Bizi Takip Edin

Görüş

Stratejik planlama, kalkınma – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Sosyalizmin kapitalist tedbirleri almaktan kaçınmadığı bilinir; aynı şekilde, kapitalizmin de ilk defa sosyalizm tarafından uygulanan tedbirleri kaçınılmaz olarak aldığı bilinir. Birincisi, sosyalist iktidarın sosyal refahı yükseltmek için başvurduğu tedbirlerdir; ikincisi ise sosyalizmle rekabet halindeki kapitalizmin yapısal krizini hafifletmek için uygulamak zorunda olduğu tedbirlerdir. Dolayısıyla, kapitalist dünyada emekçiler hangi sosyal ve siyasi haklara sahiplerse bunu sosyalizm mücadelesine ve sosyalizme borçludurlar. Ama beri yandan bu tedbirler sadece mücadelenin ve rekabetin sonucu ortaya çıkan taviz niteliği taşısalar bile krizin şiddetini zayıflatmaktan başka kalkınmayı da hızlandırıcı bir işlev görmüşlerdir. Bu nedenle özellikle 1950’lerden 1980’lerin başına kadar bağımsızlığını yeni kazanmış ve korumaya çalışan eski sömürgelerde sosyalizmin kalkınmacı bir ekonomi olarak kavranmasına etki etmiştir.

Demek ki sosyalist tedbirler kapitalizm için de uygulanabilir nitelik taşırlar. Çok temel bir nedeni vardır bunun: sosyalizm en nihayetinde kapitalizmin emek-değer kanununa uygun işler.

Bu tedbirlerin başında planlama gelir; ne var ki diğerlerinin sayılması gerekse pek az insan fikir belirtebilir. Bunun bir nedeni, sosyalizmin artık çok uzak geçmişte kalmış gibi görünmesi ve emekçilerin sosyal ve siyasi haklarının artık büsbütün yok edilmeye çalışıldığı bir Schwab distopyası çağında yaşıyor olmamız. Diğer bir nedeni ise bu çağın klişeler çağı olmasıdır; geçmişle en çok hesaplaşması gereken solun tutumu da bu klişelerin ötesine geçemiyor.

Güney Rusya’da iç savaş tarihi uzmanlarından Olga Morozova bir yerde, iç savaşta kızılların aslında sanıldığı kadar kızıl, beyazların da sanıldığı kadar beyaz olmadıklarını yazmıştı. Doğrudur bu; iç savaş boyunca sayısız başka unsur rol oynamış, savaş ağalığına yakınsayan veya düpedüz savaş ağalığı olan eğilimler ortaya çıkmıştır. İdealize edilen tarih gerçekle tamamen örtüşmez.

Stratejik planlama, kalkınma – 1

Stalin dönemi ekonomisi için de buna çok benzer bir durum var. Genel algı şu yönde: Stalin dönemi, ekonominin tamamen merkezileştiği, özel girişimciliğe yönelik her tür eğilimin şiddetle bastırıldığı, ekonominin (iddia sahibinin meşrebine göre) tamamen dogmatik veya tamamen doktriner temelde örgütlenmeye çalışıldığı bir dönemdir.

Bu yanlış. Stalin dönemi iktisat siyaseti, tarımda hızla kollektivizasyon ve şehirde hızla sanayileşmenin kaçınılmazlığına rağmen (kaçınılmazdı, çünkü savaş kaçınılmazdı) son derece esnek temeller üzerine kurulmuştu ve dogmatiklik şöyle dursun, doktriner olmaktan bile kaçınıyorlardı. Falih Rıfkı daha 1932’de görmüştü bunu:

“Realitenin katı toprağına basmaktan çekinmeyen Moskova idealistlerinin ne Alman makinesini, ne İngiliz parasını, ne de sağ usulleri kullanmakta taassup gösterdikleri yoktur. Orduyu dağıtmak için köylülerdeki toprak mülkiyeti hırsını kullandıkları gibi küçük tarlayı kolektif çiftlikler içinde kaynattıktan sonra işin aksadığını görür görmez gene çiftçi ferde mahdut da olsa serbest ekiş ve serbest satış hürriyetini daha yakında vermişlerdir.”

Atılımın tetikleyicisi 1927-1932 kredi reformuydu. Reform şunları öngörüyordu: 1) Devlet Bankası’nın düzenleyici rolünün güçlendirilmesi ve bütün kredi kuruluşlarının yöneticisi haline getirilmesi; 2) bütün diğer bankaların işlevlerinin yeniden belirlenmesi ve her müşterinin faaliyetinin niteliğine uygun olarak her biri ayrı bir uzmanlık alanında faaliyet gösteren tek bir bankayla ilişkilendirilmesi ve bu bankaların projenin her aşamasını sürekli denetlemesi; 3) büyük sermaye yatırımlarına uzun vadeli krediler sağlanması, bunu sağlamak için kaynakların (kredi, işgücü, girdi, vb.) net bir şekilde ayrılması.

