Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Mısır ve Tunus adım adım böyle “periferileşti”

Yayınlanma

Arap dünyasında tartışmasız bir öneme ve konuma sahip Mısır, tarihinin en derin ekonomik kriziyle boğuşuyor. Ekonomisinin yapısal sorunlarının yanı sıra Kovid-19 sonrası küresel enflasyon ve yükselen faiz oranları, Mısır’ı son yılların en kötü enflasyonlarından birisiyle karşı karşıya bıraktı. Mısır yaşadığı krizden kurtulmak için büyük ölçüde Körfez ülkelerinden aldığı hibeler ve kredilere bel bağlamış durumda. Ülkenin ekonomisi enerji zengini Körfez ülkelerine giderek daha fazla bağımlı hale geldikçe Arap dünyasındaki öncü rolü de aşınıyor. Geçmişin Arap dünyasına yön veren önder ülkesi Mısır, dış politikada Körfez ülkelerine ayak uydurmak zorunda kalıyor. Benzer bir durum Tunus için de geçerli. Ciddi ekonomik krizle boğuşan ve dış finansman sorunu yaşayan Tunus, mali destek konusunda kendine el uzatan Cezayir’e uyum sağlamak zorunda kalıyor. 

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale bu iki ülkenin geldiği konumu “periferileşme” olarak niteliyor. Makale, iki ülkenin ekonomik görünümünü ve yaşanan krizi resmederek borç batağına ve dış finansmana nasıl bağımlı hale geldiklerini açıklıyor. Makale, bu bağımlılıkla eşgüdüm halinde dış politikalarında yaşanan dönüşümü açıklamaya odaklanıyor. 

***

Artan Borç Mısır ve Tunus’un Jeopolitik Periferileşmesini Nasıl Hızlandırdı?

Giriş

Yüksek borç seviyeleri ve değişen kurtarma stratejileri Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın jeopolitik manzarasını yeniden şekillendiriyor. Hidrokarbon ihraç eden ülkeler; Mısır, Ürdün, Lübnan ve Tunus gibi yüksek borçlu ülkeler karşısında daha fazla önem kazanıyor. Bu durum, düşük ve orta gelirli ülkelerin ekonomik marjinalleşmesini daha da kötüleştiriyor ve onları, örtüşen ya da çatışan nüfuz alanları bölgeyi parçalayan, hırslı, kaynak zengini fon sağlayıcılarla jeopolitik olarak aynı hizaya gelmeye zorluyor.

Borçlu ülkeler arasında Mısır ve Tunus, 2011’den bu yana farklı siyasi ve ekonomik gidişatlarına rağmen benzer zorluklarla karşı karşıya. Ardı ardına gelen gıda ve enerji fiyat şoklarının yanı sıra yükselen faiz oranlarından mustarip olan her iki ülke de dış mali destek sağlamaya çalışıyor. Dünyanın en büyük buğday ithalatçısı olan Mısır, yıllar süren kemer sıkma politikalarının ardından Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı şoklarla mücadele ediyor. Tunus ise giderek kötüleşen bir mali durum ve zar zor sürdürülebilir kamu borcuyla karşı karşıya.

Kovid-19 salgınından bu yana, iki ülkenin uzun vadeli yapısal kırılganlıkları olumsuz küresel ekonomik koşullarla daha da kötüleşti. Küresel ekonomideki uzun süreli yavaşlama nedeniyle doğrudan yabancı yatırımların azalması, küresel ticaretin ve kârlı Mısır ve Tunus turizm sektörlerinin daralması ve artan gıda ve enerji fiyatları, açıkları ve mali ihtiyaçları daha da ağırlaştırdı. Mısır, Aralık 2022’de Uluslararası Para Fonu (IMF) ile bir anlaşma imzalayarak kısa vadeli borçların büyük ölçüde dışarıya akmasının ardından bir felaketi önledi, ancak hâlâ esas olarak Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin cömertliğine güveniyor. Yine de KİK ülkeleri, önemli mali ihtiyaçları göz önüne alındığında Mısır’ı destekleme konusunda isteksiz davranıyor.

Tunus’ta Devlet Başkanı Kays Said, Temmuz 2021’de bir darbe düzenledikten sonra ülkenin on yıllık demokratikleşme sürecini tersine çevirirken Tunus’u Batılı destekçilerinden izole etti. Popülist otoriter rejimi büyük ölçüde komşu Cezayir’in sağladığı yetersiz mali desteğe dayanıyor. Mısır’ın mali gereksinimleri nedeniyle Körfez ülkeleriyle yakınlaşmak zorunda kalması gibi Tunus da geçmişteki daha bağımsız yaklaşımından uzaklaşarak Cezayir ile aynı şeyi yapmak zorunda kaldı.

Dış finansmana olan bu kronik bağımlılık Mısır ve Tunus için iki katmanlı bir periferileşme süreci yarattı. Her ikisi de küresel ekonomide periferik hale geldi, böylece ekonomi politikaları artık esas olarak dış finansman sağlama ve sürekli genişleyen finansman boşluklarını doldurmak için kreditörlerinin tercihlerini kabul etme zorunluluğuna dayanıyor. Aynı zamanda, hidrokarbon ihraç eden ülkelere bağımlılıkları, Mısır ve Tunus’un uzun süredir devam eden dış politika özerkliğinin altını oyarak Orta Doğu ve Kuzey Afrika jeopolitiği açısından periferileştiklerini de yansıtıyor.

Dış finansmana bağımlılık süreçleri

Mısır ve Tunus 2013’ten bu yana gıda, enerji ve faiz şokları nedeniyle yabancı mali kaynaklara önemli ölçüde daha bağımlı hale geldi. O yıl, Tunus 2011’deki ayaklanmanın ardından ilk IMF programını kabul ederken Mısır ekonomisini istikrara kavuşturmak için uzun vadeli mevduatlara ve KİK ülkelerinden gelen düşük faizli kredilere bel bağladı. Tunus da Mısır gibi 2016 yılında bir IMF programını kabul etti. Bu programlar her iki ülkenin de uluslararası finans piyasalarına erişimi için hayati önem taşıyordu. Ancak bu programlar Mısır ve Tunus’u uluslararası finans kuruluşlarının dayattığı koşullara maruz bıraktı ve onları dış şoklara, özellikle de ABD doları faiz oranlarındaki değişikliklere karşı daha kırılgan hale getirdi. Bu şoklar Mısır’da Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin rejimini daha da zorlayarak toplumsal gerginlik riskini artırırken, Tunus’ta ise Said’in otoriter liderliğini pekiştirme kabiliyetini ciddi şekilde törpülemeye devam ediyor.

Mısır’ın ekonomik sorunları 2011 ayaklanmasını ve ardından gelen istikrarsızlığı takip eden döneme kadar uzanıyor. Gıda güvensizliği, büyük cari ve ticaret açıkları, ülkenin dış finansmana olan bağımlılığını, dış borç stokunu ve borç ödeme yükünü artırdı. IMF anlaşmasının 2016 sonlarında tamamlanmasından bu yana Mısır hükümeti, Mısır poundunun keskin bir şekilde devalüe edilmesini ve bunun sonucunda enflasyon oranlarının yükselmesini içeren neoliberal bir gündem izledi. IMF programı aynı zamanda aralarında sübvansiyonların kesilmesi, kamu hizmetlerinin azaltılması ve dolaylı vergilendirmenin genişletilmesinin de bulunduğu ciddi kemer sıkma önlemlerini de dayattı.

