Bizi Takip Edin

Görüş

Stratejik planlama, kalkınma – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Sosyalizmin kapitalist tedbirleri almaktan kaçınmadığı bilinir; aynı şekilde, kapitalizmin de ilk defa sosyalizm tarafından uygulanan tedbirleri kaçınılmaz olarak aldığı bilinir. Birincisi, sosyalist iktidarın sosyal refahı yükseltmek için başvurduğu tedbirlerdir; ikincisi ise sosyalizmle rekabet halindeki kapitalizmin yapısal krizini hafifletmek için uygulamak zorunda olduğu tedbirlerdir. Dolayısıyla, kapitalist dünyada emekçiler hangi sosyal ve siyasi haklara sahiplerse bunu sosyalizm mücadelesine ve sosyalizme borçludurlar. Ama beri yandan bu tedbirler sadece mücadelenin ve rekabetin sonucu ortaya çıkan taviz niteliği taşısalar bile krizin şiddetini zayıflatmaktan başka kalkınmayı da hızlandırıcı bir işlev görmüşlerdir. Bu nedenle özellikle 1950’lerden 1980’lerin başına kadar bağımsızlığını yeni kazanmış ve korumaya çalışan eski sömürgelerde sosyalizmin kalkınmacı bir ekonomi olarak kavranmasına etki etmiştir.

Demek ki sosyalist tedbirler kapitalizm için de uygulanabilir nitelik taşırlar. Çok temel bir nedeni vardır bunun: sosyalizm en nihayetinde kapitalizmin emek-değer kanununa uygun işler.

Bu tedbirlerin başında planlama gelir; ne var ki diğerlerinin sayılması gerekse pek az insan fikir belirtebilir. Bunun bir nedeni, sosyalizmin artık çok uzak geçmişte kalmış gibi görünmesi ve emekçilerin sosyal ve siyasi haklarının artık büsbütün yok edilmeye çalışıldığı bir Schwab distopyası çağında yaşıyor olmamız. Diğer bir nedeni ise bu çağın klişeler çağı olmasıdır; geçmişle en çok hesaplaşması gereken solun tutumu da bu klişelerin ötesine geçemiyor.

Güney Rusya’da iç savaş tarihi uzmanlarından Olga Morozova bir yerde, iç savaşta kızılların aslında sanıldığı kadar kızıl, beyazların da sanıldığı kadar beyaz olmadıklarını yazmıştı. Doğrudur bu; iç savaş boyunca sayısız başka unsur rol oynamış, savaş ağalığına yakınsayan veya düpedüz savaş ağalığı olan eğilimler ortaya çıkmıştır. İdealize edilen tarih gerçekle tamamen örtüşmez.

Stratejik planlama, kalkınma – 1

Stalin dönemi ekonomisi için de buna çok benzer bir durum var. Genel algı şu yönde: Stalin dönemi, ekonominin tamamen merkezileştiği, özel girişimciliğe yönelik her tür eğilimin şiddetle bastırıldığı, ekonominin (iddia sahibinin meşrebine göre) tamamen dogmatik veya tamamen doktriner temelde örgütlenmeye çalışıldığı bir dönemdir.

Bu yanlış. Stalin dönemi iktisat siyaseti, tarımda hızla kollektivizasyon ve şehirde hızla sanayileşmenin kaçınılmazlığına rağmen (kaçınılmazdı, çünkü savaş kaçınılmazdı) son derece esnek temeller üzerine kurulmuştu ve dogmatiklik şöyle dursun, doktriner olmaktan bile kaçınıyorlardı. Falih Rıfkı daha 1932’de görmüştü bunu:

“Realitenin katı toprağına basmaktan çekinmeyen Moskova idealistlerinin ne Alman makinesini, ne İngiliz parasını, ne de sağ usulleri kullanmakta taassup gösterdikleri yoktur. Orduyu dağıtmak için köylülerdeki toprak mülkiyeti hırsını kullandıkları gibi küçük tarlayı kolektif çiftlikler içinde kaynattıktan sonra işin aksadığını görür görmez gene çiftçi ferde mahdut da olsa serbest ekiş ve serbest satış hürriyetini daha yakında vermişlerdir.”

