Görüş
Stratejik planlama, kalkınma – 2

Sosyalizmin kapitalist tedbirleri almaktan kaçınmadığı bilinir; aynı şekilde, kapitalizmin de ilk defa sosyalizm tarafından uygulanan tedbirleri kaçınılmaz olarak aldığı bilinir. Birincisi, sosyalist iktidarın sosyal refahı yükseltmek için başvurduğu tedbirlerdir; ikincisi ise sosyalizmle rekabet halindeki kapitalizmin yapısal krizini hafifletmek için uygulamak zorunda olduğu tedbirlerdir. Dolayısıyla, kapitalist dünyada emekçiler hangi sosyal ve siyasi haklara sahiplerse bunu sosyalizm mücadelesine ve sosyalizme borçludurlar. Ama beri yandan bu tedbirler sadece mücadelenin ve rekabetin sonucu ortaya çıkan taviz niteliği taşısalar bile krizin şiddetini zayıflatmaktan başka kalkınmayı da hızlandırıcı bir işlev görmüşlerdir. Bu nedenle özellikle 1950’lerden 1980’lerin başına kadar bağımsızlığını yeni kazanmış ve korumaya çalışan eski sömürgelerde sosyalizmin kalkınmacı bir ekonomi olarak kavranmasına etki etmiştir.
Demek ki sosyalist tedbirler kapitalizm için de uygulanabilir nitelik taşırlar. Çok temel bir nedeni vardır bunun: sosyalizm en nihayetinde kapitalizmin emek-değer kanununa uygun işler.
Bu tedbirlerin başında planlama gelir; ne var ki diğerlerinin sayılması gerekse pek az insan fikir belirtebilir. Bunun bir nedeni, sosyalizmin artık çok uzak geçmişte kalmış gibi görünmesi ve emekçilerin sosyal ve siyasi haklarının artık büsbütün yok edilmeye çalışıldığı bir Schwab distopyası çağında yaşıyor olmamız. Diğer bir nedeni ise bu çağın klişeler çağı olmasıdır; geçmişle en çok hesaplaşması gereken solun tutumu da bu klişelerin ötesine geçemiyor.
Güney Rusya’da iç savaş tarihi uzmanlarından Olga Morozova bir yerde, iç savaşta kızılların aslında sanıldığı kadar kızıl, beyazların da sanıldığı kadar beyaz olmadıklarını yazmıştı. Doğrudur bu; iç savaş boyunca sayısız başka unsur rol oynamış, savaş ağalığına yakınsayan veya düpedüz savaş ağalığı olan eğilimler ortaya çıkmıştır. İdealize edilen tarih gerçekle tamamen örtüşmez.
Stalin dönemi ekonomisi için de buna çok benzer bir durum var. Genel algı şu yönde: Stalin dönemi, ekonominin tamamen merkezileştiği, özel girişimciliğe yönelik her tür eğilimin şiddetle bastırıldığı, ekonominin (iddia sahibinin meşrebine göre) tamamen dogmatik veya tamamen doktriner temelde örgütlenmeye çalışıldığı bir dönemdir.
Bu yanlış. Stalin dönemi iktisat siyaseti, tarımda hızla kollektivizasyon ve şehirde hızla sanayileşmenin kaçınılmazlığına rağmen (kaçınılmazdı, çünkü savaş kaçınılmazdı) son derece esnek temeller üzerine kurulmuştu ve dogmatiklik şöyle dursun, doktriner olmaktan bile kaçınıyorlardı. Falih Rıfkı daha 1932’de görmüştü bunu:
“Realitenin katı toprağına basmaktan çekinmeyen Moskova idealistlerinin ne Alman makinesini, ne İngiliz parasını, ne de sağ usulleri kullanmakta taassup gösterdikleri yoktur. Orduyu dağıtmak için köylülerdeki toprak mülkiyeti hırsını kullandıkları gibi küçük tarlayı kolektif çiftlikler içinde kaynattıktan sonra işin aksadığını görür görmez gene çiftçi ferde mahdut da olsa serbest ekiş ve serbest satış hürriyetini daha yakında vermişlerdir.”
Atılımın tetikleyicisi 1927-1932 kredi reformuydu. Reform şunları öngörüyordu: 1) Devlet Bankası’nın düzenleyici rolünün güçlendirilmesi ve bütün kredi kuruluşlarının yöneticisi haline getirilmesi; 2) bütün diğer bankaların işlevlerinin yeniden belirlenmesi ve her müşterinin faaliyetinin niteliğine uygun olarak her biri ayrı bir uzmanlık alanında faaliyet gösteren tek bir bankayla ilişkilendirilmesi ve bu bankaların projenin her aşamasını sürekli denetlemesi; 3) büyük sermaye yatırımlarına uzun vadeli krediler sağlanması, bunu sağlamak için kaynakların (kredi, işgücü, girdi, vb.) net bir şekilde ayrılması.
