Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Sovyet sirki ve palyaçonun proleterleşmesi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale hayli ilginç bir temaya sahip: Sovyet düzeninde kitle eğlencesinin ve propagandanın bir aracı olarak sirk ve Ortaçağ Rusya’sından süzülüp gelen “palyaço” tiplemesinin emekçileşmesi.

Yazar, Ekim Devrimi’nin ardından, özellikle Aydınlanma Komiseri Anatoliy Lunaçarskiy’in çabalarıyla hem pedagojik, hem eğlencelik, hem de propagandif bir niteliğe bürünen sirkin devrim öncesi Rusya’daki ikili işlevine dikkat çekiyor. Ayrıca, “saray soytarısı”ndan farklı olarak devrim öncesinde bile politik hiciv geleneğini sürdüren palyaço karakterinin, Sovyet sistemi içerisinde edindiği yeni role de önemli bir yer veriyor. Sovyet sirki ve palyaçosu, savaş komünizmi sonrasında başlayan geçici ricatta (“Yeni Ekonomik Politika”, NEP) devrimci canlılığını yitirse de, yazar bize Stalin döneminde sirk ve palyaçonun tekrar yeni biçimler alacağına ilişkin ipuçlarını veriyor.


Palyaço komünizmi

After History
The Stalin Era
30 Kasım 2025

SSCB’nin komünist vizyonunun şaşırtıcı bir sembolü, sirk palyaçosu gibi beklenmedik bir figürdü. Erken dönem Sovyet devleti, sosyalist kültür içinde halkın katılımını teşvik etmeyi amaçlıyordu ve palyaçoluğu, kolektif işçi sınıfı gücüne dayanan devrimci devlet kurma projesine çok uygun bir estetik form olarak görüyordu. İlk bakışta bu tuhaf görünebilir, fakat sirk (ve palyaçoları) Sovyet idealleriyle yakından uyumlu belirgin özelliklere sahipti:

Sirkteki coşkulu, kolektif ruhun, sosyalist yaşamın günlük neşesini yansıtması gerekiyordu; cesur fiziksel gösteriler ve akrobasinin, devletin tüm insani sınırları aşma konusundaki ütopik hırsını sergilemesi gerekiyordu; elektrikli aydınlatma, otomobillerin ve mekanize uçuşların gösterilere dahil edilmesi gibi çeşitli mekanik harikaların kullanımının, Sovyet modernizasyonunun Prometheusvari dürtüsünü göstermesi gerekiyordu. Bu unsurlar, sirki Sovyet toplumunda önemli bir siyasi ve kültürel yankı uyandıran, öne çıkan bir sanat formuna yükseltti. Her şeyden önce, bu, vatandaşlarının devrimci bilincini keskinleştirmek amacıyla siyasi-estetik bir projeye toplu katılım arzusunu yansıtan bir tür “kitlesel” eğlenceydi. Elbette, palyaço figürü Sovyet devletinden çok daha eskiye dayanır ve Sovyet versiyonu, önceki gelenekleri hem sürdürdü hem de belirgin şekillerde onlardan ayrıldı.

Fiziksel performans ile komediyi birleştiren ilk öncüler olan proto-palyaço eğlenceleri, antik çağlarda Roma ve Mısır gibi güçlü medeniyetlerde görülmüştür. Popüler algıda, tarihsel palyaço belki de en çok ortaçağ soytarılarıyla ilişkilendirilir. Soytarılar, saray mensupları olarak, alay ve itaat arasındaki hassas dengeyi koruyarak soyluları eğlendirmekle yükümlüydüler. Sonunda saf siyasi itaatin sınırlarından kurtulan palyaço figürü, 18. yüzyılın ticari eğlence dünyasına geçiş yaptı.

Modern sirk, bu dönemde şekillenmeye başladı. Bu dönemin en önemli ismi, 1768 yılında akrobasi ve binicilik gösterileri içeren ilk kalıcı daimi gösteriyi kuran İngiliz Philip Astley’di. Astley’in öncü tiyatro yaklaşımı, modern palyaçoluğun babası olarak kabul edilen, yine İngiliz olan Joseph Grimaldi’ye zemin hazırladı. “Joey” adıyla sahneye çıkan Grimaldi, abartılı makyajı ve komik kişiliğiyle modern palyaçonun arketipik özelliklerini tanımladı. Grimaldi, palyaçoluğu sevilen bir eğlence biçimi haline getirdi. Heyecan verici fiziksel performansları geniş bir izleyici kitlesi tarafından beğenildi ve hem zenginleri hem de işçi sınıfını sirke çekerek sınıfsal sınırların ötesine geçti.

Bu açıdan bakıldığında, Sovyet devletinin palyaçoluğu bir tür “kitle” sanatı olarak görmesi ve işçi sınıfının desteklediği toplumsal dönüşüm projesinin bir parçası haline getirmesi pek de şaşırtıcı değil. Sovyet palyaçosu, Rus halk gösterileri ve Batı Avrupa sirklerinin geleneklerinin bir sentezi olarak ortaya çıkmıştır. Rusya’daki ilk sirk benzeri gösteriler, Batı Avrupa’da popüler olan binicilik gösterilerini bilinçli olarak örnek alan at binme gösterileriydi. Miriam Neirick (2012), When Pigs Could Fly and Bears Could Dance: A History of the Soviet Circus [Domuzlar Uçar ve Ayılar Dans Ederse: Sovyet Sirkinin Tarihi] adlı kitabında şöyle yazıyor:

Erken dönem sirkler muhtemelen açık hava mekanları veya seyircilerin tahta banklarda oturduğu taşınabilir çadırlar kullanıyordu ve belgelere göre bu gezici gösteriler profesyonel topluluklardan çok amatör gösteriler ve yan gösterilerden oluşuyordu. Sirk, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllara kadar sabit, kalıcı bir kurum haline gelmedi.

Sovyet sirki ayrıca köklerini skomorokhi’ye [скоморохи] dayandırır.¹ Skomorokhi, ortaçağ Rusya’sında dans, pandomim, akrobasi, komedi, tiyatro skeçleri ve hatta vahşi hayvanları, özellikle ayıları, gösterilerinde sergilemek için eğitmek gibi çeşitli performans sanatlarında yetenekli gezgin sanatçılardı. Rusya’nın ilk palyaçoları, gösterilerine toplumsal yorumlar katmalarıyla tanınırlar; birçok yeteneklerini, yerel elitlere ve güçlü toprak sahiplerine karşı keskin eleştirilerde bulunmak için kullanırlardı. Skomorokhların yıkıcı yönü, muhtemelen gezgin yaşam tarzlarıyla da ilgilidir, çünkü sıradan insanlar için komedi gösterileri yapmak üzere kasaba kasaba dolaşırlardı.

Siyasi, anti-elitist yönelimleri, Avrupa’daki gezgin sanatçılar arasında nispeten benzersiz statülerini gösterir ve onları elitlerin hizmetinde olan baskın “Shakespearvari soytarı”dan ayırır. Bu, şüphesiz o dönemde Rusya’daki siyasi baskı ortamının bir sonucuydu. Çar III. Aleksandr’ın otokratik iktidarı, devlet gözetimi ve sansürü hevesle benimsemesi, devrimci olarak algılanan tüm faaliyetlere sert bir şekilde müdahale etmesi ve yıkıcı bir Rus palyaço kültürünün temellerini atmasıyla eşi görülmemiş boyutlara ulaştı.

St. Petersburg’daki Ciniselli Sirki, Bolşevik [devrimi] öncesi sirklerin en önemli örneğiydi. Performans ve siyaseti, modern Sovyet eğlence gösterilerinin gelişiminde belirleyici bir etkiye sahip olacak şekilde bir araya getirdi. Rejim yanlısı gösterileri kitlesel seferberliğin bir aracı olarak kullanmanın yararını gören Romanov rejiminin himayesi altında ortaya çıkmasına rağmen, sirk, 19. yüzyılın sonlarında devrimci faaliyetlerin artmasıyla çatışmalı bir siyasi alan haline geldi; çünkü bu yeni tiyatro uygulamaları, mevcut hiyerarşileri altüst etme ve iktidarları yeni tür mizahla bezeli eleştirilere maruz bırakma fırsatları yaratıyordu. Neirick (2012) şöyle yazıyor:

Siyasi açıdan, Ciniselli Sirki devrimci faaliyetlerin merkezi haline geldi. 1917 yılında, hem Ciniselli Sirki hem de rakibi Cirque Moderne, Bolşevik aktivistler tarafından düzenlenen, işçi hakları, savaş ve sosyal politikalar üzerine odaklanan mitinglere ve kadın gösterilerine ev sahipliği yaptı. Bu etkinlikler binlerce katılımcıyı çekti ve sirkin kültürel eğlence mekanından siyasi mobilizasyon merkezine dönüşümünü örnekledi. İşçilerin ihtiyaçlarına öncelik vererek ve Menşevikler veya Sosyal Devrimciler gibi rakip siyasi grupları aktif olarak dışlayarak, sirk devrimci ideolojiyle uyum sağladı ve performans alanlarının nasıl siyasi ikna ve sosyal disiplin araçlarına dönüştürülebileceğini gösterdi.

1918’de, Aydınlanma Komiseri [Anatoliy] Lunaçarskiy, sirk gösterilerinin daha geniş kapsamlı komünist ideoloji ile nasıl uyumlu hale getirilebileceğini tartışacak bir forum olan Sirk Evi’ni açtı ve yönetmenler, sanatçılar veya halk gibi ilgili paydaşları bu önemli siyasi-estetik reform projesine fikirleriyle katkıda bulunmaya davet etti. Sovyet projesinin, Sovyet devletinin yeni iktisadi gerçekliğini yansıtacak tek tip bir estetik vizyona göre toplumu yeniden şekillendirmeyi amaçlayan yeni bir deneyim olduğu vurgulanmalıdır. Bu, bir toplumun iktisadi koşullarının kültürel ve toplumsal biçimleri doğrudan yansıttığı Marx’ın temel-üst yapı dinamiği tanımına dayanıyordu. Lunaçarskiy’in, devletin kültürel ve estetik kurumlar aracılığıyla devrimci bilinci şekillendirmede kilit bir rol oynadığına dair görüşü, Stalin’in 1930’larda tüm sanat için katı estetik kurallar getirmesinin (sosyalist yaşamı idealize eden ve komünist değerleri teşvik eden resmi Sovyet sanat tarzı olan “Sosyalist Gerçekçilik”) öncüsü olarak kabul edilebilir.

Sovyet estetik projesi, önde gelen kurum olan Komünist Parti’nin Stalin’in yönlendirmesi altında “tüm dünyayı malzeme olarak kullanan bir tür sanatçıya dönüştürülmesi” ve Sovyet yaşamının sosyal gerçekliğini Sosyalist Gerçekçilik parametreleri aracılığıyla filtrelemesi açısından büyük ölçüde benzersizdi (Groys, 1992). 1934 yılında resmi olarak yetkilendirilen bu proje, kitleleri eğitmek ve ilham vermek amacıyla gerçekliği somut siyasi çıkarımlar içeren bir şekilde tasvir etmeyi amaçlıyordu. Sovyet devleti, anarşik ve geri kalmış eski yaşam tarzının aksine, günlük yaşamı rasyonel, örgütlü ve merkezi bir kontrol altına alma arzusu olan güçlü bir Prometheusçu dürtüyle hareket ediyordu. Sosyalist Gerçekçiliğin nihai olarak her yerde var olması, toplumsal gerçekliğin kendisinin rasyonelleştirilip Sovyet komünizminin tek ideolojik vizyonuyla uyumlu hale getirilebilmesinin bir aracıydı. Bu kolektif “toplam sanat eseri” –resim, kitap, tiyatro, film ve evet, sirklerin toplamı– aynı zamanda SSCB’de gerçekte var olan durumun idealize edilmiş bir yansıması ve kitleleri harekete geçiren, bütünsel komünizmin vaat edilen geleceğini gerçekleştirmek için mücadeleyi sürdürmeye çağıran bir çağrıydı. Böylece, temsil gerçeklik haline geldi ve yaşam ile devletin sipariş ettiği yaşamın estetik tasvirleri arasındaki çizgi bulanıklaştı.

