Diplomasi
AfD, ABD ile ilişkilerini güçlendiriyor

Almanya için Alternatif (AfD), Trump yönetimi ile ilişkilerini derinleştirerek, MAGA hareketinin Avrupa’daki önemli kollarından biri olmaya hazırlanıyor.
German Foreign Policy’deki habere göre, AfD’nin birkaç önemli yöneticisi yakın zamanda Beyaz Saray ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nda kabul edildi.
Washington, AfD’nin Alman ana akım siyasetinden dışlanmasına son verilmesi için Berlin’e baskı yapmaya başladı ve partiye danışmanlık yapmak üzere Trump’ın kampanya stratejisti Alex Bruesewitz’i Berlin’e gönderecek.
Bruesewitz, Trump ve AfD’yi “Marksistler” ve “küreselciler”e karşı “manevi bir savaş” içinde görüyor.
AfD yetkilileri Beyaz Saray’ın gediklisi oldu
Anketler, AfD’nin yüzde 26 ile CDU/CSU’nun önünde en güçlü parti olduğunu göstermeye devam ediyor.
Ayrıca, Trump yönetiminin desteği de hızla artıyor. Eylül ortasında, AfD’nin Federal Meclis’teki grup başkenvekili Beatrix von Storch ve Ludwigshafen (Rheinland-Pfalz) eski belediye başkan adayı Joachim Paul, Beyaz Saray’da, özellikle Başkan Yardımcısı JD Vance’in personeli ve Dışişleri Bakanlığı çalışanları tarafından kabul edildi ve Dışişleri Bakanlığı’nda bir takip toplantısı planlandığı söylendi.
Eylül sonunda, AfD milletvekilleri Markus Frohnmaier ve Jan Wenzel Schmidt de ABD’nin başkentine gitti. Orada, diğerlerinin yanı sıra, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk döneminde metin yazarı olarak görev yapan ve şu anda etkili bir danışman olarak kabul edilen ABD Dışişleri Bakanlığı üst düzey yetkilisi Darren Beattie ile görüştüler.
Kısa süre önce, AfD başkanı Alice Weidel’in de Washington’u ziyaret etmek için davet aldığı açıklandı.
Trump ve AfD, “marksistlere karşı manevi savaş”ta birleşti
Washington, AfD’yi iki şekilde desteklemeye başladı. Bir yandan, AfD’ye karşı oluşturulan cordon sanitaire (“güvenlik duvarı”) yıkılsın diye baskı artıyor.
Eylül ayında, AfD’li politikacı Paul, Ludwigshafen’daki sorumlu seçim komitesinin aşırı sağ ile bağlantıları ve kitlesel sınır dışı etme (“tersine göç”) çağrısı nedeniyle adaylığını onaylamaması nedeniyle Beyaz Saray’da kabul edildi.
ABD Başkan Yardımcısı Vance, 14 Şubat’ta Münih Güvenlik Konferansı’nda, “kitlesel göç”ün şu anda Batı dünyasının karşı karşıya olduğu en acil sorun olduğunu ve “güvenlik duvarlarına yer olmaması” gerektiğini açıklamıştı.
Şimdi, Trump yönetiminin Paul’u kabul ettikten sonra Berlin’e baskı uygulayacağı ve aşırı sağcı bir Alman “influencer”ın da görüşleri nedeniyle Almanya’da “zulüm gördüğünü” iddia ederek ABD’ye sığınma başvurusunda bulunduğu ortaya çıktı. Yargılama süreci baskıyı daha da artırabilir.
Öte yandan Washington, AfD’ye pratik destek vermeye de başladı. Geçen hafta, Trump’ın sosyal medya kampanya stratejistlerinden Alex Bruesewitz, AfD’ye kampanya teknikleri öğretmek için Berlin’deydi.
Bruesewitz, AfD’lilerin alkışları eşliğinde, “Marksistler” ve “küreselciler”e karşı “manevi bir savaş”ta birleştiklerini ilan etti.