Demek ki kredi reformu planlama üzerine kuruluydu; ancak sorun şuydu: ülkede kaynak yok veya çok sınırlı; bu durumda uzun vadeli planlama nasıl yapılabilir? Sovyet planlamacıları bu aşamada gerçek bir devrim yaptılar, kaynağı marksizme uygun olarak yeniden tanımladılar. Kaynak, halihazırda mevcut bulunan para, mamul, işgücü, girdi, vb.nden ibaret değildi; kaynak, planlamanın doğası itibariyle gelecekten de üretilebilirdi — bu, bugünlerde anaakım dışında profesyonel ve amatör iktisatçı çevrelerinde sıkça tartışılan bir sorunun çözülmesi anlamına geliyordu: para nasıl yaratılır? Para krediyle yaratılır. Kredi geleceğe dönük kaynaktır, ama başarılı olacağı kesin bir planlama, bu geleceğe yönelik kaynağın bugün de kullanılmasına imkân sağlar.
Bu aşamada ikinci bir soru ortaya çıktı: eğer krediyle yaratılan kaynak, o kaynağı kullanan işletmeler tarafından nakde çevrilirse ne olacak? Bu, kaçınılmaz olarak para emisyonunun ve enflasyonun artması anlamına gelir (1989’da Gorbaçov yönetimi tam da bunu yaptı). Stalin dönemi iktisatçıları (ve dönemin arşiv belgelerinden biliyoruz ki bu temel kararların hepsi de Stalin’in tayin edici olduğu tartışmalarda alındı) son derece parlak bir çözüm buldular — ve bu çözüm bir kez daha tamamen marksizm çerçevesindeydi: iki katmanlı bir para-kredi sistemi. Sistem nakdi ve fiktif paranın tamamen ayrılmasına dayanıyordu; nakdi para bir “pusula” olarak son tüketicinin ücret, alım gücü, ihtiyaç, ülkedeki ve bölgedeki tüketim mamulleri üretimi kapasitesine uygun şekilde planlanarak basılacak ve dolaşıma girecek, ancak fiktif para, hesap parası, dolaşımın tamamen dışında tutulacak ve sadece sermaye yatırımlarının planlama, uygulama, hesaplamasında kullanılacak. Yabancıların büyük sermaye yatırımları ise imtiyazlar pahasına özendirilecek; ancak bu yatırımların yüksek kârlar karşılığında yabancı mülkiyetine girmemesi esas alınacak.
Sonuç, tarih boyunca bir benzeri daha olmayan muazzam büyüme oranlarıdır. Kitapta (“Rusya…”) 2002 tarihli bir makaleye dayanarak göstermiştim bunları; buradaysa eski uzakdoğu bakanı ve şu anda Kamu Odası başkan yardımcısı olan Galuşka’nın son derece önemli çalışmasına (Кристалл роста; “Büyümenin Kristali”) dayanarak göstermek gerek: 1921-1926 (NEP birinci dönem) yıllık ortalama büyüme yüzde 14,8, 1927-1928 (NEP ikinci dönem) yüzde 6,7’dir. Bu oran 1929-1940 arasında (kredi reformu ve beş yıllık planlar) yüzde 14,5, savaş yıllarında yüzde 3,7 küçülmenin ardından 1946-1955 arasında ise yüzde 13 olmuştur. Savaş yılları dışında 1929-1955 ortalaması yüzde 13,8’dir. Arkasından hızla düşmeye başlamıştır: 1956-1965 arasında yüzde 7,8, 1966-1985 arasında 5,3. 1986-1991 arasında yüzde 0,3.
1955 itibariyle Sovyetler Birliği’nin dış borcu yoktu. Altın rezervleri 2 bin tonun üzerindeydi (2050 ton). Tarımda makineleşmede dünyada birinci, sanayide Avrupa’da birinci ABD’nin ardından dünyada ikinciydi. Faşizme karşı büyük zaferi hiç saymıyorum.
Bütün bu başarılar sadece 1927-1932 kredi reformunun sonucu değildi; son derece esnek olan bu sistemin başka karakteristik yanları da var. Üç başlıkta ele alacağım: 1) ülke içinde iki katmanlı para sistemine benzer bir uluslararası kliring ruble sisteminin kurulması; 2) teşvikler; 3) sanayide arteller ve tarımda küçük üretim.
1) Kliring ruble.
