Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Liberal küresel ticaret düzeninin çelişkisi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: ABD’nin Avrupa’nın zararına korumacı yaklaşımlar benimsemesi, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un geçen aylarda yaptığı Washington ziyaretiyle daha görünür olmuştu. Ukrayna ihtilafı nedeniyle Rusya’dan enerji tedarikini büyük ölçüde kısan Avrupa, şimdi de kadim dostu ABD’nin mevzuat değişiklikleriyle “haksız rekabete” başvurmasıyla karşı karşıya. Washington’un Avrupa ve Çin’i hedef alan tedbirleri, DTÖ mevzuatını açık açık çiğnese de bu pek gözetilmiyor. Syed Zain Abbas Rizvi’nin Modern Diplomacy‘de yayınlanan makalesi, Joe Biden’ın başvurduğu “korumacı” önlemlerin, yine ABD öncülüğündeki DTÖ’nün serbest ticaret ilkeleri ile olan çelişkisini sert bir ifadeyle “ikiyüzlülük” olarak nitelendiriyor. Rizvi, uluslararası serbest ticaretin, kendi mimarı ABD tarafından uçuruma sürüklendiğini vurguluyor.


Amerika korumacılığa dört elle sarılıyor: Liberal küresel ticaret düzeninin bariz çelişkisi mi?

Syed Zain Abbas Rizvi
26 Aralık 2022

Uluslararası ticarete olan büyük merakım hiç şaşırdığım veya normal karşıladığım bir noktaya gelmedi. Çağdaş küresel ekonomi politiği çalışan bir akademisyeni olarak, doğal olarak, özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki uluslararası ilişkiler ortamında, ülkelerin ilgili politikalarının temelini oluşturan politik düşünceye odaklandım. Ve nadiren — eğer varsa —  savaş sonrasındaki dünyanın birbiriyle olan bağlarını karşılıklı bağımlılık çerçevesinde değerlendirdim. Yine de zaman içinde savaşların devam etmesini ve felaketi önlemek için baz alınan karşılıklı ticaret entrikaları aklıma geldi. Alışık olduğum küreselleşmiş iktisadi sistemin, kalıcı barışı sağlamak ve bunun bir yan ürünü olarak karşılıklı refahı sağlamak için oluşturulmuş kasıtlı bir yapı olduğunu çok geçmeden anladım.

Şu anda bu muntazam tasarımlı model, kendi mimarlarından biri tarafından tehdit ediliyor ve dünyayı bilinmeyen bir uçuruma sürüklüyor.

Savaşın ardından Avrupa, aşırılıkçı unsurların yasal olarak kısıtlanması ve silahsızlandırılmasının gelecekteki faşist ayaklanmaları önlemek için yeterli olmadığını erken fark etti. Bu, parçalara ayrılmış Nazi Almanyası veya bir deri bir kemik kalmış emperyalist Japonya olacak değil. Fakat kısa süre sonra bir başka Hitler, katliam ve soykırım yoluyla hegemonya kurmaya çalışacaktı. Bu korku, kolektif biçimde kalıcı bir çare —karşılıklı siyasi, ekonomik ve sosyal bağımlılık — arayışını beraberinde getirdi. Böylelikle Avrupa Birliği’nin — başta Kömür ve Çelik Topluluğu’nun kuruluşunda tasarlanan — orijinal taslağı ortaya çıktı ama ağırlıklı olarak Avrupa’da karşılıklı güveni, savaşı hem kurban hem de zulmü işleyen ülke için dezavantajlı hale getirecek bir ölçekte işlemeyi amaçladı.

Bu karşılıklı bağımlılığın doğuşu sadece Avrupa ile sınırlı değildi. 1947’de, ABD Başkanı Franklin Roosevelt yönetiminin kademelerinden devrim niteliğinde bir ticaret sistemi çıktı. Tarihsel olarak Gümrük Vergileri ve Genel Ticaret Anlaşması (GATT) olarak bilinen mekanizma, savaş sonrası dönemde ekonomik toparlanmayı hızlandırmak için piyasa ekonomileri arasındaki ticarete rehberlik edecek temel kurallar koydu. Soğuk Savaş’ın hengamesine ve sıkıntılarına rağmen sistem sadece ayakta kalmadı, aynı zamanda gelişti. Ve 1994’te GATT, çok taraflı bir ticaret sistemini düzenlemek ve sürdürmekten sorumlu hükümetler arası bir kuruluş olan Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) normlarına dahil edildi. Mantıklı olarak Batı düzeninin DTÖ tüzüğüne büyük oranda uyacağını varsayabiliriz. Ne de olsa bu, GATT çerçevesinde öngörülen serbest ticaret sözleşmelerinin günümüze uyarlanmış hali. Ama bu, 21. yüzyılın küreselleşmiş dünyasında tırmanan güç rekabetinin karmaşıklığını ve çelişkilerini vurgulayan fay hattıdır; bu, on yıllar boyunca karşılıklı bağımlılık oluşturmak amacıyla tasarlanmıştı.