Sisi rejimi, popüler olmayan kemer sıkma politikalarını uygulamak için siyasi muhalefete ve sivil toplum gruplarına karşı baskıcı önlemler aldı. Makroekonomik göstergelerin göreli iyileşmesi, Mısır’ın genellikle bir yıldan az vadeli olan dış borcuna kısa vadeli portföy yatırımlarını çekmek için gerekliydi. Gerçekten de 2000-2010’da ortalama yüzde 11,86’dan Mısır’ın dış rezervlerindeki kısa vadeli borcun payı 2011-2021 döneminde yüzde 29’a yükselerek üç katına çıktı. Bu, 2016’daki IMF anlaşmasının ardından çok yüksek olan reel faiz oranlarının yanı sıra Mısır’ın daha uzun vadeye odaklanma eğilimindeki doğrudan yabancı yatırımı çekme kapasitesinin azalmasıyla da ilgiliydi.

Başlangıçta, kısa vadeli borç, Mısır Merkez Bankası’ndaki KİK merkez bankalarından alınan mevduatlardan oluşuyordu. Ancak 2017 itibarıyla bunların yerini kademeli olarak uluslararası sermaye fonlarından kısa vadeli girişler aldı. Ancak bu, Mısır’ı küresel finans piyasalarının kaprislerine daha fazla maruz bıraktı. Bu durum aynı zamanda, daha uzun vadeli yatırımların yokluğunda kısa vadeli finansmanı çekmeye uğraşmak zorunda kalan Küresel Güney’deki çevre ekonomiler için kötüleşen borçlanma koşullarını da yansıtıyordu.

Tunus’ta ise durum biraz farklıydı. Ülkeye, 2010-2011 yıllarındaki halk ayaklanmasının ardından düşük faizli krediler, Tunus merkez bankasındaki mevduatlar, ABD garantili krediler ve Avrupa Birliği’nden makro-finansal yardım gibi çeşitli türlerde ve önemli miktarda sermaye girişi oldu. Bunlar, ülkenin 2015 ve 2016’daki terör saldırılarının ardından doğrudan yabancı yatırımlardaki keskin düşüş ve turizmdeki çöküşle başa çıkmasına yardımcı oldu. O dönemde Tunus, Tunus’un demokratikleşme sürecinden kaynaklanan demokratik bir rant fonlamasından yararlandı. Ancak Tunuslu karar alıcılar, uluslararası ortakların ne olursa olsun Tunus demokrasisini desteklemeye devam edeceğinden emin oldukları için uluslararası finans kuruluşlarının koşullarına uymak için hiçbir neden bulamadılar. Bu yüzden yönetici elitler Tunus’un borç yükünü azaltacak reformları uygulamak yerine, zaman kazanmak ve çok ihtiyaç duyulan ekonomik düzenlemelerden kaçınmak için (sermaye) girişine bel bağladılar.

Ülkenin kötüleşen mali durumu hükümeti 2016’da IMF anlaşmasını müzakere etmeye zorladı. IMF’nin talepleri arasında kamu sektörü harcamalarının ve sübvansiyonların azaltılması ve vergi reformunun uygulanması vardı. Ancak siyasi liderlerin, çatışan ekonomik ve sektörel çıkarları uzlaştırmadaki başarısızlığı, reformların kabul edilmesini ve kamu borcunun azaltılmasını zorlaştırdı. Programının ilerlemediğini gören IMF, 2019’da kredi dilimlerinin ödenmesini askıya almaya karar verdi. Bu, Tunus’un ekonomik durumu aşırı kırılgan hale geldikçe kurumun tutumundaki değişikliğe işaret ediyor.

Yurtiçinde, Tunus hükümetlerinin bir yük paylaşımı uzlaşması oluşturmadaki başarısızlığı, yerel oyuncuları -sendikalar, iş çevreleri ve şirketler- taleplerini ikiye katlamaya teşvik etti. Tunus, Kovid-19 salgınının patlak vermesinin ardından geciken reformların bedelini ödedi. Ekonomik faaliyet üzerindeki etki, 2020’de reel GSYH açısından yüzde 8,6’lık negatif bir büyüme oranına yol açarak 1956’daki bağımsızlıktan bu yana kaydedilen en büyük düşüşe neden oldu. Tunus bu şoktan kurtulmaya çalışırken, Şubat 2022’de Ukrayna savaşının başlaması mali dengesizliklerini daha da artırdı. Kamu borcu 2012’de GSYH’nin yüzde 47,7’si iken 2022’de yüzde 88’e yükseldi. Tunus’un 2011’de yüzde 21,7 olan dış borcundaki kısa vadeli borçların oranı 2021’de yüzde 32,4’e yükseldi. Kısa vadeli borçların toplam rezervlere oranı da 2011’de yüzde 51 iken 2021’de yüzde 152,5’e yükselerek önemli ölçüde arttı. Bu eğilimler, ülkenin dış finans piyasalarına olan bağımlılığını ve uzun vadeli döviz kaynaklarındaki (yatırım, turizm ve Tunus’un fosfat ihracatından elde edilen gelirler) keskin düşüşü işaret ediyor. Uluslararası enerji fiyatlarındaki hızlı yükseliş, gıda ithalatına olan aşırı bağımlılık ve küresel faiz oranlarındaki artış Mısır’da olduğu gibi Tunus’un da dövize olan ihtiyacını daha da artırdı. Ayrıca 2019’dan sonra Tunus, kredi notunun büyük derecelendirme kuruluşları tarafından periyodik olarak düşürülmesiyle uluslararası finans piyasalarına erişimini de kaybetti.

Bu kötüleşen durum karşısında Tunus, IMF ile yeni bir anlaşma arayışına girdi. Ekim 2022’de kurumla ön anlaşma imzaladı ve bu anlaşma IMF yönetim kurulunun onayını bekliyor. Said’in darbesi, reform taahhüdünün olmayışı ve Tunus’un önceki on yıl boyunca tutmadığı sözler, IMF’nin, Cumhurbaşkanı’ndan dört yıllık zorlu bir reform programına (2023-2027) başlamaya istekli olduğunu gösterecek önlemler talep etmeyi sürdürmesine yol açtı. Ancak Nisan 2023’te Said’in IMF koşullarını “dikte” olarak reddetmesiyle tam tersi bir durum ortaya çıktı. Bu durum Tunus tahvillerinin uluslararası piyasalarda daha fazla değer kaybetmesine yol açarak ülkenin kredi notuna daha da zarar verdi ve borç sürdürülebilirliğini tehdit etti. Derecelendirmesi en düşük olan AB, kendi iç düzenlemeleri nedeniyle daha fazla fon sağlayamayacak.

Tunus’un harcamalarını karşılayamaması ve önemli ölçüde uluslararası mali destek sağlayamaması, temel ithalatın güvence altına alınmasında sorunlara yol açmaya başladı. 2022’de şeker, bitkisel yağ, pirinç, kahve ve süt gibi temel ürünler süpermarketlerde bulunamamaya başladı. Tunus ve Mısır’ın finansman güçlükleriyle karşı karşıya kalmasının her iki ülkeyi de bölgesel siyasi yaklaşımlarını etkileyen ikilemlere itmesi şaşırtıcı değil.

Dış finansman ve jeopolitik sonuçları

Mısır ve Tunus, finansal ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırken, dış politika görünümlerini gözden geçirmek ve onlara fon sağlayan ya da fon sağlayabilecek durumda olan ülkelerle uyum sağlamak zorunda kaldılar. Mısır için bu, Arap dünyasındaki ana siyasi yönelimleri belirleyen bir ülke olarak önceki rolünün aksine, onu KİK devletlerinin siyasi konumlarına yaklaştırdı. Tunus, yalnızca Cezayir’den anlamlı bir destek aldı ve geleneksel orta yol politikasını Kuzey Afrika meselelerine bıraktı. Bu değişimler, daha önce sömürge sonrası Arap tarihinde öncü rol oynayan iki ülkenin bölgesel periferileşme sürecini besledi.