Bu, 1949’da kurulan Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi’nin (Comecon) temelini teşkil ediyordu. Tıpkı içeride iki katmanlı para sistemi gibi dış ticarette de uluslararası ticaret hesaplamaları için nakde çevrilemeyen kliring rubleye geçilmişti. Bir yılın bakiyesi ertesi yıl nakit ödemeyle değil emtiayla karşılanıyordu; bakiye fazlası biriktiğinde de bunlar kliringden düşülüyor ve devlet kredisi olarak yeniden formüle ediliyordu. Bir Comecon ülkesinden emtia almak için mutlaka aynı miktarda emtia satmak gerekiyordu; böylece dış ticaret açıkları sıfırlanmış oluyordu.
Bu, Keynes’in 1944’te Bretton Woods konferansı sırasında önerdiği (ve doğal ki kabul edilmeyen) “bancor” formülüne şaşılacak kadar benzer. Kabul edilmemesinin nedeni, sömürge ve bağımlı ülkelerin dış ticaret açıklarının emperyalizm açısından avantajlı olmasıdır; kliringe dayanan “bancor” formülü dünya ekonomisinin dolarizasyonuyla çelişiyordu.
BRICS’in her ne kadar buna benzer bir formülü öngörüyor olsa da yakın zamanda dolarizasyonu ortadan kaldırıp dış ticaret açıklarını kapatacak uluslararası bir sistem kurması mümkün değil. Ama Avrasya Ekonomik Birliği tam bu yönde çalışıyor. Demek ki kliring parası, kapitalizmle yapısal olarak çelişen bir uygulama değil.
2) Teşvikler.
Maliyetin azami ölçüde düşürülmesi (kreditör bankanın proje üzerinde sürekli denetimi) ve emek üretkenliğinin azami ölçüde yükseltilmesi sistemin işlemesi için temel önem taşır. Emek üretkenliğinin artırılması birbiriyle bağlantılı iki şeyle ilişkilidir: devrimci heyecan ve bu heyecanın tayin edici olduğu teşvikler. Bir kez daha Falih Rıfkı’nın son derece doğru olan gözlemlerine bakalım:
“Rusya’da beş senelik plan davasını iktisadi bir dava, bir sistem davası kanunları ile değil, istiklal muharebesi kanunları ile muhakeme etmek daha doğru olur. Sakarya kazanılmak için Türkiye insanlarından istediğimiz fedakarlık ne ise Dinyeper barajı, Harkov traktör ve kamyon fabrikası yapılmak için Moskova’nın Rusya insanlarından istediği fedakarlık odur, belki daha fazlasıdır.”
Stalin döneminde ücret farklılıklarının kimi zaman astronomik ölçeklere vardığı bilinir. 1955’te çalışanların (43,6 milyon) yüzde 11,1’i aylık 300 rubleden az kazanıyordu, yüzde 16,1’inin ücretleri ise 1000 rubleden fazlaydı. Bu son kategoriden 300 bin kişi ayda 3 bin rubleden de çok alıyordu. Bu farklılıkları azaltmak Hruşçov döneminin önceliklerinden biri olmuştur, ve bu düpedüz yıkıcıdır.
Ücret farklılıklarını tetikleyen uygulamalardan biri parça başı ücrettir; bu, ürün miktarından başka kalitesini de denetlemeye imkân verir. Diğer bir neden uzman emeğinin ödüllendirilmesidir. Ücret eşitlikçiliği eğilimi ise çıktı yerine genel ücret kalemleri belirleyerek hem uzmanın nitel farklılığını sona erdirmiş, hem çıktı miktarını hem de ürün kalitesini düşürmüştür. Stalin dönemi iktisat siyaseti, ücret farklılıklarını plan hedeflerine ulaşmak için kaçınılmaz ahlaki rüşvet sayıyordu; bu farklılıklar üretim araçları üzerinde mülkiyet ve kontrol kurmaya izin vermediği sürece olumlulukları olumsuzluklarından çoktu. Milli ekonomide alabildiğine esnek (az sonra bu esnekliğin ana bileşenlerine geleceğim) ama mutlak merkeziyetçilik ise mülkiyet ve kontrol devrine izin vermiyordu. Sonraki dönemin yıkıcılığı, teşviklerin azaltılmış, parça başı yerine genel ücret kategorilerinin geçirilmiş olmasından başka milli ekonomide merkezi idarenin parçalanmasıyla da üretim araçlarının kontrolünün yerel idarelere devrine yol açmıştır.
