde savaşın daha da tırmanması önlenerek Rusya’nın dış askeri tehditleri azaltılacak ve ülkenin stratejik güvenliği sağlanacak.

Rusya, üç yıl süren bu savaşla eski Sovyet coğrafyasındaki etkisini pekiştirmiş, Ukrayna’nın Batı’ya yaklaşmasını engellemiş, ulusal çıkarlarını koruma konusundaki kararlılığını dünyaya göstermiş, uluslararası arenadaki söz hakkını artırmış ve Karadeniz’deki konumunu güçlendirmiştir.

Bunun yanında, Suriye’deki yeni hükümet, Rusya’ya dostane bir tutum sergileyerek Rusya’nın Tartus ve Hmeymim’deki askeri üslerini Doğu Akdeniz’deki stratejik noktalar olarak kullanmasına izin vermiştir.

Mevcut eğilimlere bakıldığında, gelecekte yapılacak barış görüşmeleri, Rusya’nın Ukrayna’daki jeopolitik çıkarlarını, özellikle doğu bölgesindeki kontrolünü garanti altına alabilir. Böylece, Rusya’nın Avrupa’daki jeopolitik etkisi güçlenebilir ve Batı ile olan müzakerelerinde elini güçlendirebilir.

İkinci olarak, Rusya’nın daha önce içinde bulunduğu zor durum tamamen tersine dönebilir.

ABD-Rusya ilişkilerindeki iyileşme ve Rusya-Ukrayna savaşının barış görüşmeleriyle çözülmesi, Rusya’ya Batılı ülkelerle ilişkilerini yeniden inşa etme, uluslararası izolasyonu azaltma, yaptırımları hafifletme, dış baskıyı azaltma, küresel imajını iyileştirme ve diplomatik alanını genişletme fırsatı sunacaktır Bu durum, Rusya’nın ulusal çıkarlarını daha iyi korumasına ve uluslararası arenadaki etkisini artırmasına yardımcı olabilir.

Uzun Süreli Savaşın Rusya Ekonomisine Ağır Etkisi

Eğer Rusya, ABD ile işbirliği yaparak Rusya-Ukrayna barış görüşmelerine ulaşabilirse, yaptırımların kademeli olarak kaldırılması veya hafifletilmesi mümkün olabilir. Bu durum, Rusya’nın diğer ülkelerle normal ekonomik ve ticari ilişkilerini yeniden tesis etmesine, enerji fiyatlarını istikrara kavuşturmasına ve böylece ekonomik baskıyı hafifletmesine yardımcı olacaktır. Bu süreç, ülkenin iç ekonomik kalkınması için elverişli koşullar yaratacaktır.

Trump yönetimi, gelecekte Rusya ile ekonomi, enerji, uzay gibi alanlarda işbirliği yapacağını ve hatta Rusya’nın G7’ye yeniden katılımını destekleyeceğini iddia etti. Bu politikalar, Rusya ekonomisinin toparlanması ve büyümesi için olumlu gelişmeler sunacaktır. Son dönemde Rus rublesinin sürekli güçlenmesi, piyasanın genel olarak Rusya ekonomisine güven duyduğunu göstermektedir.

Savaş durumu sona erdiğinde, Rusya askeri alandaki kaynaklarının ve enerjisinin daha büyük bir kısmını iç ekonomik inşaya, toplumsal gelişime ve halkın refahının iyileştirilmesine yönlendirebilir. Bu da ülke ve toplumun genel kalkınmasını teşvik edecek, yaşam standartlarını yükseltecek, iç istikrarı ve toplumsal dayanışmayı güçlendirecek ve ülkenin genel gücünü yeniden inşa etmesine yardımcı olacaktır.

Çin-Rusya İlişkileri Etkilenebilir, Çin Zamanında ve Dikkatli Bir Şekilde Ayarlama Yapmalı

ABD-Rusya ilişkilerindeki iyileşme, Rusya-Ukrayna krizini ve küresel dengeleri derinden etkileyecektir. Trump yönetimi, ABD-Rusya ilişkilerini güçlendirerek ve Rusya-Ukrayna barış görüşmelerini teşvik ederek, ABD’nin küresel stratejik düzenini yeniden şekillendirebilir. Bu süreçte, diğer önemli bölgelere ve alanlara daha fazla kaynak ve dikkat yönlendirilebilir, bu da Çin’e karşı baskının ve engellemelerin artmasına neden olabilir.

Birincisi, Rusya’nın Çin’e olan stratejik bağımlılığı azalabilir ve Çin’in beklentilerini buna göre ayarlaması gerekebilir.