Sirk, bu estetik-sosyal dönüşümde önemli bir rol oynayacaktı. Sirk, toplumsal dönüşümün bir aracı olarak büyük bir potansiyele sahip olsa da, Lunaçarskiy, gerçek bir sosyalist sanat formu olarak gerçek potansiyeline ulaşabilmesi için değiştirilmesi gerektiğine inanıyordu. Geleneksel sirk, tiyatro prodüksiyonlarından farklı olarak, çeşitli bağımsız gösterilerden oluşma eğilimindeydi ve bu, ideolojik mesajların iletilmesine pek elverişli değildi. Lunaçarskiy, sosyalist sirkte bu gösterilerin, genel bir olay örgüsü içeren tutarlı anlatılara dönüştürülmesini amaçladı. Bu, sirk türünün temel özelliklerinden ödün vermeden prodüksiyonu geleneksel bir tiyatro oyununa daha yakın bir şeye dönüştürdü.

Ek olarak palyaçonun da güncellenmesi gerekiyordu. Lunaçarskiy şöyle yazıyor: “Onların şakaları halkın en sevdiği şey ve bu estetik açıdan hoş… ama biz bir palyaçodan daha fazlasını istiyoruz. ‘Yenilenen sirk’te palyaço geniş bir repertuara sahip olmalıdır. Palyaço, bir halkla ilişkiler uzmanı olmaya cesaret etmelidir. Palyaçonun [durumu], [onun] ulusal karakteri, tamamen inandırıcı ve son derece demokratik olmalıdır” (Abel, 2009). Bu, Palyaçoyu, kitlelerle bütünleşmiş, geçmişteki gezgin Rus sanatçıların devamlılığını taşıyan, son derece proleter bir figür olarak yeniden şekillendirmeyi gerektiriyordu. Ekim Devrimi’nden sonra palyaçolar, seyircilerin günlük yaşamıyla daha iyi ilişki kurabilmek için, Avrupa palyaçolarının tipik gösterişli kostümlerini terk ederek daha sade kostümler giymeye başladılar:

Lazarenko, Rıjiy’in [palyaço] kırmızı peruğunu ve abartılı yüz boyasını terk ederek, daha temiz bir kostüm tercih etti… böylece, Sovyet halkının kalplerinden ve zihinlerinden düşmanı temizlemek gibi ciddi bir işe daha uygun hale geldi. (Neirick, 2012)

Gerçekten de, sanatçı ile seyirci arasındaki engeli ortadan kaldırarak sirki “proleterleştirme” çalışması, işçi sınıfından seyircilerle bir tür toplumsal samimiyet yarattı:

Kendime siyasi propaganda üzerine çalışmak gibi bir hedef koymadım. Fakat izleyicilerimle güçlü bir bağ kurduğum ve bir üçüncü mevki [gallery] rıjiy’i olmaktan utanmadığım, hatta bununla gurur duyduğum için, doğal olarak izleyicilerimin fikir ve ilgi alanlarına göre yaşamaya başladım ve bunlar kitlelerin fikir ve ilgi alanları, emekçi insanların ilgi ve fikirleriydi (Neirick, 2012).

Sovyet palyaçosunun proleter ethos’u, sosyalist performansa sarsılmaz bir bağlılık gösteren Lazarenko gibi sanatçılarda somutlaşmıştı. Devrimden önce Lazarenko, kariyerini farklı taşra sirkleri arasında seyahat ederek geçirmiş ve her zaman diğer sıradan vatandaşlarla birlikte üçüncü mevkide seyahat etmişti; burada, sıradan insanların endişeleri ve bakış açılarıyla ilgilenme fırsatını yakalamış ve bu, palyaçoluğa yaklaşımını derinden şekillendirmişti. Devrimden önce kariyerine başlayan Lazarenko, öncü çalışmalarıyla daha sonra büyük bir sansasyon yaratacağı erken dönem Sovyet sirkinin habercisi oldu. Sanatçı olarak gücünü, halkla düzenli temasından kaynaklanan güncel eylemlerinden alıyordu. Lazarenko, emekçi insanların yaşayan, nefes alan dünyasına dikkat ediyor ve performansının bunu yansıtmasını sağlıyordu.