3) Arteller ve ev arazileri
Stalin dönemi iktisat sisteminin en önemli halkalarından biri artellerdir. Artel, aslında bildiğimiz kooperatiftir; bunlar üretim ve dolaşımda tayin edici rol oynarlar. Birincisi, belli miktarda (artel ortaklarının sayısıyla sınırlandırılmış) ücretli emek çalıştırma hakları vardır. İkincisi, arteller ürettiklerini “pazarda oluşan fiyatlardan” satabilirler (1933 parti MK kararnamesinden bu ifade). Üçüncüsü, arteller üretim için gerekli hammaddeleri neredeyse sınırsız temin etme hakkına sahiptir. Girdiler ilgili devlet fiyatlarıyla alınır. Dördüncüsü, “artel kendi döner sermayelerini ve mülklerini bağımsız olarak yönetir” (aynı kararnameden). Beşincisi, doğrudan banka kredisi alabilirler. Altıncısı, artelden alınacak kira ve vergi bakanlık kararnamesiyle belirlenir, ancak bunların artelin işletme sermayesine zarar vermemesi gözetilir. Yedincisi, arteller merkezi bir Sovyet halinde birleşir ve Arteller Birlik Sovyeti başkanı protokolde bir bakanla eşdeğerdir. Ve en önemlisi şudur (aynı kararnameden alıntılıyorum): “zanaat artelinin üretici inisiyatifini geliştirmeye yönelik tedbirler tüketim malları üretiminde artan büyüme için son derece önem taşır”.
Bu sayede devlet mesela oyuncak, don, ayakkabılık, hatta çoğu zaman kazak, av tüfeği, hatta radyo, fotoğraf makinesi vb. üretimiyle uğraşmamıştır; bu üretimler artellere havale edilmiştir. 1933’te Gosplan (Devlet Planlama) 9.490 kalem emtia üretimi planlamış, oysa artellerin katkısıyla 33.444 kalem emtia üretilmiştir. 1950’lerde ise artellerin üretim çıktısı toplam emtia fiyatlarının ancak yüzde 9’unu oluşturuyordu; ancak emtia çeşitliliğinin yüzde 80’i artellerden geliyordu.
Benzer bir durum tarımda da gözlenir. Rusya’da sanayileşmenin en büyük yükünü kırın omuzladığı ve zaman zaman son derece ağırlaşan şartlar içinde yaşadığı bilinir; ama tarım üretimi sadece kolhozlar ve sovhozlardan ibaret sanılır. Sovhozlar, tamamen devlet mülkiyetinde çiftlikler; kolhozlar ise kooperatif çiftlikler. Dolayısıyla kolhozlar, sanayideki artelleri andırır. Ama bunun dışında bir de ev arazileri vardır ki, özel olarak incelemeye değer.
Ev arazileri uygulamasına 1935’te Stalin’in önerisiyle geçildi. Buna göre kolhoz üyesi ailelerine bölgeye göre 1 hektara kadar ev arazisi verilmesi karar altına alındı; bu aileler ayrıca 2-3 sığır, 2-3 domuz, 25 koyun ve keçi, 20 arı kovanı alabileceklerdi. 1938 itibariyle bu ev arazilerinde toplam hububat üretiminin yüzde 22’si, toplam sebze ve bakla üretiminin yüzde 67’si yapılıyordu. Bu, kolhozlara girmek için bir teşvik uygulamasıydı; ama üretimdeki muazzam artış tarım için vazgeçilmez kılıyordu. Kanun, toprakta çalışmak isteyen işçiler için de 0,125 hektardan 0,25 hektara kadar arazi tahsisini öngörüyordu. 1950’lerde yumurta üretiminin yüzde 84’ü, patatesin yüzde 72’si, sütün yüzde 67’si, etin yüzde 52,3’ü, sebzenin yüzde 48’i bu ev arazilerinde üretiliyordu. Demek ki ülkeyi hububat değilse bile (onda temel üretim birimi sovhozlardı) belirtilen kalemlerde özel ev arazileri besliyordu. Ürün kolhoz pazarında satılıyordu, başka deyişle fiyatlar burada belirleniyordu. Pazarın alıcıları arasında şehir idareleri, fabrika yönetimleri, vb. de vardı.
Sonuç
Rusya’da ısrarla küçük ve orta ölçekli işletmelerin geliştirilmesine yapılan vurgunun tarihi arka planı, budur.
Hruşçov döneminde ve sonrasında bu iktisadi sistemin neresinden ve nasıl iğdiş edildiğine değinmeyeceğim, bu zaten yazının çerçevesini aşıyor. Ancak planlama, stratejik planlama ve küçük ve orta ölçekli işletmelerin teşviki siyasetine yönelik tartışmalar, ancak bu tarihi arka plan üzerinde anlam taşıyabilir.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa4 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa3 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa4 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya1 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor









