Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Sovyet sirki ve palyaçonun proleterleşmesi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale hayli ilginç bir temaya sahip: Sovyet düzeninde kitle eğlencesinin ve propagandanın bir aracı olarak sirk ve Ortaçağ Rusya’sından süzülüp gelen “palyaço” tiplemesinin emekçileşmesi.

Yazar, Ekim Devrimi’nin ardından, özellikle Aydınlanma Komiseri Anatoliy Lunaçarskiy’in çabalarıyla hem pedagojik, hem eğlencelik, hem de propagandif bir niteliğe bürünen sirkin devrim öncesi Rusya’daki ikili işlevine dikkat çekiyor. Ayrıca, “saray soytarısı”ndan farklı olarak devrim öncesinde bile politik hiciv geleneğini sürdüren palyaço karakterinin, Sovyet sistemi içerisinde edindiği yeni role de önemli bir yer veriyor. Sovyet sirki ve palyaçosu, savaş komünizmi sonrasında başlayan geçici ricatta (“Yeni Ekonomik Politika”, NEP) devrimci canlılığını yitirse de, yazar bize Stalin döneminde sirk ve palyaçonun tekrar yeni biçimler alacağına ilişkin ipuçlarını veriyor.


Palyaço komünizmi

After History
The Stalin Era
30 Kasım 2025

SSCB’nin komünist vizyonunun şaşırtıcı bir sembolü, sirk palyaçosu gibi beklenmedik bir figürdü. Erken dönem Sovyet devleti, sosyalist kültür içinde halkın katılımını teşvik etmeyi amaçlıyordu ve palyaçoluğu, kolektif işçi sınıfı gücüne dayanan devrimci devlet kurma projesine çok uygun bir estetik form olarak görüyordu. İlk bakışta bu tuhaf görünebilir, fakat sirk (ve palyaçoları) Sovyet idealleriyle yakından uyumlu belirgin özelliklere sahipti:

Sirkteki coşkulu, kolektif ruhun, sosyalist yaşamın günlük neşesini yansıtması gerekiyordu; cesur fiziksel gösteriler ve akrobasinin, devletin tüm insani sınırları aşma konusundaki ütopik hırsını sergilemesi gerekiyordu; elektrikli aydınlatma, otomobillerin ve mekanize uçuşların gösterilere dahil edilmesi gibi çeşitli mekanik harikaların kullanımının, Sovyet modernizasyonunun Prometheusvari dürtüsünü göstermesi gerekiyordu. Bu unsurlar, sirki Sovyet toplumunda önemli bir siyasi ve kültürel yankı uyandıran, öne çıkan bir sanat formuna yükseltti. Her şeyden önce, bu, vatandaşlarının devrimci bilincini keskinleştirmek amacıyla siyasi-estetik bir projeye toplu katılım arzusunu yansıtan bir tür “kitlesel” eğlenceydi. Elbette, palyaço figürü Sovyet devletinden çok daha eskiye dayanır ve Sovyet versiyonu, önceki gelenekleri hem sürdürdü hem de belirgin şekillerde onlardan ayrıldı.

Fiziksel performans ile komediyi birleştiren ilk öncüler olan proto-palyaço eğlenceleri, antik çağlarda Roma ve Mısır gibi güçlü medeniyetlerde görülmüştür. Popüler algıda, tarihsel palyaço belki de en çok ortaçağ soytarılarıyla ilişkilendirilir. Soytarılar, saray mensupları olarak, alay ve itaat arasındaki hassas dengeyi koruyarak soyluları eğlendirmekle yükümlüydüler. Sonunda saf siyasi itaatin sınırlarından kurtulan palyaço figürü, 18. yüzyılın ticari eğlence dünyasına geçiş yaptı.

Modern sirk, bu dönemde şekillenmeye başladı. Bu dönemin en önemli ismi, 1768 yılında akrobasi ve binicilik gösterileri içeren ilk kalıcı daimi gösteriyi kuran İngiliz Philip Astley’di. Astley’in öncü tiyatro yaklaşımı, modern palyaçoluğun babası olarak kabul edilen, yine İngiliz olan Joseph Grimaldi’ye zemin hazırladı. “Joey” adıyla sahneye çıkan Grimaldi, abartılı makyajı ve komik kişiliğiyle modern palyaçonun arketipik özelliklerini tanımladı. Grimaldi, palyaçoluğu sevilen bir eğlence biçimi haline getirdi. Heyecan verici fiziksel performansları geniş bir izleyici kitlesi tarafından beğenildi ve hem zenginleri hem de işçi sınıfını sirke çekerek sınıfsal sınırların ötesine geçti.

Bu açıdan bakıldığında, Sovyet devletinin palyaçoluğu bir tür “kitle” sanatı olarak görmesi ve işçi sınıfının desteklediği toplumsal dönüşüm projesinin bir parçası haline getirmesi pek de şaşırtıcı değil. Sovyet palyaçosu, Rus halk gösterileri ve Batı Avrupa sirklerinin geleneklerinin bir sentezi olarak ortaya çıkmıştır. Rusya’daki ilk sirk benzeri gösteriler, Batı Avrupa’da popüler olan binicilik gösterilerini bilinçli olarak örnek alan at binme gösterileriydi. Miriam Neirick (2012), When Pigs Could Fly and Bears Could Dance: A History of the Soviet Circus [Domuzlar Uçar ve Ayılar Dans Ederse: Sovyet Sirkinin Tarihi] adlı kitabında şöyle yazıyor:

Erken dönem sirkler muhtemelen açık hava mekanları veya seyircilerin tahta banklarda oturduğu taşınabilir çadırlar kullanıyordu ve belgelere göre bu gezici gösteriler profesyonel topluluklardan çok amatör gösteriler ve yan gösterilerden oluşuyordu. Sirk, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllara kadar sabit, kalıcı bir kurum haline gelmedi.

Sovyet sirki ayrıca köklerini skomorokhi’ye [скоморохи] dayandırır.¹ Skomorokhi, ortaçağ Rusya’sında dans, pandomim, akrobasi, komedi, tiyatro skeçleri ve hatta vahşi hayvanları, özellikle ayıları, gösterilerinde sergilemek için eğitmek gibi çeşitli performans sanatlarında yetenekli gezgin sanatçılardı. Rusya’nın ilk palyaçoları, gösterilerine toplumsal yorumlar katmalarıyla tanınırlar; birçok yeteneklerini, yerel elitlere ve güçlü toprak sahiplerine karşı keskin eleştirilerde bulunmak için kullanırlardı. Skomorokhların yıkıcı yönü, muhtemelen gezgin yaşam tarzlarıyla da ilgilidir, çünkü sıradan insanlar için komedi gösterileri yapmak üzere kasaba kasaba dolaşırlardı.

Siyasi, anti-elitist yönelimleri, Avrupa’daki gezgin sanatçılar arasında nispeten benzersiz statülerini gösterir ve onları elitlerin hizmetinde olan baskın “Shakespearvari soytarı”dan ayırır. Bu, şüphesiz o dönemde Rusya’daki siyasi baskı ortamının bir sonucuydu. Çar III. Aleksandr’ın otokratik iktidarı, devlet gözetimi ve sansürü hevesle benimsemesi, devrimci olarak algılanan tüm faaliyetlere sert bir şekilde müdahale etmesi ve yıkıcı bir Rus palyaço kültürünün temellerini atmasıyla eşi görülmemiş boyutlara ulaştı.

St. Petersburg’daki Ciniselli Sirki, Bolşevik [devrimi] öncesi sirklerin en önemli örneğiydi. Performans ve siyaseti, modern Sovyet eğlence gösterilerinin gelişiminde belirleyici bir etkiye sahip olacak şekilde bir araya getirdi. Rejim yanlısı gösterileri kitlesel seferberliğin bir aracı olarak kullanmanın yararını gören Romanov rejiminin himayesi altında ortaya çıkmasına rağmen, sirk, 19. yüzyılın sonlarında devrimci faaliyetlerin artmasıyla çatışmalı bir siyasi alan haline geldi; çünkü bu yeni tiyatro uygulamaları, mevcut hiyerarşileri altüst etme ve iktidarları yeni tür mizahla bezeli eleştirilere maruz bırakma fırsatları yaratıyordu. Neirick (2012) şöyle yazıyor:

Siyasi açıdan, Ciniselli Sirki devrimci faaliyetlerin merkezi haline geldi. 1917 yılında, hem Ciniselli Sirki hem de rakibi Cirque Moderne, Bolşevik aktivistler tarafından düzenlenen, işçi hakları, savaş ve sosyal politikalar üzerine odaklanan mitinglere ve kadın gösterilerine ev sahipliği yaptı. Bu etkinlikler binlerce katılımcıyı çekti ve sirkin kültürel eğlence mekanından siyasi mobilizasyon merkezine dönüşümünü örnekledi. İşçilerin ihtiyaçlarına öncelik vererek ve Menşevikler veya Sosyal Devrimciler gibi rakip siyasi grupları aktif olarak dışlayarak, sirk devrimci ideolojiyle uyum sağladı ve performans alanlarının nasıl siyasi ikna ve sosyal disiplin araçlarına dönüştürülebileceğini gösterdi.

1918’de, Aydınlanma Komiseri [Anatoliy] Lunaçarskiy, sirk gösterilerinin daha geniş kapsamlı komünist ideoloji ile nasıl uyumlu hale getirilebileceğini tartışacak bir forum olan Sirk Evi’ni açtı ve yönetmenler, sanatçılar veya halk gibi ilgili paydaşları bu önemli siyasi-estetik reform projesine fikirleriyle katkıda bulunmaya davet etti. Sovyet projesinin, Sovyet devletinin yeni iktisadi gerçekliğini yansıtacak tek tip bir estetik vizyona göre toplumu yeniden şekillendirmeyi amaçlayan yeni bir deneyim olduğu vurgulanmalıdır. Bu, bir toplumun iktisadi koşullarının kültürel ve toplumsal biçimleri doğrudan yansıttığı Marx’ın temel-üst yapı dinamiği tanımına dayanıyordu. Lunaçarskiy’in, devletin kültürel ve estetik kurumlar aracılığıyla devrimci bilinci şekillendirmede kilit bir rol oynadığına dair görüşü, Stalin’in 1930’larda tüm sanat için katı estetik kurallar getirmesinin (sosyalist yaşamı idealize eden ve komünist değerleri teşvik eden resmi Sovyet sanat tarzı olan “Sosyalist Gerçekçilik”) öncüsü olarak kabul edilebilir.

Sovyet estetik projesi, önde gelen kurum olan Komünist Parti’nin Stalin’in yönlendirmesi altında “tüm dünyayı malzeme olarak kullanan bir tür sanatçıya dönüştürülmesi” ve Sovyet yaşamının sosyal gerçekliğini Sosyalist Gerçekçilik parametreleri aracılığıyla filtrelemesi açısından büyük ölçüde benzersizdi (Groys, 1992). 1934 yılında resmi olarak yetkilendirilen bu proje, kitleleri eğitmek ve ilham vermek amacıyla gerçekliği somut siyasi çıkarımlar içeren bir şekilde tasvir etmeyi amaçlıyordu. Sovyet devleti, anarşik ve geri kalmış eski yaşam tarzının aksine, günlük yaşamı rasyonel, örgütlü ve merkezi bir kontrol altına alma arzusu olan güçlü bir Prometheusçu dürtüyle hareket ediyordu. Sosyalist Gerçekçiliğin nihai olarak her yerde var olması, toplumsal gerçekliğin kendisinin rasyonelleştirilip Sovyet komünizminin tek ideolojik vizyonuyla uyumlu hale getirilebilmesinin bir aracıydı. Bu kolektif “toplam sanat eseri” –resim, kitap, tiyatro, film ve evet, sirklerin toplamı– aynı zamanda SSCB’de gerçekte var olan durumun idealize edilmiş bir yansıması ve kitleleri harekete geçiren, bütünsel komünizmin vaat edilen geleceğini gerçekleştirmek için mücadeleyi sürdürmeye çağıran bir çağrıydı. Böylece, temsil gerçeklik haline geldi ve yaşam ile devletin sipariş ettiği yaşamın estetik tasvirleri arasındaki çizgi bulanıklaştı.

Sirk, bu estetik-sosyal dönüşümde önemli bir rol oynayacaktı. Sirk, toplumsal dönüşümün bir aracı olarak büyük bir potansiyele sahip olsa da, Lunaçarskiy, gerçek bir sosyalist sanat formu olarak gerçek potansiyeline ulaşabilmesi için değiştirilmesi gerektiğine inanıyordu. Geleneksel sirk, tiyatro prodüksiyonlarından farklı olarak, çeşitli bağımsız gösterilerden oluşma eğilimindeydi ve bu, ideolojik mesajların iletilmesine pek elverişli değildi. Lunaçarskiy, sosyalist sirkte bu gösterilerin, genel bir olay örgüsü içeren tutarlı anlatılara dönüştürülmesini amaçladı. Bu, sirk türünün temel özelliklerinden ödün vermeden prodüksiyonu geleneksel bir tiyatro oyununa daha yakın bir şeye dönüştürdü.

Ek olarak palyaçonun da güncellenmesi gerekiyordu. Lunaçarskiy şöyle yazıyor: “Onların şakaları halkın en sevdiği şey ve bu estetik açıdan hoş… ama biz bir palyaçodan daha fazlasını istiyoruz. ‘Yenilenen sirk’te palyaço geniş bir repertuara sahip olmalıdır. Palyaço, bir halkla ilişkiler uzmanı olmaya cesaret etmelidir. Palyaçonun [durumu], [onun] ulusal karakteri, tamamen inandırıcı ve son derece demokratik olmalıdır” (Abel, 2009). Bu, Palyaçoyu, kitlelerle bütünleşmiş, geçmişteki gezgin Rus sanatçıların devamlılığını taşıyan, son derece proleter bir figür olarak yeniden şekillendirmeyi gerektiriyordu. Ekim Devrimi’nden sonra palyaçolar, seyircilerin günlük yaşamıyla daha iyi ilişki kurabilmek için, Avrupa palyaçolarının tipik gösterişli kostümlerini terk ederek daha sade kostümler giymeye başladılar:

Lazarenko, Rıjiy’in [palyaço] kırmızı peruğunu ve abartılı yüz boyasını terk ederek, daha temiz bir kostüm tercih etti… böylece, Sovyet halkının kalplerinden ve zihinlerinden düşmanı temizlemek gibi ciddi bir işe daha uygun hale geldi. (Neirick, 2012)

Gerçekten de, sanatçı ile seyirci arasındaki engeli ortadan kaldırarak sirki “proleterleştirme” çalışması, işçi sınıfından seyircilerle bir tür toplumsal samimiyet yarattı:

Kendime siyasi propaganda üzerine çalışmak gibi bir hedef koymadım. Fakat izleyicilerimle güçlü bir bağ kurduğum ve bir üçüncü mevki [gallery] rıjiy’i olmaktan utanmadığım, hatta bununla gurur duyduğum için, doğal olarak izleyicilerimin fikir ve ilgi alanlarına göre yaşamaya başladım ve bunlar kitlelerin fikir ve ilgi alanları, emekçi insanların ilgi ve fikirleriydi (Neirick, 2012).

Sovyet palyaçosunun proleter ethos’u, sosyalist performansa sarsılmaz bir bağlılık gösteren Lazarenko gibi sanatçılarda somutlaşmıştı. Devrimden önce Lazarenko, kariyerini farklı taşra sirkleri arasında seyahat ederek geçirmiş ve her zaman diğer sıradan vatandaşlarla birlikte üçüncü mevkide seyahat etmişti; burada, sıradan insanların endişeleri ve bakış açılarıyla ilgilenme fırsatını yakalamış ve bu, palyaçoluğa yaklaşımını derinden şekillendirmişti. Devrimden önce kariyerine başlayan Lazarenko, öncü çalışmalarıyla daha sonra büyük bir sansasyon yaratacağı erken dönem Sovyet sirkinin habercisi oldu. Sanatçı olarak gücünü, halkla düzenli temasından kaynaklanan güncel eylemlerinden alıyordu. Lazarenko, emekçi insanların yaşayan, nefes alan dünyasına dikkat ediyor ve performansının bunu yansıtmasını sağlıyordu.

Palyaçonun artık apolitik bir tür kaba eğlence olmaktan çıkıp sosyalizmin ilerlemesine tehdit oluşturan iç ve dış tehditleri eleştirmek için hiciv ve alegori yöntemlerini ustaca kullanan bir figür haline geldiği açıktı. Lazarenko, basit rutinleri kolektif ruhun güçlü bir ifadesi haline getiren, sadık ve çalışkan bir sanatçı olarak devletin idealize ettiği imajı somutlaştırarak Sovyet palyaçosunun arketipi haline geldi. O, sadece bir karakteri oynamakla kalmayıp, aktör ile karakter arasındaki sınırı ortadan kaldırarak gerçek bir kişisel dönüşüm geçirerek proleter palyaço haline geldiği için ideal Sovyet palyaçosuydu. Bu, bir sirk sanatçısı için çok ciddi bir rol gibi görünebilir, fakat bu konular liderlik için ciddi siyasi sonuçlar doğuruyordu. Nitekim Lunaçarskiy, kahkahayı sınıf savaşında özellikle uygun bir silah olarak görüyor ve onu canlı bir dille anlatıyordu. Ona göre kahkaha, “yakın zamanda katledilmiş, tabutundan geri dönmeye hazır olan kara büyücüye saplanan bir kavak ağacı kazığı” idi; neredeyse yenilmiş bir düşmana karşı mücadelede son hamle, sosyalist kahramanımızın gardını düşürmesi halinde, belki de toparlanıp karşı saldırıya geçecek kadar gücü olan bir hamle. Lunaçarskiy başka bir yerde kahkahayı, eski burjuva kültürünün yeniden canlanmasını önlemek ve yeni gelişen kültürü yerleştirmek için bir araç olarak, “büyük bir arındırıcı” olarak tanımlar.

1919’da Lenin’in sirki devletleştirmesi ve halkın sevdiği bu gösteriyi resmi olarak Sovyet iktidarının kontrolü altına alması şaşırtıcı değildir. Erken dönem Sovyet sirk gösterilerinin önemli bir örneği, 1920’de Moskova’nın İkinci Devlet Sirki’nde sahnelenen Şampiyona adlı gösteridir. Vizyoner palyaço Lazarenko, Mayakovskiy’in 150000000 adlı şiirinden uyarlanan bu gösterinin yaratıcı zekasıydı. Bu şiir, Herkül gibi kahramanların temsil ettiği çeşitli dünya güçlerinin dünya sahnesinde savaştığı epik, mitolojik ölçeğiyle bilinir. Çağdaş bir okuyucuya bu sahneler, Marvel benzeri bir süper kahraman destanını andırır: sıradan işçilerin kolektif gücünden doğan devasa Bolşevik şampiyon, süper güçlere sahip Amerikalı Woodrow Wilson ile savaşır. Bunun biraz saçma geldiğini düşünüyorsanız, yalnız değilsiniz, çünkü Lenin’in kendisi bu eserle “anlamsız, tamamen aptalca ve iddialı” olarak alay etmişti.