Palyaçonun artık apolitik bir tür kaba eğlence olmaktan çıkıp sosyalizmin ilerlemesine tehdit oluşturan iç ve dış tehditleri eleştirmek için hiciv ve alegori yöntemlerini ustaca kullanan bir figür haline geldiği açıktı. Lazarenko, basit rutinleri kolektif ruhun güçlü bir ifadesi haline getiren, sadık ve çalışkan bir sanatçı olarak devletin idealize ettiği imajı somutlaştırarak Sovyet palyaçosunun arketipi haline geldi. O, sadece bir karakteri oynamakla kalmayıp, aktör ile karakter arasındaki sınırı ortadan kaldırarak gerçek bir kişisel dönüşüm geçirerek proleter palyaço haline geldiği için ideal Sovyet palyaçosuydu. Bu, bir sirk sanatçısı için çok ciddi bir rol gibi görünebilir, fakat bu konular liderlik için ciddi siyasi sonuçlar doğuruyordu. Nitekim Lunaçarskiy, kahkahayı sınıf savaşında özellikle uygun bir silah olarak görüyor ve onu canlı bir dille anlatıyordu. Ona göre kahkaha, “yakın zamanda katledilmiş, tabutundan geri dönmeye hazır olan kara büyücüye saplanan bir kavak ağacı kazığı” idi; neredeyse yenilmiş bir düşmana karşı mücadelede son hamle, sosyalist kahramanımızın gardını düşürmesi halinde, belki de toparlanıp karşı saldırıya geçecek kadar gücü olan bir hamle. Lunaçarskiy başka bir yerde kahkahayı, eski burjuva kültürünün yeniden canlanmasını önlemek ve yeni gelişen kültürü yerleştirmek için bir araç olarak, “büyük bir arındırıcı” olarak tanımlar.

1919’da Lenin’in sirki devletleştirmesi ve halkın sevdiği bu gösteriyi resmi olarak Sovyet iktidarının kontrolü altına alması şaşırtıcı değildir. Erken dönem Sovyet sirk gösterilerinin önemli bir örneği, 1920’de Moskova’nın İkinci Devlet Sirki’nde sahnelenen Şampiyona adlı gösteridir. Vizyoner palyaço Lazarenko, Mayakovskiy’in 150000000 adlı şiirinden uyarlanan bu gösterinin yaratıcı zekasıydı. Bu şiir, Herkül gibi kahramanların temsil ettiği çeşitli dünya güçlerinin dünya sahnesinde savaştığı epik, mitolojik ölçeğiyle bilinir. Çağdaş bir okuyucuya bu sahneler, Marvel benzeri bir süper kahraman destanını andırır: sıradan işçilerin kolektif gücünden doğan devasa Bolşevik şampiyon, süper güçlere sahip Amerikalı Woodrow Wilson ile savaşır. Bunun biraz saçma geldiğini düşünüyorsanız, yalnız değilsiniz, çünkü Lenin’in kendisi bu eserle “anlamsız, tamamen aptalca ve iddialı” olarak alay etmişti.

Her ne olursa olsun, bu şiir, renkli forma, kuşak ve madalyalarla süslenmiş farklı şampiyonların temsil ettiği rakip süper güçler arasında benzer şekilde devasa bir kavganın yaşandığı Şampiyona sirk gösterisine büyük ilham kaynağı oldu. Örneğin, Lloyd George’un temsil ettiği İngiltere, Millerand’ın temsil ettiği Fransa, Wilson’ın temsil ettiği Amerika Birleşik Devletleri, Sidorov’un temsil ettiği Sovyet vurguncusu, Józef Piłsudski’nin temsil ettiği Polonya, General Peter Wrangel’in temsil ettiği Beyaz direniş ve tabii ki sahnede tökezleyen, Bolşeviklerin acımasız rakiplerinin “engelleyici politikalarını” temsil eden “neredeyse Şampiyon” Menşevik’i temsil ediyordu (Neirick, 2012). Ardından, Devrim karakteri sahneye giriyor ve hakem, tüm burjuva ulusların sadece kendi dar çıkarları için savaştığını, Devrim’in ise işçi kitlelerinin davasını savunduğunu ve ringdeki kapitalistlerin korkaklığını ortaya çıkardığını ilan ediyordu. 1920’de sahnelenen bu senaryo, iç savaşın gerilimini yansıtıyor ve Kızıl davanın meşruiyetini onaylamaya çalışıyor, izleyicileri Ekim’in duygusal dünyasına davet ediyor ve kendilerini geleceğe doğru ilerleyen bu hareketin bir parçası olarak görmelerini sağlıyordu. Bu dönemde Lunaçarskiy, palyaçolara ve sanatçılara, Sovyet davası için ajitasyon yapmak üzere sahip oldukları tüm kültürel kanalları kullanarak “halkla ilişkiler uzmanı” [publicist] olarak hareket etmeleri için çağrıda bulunmuştu. Devrim sonrası ve iç savaş dönemi, korkunç kan dökülmesine rağmen, yaratıcıların Ekim devriminin coşkusunu kullanarak sirk geleneklerini yıkıcı bir şekilde yeniden şekillendirmek için hevesle çabaladıkları için ütopik bir canlılıkla doluydu. Gérin (2015), Devastation and laughter: Satire, power, and culture in the early Soviet state [Yıkım ve kahkaha: Erken Sovyet devletinde hiciv, iktidar ve kültür] adlı kitabında şöyle yazıyor:

Hicivli monologlar ve alaycı sözlerle çerçevelenen erken dönem Sovyet sirk gösterileri, genellikle üst sınıfları hicveden komik binicilik numaraları ve kaba kapitalistleri, çocuksu köylüleri, korkak rahipleri ve grotesk yabancıları alay etmek için tipaj² kullanarak grafik hicivleri yansıtan pandomimlerden oluşuyordu. Bu gösteriler, İç Savaş bağlamında, eski rejimin kültürel metaforlarını yıkma ve düşmanlarını, gerçekçilik gerektirmeden, son derece basit retorik araçlarla itibarsızlaştırma gücüne sahip olduğuna inanılan, abartılı tipler ve abartılı jestlerden oluşan bir dünya yarattı.

Performanslar, politik mesajlarında hiç de incelikli değildi. Örneğin, yukarıda bahsettiğimiz Sovyet palyaço-akrobat Lazarenko, Bolşeviklerin öncülüğünü yaptığı hızlı toplumsal değişimin büyüklüğünü simgeleyen, “Devrimci Sıçrama” adlı göz kamaştırıcı bir rutinde bir dizi engelin üzerinden atladığı komik bir skeç sergiledi. Benzer şekilde, 1919’daki bir gösteride Rukavişnikov, biri emeği, diğeri sermayeyi temsil eden iki palyaço güreşçi arasında dramatik bir çatışma sahneledi ve [sahne] nihayetinde emeğin sermayenin egemenliğinden kurtulduğu heyecan verici bir sahneyle sona erdi. Fiziksel yarışma ve spor benzeri rekabet, Sovyet sirklerinde sıkça tekrarlanan başlıca temalardı. Gérin (2015), güreşin

fiziksel komedi ve atletik performansın toplumsal hiyerarşileri ve ideolojik mücadeleleri erişilebilir ve eğlenceli bir biçimde nasıl aktarabildiğini örneklediğini ve bu durumun, mizah, abartı ve rol tersine çevirme yoluyla otoriteyi eleştirmek gibi palyaçoluğun yıkıcı potansiyeliyle uyumlu olduğunu [anlatır].

Sovyet sirkinin bu ilk yılları, değişen siyasi ortamda seyreden tiyatro deneyimleri ve cesur eleştirilerle doluydu. Yine de önlerindeki yol pürüzsüz değildi; sirkin ütopik coşkusuyla geçen ilk yıllar, sınırlı piyasa liberalleşmesinin yaşandığı NEP [Yeni Ekonomik Politika] dönemi ile sona erdi ve bu dönem yeni engeller ve ideolojik gerilimler getirdi. Kırsal kesimde piyasa teşviklerinin getirilmesi, sınıf ayrımlarına belirli bir ölçüde tolerans gösterilmesi anlamına geliyordu ve bu, sosyalizmi kurmak için verilen daha geniş mücadelede isteksizce yapılan taktiksel bir geri çekilmeydi. Gérin (2018), “1921’de NEP’in getirilmesiyle, Sovyet sirkinin kârlı olması bekleniyordu ve açıkça didaktik devrimci içeriğinin çoğu ortadan kaldırıldı, böylece hızla devrim öncesi tanıdık tarzına yakın bir forma geri döndü,” diye yazıyor; sanat eserlerinin siyasi olarak geri adım attığı izlenimi verdiği için kapitalizmin geri dönüşüyle ilgili endişeler körükleniyordu. Buna ek olarak, NEP’in iktisadi açıklığı, Sovyet toplumunun “yabancı filmler, alışveriş merkezleri, caz grupları, bira bahçeleri ve aşk romanları gibi” burjuva yabancı eğlencelerin akınına tanık olmasıyla bir dereceye kadar kültürel açıklığa da işaret ediyordu ve Sovyet eğlencesi bunlarla rekabet etmekte zorlanıyordu (Neirick, 2012).

Sovyet liderleri için, NEP’in daha hoşgörülü ortamı, sirklerin Avrupa’daki muadillerine rahatsız edici bir şekilde yaklaşmasına neden olmuştu, özellikle de yabancı sanatçılara bağımlı olmaya devam ettiği için. Sirkler burjuva Batıdaki muadillerine giderek daha fazla benzemeye başladıkça, göstericiler ve seyirciler palyaçonun devrimci vaadine şüpheyle yaklaşmaya başladı. Stalin’in “yukarıdan devrimi” eski haline dönüşü mü müjdeliyordu?

Bu iki bölümlük dizinin ikinci bölümünde, Stalin döneminde palyaçoluk ve sirkin evrimini ele alacağım.


Alıntılanan Eserler

Neirick, M. (2012). When pigs could fly and bears could dance: A history of the Soviet circus. University of Wisconsin Press.

Gérin, A. (2018). Devastation and laughter: Satire, power, and culture in the early Soviet state. University of Toronto Press.

Abel, L. L. (2009). Politics of clowning (Doctoral dissertation). OhioLink Electronic Theses and Dissertations Center.

Groys, B. (1992). The total art of Stalinism: Avant-garde, aesthetic dictatorship, and beyond. Princeton University Press.


¹ Skomoroh sözcüğünün Antik Yunancadaki skommarkhos veya İtalyancadaki scaramuccia sözcüğünden geldiği düşünülüyor. Arapçadaki maskara sözcüğünün kökeninin de İtalyanca olduğunu akılda tutarsak, Akdeniz’den Rusya steplerine kadar uzanan büyük bir coğrafyada komedyenliğe benzer isimler verildiğini görürüz. (ç.n.)
² “Rusça ‘tipaj’ kelimesi, tipik bir görünüm, bir toplumsal sınıfın temsilcisi, yıldız aktöre karşı çıkan sinematografik bir eylemin kahramanı” (Buraya bakınız, ç.n.)

Dünya Basını

Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

Yayınlanma

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.

ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.

“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”

İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.

Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:

“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”

Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.

“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”

Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.

Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:

“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”

Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:

“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”

“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”

Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.

Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:

“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”

ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:

“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”

“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”

Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.

Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:

“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”

Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.

Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:

“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”

Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”

“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”

Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.

Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:

“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”

“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”

Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.

Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:

“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”

Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Yayınlanma

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026

Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.

Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.

Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Asya-Pasifik’te huzursuzluk

Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.

Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.

Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.

İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.

Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.

Tayvan 2027 için rekor savunma bütçesi önerdi

Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.

Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.

Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.

Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.

Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.

Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.

Japonya yeni Beyaz Kitap’ta Çin ‘tehdidine’ karşı durmak ve ekonomik refah için askeri yığınağı savundu

Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.

Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.

Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.

Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor

Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.

Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.

Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.

Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli

Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.

Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.

Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.

Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?

Amerika dışında plan yok

Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.

Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.

Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.

Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.

Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.

Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.

Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.

Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English