Demek ki kredi reformu planlama üzerine kuruluydu; ancak sorun şuydu: ülkede kaynak yok veya çok sınırlı; bu durumda uzun vadeli planlama nasıl yapılabilir? Sovyet planlamacıları bu aşamada gerçek bir devrim yaptılar, kaynağı marksizme uygun olarak yeniden tanımladılar. Kaynak, halihazırda mevcut bulunan para, mamul, işgücü, girdi, vb.nden ibaret değildi; kaynak, planlamanın doğası itibariyle gelecekten de üretilebilirdi — bu, bugünlerde anaakım dışında profesyonel ve amatör iktisatçı çevrelerinde sıkça tartışılan bir sorunun çözülmesi anlamına geliyordu: para nasıl yaratılır? Para krediyle yaratılır. Kredi geleceğe dönük kaynaktır, ama başarılı olacağı kesin bir planlama, bu geleceğe yönelik kaynağın bugün de kullanılmasına imkân sağlar.

Bu aşamada ikinci bir soru ortaya çıktı: eğer krediyle yaratılan kaynak, o kaynağı kullanan işletmeler tarafından nakde çevrilirse ne olacak? Bu, kaçınılmaz olarak para emisyonunun ve enflasyonun artması anlamına gelir (1989’da Gorbaçov yönetimi tam da bunu yaptı). Stalin dönemi iktisatçıları (ve dönemin arşiv belgelerinden biliyoruz ki bu temel kararların hepsi de Stalin’in tayin edici olduğu tartışmalarda alındı) son derece parlak bir çözüm buldular — ve bu çözüm bir kez daha tamamen marksizm çerçevesindeydi: iki katmanlı bir para-kredi sistemi. Sistem nakdi ve fiktif paranın tamamen ayrılmasına dayanıyordu; nakdi para bir “pusula” olarak son tüketicinin ücret, alım gücü, ihtiyaç, ülkedeki ve bölgedeki tüketim mamulleri üretimi kapasitesine uygun şekilde planlanarak basılacak ve dolaşıma girecek, ancak fiktif para, hesap parası, dolaşımın tamamen dışında tutulacak ve sadece sermaye yatırımlarının planlama, uygulama, hesaplamasında kullanılacak. Yabancıların büyük sermaye yatırımları ise imtiyazlar pahasına özendirilecek; ancak bu yatırımların yüksek kârlar karşılığında yabancı mülkiyetine girmemesi esas alınacak.

Sonuç, tarih boyunca bir benzeri daha olmayan muazzam büyüme oranlarıdır. Kitapta (“Rusya…”) 2002 tarihli bir makaleye dayanarak göstermiştim bunları; buradaysa eski uzakdoğu bakanı ve şu anda Kamu Odası başkan yardımcısı olan Galuşka’nın son derece önemli çalışmasına (Кристалл роста; “Büyümenin Kristali”) dayanarak göstermek gerek: 1921-1926 (NEP birinci dönem) yıllık ortalama büyüme yüzde 14,8, 1927-1928 (NEP ikinci dönem) yüzde 6,7’dir. Bu oran 1929-1940 arasında (kredi reformu ve beş yıllık planlar) yüzde 14,5, savaş yıllarında yüzde 3,7 küçülmenin ardından 1946-1955 arasında ise yüzde 13 olmuştur. Savaş yılları dışında 1929-1955 ortalaması yüzde 13,8’dir. Arkasından hızla düşmeye başlamıştır: 1956-1965 arasında yüzde 7,8, 1966-1985 arasında 5,3. 1986-1991 arasında yüzde 0,3.

1955 itibariyle Sovyetler Birliği’nin dış borcu yoktu. Altın rezervleri 2 bin tonun üzerindeydi (2050 ton). Tarımda makineleşmede dünyada birinci, sanayide Avrupa’da birinci ABD’nin ardından dünyada ikinciydi. Faşizme karşı büyük zaferi hiç saymıyorum.

Bütün bu başarılar sadece 1927-1932 kredi reformunun sonucu değildi; son derece esnek olan bu sistemin başka karakteristik yanları da var. Üç başlıkta ele alacağım: 1) ülke içinde iki katmanlı para sistemine benzer bir uluslararası kliring ruble sisteminin kurulması; 2) teşvikler; 3) sanayide arteller ve tarımda küçük üretim.

1) Kliring ruble.

Bu, 1949’da kurulan Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi’nin (Comecon) temelini teşkil ediyordu. Tıpkı içeride iki katmanlı para sistemi gibi dış ticarette de uluslararası ticaret hesaplamaları için nakde çevrilemeyen kliring rubleye geçilmişti. Bir yılın bakiyesi ertesi yıl nakit ödemeyle değil emtiayla karşılanıyordu; bakiye fazlası biriktiğinde de bunlar kliringden düşülüyor ve devlet kredisi olarak yeniden formüle ediliyordu. Bir Comecon ülkesinden emtia almak için mutlaka aynı miktarda emtia satmak gerekiyordu; böylece dış ticaret açıkları sıfırlanmış oluyordu.

Bu, Keynes’in 1944’te Bretton Woods konferansı sırasında önerdiği (ve doğal ki kabul edilmeyen) “bancor” formülüne şaşılacak kadar benzer. Kabul edilmemesinin nedeni, sömürge ve bağımlı ülkelerin dış ticaret açıklarının emperyalizm açısından avantajlı olmasıdır; kliringe dayanan “bancor” formülü dünya ekonomisinin dolarizasyonuyla çelişiyordu.

BRICS’in her ne kadar buna benzer bir formülü öngörüyor olsa da yakın zamanda dolarizasyonu ortadan kaldırıp dış ticaret açıklarını kapatacak uluslararası bir sistem kurması mümkün değil. Ama Avrasya Ekonomik Birliği tam bu yönde çalışıyor. Demek ki kliring parası, kapitalizmle yapısal olarak çelişen bir uygulama değil.

2) Teşvikler.

Maliyetin azami ölçüde düşürülmesi (kreditör bankanın proje üzerinde sürekli denetimi) ve emek üretkenliğinin azami ölçüde yükseltilmesi sistemin işlemesi için temel önem taşır. Emek üretkenliğinin artırılması birbiriyle bağlantılı iki şeyle ilişkilidir: devrimci heyecan ve bu heyecanın tayin edici olduğu teşvikler. Bir kez daha Falih Rıfkı’nın son derece doğru olan gözlemlerine bakalım:

“Rusya’da beş senelik plan davasını iktisadi bir dava, bir sistem davası kanunları ile değil, istiklal muharebesi kanunları ile muhakeme etmek daha doğru olur. Sakarya kazanılmak için Türkiye insanlarından istediğimiz fedakarlık ne ise Dinyeper barajı, Harkov traktör ve kamyon fabrikası yapılmak için Moskova’nın Rusya insanlarından istediği fedakarlık odur, belki daha fazlasıdır.”

Stalin döneminde ücret farklılıklarının kimi zaman astronomik ölçeklere vardığı bilinir. 1955’te çalışanların (43,6 milyon) yüzde 11,1’i aylık 300 rubleden az kazanıyordu, yüzde 16,1’inin ücretleri ise 1000 rubleden fazlaydı. Bu son kategoriden 300 bin kişi ayda 3 bin rubleden de çok alıyordu. Bu farklılıkları azaltmak Hruşçov döneminin önceliklerinden biri olmuştur, ve bu düpedüz yıkıcıdır.

Ücret farklılıklarını tetikleyen uygulamalardan biri parça başı ücrettir; bu, ürün miktarından başka kalitesini de denetlemeye imkân verir. Diğer bir neden uzman emeğinin ödüllendirilmesidir. Ücret eşitlikçiliği eğilimi ise çıktı yerine genel ücret kalemleri belirleyerek hem uzmanın nitel farklılığını sona erdirmiş, hem çıktı miktarını hem de ürün kalitesini düşürmüştür. Stalin dönemi iktisat siyaseti, ücret farklılıklarını plan hedeflerine ulaşmak için kaçınılmaz ahlaki rüşvet sayıyordu; bu farklılıklar üretim araçları üzerinde mülkiyet ve kontrol kurmaya izin vermediği sürece olumlulukları olumsuzluklarından çoktu. Milli ekonomide alabildiğine esnek (az sonra bu esnekliğin ana bileşenlerine geleceğim) ama mutlak merkeziyetçilik ise mülkiyet ve kontrol devrine izin vermiyordu. Sonraki dönemin yıkıcılığı, teşviklerin azaltılmış, parça başı yerine genel ücret kategorilerinin geçirilmiş olmasından başka milli ekonomide merkezi idarenin parçalanmasıyla da üretim araçlarının kontrolünün yerel idarelere devrine yol açmıştır.

3) Arteller ve ev arazileri

Stalin dönemi iktisat sisteminin en önemli halkalarından biri artellerdir. Artel, aslında bildiğimiz kooperatiftir; bunlar üretim ve dolaşımda tayin edici rol oynarlar. Birincisi, belli miktarda (artel ortaklarının sayısıyla sınırlandırılmış) ücretli emek çalıştırma hakları vardır. İkincisi, arteller ürettiklerini “pazarda oluşan fiyatlardan” satabilirler (1933 parti MK kararnamesinden bu ifade). Üçüncüsü, arteller üretim için gerekli hammaddeleri neredeyse sınırsız temin etme hakkına sahiptir. Girdiler ilgili devlet fiyatlarıyla alınır. Dördüncüsü, “artel kendi döner sermayelerini ve mülklerini bağımsız olarak yönetir” (aynı kararnameden). Beşincisi, doğrudan banka kredisi alabilirler. Altıncısı, artelden alınacak kira ve vergi bakanlık kararnamesiyle belirlenir, ancak bunların artelin işletme sermayesine zarar vermemesi gözetilir. Yedincisi, arteller merkezi bir Sovyet halinde birleşir ve Arteller Birlik Sovyeti başkanı protokolde bir bakanla eşdeğerdir. Ve en önemlisi şudur (aynı kararnameden alıntılıyorum): “zanaat artelinin üretici inisiyatifini geliştirmeye yönelik tedbirler tüketim malları üretiminde artan büyüme için son derece önem taşır”.

Bu sayede devlet mesela oyuncak, don, ayakkabılık, hatta çoğu zaman kazak, av tüfeği, hatta radyo, fotoğraf makinesi vb. üretimiyle uğraşmamıştır; bu üretimler artellere havale edilmiştir. 1933’te Gosplan (Devlet Planlama) 9.490 kalem emtia üretimi planlamış, oysa artellerin katkısıyla 33.444 kalem emtia üretilmiştir. 1950’lerde ise artellerin üretim çıktısı toplam emtia fiyatlarının ancak yüzde 9’unu oluşturuyordu; ancak emtia çeşitliliğinin yüzde 80’i artellerden geliyordu.

Benzer bir durum tarımda da gözlenir. Rusya’da sanayileşmenin en büyük yükünü kırın omuzladığı ve zaman zaman son derece ağırlaşan şartlar içinde yaşadığı bilinir; ama tarım üretimi sadece kolhozlar ve sovhozlardan ibaret sanılır. Sovhozlar, tamamen devlet mülkiyetinde çiftlikler; kolhozlar ise kooperatif çiftlikler. Dolayısıyla kolhozlar, sanayideki artelleri andırır. Ama bunun dışında bir de ev arazileri vardır ki, özel olarak incelemeye değer.

Ev arazileri uygulamasına 1935’te Stalin’in önerisiyle geçildi. Buna göre kolhoz üyesi ailelerine bölgeye göre 1 hektara kadar ev arazisi verilmesi karar altına alındı; bu aileler ayrıca 2-3 sığır, 2-3 domuz, 25 koyun ve keçi, 20 arı kovanı alabileceklerdi. 1938 itibariyle bu ev arazilerinde toplam hububat üretiminin yüzde 22’si, toplam sebze ve bakla üretiminin yüzde 67’si yapılıyordu. Bu, kolhozlara girmek için bir teşvik uygulamasıydı; ama üretimdeki muazzam artış tarım için vazgeçilmez kılıyordu. Kanun, toprakta çalışmak isteyen işçiler için de 0,125 hektardan 0,25 hektara kadar arazi tahsisini öngörüyordu. 1950’lerde yumurta üretiminin yüzde 84’ü, patatesin yüzde 72’si, sütün yüzde 67’si, etin yüzde 52,3’ü, sebzenin yüzde 48’i bu ev arazilerinde üretiliyordu. Demek ki ülkeyi hububat değilse bile (onda temel üretim birimi sovhozlardı) belirtilen kalemlerde özel ev arazileri besliyordu. Ürün kolhoz pazarında satılıyordu, başka deyişle fiyatlar burada belirleniyordu. Pazarın alıcıları arasında şehir idareleri, fabrika yönetimleri, vb. de vardı.

Sonuç

Rusya’da ısrarla küçük ve orta ölçekli işletmelerin geliştirilmesine yapılan vurgunun tarihi arka planı, budur.

Hruşçov döneminde ve sonrasında bu iktisadi sistemin neresinden ve nasıl iğdiş edildiğine değinmeyeceğim, bu zaten yazının çerçevesini aşıyor. Ancak planlama, stratejik planlama ve küçük ve orta ölçekli işletmelerin teşviki siyasetine yönelik tartışmalar, ancak bu tarihi arka plan üzerinde anlam taşıyabilir.

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English