Rusya ve ABD arasında artan üst düzey temaslar, ikili ilişkilerin normalleşme yönünde ilerlediğini göstermektedir. Rusya’nın, Ukrayna’nın geleceği ve Orta Doğu yönetimi gibi çeşitli ortak çıkar alanlarında ABD ile işbirliğini yeniden başlatması bekleniyor. Ayrıca, ekonomi, enerji ve uzay gibi alanlarda ABD ile ortak çalışmalar yürütmesi olasılığı da bulunuyor.

Trump yönetiminin Rusya üzerindeki kısıtlamaları gevşetmesiyle, Batı dünyasının Rusya’ya uyguladığı yaptırım baskısı kademeli olarak azalacaktır. Bu da Rusya’nın uluslararası arenada daha geniş bir stratejik hareket alanına sahip olmasına olanak tanıyacaktır.

Bu süreç, Rusya’nın Çin’e olan bağımlılığını kademeli olarak azaltacak ve stratejik özerkliğini artıracaktır. Daha önce Rusya’nın “Doğu’ya ve Güney’e Açılım” stratejisinde görülen ivme yavaşlayabilir. Bu durumda, Çin’in Rusya ile yaptığı işbirliklerindeki inisiyatifi azalabilir. Ayrıca, Rusya’nın toparlanmasıyla birlikte, ikili ilişkilerde Moskova’nın daha fazla stratejik bağımsızlığa ve pazarlık gücüne sahip olması beklenmektedir.

İkincisi, ABD-Rusya ilişkilerinin iyileşmesi sorunsuz olmayacak ve Çin’in aşırı kaygılanmasına gerek yok.

Şu anda ABD ve Rusya arasında yaşanan üst düzey temaslar, yalnızca ilişkilerde bir yumuşama eğilimi olduğunu göstermektedir. Ancak, bu temasların tamamen normalleşmeye dönüşmesi için uzun bir süreç gerekecektir. ABD-Rusya ilişkileri hâlâ “buzları kırma” aşamasındadır ve tam anlamıyla normalleşmeleri için kat edilmesi gereken uzun bir yol vardır. Benzer şekilde, Rusya-Ukrayna barış görüşmelerinin başarıya ulaşması için de birçok çalışma yapılması gerekmektedir. Bu yüzden, ABD ve Rusya arasında bir “balayı dönemi” başladığını ya da Rusya-Ukrayna savaşının çok yakında sona ereceğini öngörmek için henüz erken.

Çin, ABD ve Rusya arasındaki etkileşimleri yakından takip etmeli, Rusya, Ukrayna, Avrupa Birliği ve ABD ile sürekli temas halinde olmalıdır. Ayrıca, BRICS gibi çok taraflı mekanizmalar aracılığıyla Küresel Güney ülkeleriyle koordinasyon sağlamalı ve Ukrayna meselesinde yapıcı bir rol oynayarak kendi çıkarlarını korumaya devam etmelidir.

Üçüncüsü, Trump’ın Rusya politikasındaki büyük değişiklikler dirençle karşılaşabilir.

  1. ABD iç politikasındaki muhalefet: Trump’ın politikaları ABD içinde oldukça tartışmalıdır. Demokrat Parti, genellikle Ukrayna’ya desteğin devam etmesini savunmaktadır. Trump’ın Rusya-Ukrayna barış görüşmelerini desteklemesi, ABD’deki partizan bölünmeyi artırabilir ve hükümetin karar alma sürecini ve uygulama kapasitesini zayıflatabilir.
  2. ABD askeri-endüstriyel kompleksinin etkisi: Barış görüşmeleri, askeri sanayi talebinin anında azalmasına yol açabilir. Bu durum, askeri-sanayi sektöründeki büyük şirketlerin Trump’ın politikalarına açık veya gizli şekilde karşı çıkmasına neden olabilir.
  3. Avrupa müttefiklerinin hoşnutsuzluğu: Trump’ın Rusya-Ukrayna barış görüşmelerini destekleme çabaları, Avrupa müttefikleri arasında rahatsızlık yaratmıştır. Avrupa ülkeleri, ABD’nin bu adımının NATO’nun bütünlüğünü zayıflatabileceğinden ve Rusya karşısında Avrupa’yı daha savunmasız bırakabileceğinden endişe etmektedir. Bu durum, ABD-Avrupa ilişkilerinde çatlaklara yol açabilir ve geleneksel transatlantik ittifakına zarar verebilir.

Bu nedenle, Rusya-Ukrayna krizinin geleceği yalnızca ABD ve Rusya’nın kararlarına bağlı olmayacak, aynı zamanda Avrupa Birliği, Ukrayna ve diğer tarafların tepkilerine de bağlı olacaktır.