Mısır’ın son on yıldaki ekonomik zayıflıkları, ülkenin Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) tekrar tekrar mali desteğe ihtiyaç duyması anlamına geliyordu. İki Körfez ülkesi, Arap ayaklanması dalgasını durdurmak, İslamcıları iktidardan uzaklaştırmak ve Mısır’ı etki alanları içinde tutmak gibi siyasi ve jeostratejik nedenlerle durumu istikrara kavuşturmaya çalıştı. Katar da giderek artan bir rol oynadı. Mısır’ın Katar’a yaptırım uygulamak için Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn’e katılmasının üzerine yıllarca süren yıpranmış ilişkilerin ardından, 2022’de Katar yatırımının Mısır’a dönüşünü kolaylaştıran diplomatik ve ekonomik bir yakınlaşma başlatıldı.

Ancak bugün Körfez ülkelerinin Mısır’a karşı tutumu değişti. Odak noktası artık yalnızca siyasi ve güvenlik konuları değil. Bunun yerine, KİK yatırımcıları, bazıları limanlar ve kamu hizmetleri gibi stratejik değeri olan devlet varlıklarının kontrolünü ele geçirerek yatırımlarından daha kârlı geri dönüşler arıyor. Buna paralel olarak, Mısır ekonomisiyle ilgili endişeler artıyor. Mısır’ın daha sık ve daha büyük kurtarma paketlerine bağımlı hale geldiği göz önüne alındığında, Körfez’deki hükümetler Mısır’ın makroekonomik politikalarına ilgi duymaya başladı. Tarihsel olarak Mısır, KİK ile olan güçlü bağlarını IMF finansmanının yerine kullanmıştı. O dönem bitmiş görünüyor. Aralık 2022’de IMF, Mısır için bir ilk olan KİK ülkelerinden fon sağlamayı “katalize etmeyi” kabul etti. Ayrıca, IMF koşullarına uygun olarak Körfez ülkeleri Mısır’ı, Mısır ordusunun ekonomiye katılımını azaltmaya ve devlete ait işletmelerin finansmanı konusunda daha şeffaf olmaya zorluyor.

Tunus da bir çıkmazda. On yıllık mali destek ve kolay paraya erişimin ardından ülke kendini Said hükümetinin altında sıkışmış buldu. Cumhurbaşkanı, herhangi bir yedek plan olmaksızın Tunus’u izole etmiş durumda. 2022’de yapılan ön anlaşmaya göre IMF, Tunus’a 1.9 milyar dolar sağlamayı kabul etti. Ancak kurum finansman boşluğunu diğer devletlerin doldurmasını bekliyordu. Suudi Arabistan, Kuveyt ve BAE’nin başlangıçta bunu yapması muhtemel olsa da nihayetinde bu işi Avrupa ülkelerine bıraktılar.

Tunus hükümetinin fon bulma konusundaki başarısızlığı, Said’in rejimini sağlamlaştırmak ve toplumsal gerilimleri yönetmek için ciddi mali kaynak sıkıntısı çektiğini gösteriyor. Cumhurbaşkanı bunun yerine zaman kazanıyor ve Tunus’un mali ve ekonomik sorunlarının üstesinden gelmekte isteksiz olduğu ya da gelemediği yönündeki uluslararası görüşü meşrulaştırıyor. Said’in Şubat 2023’te “Sahra altı Afrika’dan gelen göçmenlere” yönelik ırkçı sözleri işleri daha da kötüleştirdi. Cumhurbaşkanı’nın yorumlarının yol açtığı şiddet ve tacize tepki gösteren Dünya Bankası, 7 Mart’ta 2023-2027 Ülke İşbirliği Çerçevesi görüşmelerini donduracağını ve önümüzdeki yıllarda Tunus’a olan taahhüdünü askıya alabileceğini açıkladı.