Çoğumuz Donald Trump’ın çalkantılı başkanlık dönemini hatırlarız. Aşırı sağın gevezelikleri, QAnon hareketini nam-ı diğer MAGA kampanyası, “Yeniden Büyük Amerika” retoriği savunuculuğunu tetikledi. ABD Başkanı’nın değişmesinden bu yana birçok siyasi ve ticari politika tersine döndü. Fakat görünüşe göre Çin dikkate değer bir istisna.

Trump yönetimi, Amerikan ekonomisinin gelişmekte olan Çin’den ayrılma sürecini kağıda dökmeye başladı. ABD Ticaret Bakanlığı, ulusal güvenlik kaygıları gerekçesiyle 301. fıkra kapsamında Çin’e milyarlarca dolarlık ithalatı engelleyen gümrük vergileri uyguladı. Şimdi bunu tipik bir Trumpçı cadı avı olarak görmezden gelebilirdim. Açıkça görülüyor ki, Amerikan endüstrilerinin stresini azaltmak için — ABD’nin müttefikleri de dahil olmak üzere — hemen hemen her ülkeden ithal edilen çelik ve alüminyum ürünlerine gümrük vergileri koymak için 232. fıkrayı kullandı. Yine de bu tür merkantilist politikaların çoğu o zamandan bu yana yürürlükten kaldırılmış olsa da Biden yönetimi, yalnızca Çin ithalatına yönelik gümrük vergilerini sürdürmekle kalmadı, aynı zamanda Pekin’e yapılan ihracat üzerindeki kontrolleri de genişletti.

ABD’nin geriletici ticaret tutumunun yakın zaman önceki bir diğer tezahürü, Amerikan yerel çip endüstrisini yayan ve ABD tedarik zincirlerini Çin’den çıkaran şirketlere milyarlarca dolarlık sübvansiyon yetkisi veren CHIPS Yasasının yürürlüğe girmesi. ABD hükümeti, Çin’e teknoloji ihracatına dönük kısıtlamaları artırdı. Resmi beyan, casusluk ve siber savaş risklerini azaltmak için komünist Çin rejimine hassas teknoloji akışını kısıtlamak. Ama apaçık gerçek, ABD’de Çin’in hızlı ekonomik yükselişinin altını oymaya ve teknolojik kapasitesini aksatmaya yönelik büyüyen korumacı ruh halidir.

Pek çok sözde vatanseverin bundan sonra benim görüşümü eleştireceğinin, beni komünist bir dalkavuk olarak resmedeceğinin ve Çin’in Tayvan ekonomisine, özellikle de sac ayaklarından biri olan yarı iletken endüstrisine dönük tehdidine vurgu yaparak Amerikan politikalarını haklı çıkaracağının kesinlikle farkındayım. Ve bu nedenle, daha fazla ileri gitmeden önce şunu açıkça belirtmeme izin verin: Tek taraflı Amerikan politikalarını eleştirmek, hiçbir şekilde Çin’in gaddar uygulamalarını onaylamak değildir. Serbest piyasalar ve ticaret öncülüne dayanan küreselleşmiş bir düzende ticari korumacılığa muhalif oluşumun, siyasi yönelimimle ilgisi yok.

Yaklaşık bir hafta önce, küresel ticareti yöneten GATT çerçevesini kutsayan aynı ticaret örgütü olan DTÖ, Amerika’nın Çin ithalatına uyguladığı gümrük vergilerini “gayrimeşru” olarak nitelendirdi. DTÖ, ABD’nin ulusal güvenlik çekinceleri kavramını tümüyle reddetti. Ve kurallara uyan Amerikan yönetimi tam olarak nasıl karşılık verdi? Eh, zaten bildiğimiz şeyi dile getirdi: DTÖ’nün bu konuda hiçbir yetkisi yok. Başka bir deyişle, Çin şikayette bulunabilir, ancak gereksiz olacaktır. Çünkü ticari eylemlerinin ulusal güvenlik açısından gerekli olup olmadığına karar vermek Amerika’ya kalmıştır ve hiçbir uluslararası kuruluşun bu yargıda ikinci bir yargıda bulunma hakkı yoktur. Gerçekten mi? Demek istediğim, bana göre oldukça ironik ve kibirli! Görünüşe göre, ekonomi politikalarına karar vermek, DTÖ normlarını tümüyle ihlal ederek gümrük vergileri uygulamak ve ihracat kısıtlamaları getirmek — hepsi egemen politika oluşturma adına — sadece Amerika’ya ait bir ayrıcalık. O halde Suudi Arabistan’ın petrol tedarikini kesme kararı neden bu kadar tartışmalıydı? Neden ABD’nin güvenini boşa çıkarılması olarak sansasyon haline getirildi? Küresel talep projeksiyonları doğrultusunda ekonomik karlılığı sağlamak Suudi Arabistan’ın kendi ayrıcalığı değil miydi? Fakat Amerikan çıkarlarına aykırı olduğu için tartışmalı kabul edildi, “sonuçlarla” tehdit edildi ve “Rusya’nın tarafını tutmak” olarak nitelendirildi.

Diğer ülkeler kendi ulusal güvenlik, ekonomik ve stratejik ajandalarına uygun bağımsız politikalar belirleme hakkına sahip değiller mi? Yoksa bu sadece yüce Amerika’nın sahip olduğu bir ayrıcalık mı?