Her ne olursa olsun, bu şiir, renkli forma, kuşak ve madalyalarla süslenmiş farklı şampiyonların temsil ettiği rakip süper güçler arasında benzer şekilde devasa bir kavganın yaşandığı Şampiyona sirk gösterisine büyük ilham kaynağı oldu. Örneğin, Lloyd George’un temsil ettiği İngiltere, Millerand’ın temsil ettiği Fransa, Wilson’ın temsil ettiği Amerika Birleşik Devletleri, Sidorov’un temsil ettiği Sovyet vurguncusu, Józef Piłsudski’nin temsil ettiği Polonya, General Peter Wrangel’in temsil ettiği Beyaz direniş ve tabii ki sahnede tökezleyen, Bolşeviklerin acımasız rakiplerinin “engelleyici politikalarını” temsil eden “neredeyse Şampiyon” Menşevik’i temsil ediyordu (Neirick, 2012). Ardından, Devrim karakteri sahneye giriyor ve hakem, tüm burjuva ulusların sadece kendi dar çıkarları için savaştığını, Devrim’in ise işçi kitlelerinin davasını savunduğunu ve ringdeki kapitalistlerin korkaklığını ortaya çıkardığını ilan ediyordu. 1920’de sahnelenen bu senaryo, iç savaşın gerilimini yansıtıyor ve Kızıl davanın meşruiyetini onaylamaya çalışıyor, izleyicileri Ekim’in duygusal dünyasına davet ediyor ve kendilerini geleceğe doğru ilerleyen bu hareketin bir parçası olarak görmelerini sağlıyordu. Bu dönemde Lunaçarskiy, palyaçolara ve sanatçılara, Sovyet davası için ajitasyon yapmak üzere sahip oldukları tüm kültürel kanalları kullanarak “halkla ilişkiler uzmanı” [publicist] olarak hareket etmeleri için çağrıda bulunmuştu. Devrim sonrası ve iç savaş dönemi, korkunç kan dökülmesine rağmen, yaratıcıların Ekim devriminin coşkusunu kullanarak sirk geleneklerini yıkıcı bir şekilde yeniden şekillendirmek için hevesle çabaladıkları için ütopik bir canlılıkla doluydu. Gérin (2015), Devastation and laughter: Satire, power, and culture in the early Soviet state [Yıkım ve kahkaha: Erken Sovyet devletinde hiciv, iktidar ve kültür] adlı kitabında şöyle yazıyor:

Hicivli monologlar ve alaycı sözlerle çerçevelenen erken dönem Sovyet sirk gösterileri, genellikle üst sınıfları hicveden komik binicilik numaraları ve kaba kapitalistleri, çocuksu köylüleri, korkak rahipleri ve grotesk yabancıları alay etmek için tipaj² kullanarak grafik hicivleri yansıtan pandomimlerden oluşuyordu. Bu gösteriler, İç Savaş bağlamında, eski rejimin kültürel metaforlarını yıkma ve düşmanlarını, gerçekçilik gerektirmeden, son derece basit retorik araçlarla itibarsızlaştırma gücüne sahip olduğuna inanılan, abartılı tipler ve abartılı jestlerden oluşan bir dünya yarattı.

Performanslar, politik mesajlarında hiç de incelikli değildi. Örneğin, yukarıda bahsettiğimiz Sovyet palyaço-akrobat Lazarenko, Bolşeviklerin öncülüğünü yaptığı hızlı toplumsal değişimin büyüklüğünü simgeleyen, “Devrimci Sıçrama” adlı göz kamaştırıcı bir rutinde bir dizi engelin üzerinden atladığı komik bir skeç sergiledi. Benzer şekilde, 1919’daki bir gösteride Rukavişnikov, biri emeği, diğeri sermayeyi temsil eden iki palyaço güreşçi arasında dramatik bir çatışma sahneledi ve [sahne] nihayetinde emeğin sermayenin egemenliğinden kurtulduğu heyecan verici bir sahneyle sona erdi. Fiziksel yarışma ve spor benzeri rekabet, Sovyet sirklerinde sıkça tekrarlanan başlıca temalardı. Gérin (2015), güreşin

fiziksel komedi ve atletik performansın toplumsal hiyerarşileri ve ideolojik mücadeleleri erişilebilir ve eğlenceli bir biçimde nasıl aktarabildiğini örneklediğini ve bu durumun, mizah, abartı ve rol tersine çevirme yoluyla otoriteyi eleştirmek gibi palyaçoluğun yıkıcı potansiyeliyle uyumlu olduğunu [anlatır].