AfD ve yeni iktidar stratejisi: Amerikan tarzı ‘sağ-sol’ ayrımı hedefleniyor
AP’de “merkez sağ”ın karar anı yaklaşıyor
Aynı zamanda, Avrupa Parlamentosu (AP) bir kez daha aşırı sağa karşı güvenlik duvarı sorunu ile, bu sefer daha radikal bir şekilde karşı karşıya kalabilir.
Çoğunluktaki “merkez sağ” Avrupa Halk Partisi (EPP) grubu, tedarik zinciri direktifinin radikal bir şekilde zayıflatılmasını sağlamak için milli-muhafazakâr Avrupa Muhafazakârları ve Reformcuları (ECR) ve “aşırı sağ” Avrupa için Vatanseverler (PfE) ile işbirliği yapmayı düşünüyor. Alman ekonomisi ve Şansölye Friedrich Merz, direktifin zayıflatılmasında ısrarcı.
AP’deki mevcut anlaşmazlıkların başlangıç noktası, 22 Ekim’de ekonominin çıkarları doğrultusunda Tedarik Zinciri Direktifini esnetme girişiminin başarısız olmasıydı.
Birkaç AP üyesi (iddiaya göre sosyal demokratlar) EPP, liberaller (Renew) ve sosyal demokrat (S&D) grupları tarafından önceden üzerinde anlaşmaya varılan taslağı onaylamayı reddetti.
Bunu, özellikle muhafazakâr politikacılar ve sanayiciler tarafından şiddetli eleştiriler izledi. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, diğer AB organlarından farklı olarak demokratik olarak seçilen Avrupa Parlamentosu’nu “ölümcül bir hata” yapmakla suçladı, oylamayı “kabul edilemez” olarak nitelendirdi ve “Bu durum böyle kalamaz” dedi.
İş dünyasından da sert tepkiler geldi. Alman Kimya Endüstrisi Birliği (VCI) CEO’su Wolfgang Große Entrup, ilk açıklamasında “öfkeli ve şaşkın” olduğunu söyledi.
Geçen hafta çeşitli Alman iş dünyası dernekleri tarafından imzalanan açık mektupta, Avrupa politikasından “iş dünyasının beklentileri”nin açık olduğu belirtildi: Bürokrasinin “azaltılması”nın gecikmeden “kararlı bir şekilde” uygulanması.
AP’de tedarik zinciri direktifi oylaması kritik
Tedarik zinciri direktifinin zayıflatılmasını yine de uygulayabilmek için, Parlamento Başkanı Roberta Metsola’nın önderliğindeki parlamento liderliği bu perşembe (13 Kasım) yeni bir oylama planladı.
Öte yandan, EPP geçen hafta çok daha kapsamlı kısıtlamalar içeren ikinci bir taslak sundu; S&D bunu kabul edilemez buluyor.
Bu taslak, aşırı sağ grupların desteğiyle kabul edilebilir. Bu “aşırı sağ”a yalnızca ECR ve PfE değil, muhtemelen AfD liderliğindeki Egemen Uluslar Avrupa’sı (ESN) grubu da dahil olacak.
Böyle bir durumda, EPP’nin aşırı sağ gruplarla işbirliği daha da normalleşecektir.
S&D ve Yeşiller grubu, aşırı sağın çoğunluğu elde etmesini önlemek için, temelde reddettikleri bir önlemi onaylamak zorunda kalacak ve baskı altında kalacak.
ECR, PfE ve ESN’nin yardımıyla ya da şantaja maruz kalan S&D grubunun yardımıyla Tedarik Zinciri Direktifi’nin zayıflatılmasına kesin gözüyle bakılıyor.
Diplomasi
AB, Gürcistan’ın tek petrol rafinerisine yaptırım kararı aldı

Avrupa Birliği, Rus ham maddesini işlediği gerekçesiyle Gürcistan’ın tek petrol rafinerisi olan Kulevi’yi 21’inci yaptırım paketine dahil etti. Yılın ilk altı ayında 650 bin tondan fazla ham madde işleyen tesis, Rus petrolüyle yapılan işlemleri durdurmazsa altı ay sonra yaptırımlar yürürlüğe girecek.