Trump yönetimi, ABD’de Demokrat Parti’nin geleneksel kesimleri ve askeri-endüstriyel sermayenin baskılarıyla karşı karşıyadır. Ayrıca, Trump’ın öngörülemez liderlik tarzı göz önüne alındığında, ABD-Rusya ilişkilerinin tamamen sorunsuz bir şekilde normalleşmesi garanti edilemez. Bu süreçte ne tür engellerin ortaya çıkacağı, bu engellerin ne kadar büyük olacağı ve süreçte geri dönüşler yaşanıp yaşanmayacağı hâlâ dikkatle izlenmesi gereken konulardır.

Rusya ve ABD ile Karmaşık İlişkileri Yönetmek: İnisiyatif Çin’de

1. Putin, Trump Değildir; Putin Yönetimindeki Rusya-Çin İlişkileri Büyük Dalgalanmalar Yaşamayacaktır

Önümüzdeki dört yıl boyunca Çin, yeni dönemde Çin-Rusya kapsamlı stratejik işbirliği ortaklığını güçlendirmeye ve Ukrayna meselesinde Rusya ile iletişimi ve koordinasyonu artırmaya odaklanmalıdır.

ABD-Rusya ilişkilerinin önemli ölçüde yumuşaması, Rusya’nın diplomatik konumunu iyileştirebilir. Ancak Putin yönetimindeki Rusya, Trump’ın dört yıllık görev süresi içinde ABD’ye olan güvenini Çin gibi uzun vadeli stratejik ortaklarının üzerine çıkacak şekilde artırma olasılığı düşük olan bir ülkedir.

Trump’ın iş dünyası kökeninden farklı olarak, Putin daha istikrarlı ve ileri görüşlü bir liderdir ve Rusya’nın uzun vadeli çıkarlarına yönelik dengeli ve kalıcı planlar yapacaktır.

Dünya genelinde ülkeler, Trump yönetiminin gücü ve etkisi konusunda bekleyip görme yaklaşımı benimsemektedir. Ülkeler, Trump ve ekibinin ABD’yi istikrarlı bir şekilde yönetip yönetemeyeceğini, Demokrat Parti’nin yerleşik düzenini ne ölçüde baskılayabileceğini, küresel rakiplerini zayıflatıp zayıflatamayacağını ve “Amerika’yı Yeniden Büyük Yapma” hedefini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini gözlemlemektedir. Nihai amaç, dört yıl sonra MAGA (Make America Great Again) hareketinin Trump’ın politikalarını sürdürmesini ve Trump ailesinin çıkarlarını korumasını sağlamaktır.

2. Çin, Trump Yönetiminin Dikkatini Dağıtmasına İzin Vermemeli ve Stratejik Kararlılığını Korumalıdır.

Çin, stratejik netlik, istikrar ve yönünü en üst düzeyde korumalı, rakiplerinin belirlediği stratejik yıpratma taktiklerine düşmekten kaçınmalıdır.

Son yıllarda, Çin-ABD stratejik düşünce kuruluşları arasında yaygın bir görüş hâkim: Önümüzdeki on yıl içinde Çin ile ABD arasındaki güç dengesi değişebilir. Eğer Çin, on yıl içinde ABD’yi belirgin bir şekilde geride bırakırsa, ABD’nin Çin’e yönelik baskı politikalarını terk etme ve işbirliği yolunu seçme ihtimali doğabilir.

Bu senaryo, elbette en iyimser olanıdır. Ancak, bu mantığa göre Çin’in önümüzdeki on yılda hızla gelişmesi ve ABD’yi çeşitli alanlarda geçmesi gerekecektir. Bunun en büyük riski, Çin’in kalkınma potansiyelinin aşırı tüketilmesi ve ülkenin tükenme noktasına gelmesidir.

Soğuk Savaş döneminde ABD, askeri rekabeti kullanarak Sovyetler Birliği’ni çökertti. Reagan yönetiminin “Yıldız Savaşları Programı”, Sovyetler’i sürdürülemez bir askeri yarışa sürükleyerek ekonomik ve stratejik kaynaklarını tüketti.

Bugün, Çin ile ABD arasındaki rekabet, uzun vadeli bir “stratejik enerji biriktirme” ve “kapasite oluşturma” savaşıdır.

– Çin’in kurumsal avantajları, ekonomik ve toplumsal potansiyeli ile kültürel dayanıklılığı, uzun vadeli bir mücadeleyi sürdürmesine olanak tanımaktadır.

– Çin’in ABD ile doğrudan rekabete girmesine veya kendini gereksiz yere yıpratmasına gerek yoktur.

– Bunun yerine, Çin ulusal potansiyelini korumaya, ABD, Rusya ve Avrupa ile ilişkilerini dengede tutmaya ve Tayvan meselesinde stratejik sabır göstermeye odaklanmalıdır.

– Yumuşak ve akıllı güç stratejileriyle rakiplerini ustaca manevralarla alt etmeli, sürdürülebilir ve uzun vadeli kalkınmaya öncelik vermelidir.

– Nihai hedef, Çin’in büyük ulusal canlanmasını gerçekleştirmek, hem sert hem de yumuşak gücünü dengeli bir şekilde geliştirmek ve küresel stratejik konumunu güçlendirmektir.

3. Çin, Avrupa ile İlişkilerini Güçlendirmeli, Özellikle Orta ve Doğu Avrupa Ülkeleriyle İş Birliğini Yeniden Canlandırmalıdır.

Trump yönetiminin Rusya yanlısı politikaları, Avrupa’da tedirginlik yaratmıştır.

– Avrupa ülkeleri, Ukrayna krizinde büyük ekonomik kayıplar verdikten sonra ABD’den gelebilecek güvenlik tehditlerine karşı savunmasız kalmaktan endişe etmektedir.

– Çin, Avrupa’nın stratejik özerkliğini artırmasına yardımcı olmak için somut adımlar atmalı, ekonomik, teknolojik ve ticari işbirliğini güçlendirmelidir.

– Özellikle Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, ABD-Rusya ilişkilerinin yumuşaması ve Rusya’nın avantaj kazanması karşısında güvenlik endişeleri taşımaktadır.

– Bu durum, Çin için “16+1” Çin-Orta ve Doğu Avrupa İş Birliği Mekanizmasını yeniden canlandırma fırsatı sunmaktadır.

Önümüzdeki 3-4 yıl içinde, Çin uluslararası kurallar çerçevesinde Avrupa ile karşılıklı fayda sağlayan ilişkiler kurmalı, ticaret hacmini artırmalı, gümrük vergilerini düşürmeli, yapay zeka ve yenilenebilir enerji gibi alanlarda işbirliğini genişletmeli ve insanlar arası kültürel etkileşimi güçlendirmelidir.

4. Çin, Stratejik Caydırıcılığını, Özellikle Nükleer Caydırıcılığını Güçlendirmelidir.

Çin, stratejik caydırıcılık kapasitesini, özellikle nükleer caydırıcılık gücünü ve ulusal güvenliğini daha da geliştirmelidir.

– Stratejik nükleer gücün modernize edilmesi ve güvenliğinin mutlak şekilde sağlanması, ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğünün korunması açısından kritik bir unsurdur.

– ABD’de hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat politikacılar, Rusya’nın güçlü stratejik nükleer kapasitesinden çekinmektedir.

– Bu nedenle, ABD her zaman Rusya’ya karşı dikkatli davranmaktadır.

– Ukrayna ise stratejik nükleer gücünü kaybettikten sonra, ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü ciddi şekilde ihlal edilmiştir.

Çin’in uzun vadeli ulusal güvenliğini sağlamak için güçlü bir stratejik caydırıcılığa sahip olması ve ulusal savunmasını güçlendirmesi gerekmektedir.

Sonuç

  1. Putin’in Rusya’sı, kısa vadeli kazançlar uğruna Çin gibi uzun vadeli stratejik ortaklarını terk etmeyecektir.
  2. Çin, stratejik sabrını koruyarak ABD ile gereksiz yıpratıcı bir rekabete girmemelidir.
  3. ABD-Rusya yakınlaşmasından doğan fırsatları değerlendirerek, Avrupa ile ilişkilerini güçlendirmelidir.
  4. Stratejik caydırıcılığını, özellikle nükleer caydırıcılığını artırarak ulusal güvenliğini sağlamlaştırmalıdır.

Bu stratejileri takip ederek Çin, değişen küresel jeopolitik ortamda uzun vadeli istikrarını ve gücünü koruyabilir.

Görüş

Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Yayınlanma

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.

Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.

Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.

Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.

Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….

Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.

Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?

Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.

Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.

Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?

İçerideki işbirlikçi kim?

Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!

Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.

Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.

Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.

Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!

Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”

Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!

68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.

Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!

Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.

Heidegger’in müritleri

Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.

Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.

Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.

Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.

Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.

Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.

Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.

Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.

Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.

Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!

Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.

Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.

Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”

Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.

Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.

Habermas ve Alman Felsefesinin Sefaleti

Okumaya Devam Et

Görüş

Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi

Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.

Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.

Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.

Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.

Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.

Demokratik dayanıklılığın sınavı

Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.

Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.

Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.

Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık

Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.

Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.

Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.

Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.

Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.

Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.

Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.


(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Avatar photo

Yayınlanma

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları

Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”

Bu durumda ne olacak?

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.

İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.

Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.

Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.

Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.

Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.

Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.

Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).

Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1] 

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Beşinci senaryo

Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.

Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.

Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.

Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.

Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.

Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.

“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”

Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.

Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.

Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.

Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.

Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.

Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:

“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”

Onurlu bir halkın geleceği

İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.

Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.

[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English