Sovyet sirkinin bu ilk yılları, değişen siyasi ortamda seyreden tiyatro deneyimleri ve cesur eleştirilerle doluydu. Yine de önlerindeki yol pürüzsüz değildi; sirkin ütopik coşkusuyla geçen ilk yıllar, sınırlı piyasa liberalleşmesinin yaşandığı NEP [Yeni Ekonomik Politika] dönemi ile sona erdi ve bu dönem yeni engeller ve ideolojik gerilimler getirdi. Kırsal kesimde piyasa teşviklerinin getirilmesi, sınıf ayrımlarına belirli bir ölçüde tolerans gösterilmesi anlamına geliyordu ve bu, sosyalizmi kurmak için verilen daha geniş mücadelede isteksizce yapılan taktiksel bir geri çekilmeydi. Gérin (2018), “1921’de NEP’in getirilmesiyle, Sovyet sirkinin kârlı olması bekleniyordu ve açıkça didaktik devrimci içeriğinin çoğu ortadan kaldırıldı, böylece hızla devrim öncesi tanıdık tarzına yakın bir forma geri döndü,” diye yazıyor; sanat eserlerinin siyasi olarak geri adım attığı izlenimi verdiği için kapitalizmin geri dönüşüyle ilgili endişeler körükleniyordu. Buna ek olarak, NEP’in iktisadi açıklığı, Sovyet toplumunun “yabancı filmler, alışveriş merkezleri, caz grupları, bira bahçeleri ve aşk romanları gibi” burjuva yabancı eğlencelerin akınına tanık olmasıyla bir dereceye kadar kültürel açıklığa da işaret ediyordu ve Sovyet eğlencesi bunlarla rekabet etmekte zorlanıyordu (Neirick, 2012).

Sovyet liderleri için, NEP’in daha hoşgörülü ortamı, sirklerin Avrupa’daki muadillerine rahatsız edici bir şekilde yaklaşmasına neden olmuştu, özellikle de yabancı sanatçılara bağımlı olmaya devam ettiği için. Sirkler burjuva Batıdaki muadillerine giderek daha fazla benzemeye başladıkça, göstericiler ve seyirciler palyaçonun devrimci vaadine şüpheyle yaklaşmaya başladı. Stalin’in “yukarıdan devrimi” eski haline dönüşü mü müjdeliyordu?

Bu iki bölümlük dizinin ikinci bölümünde, Stalin döneminde palyaçoluk ve sirkin evrimini ele alacağım.


Alıntılanan Eserler

Neirick, M. (2012). When pigs could fly and bears could dance: A history of the Soviet circus. University of Wisconsin Press.

Gérin, A. (2018). Devastation and laughter: Satire, power, and culture in the early Soviet state. University of Toronto Press.

Abel, L. L. (2009). Politics of clowning (Doctoral dissertation). OhioLink Electronic Theses and Dissertations Center.

Groys, B. (1992). The total art of Stalinism: Avant-garde, aesthetic dictatorship, and beyond. Princeton University Press.


¹ Skomoroh sözcüğünün Antik Yunancadaki skommarkhos veya İtalyancadaki scaramuccia sözcüğünden geldiği düşünülüyor. Arapçadaki maskara sözcüğünün kökeninin de İtalyanca olduğunu akılda tutarsak, Akdeniz’den Rusya steplerine kadar uzanan büyük bir coğrafyada komedyenliğe benzer isimler verildiğini görürüz. (ç.n.)
² “Rusça ‘tipaj’ kelimesi, tipik bir görünüm, bir toplumsal sınıfın temsilcisi, yıldız aktöre karşı çıkan sinematografik bir eylemin kahramanı” (Buraya bakınız, ç.n.)

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English