Avrupa Birliği (AB), Rus ham maddesini işlediği gerekçesiyle Gürcistan’ın tek petrol rafinerisi olan Kulevi Petrol Rafinerisini Rusya Federasyonu’na yönelik 21’inci yaptırım paketine dahil etti.
2026 yılının ilk altı ayında 650 bin tondan fazla ham madde işleyen petrol rafinerisiyle işlem yapılmasını yasaklayan kısıtlamalar, işletmenin Rusya’dan petrol alımından vazgeçmemesi halinde altı ay sonra yürürlüğe girecek.
AB, dün Moskova’ya yönelik yaptırım listesini genişleterek petrol sektöründen 18 kuruluş ve bir gerçek kişiyi kısıtlama kapsamına aldı.
Listeye üç Rus rafinerisinin yanı sıra Belarus’taki Mozyır Petrol Rafinerisi ve AB makamlarının verilerine göre Belarus rafinerilerinin Rusya’ya benzin satmak için kullandığı Avrupa Ticaret Şirketi de eklendi.
İlk etap kapasitesi yıllık 1,2 milyon tona ulaşan Kulevi limanındaki rafineri, ilk ham madde teslimatını Ekim 2025’te Russneft şirketinden aldı.
Avrupa Birliği, Rus petrolünün yeniden ihracatına katılması ve Avrupa kısıtlamalarının etrafından dolaşılması ihtimali nedeniyle Şubat 2026’da fabrikanın yaptırım listesine alınması seçeneğini müzakere etmeye başladı.
AB’nin Rusya’ya yönelik 21’inci yaptırım paketinde neler var?
AB Yaptırımlar Özel Temsilcisi David O’Sullivan, Tiflis’in Rus ham maddesi ithalatı yasağına ve tankerlerin Gürcü limanlarına girişine yönelik kısıtlamalara uyma yükümlülüklerine dikkat çekti.
Bu gelişmenin ardından Gürcistan makamları, Kulevi limanını yaptırım kapsamındaki Rus gemilerine tamamen kapatma ve petrolün yeniden ihracatını durdurma taahhüdünde bulundu.
Kulevi rafinerisini yöneten Black Sea Petroleum (BSP) yönetimi, temmuz ayı başında bir açıklama yaparak ham madde çeşitlendirmesi amacıyla 2026 yılının ağustos-eylül aylarından itibaren Rus petrolü alımını durduracaklarını duyurdu.
BSP Genel Müdürü David Potsveriya, mevcut Rus petrolünün tamamının yerini almak üzere Kulevi’deki rafineri için Türkmenistan ve Kazakistan ham maddesi ile diğer alternatif kaynaklardan sevkiyat başlatacaklarını açıkladı.
Diplomasi
Vatikan ile Pekin Çin’de yeni piskopos konusunda anlaştı: 20 yıllık boşluk sona erdi

İç Moğolistan’daki Roma Katolik piskoposunun atanması, hassas bir konuda Pekin ile Vatikan arasındaki gergin diplomatik süreci tamamladı.
Joseph Chang Yanfeng, çarşamba günü Çin’in kuzeyindeki İç Moğolistan Özerk Bölgesi’nde bulunan Chifeng kentinin piskoposu olarak takdis edildi. Atama, Katolik din adamlarının görevlendirilmesi gibi hassas bir konuda Pekin ile Vatikan arasındaki zorlu diplomatik ilişkinin sürdüğünü gösterdi.
Vatican News’in aktardığına göre Papa XIV. Leo, Kutsal Makam ile Pekin arasında 2018’de imzalanan geçici anlaşma uyarınca Chang’ın atanmasını 15 Haziran’da onayladı.
İtalya merkezli Katolik misyoner haber ajansı AsiaNews’e göre bu takdis töreniyle, Andreas Zhu Wenyu’nun 2006’daki ölümünden bu yana yaklaşık 20 yıldır boş bulunan Chifeng Katolik Piskoposluğu makamı doldurulmuş oldu.
Haberde, Zhu’nun 1990’da papanın onayı olmadan piskopos olarak takdis edildiği, ancak daha sonra “diğer Çinli piskoposlar gibi Roma ile yeniden tam birlik içine alınmak için başvuruda bulunduğu ve talebinin kabul edildiği” belirtildi.
Chang, 2021’den bu yana Chifeng Piskoposluğu’nun yöneticiliğini yürütüyordu. Çin Katolik Yurtseverler Birliği’nin resmi internet sitesine göre 42 yaşındaki rahibin takdis törenine, birliğin başkan yardımcısı olan Hohhot Piskoposu Paul Meng Qinglu başkanlık etti.
Törene, İç Moğolistan’ın farklı bölgelerinden rahipler, rahibeler ve laik temsilciler dahil yaklaşık 400 kişi katıldı.
1984 yılında Hebei eyaletinin Chengde kentinde doğan Chang, Shenyang Büyük Ruhban Okulu’nda eğitim aldı, Güney Kore’de Kitab-ı Mukaddes teolojisi okudu ve 2010 yılında rahip olarak takdis edildi.
Chang, rahiplik hayatının tamamını Chifeng Piskoposluğu’nda farklı ruhani ve idari görevlerde geçirdi.
AsiaNews’in aktardığına göre Chang, atamasının açıklanmasından kısa süre önce piskoposluğu Çin’in Etnik Birlik ve İlerlemeyi Teşvik Yasası ile uyumlu hale getireceğine dair kamuoyu önünde taahhütte bulundu. Söz konusu politika, azınlık dillerini ve kültürlerini aşındırdığı gerekçesiyle insan hakları grupları tarafından eleştiriliyor.
Piskoposların seçimi, Pekin ile Vatikan arasındaki ilişkilerde temel anlaşmazlık noktası olmayı sürdürüyor. Vatikan’ın Tayvan’ı tanıyan tek Avrupa devleti olması da Pekin’le ilişkileri daha karmaşık hale getiriyor.
Vatikan, papanın yetkisini korumaya çalışırken Pekin yönetimi din üzerinde devlet denetimi uygulanmasında ve dini toplulukların siyasi bağlılık göstermesinde ısrar ediyor.
Son olarak 2024’te yenilenen ve 2028’e kadar yürürlükte kalması kararlaştırılan geçici anlaşma, devlet tarafından onaylanan Çin Katolik Yurtseverler Birliği ile Roma’ya bağlı yeraltı Katolik toplulukları arasında onlarca yıldır süren bölünmeyi aşmayı amaçlıyor.
Anlaşmayla, Çinli makamların piskopos adaylarını önermesi ve papanın nihai veto yetkisini elinde tutması esasına dayanan bir süreç oluşturuldu.
Anlaşmanın imzalanmasından bu yana yaklaşık 20’den fazla piskoposun atanması ya da statüsünün resmileştirilmesi sağlandı. Bu süreç, Çin’de sayılarının 90’ı aştığı tahmin edilen piskoposlukların önemli bir bölümünü etkiledi ve görevdeki tüm piskoposların Roma ile tam birlik içinde olmasını sağladı.
Chang’ın takdisi, geçen yıl Papa Franciscus’un yerine geçen Papa Leo döneminde de bu çizginin sürdüğünü gösterdi. Papa Leo, göreve gelmesinden bu yana çok sayıda Çinli piskoposun atanmasını onayladı.
AsiaNews’e göre Chang’ın atanması, 2025’in sonlarında Şanghay’da Ignatius Wu Jianlin ile Xinxiang’da Francis Li Jianlin’in piskopos olarak takdis edilmesinin ardından 2026’daki ilk atama oldu.
Anlaşma genel olarak hesaplanmış bir uzlaşma olarak değerlendiriliyor. Anlaşmayı destekleyenler, bunun Katolik Kilisesi’nin Çin’deki kurumsal varlığını güçlendirmenin tek gerçekçi yolu olduğunu savunuyor.
Buna karşılık insan hakları grupları, bazı Çinli Katolikler ve emekli Hong Kong Piskoposu Kardinal Joseph Zen Ze-kiun dahil eleştirmenler, anlaşmanın Komünist Partiye kilise üzerinde gereğinden fazla nüfuz sağladığını ve ruhani faaliyet özgürlüğünü siyasi taleplere tabi hale getirme riski taşıdığını öne sürüyor.