ABD’nin bu tür korumacı eğilimler ne yazık ki sadece siyasi rakipler ve ekonomik hasımlarla sınırlı değil. Biden yönetiminin iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik öncü politikası, bu rekabete aykırı hareketi Atlantik’in her iki yakasındaki müttefikleri de kapsayacak şekilde genişletiyor. Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA), çevre koruma kisvesi altında katı milliyetçi bir öze sahip. Yasaya göre ABD hükümeti, montajı Kuzey Amerika’da yapılan elektrikli araçların satın alınmasına vergi kredisi sunacaktı; bu da yerli otomobil üreticilerine Avrupalı ve Asyalı muadillerine göre haksız bir avantaj sağlayacak. IRA’in devasa devlet yardım programları kapsamındaki temiz enerji sübvansiyonları, ABD’de hidrojen ve amonyak gibi düşük karbonlu yakıtların üretilmesini Avrasya bölgesinden daha ucuz hale getirecek. Bu, üretimi Amerika’ya geri getirecek olsa da, dünya çapında endüstriyel beklentileri istikrarsızlaştırma potansiyeline sahip.

İrlanda Ticaret Bakanı Leo Varadkar, yakın zaman önce şundan yakınmıştı: “ABD’nin yaptığı, serbest ticaret ve adil rekabet ilkeleriyle hiç tutarlı değil.” Amerika’nın temiz enerji uygulamalarına yatırım yapma vizyonundan tümüyle nefret etmesem de, Amerikan politikalarının ikiyüzlülüğünden iğreniyorum. Bir cephede Amerikalı analistler, Avrupa’nın mevcut ekonomik sefaletine Rus enerjisine hatalı bir şekilde bel bağlamasının yol açtığından yakınıyorlar. Ancak öte yandan, bu tek taraflı iklim yasalarının halihazırda hırpalanmış Avrupa’daki sanayisizleşme dalgasını körükleyeceğini bir şekilde görmezden geliyorlar.

Elbette ABD’nin ekonomik üstünlüğünü kabul ediyorum. Ve Avrupa’nın etrafında devam eden yıpratma savaşı ve Çin’in benzeri görülmemiş ekonomik yavaşlaması göz önüne alındığında, üstünlük sağlamanın acil bir mesele olmadığını düşünüyorum. Bununla birlikte küresel görünüm 40’lardan bu yana değişmiş olabilir; siyasi ve ekonomik dinamikler pek değişmedi. Ekonomide karşılıklı bağımlılık artık sadece bir tedbir değil; bölgesel nüfuzu ve küresel siyasi ilişki düzeyini korumak için bir ön koşul. Çin ekonomisi yeniden başlayan bir salgının sancılarıyla boğuşurken Çin diplomasisi Pasifik adalarından Afrika Birliği’ne ve kenara itilmiş Körfez ülkelerine kadar hızla müttefiklerine kur yapıyor. Amerika ekonomik güç merkezi olmaya devam edecek ama çok geçmeden gerçeküstü dilbilim ve ulvi ittifak ve işbirliği söylemleriyle baskı kurabilme imkanını kaybedebilir. Güç rekabetinin bu aşaması, stratejik derinlik kazanmak adına dünya çapında birbirine sıkı sıkıya bağlı bir ortaklar ağını gerektiriyor, son derece değişken olan küresel manzarada izole olmak için kendi kendine korumacı engeller dikmiyor.

DÜNYA BASINI

FT: İsrail anayasal krizin eşiğinde

Yayınlanma

Yazar

İsrail Başbakanı Netanyahu hükümetinin yargıya müdahale girişimleri ülkedeki iç bölünmeleri derinleştiriyor. Hükümetin, Yüksek Mahkeme kararlarına meydan okunması, halkı sokağa dökerken, hukukçular yaklaşan krizin demokrasiye ciddi zarar verebileceği uyarısında bulunuyor. Aşağıda çevirisini okuyacağınız analiz İsrail’de son haftalarda yaşanan siyasi krizlere, uzmanların değerlendirmeleri ile birlikte mercek tutuyor:

***

Binyamin Netanyahu İsrail’i anayasal krizin eşiğine getirdi

Başbakanın Yüksek Mahkeme kararlarına direneceği endişesi ülke genelinde kitlesel protestolara ve grev tehditlerine yol açtı.

James Shotter

Son 18 aydır dış tehditlerle mücadele eden İsrail, şimdi yeniden iç meselelerle sarsılıyor. Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki hükümetin, devletin temel kurumlarına karşı başlattığı yeni hamleler, ülkeyi anayasal bir krizin eşiğine getirdi.

Netanyahu ve müttefikleri, ülkenin en üst düzey hukuk yetkilisini görevden alma girişiminde bulundu, Yüksek Mahkeme atamalarında siyasetçilere tam yetki veren bir yasayı Meclis’ten geçirdi ve mahkemenin azil kararını askıya almasına rağmen, iç istihbarat teşkilatı Şin-Bet’in Direktörünü değiştirme planında ısrar etti.

Bu adımlar, sendikalar ve iş dünyası temsilcilerinden grev tehditleri gelmesine yol açtı ve Netanyahu’nun, hâlâ Gazze’de tutulan 59 rehinenin serbest bırakılmasını sağlamadan Hamas’la ateşkesi bozmasına öfkelenen halkın hükümet karşıtı protestolarını yeniden alevlendirdi.