Atılımın tetikleyicisi 1927-1932 kredi reformuydu. Reform şunları öngörüyordu: 1) Devlet Bankası’nın düzenleyici rolünün güçlendirilmesi ve bütün kredi kuruluşlarının yöneticisi haline getirilmesi; 2) bütün diğer bankaların işlevlerinin yeniden belirlenmesi ve her müşterinin faaliyetinin niteliğine uygun olarak her biri ayrı bir uzmanlık alanında faaliyet gösteren tek bir bankayla ilişkilendirilmesi ve bu bankaların projenin her aşamasını sürekli denetlemesi; 3) büyük sermaye yatırımlarına uzun vadeli krediler sağlanması, bunu sağlamak için kaynakların (kredi, işgücü, girdi, vb.) net bir şekilde ayrılması.

Demek ki kredi reformu planlama üzerine kuruluydu; ancak sorun şuydu: ülkede kaynak yok veya çok sınırlı; bu durumda uzun vadeli planlama nasıl yapılabilir? Sovyet planlamacıları bu aşamada gerçek bir devrim yaptılar, kaynağı marksizme uygun olarak yeniden tanımladılar. Kaynak, halihazırda mevcut bulunan para, mamul, işgücü, girdi, vb.nden ibaret değildi; kaynak, planlamanın doğası itibariyle gelecekten de üretilebilirdi — bu, bugünlerde anaakım dışında profesyonel ve amatör iktisatçı çevrelerinde sıkça tartışılan bir sorunun çözülmesi anlamına geliyordu: para nasıl yaratılır? Para krediyle yaratılır. Kredi geleceğe dönük kaynaktır, ama başarılı olacağı kesin bir planlama, bu geleceğe yönelik kaynağın bugün de kullanılmasına imkân sağlar.

Bu aşamada ikinci bir soru ortaya çıktı: eğer krediyle yaratılan kaynak, o kaynağı kullanan işletmeler tarafından nakde çevrilirse ne olacak? Bu, kaçınılmaz olarak para emisyonunun ve enflasyonun artması anlamına gelir (1989’da Gorbaçov yönetimi tam da bunu yaptı). Stalin dönemi iktisatçıları (ve dönemin arşiv belgelerinden biliyoruz ki bu temel kararların hepsi de Stalin’in tayin edici olduğu tartışmalarda alındı) son derece parlak bir çözüm buldular — ve bu çözüm bir kez daha tamamen marksizm çerçevesindeydi: iki katmanlı bir para-kredi sistemi. Sistem nakdi ve fiktif paranın tamamen ayrılmasına dayanıyordu; nakdi para bir “pusula” olarak son tüketicinin ücret, alım gücü, ihtiyaç, ülkedeki ve bölgedeki tüketim mamulleri üretimi kapasitesine uygun şekilde planlanarak basılacak ve dolaşıma girecek, ancak fiktif para, hesap parası, dolaşımın tamamen dışında tutulacak ve sadece sermaye yatırımlarının planlama, uygulama, hesaplamasında kullanılacak. Yabancıların büyük sermaye yatırımları ise imtiyazlar pahasına özendirilecek; ancak bu yatırımların yüksek kârlar karşılığında yabancı mülkiyetine girmemesi esas alınacak.

Sonuç, tarih boyunca bir benzeri daha olmayan muazzam büyüme oranlarıdır. Kitapta (“Rusya…”) 2002 tarihli bir makaleye dayanarak göstermiştim bunları; buradaysa eski uzakdoğu bakanı ve şu anda Kamu Odası başkan yardımcısı olan Galuşka’nın son derece önemli çalışmasına (Кристалл роста; “Büyümenin Kristali”) dayanarak göstermek gerek: 1921-1926 (NEP birinci dönem) yıllık ortalama büyüme yüzde 14,8, 1927-1928 (NEP ikinci dönem) yüzde 6,7’dir. Bu oran 1929-1940 arasında (kredi reformu ve beş yıllık planlar) yüzde 14,5, savaş yıllarında yüzde 3,7 küçülmenin ardından 1946-1955 arasında ise yüzde 13 olmuştur. Savaş yılları dışında 1929-1955 ortalaması yüzde 13,8’dir. Arkasından hızla düşmeye başlamıştır: 1956-1965 arasında yüzde 7,8, 1966-1985 arasında 5,3. 1986-1991 arasında yüzde 0,3.

1955 itibariyle Sovyetler Birliği’nin dış borcu yoktu. Altın rezervleri 2 bin tonun üzerindeydi (2050 ton). Tarımda makineleşmede dünyada birinci, sanayide Avrupa’da birinci ABD’nin ardından dünyada ikinciydi. Faşizme karşı büyük zaferi hiç saymıyorum.