Diplomasi
Almanya, Güney Afrika’nın G20’ye katılmasını engelleyen Trump’ı eleştirdi

Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, ABD Başkanı Donald Trump’ın Güney Afrika’yı Miami’de düzenlenecek bir sonraki G20 zirvesinden dışlayacağına dair açıklamasını eleştirdi.
Johannesburg’daki Witwatersrand Üniversitesi’nde öğrencilere hitap eden Wadephul, Güney Afrika’yı “G20’nin vazgeçilmez bir üyesi” olarak nitelendirdi ve bu ülkenin öneminin geçen yıl aynı şehirde düzenlenen G20 zirvesinde de vurgulanmış olduğunu belirtti.
Bakan şöyle konuştu:
“Güney Afrika’yı dışlamak, önemli bir Afrika sesini ve bölgesel bir iktisadi ve siyasi gücü kenara itmek anlamına gelir. Özellikle küresel iktisadi belirsizliğin arttığı bir dönemde, daha az değil, daha fazla işbirliğine ihtiyacımız var.”
ABD Başkanı, geçen kasım ayında sosyal medyada yaptığı bir paylaşımda, Güney Afrika’nın bir sonraki G20 toplantısına davet edilmeyeceğini duyurmuştu.
Güney Afrika Dışişleri Bakanı Ronald Lamola da Wadephul ile düzenlediği ortak basın toplantısında Trump’ın kararını sert bir dille eleştirdi ve “Hiçbir ülke, G20’nin kurucu üyelerinden birinin davetini tek başına iptal edemez,” dedi.
Lamola, Miami’deki zirveye katılan diğer üyelerin bu konuyu gündeme getirmeleri gerektiğini belirterek, “Bir tartışma yapılmalı… Kurucu bir üye dışlandığında buna hâlâ G20 denebilir mi?” diye sordu.
Wadephul, Ukrayna savaşı, Gazze çatışması veya Çin gibi önemli jeopolitik konulardaki anlaşmazlıklara rağmen Güney Afrika ile daha yakın ilişkiler kurmaya ilgi duyduğunu da vurguladı.
BRICS üyesi olan Güney Afrika, geleneksel olarak Moskova ve Pekin ile yakın ilişkiler içinde.
Alman bakan, “Bazı tartışmalı konularda fikir ayrılığına düşebiliriz ve aynı zamanda birlikte çalışmaya devam edebiliriz. Önemli olan, aynı uluslararası ilkelere bağlı olmamız,” dedi.
Wadephul, söz konusu basın toplantısında, “bu ara durumun kalıcı olmayacağından ve Güney Afrika’nın gelecek yıl G20’ye tam üye olarak yeniden katılabileceğinden emin” olduğunu belirtti.
Wadephul ayrıca, Rusya’nın Avrupa için “varoluşsal bir güvenlik tehdidi oluşturmaya devam ettiğini” savundu.
Çin konusunda ise, her iki ülkenin de “tek bir ülkeden gelen tedarik zincirlerine fazla bağımlı” oldukları için daha yakın işbirliği içinde çalışmaları gerektiğini belirten Wadephul, “En önemli pazar olarak tek bir ülkeye fazla bağımlıyız,” dedi.
Görüş2 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?
Diplomasi2 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Avrupa1 hafta önceİngiltere çelik üreticisi British Steel’i kamulaştırdı
Görüş1 hafta önceNATO 2.9: Atlantik cephesinin çok kutuplu paradoksu
Ortadoğu2 hafta önceİran Dışişleri: Hakan Fidan’ın karşılaştırması hayret verici ve yanlıştır
Rusya1 hafta önceRus bankalarından Türkiye’deki ödemelere blokaj
Amerika2 hafta önceLindsey Graham’a muhtaç olan sistem
Asya2 hafta önceÇin küresel kaz ciğeri üretiminin yeni merkezi oldu