Said’in son IMF koşullarını reddetmesi, öncelikle bunların Tunus’un egemenliğinin ihlali anlamına geldiği kanaatine dayanıyor. Cumhurbaşkanı, Tunusluların, yozlaşmış bir elitin eylemlerinin sonucu olarak gördüğü ekonomik krizi çözmek için kendilerine güvenmeleri gerektiğine inanıyor. Paranoyak tarzı, uluslararası finans kuruluşları da dahil büyük ortaklara karşı güvensizlik yarattı. Bu güvensizliğe, Said’in Batı karşıtı söyleminin Tunus’un siyasi ve ekonomik bağlarında bir değişikliğe yol açmasından korkan ABD ve Avrupa ülkeleri de karşılık veriyor.

Said’in IMF’nin koşullarını reddetmesinin ikinci bir nedeni de halk protestolarından duyduğu korku. Cumhurbaşkanı’nın Tunus’un siyasi sistemini yeniden inşa etme ve kamu işlerini yönetme konusundaki tek taraflı tutumu onu pek çok toplumsal aktörden uzaklaştırdı. Geniş toplumsal koalisyonu bir araya getirememesi yeni siyasi sistemin meşruiyetini zayıflatıyor ve Said’i halk desteğindeki eksikliğini telafi etmek için güvenlik güçlerine bağımlı hale getiriyor. Devlet ve toplum arasındaki aracı kurumları görmezden gelmesi onu çoğu siyasi parti, işçi sendikası ve iş dünyasıyla çatışma içine soktu. Bu tablo, ekonomik durumun daha da kötüleşmesi ve aynı zamanda Tunus’un IMF anlaşmasının rağbet görmeyen şartlarını uygulaması halinde protesto riskini artırmaktadır.

İzole edilmiş olması nedeniyle Tunus sadece Cezayir’den gelen mali desteğe bel bağlamak zorunda kaldı. Bu destek; krediler, mevduatlar ve ayrıcalıklı fiyatlarla gaz tedariki yoluyla gerçekleşti. Said’in iktidarı ele geçirmesinden bu yana Tunus merkez bankasındaki Cezayir kredileri ve mevduatları 800 milyon dolara ulaştı. Ancak bunun bedeli, Tunus’un Fas ile olan çatışmasında Cezayir’in yanında yer alması oldu. Tarihsel olarak Tunus, rakip ülkeler arasında tarafsızlık olmuştur. Tunus mali açıdan Cezayir’e bağımlı hale geldiği için bu artık mümkün değil. Dönüm noktası, Said’in Eylül 2022’de Polisario Cephesi liderlerini Tunus’ta resmen kabul etmesiyle yaşandı ve Tunus’un Batı Sahra ihtilafında Cezayir’in pozisyonuna meylettiğini gösterdi. Cezayir’in desteklediği Polisario, Batı Sahra’nın Fas’tan ayrılmasını istiyor ve bu olay Tunus ile Rabat arasında açık bir diplomatik krizi tetikledi ve her iki ülke de büyükelçilerini geri çağırdı.

Mali kırılganlıkları göz önüne alındığında Tunus borçlarını ödeyememenin eşiğinde. Uluslararası finans kuruluşlarıyla bozulan ilişkileri, Körfez ve Avrupa ülkelerinden mali destek alamaması ve uluslararası finans piyasalarına erişememesi ülkenin borç sorunlarını ciddi şekilde ağırlaştırıyor. Tunus, Körfez ülkelerinin siyasi, ekonomik ve güvenlik önceliklerinde sınırlı bir rol oynuyor, bu nedenle KİK ülkeleri Tunus’a fon sağlamaktan kaçınıyor. Said’in destekçilerinin potansiyel bir alternatif olarak gördüğü Çin de devreye girmedi ve muhtemelen Tunus’un sorunlarından uzak duracak. Tüm bunlar ülkenin ekonomik ve siyasi çıkmazını daha da derinleştiren periferileşmesini pekiştiriyor.