Muhalefeti “sokaklara anarşi tohumları ekmekle” suçladı

Aynı zamanda, hükümetin Yüksek Mahkeme’nin Şin-Bet Direktörü Ronen Bar’ın görevden alınmasına karşı çıkması halinde mahkeme kararlarını hiçe sayabileceği korkularını artırdı. Böyle bir senaryo, İsrail’i tamamen belirsiz bir sürece sokacak ve demokratik kurumlarının geleceğini sorgulanır hâle getirecek.

Yargı atamalarına ilişkin yasanın iptali için dava açan İsrail Sivil Haklar Derneği Direktörü Noa Sattath, “Sistem çökmenin eşiğinde gibi geliyor. Eğer hükümet Yüksek Mahkeme’yi açıkça hiçe sayarsa, bu çok kritik bir dönemeç olur” dedi.

Netanyahu’nun 2022’de yeniden iktidara gelmesiyle birlikte, yargıyı zayıflatmaya yönelik tartışmalı girişimler, ülke tarihinin en büyük sokak protestolarını tetikledi. Mücadele, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın sürpriz saldırısıyla duraksasa da geçen ay alınan radikal kararlarla yeniden alevlendi.

İlk olarak, kabine Şin-Bet Direktörü Ronen Bar’ı görevden alma yönünde oy kullandı. Ardından, Başsavcı Gali Baharav-Miara’nın görevden alınmasına yönelik adımlar atıldı. Son olarak ise, Yüksek Mahkeme’ye yapılacak atamalarda yalnızca siyasetçilerin karar vereceği düzenleme Meclis’ten geçirildi.

İsrail’de yargıya siyasi müdahalenin önü açıldı

Netanyahu geçen hafta Meclis’te yaptığı meydan okuyan konuşmada, ABD Başkanı Donald Trump’ın sıkça kullandığı “derin devlet” söylemini benimseyerek, bürokrat ve yargıçların hükümetin planlarını engellediğini iddia etti, “Tehlikede olan demokrasi değil; bürokratların hâkimiyetidir. Derin devlet tehlikede” dedi.

Ancak siyasi yorumculara göre bu adımlar, İsrail’in zaten kırılgan olan denge-denetim sistemine yönelik sistematik bir saldırının son halkası. Hükümet, son bir yılda başsavcının bağlayıcı kararlarını göz ardı etti ve Yüksek Mahkeme Başkanı’nın atanmasını bir yıl boyunca engellemeye çalıştıktan sonra, şimdi onun otoritesini tanımıyor.

İsrail Demokrasi Enstitüsü Başkan Yardımcısı ve anayasa hukuku profesörü Suzie Navot, “Yargıçlar ya da başsavcı olsun, kilit denetleyicilerin meşruiyeti sürekli sorgulanıyor. Hedef onları sistemden çıkarmak. Büyük resim şu: Mümkün olduğunca fazla gücü ele geçirmek” dedi.

Muhalefet, Bar ve Baharav-Miara’nın görevden alınmasına, çıkar çatışması olduğu gerekçesiyle karşı çıkıyor. Şin-Bet, Başbakanlık Ofisi’ndeki bazı yardımcıların Katar’la mali ilişkilerini soruştururken; Baharav-Miara, Netanyahu’nun yıllardır süren yolsuzluk davasını yürütüyor.

İsrail’de “devlete sızma” tartışması: “Dün vatan haini ilan ettiniz yarın idam edersiniz”

Hukukçular, Baharav-Miara’nın görevden alınmasının uzun ve zor bir süreç olacağını öngörse de Bar’ın durumu çok daha hızlı bir şekilde sonuçlanabilir. Yüksek Mahkeme, Bar’ın görevden alınmasını geçici olarak durdurdu ve bu konudaki itirazları 8 Nisan’da dinleyecek. Ancak hükümet, azil kararının 10 Nisan’a kadar yürürlüğe gireceğini söylüyor.

Netanyahu, pazartesi günü yerine eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Eli Şarvit’i aday gösterdi; ancak bir gün sonra, sağcı ortaklarının tepkisi üzerine bu kararı geri çekti. Bu da atama sürecinin siyasileştiği yönündeki inancı daha da pekiştirdi.

Kudüs İbrani Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Yuval Shany, şu değerlendirmede bulundu: “Eğer Yüksek Mahkeme Bar’ın görevden alınmasını iptal eder ama hükümet onu yine de değiştirirse, bu tam anlamıyla bir anayasal kriz olur. O noktada yetki hiyerarşisi netliğini kaybeder. Şin-Bet içinde emir verme yetkisi hükümetin atadığı kişide mi olacak, mahkemenin desteklediği kişide mi?”

Bu ihtimal, kamuoyunun öfkesini yeniden körükledi. Son haftalarda on binlerce kişi sokaklara dökülürken, İsrail’in güçlü Histadrut sendikası ve İsrail İş Dünyası Forumu gibi kuruluşlar, hükümetin Yüksek Mahkeme kararını hiçe sayması hâlinde greve gidebilecekleri uyarısında bulundu.

Büyük bir İsrail şirketinin yöneticisi, “Netanyahu’nun, işleri gerçekten demokrasiyi tehlikeye sokacak noktaya getireceğini sanmıyorum. Ama eğer getirirse, grev kaçınılmaz olur ve herkes bu karara uyar” dedi.

İsrail’de hükümet-yargı kavgası yeniden alevlendi

Şin-Bet Direktörü ile Başbakan arasında uzun sürecek bir kriz yaşanmasının güvenlik açısından yaratabileceği risklere dikkat çeken Shany, Bar’ın zaten görev süresi dolmadan önce ayrılabileceğini belirtip iki tarafın da “geri adım atmıyor gibi göründüğü” bir uzlaşıya varmasının mümkün olduğunu söyledi.

Ancak bazı analistlere göre, Bar krizi bertaraf edilse bile hükümet ile Yüksek Mahkeme’yi karşı karşıya getirebilecek başka birçok konu hâlâ gündemde. Bunlar arasında Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in atanmasına yönelik itirazlar ve Başsavcı Baharav-Miara’nın görevden alınma girişimi de var.

Navot, “Anayasal kaos içindeyiz… ve hükümet açısından çok kritik dört-beş dava hâlâ Yüksek Mahkeme önünde bekliyor. Hepsi ayrı ayrı patlamaya hazır bomba gibi” dedi.

Netanyahu hükümeti, Başsavcı’nın azil sürecini başlattı

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

HTŞ katliamlarından kurtulan Suriyeliler ölüm ve yıkımı anlatıyor

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Suriye’deki eski Kaide militanlarının oluşturduğu yeni hükümete bağlı grupların başta Lazkiye ve Tartus’ta olmak üzere, özellikle Alevi sivillere yönelik giriştiği katliamın boyutları hâlâ tam olarak bilinmiyor. Katliamdan kurtulanların tanıklıkları yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Yakın zamanda Suriyeli 13 insan hakları kurumu ve STK, Suriye sahilindeki katliamın ilk 3 günü üzerine bir ön rapor hazırladı. Bu rapora göre yalnızca ilk üç günde 25 katliam belgelendi. Bu saldırılara HTŞ ve Suriye Milli Ordusu’na (SMO) bağlı Süleyman Şah (Ebu Amşe) Tugayı, Sultan Murad Tugayı ve Hamza Tugayı gibi grupların yanı sıra şu yabancı cihatçı örgütler de katıldı: – İran’da Sünni Muhacir Hareketi (İran) – Kafkasya Tugayı (Rusya) – Özbek Tugayı (Özbekistan) – Türkistan İslam Partisi (Çin) – Faslılar Tugayı (Fas) – Tacik Grubu (Tacikistan) – Arnavutluk Grubu (Arnavutluk) – Gureba Tugayı (çeşitli milletlerden) – Beluc Grubu (Pakistan) – Utbe bin Farkat Azerbaycan Grubu (Azerbaycan) – Ebu Yakup El Türki Tugayı (Türkiye) – Uygur Tugayı. Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, bu grupların saldırılarından kurtulabilenlerin tanıklıklarını içeriyor.


Suriye hükümetinin katliamlarından kurtulanlar ‘ölüm ve yıkım’ hikayelerini anlatıyor

The Cradle
27 Mart 2025

Suriye hükümet birliklerinin bu ayın başlarında ülkenin sahil kesimlerinde Alevi sivillere yönelik gerçekleştirdiği katliamlardan kurtulanlar, yaşadıkları travmatik deneyimleri 27 Mart’ta yayınlanan bir röportajda The Cradle’a anlattı.

Katliamlardan haftalar sonra Tartus ve Lazkiye gibi kıyı kentlerindeki siviller, Şam güçlerinin yeniden peşlerine düşebileceği korkusuyla yaşıyor.

“Silah sesleri ve çığlıklarla uyandık. Neler olduğunu bilmiyorduk. Komşularımın evlerinin önünde öldürüldüğünü kendi gözlerimle gördüm ve saklanmaktan başka bir şey yapamadım,” diyor Lazkiye kırsalından sağ kurtulan Ebu Mahmud The Cradle’a.

“Çocukların çığlıklarını duyabiliyordum ama sesler kısa sürede kayboluyordu… herkesi öldürüyorlardı. Sesler nihayet kesildiğinde saklandığım yerden çıktım ve köyümü küle dönmüş halde buldum. Yaşayanlar çok azdı ve havayı ölüm doldurmuştu,” diye ekledi.

“Çocuklarımla birlikte yakındaki bir ormana kaçtım. Saatlerce aç ve susuz yürüdük. Silah sesleri arkamızda yankılanıyordu, sanki ölüm bizi kovalıyordu,” diyor kendisi de hayatta kalanlardan biri olan Ümmü Halid. “Günler sonra geri döndüğümde evimi yakılmış ve ailemi enkazın altında gömülmüş buldum. Hiçbir şeyim kalmamıştı. Ailemi, evimi ve bildiğim hayatımı kaybettim. O günden beri artık yaşadığımı hissetmiyorum.”

Katliamlardan kurtulanlarla çalışan ve kimliği gizli tutulan psikiyatrist ‘MA’, The Cradle’a yaptığı açıklamada insanların ağır TSSB’den [Travma Sonrası Stres Bozukluğu] muzdarip olduğunu ve korku içinde yaşadıklarını söyledi.

“Bu vahşete tanık olan çocuklar derin psikolojik travma yaşıyor. Bazıları konuşma yetisini kaybederken, diğerleri tamamen tecrit edilmiş halde yaşıyor. Birçoğu sürekli kabuslar görüyor ve bazıları yemek yemeyi ya da başkalarıyla etkileşime girmeyi reddediyor. Onlara yardım etmeye çalışıyoruz ama yaralar kimsenin tahmin edemeyeceği kadar derin.”

“Evlerin ve köylerin tamamının kaybedilmesi yerel toplulukların çökmesine yol açarak psikolojik ve sosyal rehabilitasyonu daha da zorlaştırdı.”

İsmini vermek istemeyen insan hakları aktivisti ‘SA’ ise “gerçek barışın adalet olmadan inşa edilemeyeceğini” vurgulayarak, “sadece kurbanlar için değil, bu tür vahşetlerin bir daha yaşanmaması için bu suçlardan sorumlu olanların hesap vermesi gerektiğini” sözlerine ekledi.

Suriyeli yetkililer bu ayın başlarında 6 Mart ve 10 Mart tarihleri arasında meydana gelen olayları soruşturmak üzere bir soruşturma komitesi kurulduğunu açıklamıştı. Buna rağmen henüz hiçbir sonuç kamuoyuna açıklanmadı ve ölümler devam etti.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) geçtiğimiz hafta, Suriye’nin çeşitli bölgelerinde “Genel Güvenlik ve Suriye ordusuna bağlı silahlı gruplar” tarafından 24 saat içinde aralarında sivillerin de bulunduğu 72 kişinin öldürüldüğünü bildirdi.

‘SA’ The Cradle’a yaptığı açıklamada, “Cezasızlık, insanlığa karşı işlenen suçların devam etmesini sağlayan şeydir,” dedi.

Katliamlar, Suriye’nin eski ordusuna bağlı militanlar tarafından başlatılan silahlı ayaklanmanın ardından gerçekleşti.

Ayaklanmayı bastırmak için yürütülen geniş çaplı güvenlik operasyonu sırasında, ülkenin yeni ordusuna dahil edilen çok sayıda aşırılık yanlısı gruptan oluşan Suriye Askeri Operasyonlar Dairesi büyük bir infaz kampanyası yürüttü.

Militanlar kapı kapı dolaşarak aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu sivilleri öldürdü. SOHR’a göre çoğu Alevi olmak üzere en az 1.500 kişi öldürüldü.

Resmi olmayan tahminlere göre bu sayı çok daha yüksek olabilir. 20.000’den fazla Suriyeli korku içinde komşu Lübnan’a kaçtı.

Suriye’nin güvenlik ve askeri güçleri, eskiden El Kaide’nin Suriye’deki kolu olan Heyet Tahrir El Şam (HTŞ) üyelerinin yanı sıra 2017’de kurulan ve Türk vekil gücü Suriye Milli Ordusu (SMO) olarak bilinen yapıdan savaşçıların hakimiyetinde.

Eski Cumhurbaşkanı Beşar Esad hükümetinin düşmesinin ardından Suriye ordusu ve güvenlik aygıtına dahil edilen SMO gruplarının saflarında çok sayıda eski IŞİD savaşçısı ve komutanı olduğu biliniyor.

Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın kendisi de bir El Kaide şefi ve daha önce de IŞİD’e dönüşen Irak İslam Devleti’nin (IİD) bir üyesiydi.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

‘Sonluluklar’ kapitalizmi: Ne savaş, ne barış

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale aslında bir kitap tanıtımı. Bununla birlikte, küresel kapitalizmin yeni dönemine ilişkin mühim ipuçları sunan bir kitaba atıf yapıyor. Branko Milanovic’in aktardığı yazarın iddiası, kapitalizmin “bırakınız yapsınlar” dönemlerinin, merkantilist dönemlerine göre daha az süreyi kapsadığına işaret ediyor ve Alfred Mahan’dan mülhem bir şekilde, denizlerdeki egemenliğin ve “jeopolitiğin” şu anda yeniden önem kazandığına işaret ediyor. Yazar, içine girdiğimiz döneme “sonluluklar kapitalizmi” diyor. Milanovic, bu dönüşüme katılsa da, nedenine ilişkin önemli bir şerh düşüyor: kaynakların sınırlı olduğuna dair aniden gelen aydınlanma, kaynakların gerçekten kıt olduğunun ortaya çıkmasından değil, ABD’nin Çin ve Asya’nın yükselişinden duyduğu siyasi kaygının sonucudur.


Sonluluklar kapitalizmi: kötümserlik ve savaşkanlık

Branko Milanovic
Global Inequality and More 3.0
20 Mart 2025

Bugünlerde neoliberal küreselleşme döneminin sona erdiğine dair yaygın bir görüş var (Bu konuyu burada yazmıştım.) Neoliberalizmin yerini ne tür bir uluslararası ve yerel sistemin alacağı ise çok daha az açık. Görünürde pek çok aday var çünkü Yogi Berra’nın deyimiyle, özellikle gelecekle ilgili tahminlerde bulunmak zordur. Ne var ki iktisat tarihi yardımcı olabilir. Fransız iktisatçı Arnaud Orain’in yeni kitabı, son dört yüzyılda dünya kapitalizminin döngüsel doğasına bakarak bizi bu yöne götürüyor. Orain’e göre, serbest ticaretten merkantilizmin karakteristik özelliği olan “silahlı ticarete” doğru kapitalizmin periyodik yeniden düzenlemelerinden birine giriyoruz. Dahası, Orain’in kapitalizm okumasında, laissez-faire ve serbest ticaret dönemlerine göre daha yaygın olan merkantilizm dönemleri. Orain bu tür üç (merkantilist) dönemi ele alır: Avrupa’nın dünyayı fethi (17. ve 18. yüzyıllar), 1880-1945 ve günümüz.

Merkantilizmin en önemli özelliği, ticareti ve belki de genel olarak iktisadi faaliyetleri sıfır toplamlı bir oyun olarak görmesi ve ne tam barış ne de tam savaş içinde olan bir dünya yaratmasıdır. Merkantilizmin normal durumu, ister silahla isterse de diğer birçok zorlayıcı araçla (korsanlık, etnik temizlik, kölelik vb.) olsun, sürekli çatışmadır. Merkantilizm (i) malların taşındığı yolların kontrolü anlamına gelir ki bu geçmişte olduğu gibi şimdi de okyanusların kontrolü anlamına gelir, (ii) üretim ve ticaretin dikey entegrasyonunun tercih edilmesi anlamına gelir ki bu da tekeller ve monopsoniler¹ anlamına gelir ve (iii) ya hammadde ve gıda kaynağı olarak (özellikle Malthusçu ideolojiler devreye girdiğinde) ya da deniz gücünü tamamlamak için liman ve antrepolar şeklinde toprak için mücadele anlamına gelir. Kitap bu doğrultuda üç bölüme ayrılmış (her biri iki bölümden oluşuyor) ve önceki iki merkantilist dönemdeki denizcilik rekabeti, tekeller ve toprak gaspları sırasıyla inceleniyor. Bu, denizler ve topraklar için verilen bir mücadele; dolayısıyla kitabın adı da Le monde confisqué’dir [El Konulmuş Dünya].

Ana ideolojik rollerden biri, Orain’in iki “yasa” olarak tanımladığı şeyi formüle eden Amerikalı deniz stratejisti Alfred Mahan’a verilmiştir. Bu yasalardan ilki, bir ülkenin, Çin’in şu anda olduğu gibi büyük bir mal üreticisi olmaktan, bu malları yurtdışına göndermeye ve dolayısıyla deniz yollarını kontrol etmeye ihtiyaç duymaya doğru doğal bir ilerleme olduğunu savunur. Bu ülke bir deniz gücü ya da ideal olarak bir deniz hegemonu haline gelmelidir. Ayrıca donanma konuşlanmasını desteklemek için bir dizi antrepo yaratması gerekir. Mahan’ın ikinci yasası, ticaret ve savaş donanmaları arasında net bir fark olmadığıdır. Ticaret “silahlı” olduğu için, ikisi arasındaki ayrım büyük ölçüde ortadan kalkar ve Orain, Hollanda, İngiltere, İsveç, Danimarka ve Fransa filolarının ister ticari ister savaş filosu olsun her iki rolü de oynadığı birçok tarihi örnek sunar. Bu da genel “ni guerre, ni paix” [ne savaş, ne barış] atmosferini oluşturur. Savaşların “tous azimuts”² olduğu söylenebilir ama derinliği yoktur.

Merkantilizm, Orain tarafından ortaya atılan (ya da belki de icat edilen?) ve doğal kaynakların sonlu olduğunun farkına varılması ya da ekonomik faaliyetin sıfır toplamlı bir oyun olarak algılanması anlamına gelebilecek çok hoş bir terim olan “sonluluklar” kapitalizmidir (Bu konuya incelemenin sonunda döneceğim.) Serbest ticaret, ima yoluyla, dünyaya bakışımızın daha geniş, daha kapsamlı ve daha iyimser olduğu dönemlere karşılık gelir: herkese (eninde sonunda) yetecek kadar olduğuna inanma eğiliminde oluruz. Merkantilizm ise öyle bir dünyadır ki, kitabın sonuç cümlesinde olduğu gibi, “herkese yetmeyecektir”.

Orain, 17. ve 18. yüzyıllarda yabancı topraklarda Avrupa’nın fethi ve Avrupa içi “yarı-savaşlar” hakkında olağanüstü zengin bir tarihsel tablo sunuyor. Hollandalı, İngiliz ve Fransız Doğu Hindistan, Batı Afrika ve benzerleri gibi şirketler kilit rol oynuyor. Orain, şirketlerin genellikle (en ünlüsü Doğu Hindistan Şirketi örneğinde olduğu gibi) hükümet işlevlerini üstlendiklerini, yerel hükümetlerden “saltanat” haklarını aldıklarını ve fethedilen toprakların hükümetlerine kendilerini zorla kabul ettirdiklerini vurguluyor. O zamanki denizcilik rekabetinin genel hatlarını bilmeme rağmen, ilk iki bölümde benim için yeni olan (özellikle Fransızların Batı Afrika’yı fethiyle ilgili olarak) ve denizcilik stratejisine geçici bir aşinalıktan daha fazlasını gerektiren çok şey buldum. Halihazırda Çin ve devlet şirketleri (özellikle COSCO Denizcilik), Hollanda VOC’si ile İngiliz ve Fransız Doğu Hindistan Şirketleri ile aynı yolda ilerliyor gibi görülüyor. Orain’e göre Çin de Mahan’ın ilk “yasasına” uyuyor: kıtasal bir endüstriyel güç olarak mallarını sevk etmek ve satmak için denizler üzerindeki etkisini genişletmelidir. Çin’in çeşitli filolarındaki niceliksel artışlar (gemi sayısı ve ticari ve savaş benzeri işlevler arasındaki karşılıklı çalışabilirlik) ve Amerikan filolarının buna karşılık gelen düşüşü vurgulanıyor: 1990’larda büyük gemiler üretebilen yedi ABD tersanesinden geriye sadece biri kalmıştır.

Ben iki konuya odaklanmak istiyorum. Birincisi, kapitalizmin merkantilist bir sistem olarak görülmesinin ima ettiği tamamen farklı bir iktisadi düşünce tarihi okuması. Forbonnais gibi Fizyokrasi öncesi Fransız yazarlar; VOC’nin hukuk danışmanı ve yabancılara ait gemilere el konulması da dahil olmak üzere silahlı ticareti meşrulaştıran Grotius; Gustav Schmoller ve Alman Tarih Okulu artık çok önemli referanslardır. Ortodoks kanondan sadece Smith (ki bence bu kaçınılmazdır çünkü yazıları serbest ticaret ile merkantilizm arasındaki ideolojik ve kronolojik sınır çizgisinde durmaktadır), Marx ve Schumpeter “hayatta kalmaktadır.” Ricardo, Marshall, Walras, genel denge kuramcıları, Keynes ve diğerlerinden neredeyse hiç bahsedilmiyor ya da bahsedilmiyor. Bu yazarın bir kaprisi değil. Bu, yazarın kapitalizmi bir zora dayalı üretim ve silahlı ticaret sistemi olarak okumasından kaynaklanıyor. Geleneksel eğitim almış bir iktisatçı tamamen farklı bir dünyaya giriyor: çarpık aynaların olduğu bir salonda olduğu gibi, birçok özellik tanıdık ama yeni ve görünüşte çarpık bir şekilde gösterilirken, diğerleri tamamen yeni.

Benim tek eleştirim (ama küçük bir eleştiri değil) Orain’in merkantilist “sonluluğa” geçişle ilgili açıklaması, özellikle de kitabın sonunda toprağın kontrolüyle ilgili; bu, kaynakların tükenebilir doğasından kaynaklanıyormuş gibi sunuluyor. Ben bunu inandırıcı bulmuyorum. Serbest ticaretten merkantilizme ve ticaretin sıfır toplamlı bir oyun olarak algılanmasına mevcut geçiş, doğal kaynakların mevcudiyetindeki gözlemlenebilir bir değişiklikten kaynaklanmıyor. Dünya son beş ya da yedi yıl içinde fiziksel anlamda “herkese yetmeyeceğini” aniden keşfetmedi. Aksine, bunu ideolojik anlamda keşfetti. Peki neden? Benim iddiam, sonluluklar kapitalizmine geçişin, yaklaşan gerçek kıtlıkların farkına varmamız nedeniyle değil, Çin’in ve daha genel olarak Asya’nın yükselişi nedeniyle gerçekleştiğidir. Uluslararası sahnede yeni ve büyük bir oyuncu olan Çin’in Batı’dan farklı bir siyasi sistemle yükselişi hegemonik bir meydan okumadır. Batı’nın farkına vardığı üzere neoliberal küreselleşmenin eskisi gibi devam etmesi, Çin’in nihai hakimiyetinin garanti altına alınması anlamına geliyor. Batı’nın gerileme algısı (eğer hiçbir şey değişmezse) Batı’yı daha radikal ve savaşkan bir duruşa itmiştir, çünkü “Çin için daha fazlası varsa bizim için daha azı vardır” düşüncesiyle dünya gerçekten de sınırlı olarak görülmektedir. Orain’in çok yerinde bir şekilde tanımladığı evrim, kaynak miktarındaki “gerçek” fiziksel değişimden değil, dünyadaki üstünlük için eski moda stratejik rekabetten kaynaklanmaktadır. Merkantilizme geçişin ardındaki nedenler “nesnel” ve fiziksel değil, siyasidir.

Not: Bu arada bu son nokta, yakında, Kasım 2025’te Penguin’s/Allen Lane’den çıkacak kitabım Great Global Transformation: National Market Liberalism in a Multi-polar World’ün [Büyük Küresel Dönüşüm: Çok Kutuplu Bir Dünyada Ulusal Pazar Liberalizmi] konusudur.


¹ Monopsoni: Tek alıcının birden fazla satıcının olduğu bir piyasaya hakim olduğu iktisadi durum. (ç.n.)
² (Fr.) Mecazen, tüm araçları kullanarak ve çok çeşitli hedeflerle ve olanca gücüyle. (ç.n.)

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English