Mısır’ın KİK’teki sponsorları karşısında periferileşmesi yıllar önce başladı ve giderek hızlanıyor gibi görünüyor. Mısır 2017’de Kızıldeniz’de üzerinde yerleşim olmayan ancak stratejik öneme sahip iki adayı -Tiran ve Sanafir- Suudi Arabistan’a devretti. Bu durum Mısır’da halkın tepkisine yol açtı. Riyad’ın adaları devralmak için çeşitli sebepleri vardı; en önemlisi de adaların 1950’de İsrail’in ele geçirmesini önlemek için Mısır’a devredilmeden önce Krallık’a ait olduğu iddiasıydı. Ancak bu hamle Mısır’da, Suudilerin mali yardımı karşılığında egemen toprakların teslim edilmesi olarak yorumlandı. Bu yorum, Mısır’ın mali açıdan Suudi Arabistan’a bağımlı olmasaydı muhtemelen adaları iade etmeyeceği düşünüldüğünde haklıydı.

Mısır ayrıca Arap dünyası ile İsrail arasında potansiyel bir aracı olarak jeostratejik önemini de kaybetti. Bu rol, 1979’da İsrail ile imzalanan barış anlaşmasından sonra Mısır’ın ABD ile ilişkilerinin temel taşlarından biri olmuştu. Ancak bugün, sözde İbrahim Anlaşmaları sayesinde, iki KİK ülkesinin (BAE ve Bahreyn) Mısır ve Ürdün’ün tekelini kıran Fas ve Sudan gibi İsrail ile diplomatik ilişkileri var. Belki de bu nedenle Mısır, İsrail’in sadece Arap devletleriyle değil Filistinlilerle de bir anlaşma yapması gerektiğine odaklanarak İbraham Anlaşmalarını üstü kapalı çekincelerle karşıladı. Ancak Mısır’da 2022’nin başlarında yaşanan ekonomik çalkantı ve KİK fonlarına acilen başvurulmasının ardından ülkenin dışişleri bakanı mart ayında İsrail’in ev sahipliğinde düzenlenen ve İsrail ile barış anlaşmaları imzalayan Arap devletlerinin de katıldığı Negev Zirvesi’ne katıldı. Bu durum, Mısır’ın İsrail-Arap normalleşme sürecinde aktif kalacağının sinyalini verdi ki bu süreçte önde gelen bir KİK ülkesi olan BAE, Mısır’ın bölgesel statüsünü gölgede bırakmış olsa da Mısır önemli bir rol oynadı.

Sonuç

Mısır ve Tunus istikrar için mücadele ederken, artan periferileşmeleri onları bir kısır döngüye sürüklüyor. Ekonomik sorunları biriktikçe, finansal ihtiyaçları daha da artacak ve bölgesel fon sağlayıcılara jeopolitik bağımlılıkları daha da derinleşecek. Sorun şu ki, jeopolitik marjinalleşmeleri, değişen bölgesel ve küresel jeopolitik bağlamda giderek daha önemsiz hale geldikleri için manevra alanlarını daraltıyor. Orta Doğu ve Kuzey Afrika derin dönüşümlerden geçerken, iş sonuçları belirlemeye geldiğinde Mısır ve Tunus kenarda kaldı. Mısır, Suudi-İran uzlaşmasında yer almazken, Mayıs 2022’de Cezayir Cumhurbaşkanı, sanki Tunus liderleri bunu kendileri yapamıyormuş gibi, Tunus’un iç siyasi krizinin çözümünde rol oynamayı teklif etti. Periferileşme bir kez başladığında, bunu tersine çevirmek çok zor olabilir.

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English