Bütün bu başarılar sadece 1927-1932 kredi reformunun sonucu değildi; son derece esnek olan bu sistemin başka karakteristik yanları da var. Üç başlıkta ele alacağım: 1) ülke içinde iki katmanlı para sistemine benzer bir uluslararası kliring ruble sisteminin kurulması; 2) teşvikler; 3) sanayide arteller ve tarımda küçük üretim.

1) Kliring ruble.

Bu, 1949’da kurulan Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi’nin (Comecon) temelini teşkil ediyordu. Tıpkı içeride iki katmanlı para sistemi gibi dış ticarette de uluslararası ticaret hesaplamaları için nakde çevrilemeyen kliring rubleye geçilmişti. Bir yılın bakiyesi ertesi yıl nakit ödemeyle değil emtiayla karşılanıyordu; bakiye fazlası biriktiğinde de bunlar kliringden düşülüyor ve devlet kredisi olarak yeniden formüle ediliyordu. Bir Comecon ülkesinden emtia almak için mutlaka aynı miktarda emtia satmak gerekiyordu; böylece dış ticaret açıkları sıfırlanmış oluyordu.

Bu, Keynes’in 1944’te Bretton Woods konferansı sırasında önerdiği (ve doğal ki kabul edilmeyen) “bancor” formülüne şaşılacak kadar benzer. Kabul edilmemesinin nedeni, sömürge ve bağımlı ülkelerin dış ticaret açıklarının emperyalizm açısından avantajlı olmasıdır; kliringe dayanan “bancor” formülü dünya ekonomisinin dolarizasyonuyla çelişiyordu.

BRICS’in her ne kadar buna benzer bir formülü öngörüyor olsa da yakın zamanda dolarizasyonu ortadan kaldırıp dış ticaret açıklarını kapatacak uluslararası bir sistem kurması mümkün değil. Ama Avrasya Ekonomik Birliği tam bu yönde çalışıyor. Demek ki kliring parası, kapitalizmle yapısal olarak çelişen bir uygulama değil.

2) Teşvikler.

Maliyetin azami ölçüde düşürülmesi (kreditör bankanın proje üzerinde sürekli denetimi) ve emek üretkenliğinin azami ölçüde yükseltilmesi sistemin işlemesi için temel önem taşır. Emek üretkenliğinin artırılması birbiriyle bağlantılı iki şeyle ilişkilidir: devrimci heyecan ve bu heyecanın tayin edici olduğu teşvikler. Bir kez daha Falih Rıfkı’nın son derece doğru olan gözlemlerine bakalım:

“Rusya’da beş senelik plan davasını iktisadi bir dava, bir sistem davası kanunları ile değil, istiklal muharebesi kanunları ile muhakeme etmek daha doğru olur. Sakarya kazanılmak için Türkiye insanlarından istediğimiz fedakarlık ne ise Dinyeper barajı, Harkov traktör ve kamyon fabrikası yapılmak için Moskova’nın Rusya insanlarından istediği fedakarlık odur, belki daha fazlasıdır.”

Stalin döneminde ücret farklılıklarının kimi zaman astronomik ölçeklere vardığı bilinir. 1955’te çalışanların (43,6 milyon) yüzde 11,1’i aylık 300 rubleden az kazanıyordu, yüzde 16,1’inin ücretleri ise 1000 rubleden fazlaydı. Bu son kategoriden 300 bin kişi ayda 3 bin rubleden de çok alıyordu. Bu farklılıkları azaltmak Hruşçov döneminin önceliklerinden biri olmuştur, ve bu düpedüz yıkıcıdır.

Ücret farklılıklarını tetikleyen uygulamalardan biri parça başı ücrettir; bu, ürün miktarından başka kalitesini de denetlemeye imkân verir. Diğer bir neden uzman emeğinin ödüllendirilmesidir. Ücret eşitlikçiliği eğilimi ise çıktı yerine genel ücret kalemleri belirleyerek hem uzmanın nitel farklılığını sona erdirmiş, hem çıktı miktarını hem de ürün kalitesini düşürmüştür. Stalin dönemi iktisat siyaseti, ücret farklılıklarını plan hedeflerine ulaşmak için kaçınılmaz ahlaki rüşvet sayıyordu; bu farklılıklar üretim araçları üzerinde mülkiyet ve kontrol kurmaya izin vermediği sürece olumlulukları olumsuzluklarından çoktu. Milli ekonomide alabildiğine esnek (az sonra bu esnekliğin ana bileşenlerine geleceğim) ama mutlak merkeziyetçilik ise mülkiyet ve kontrol devrine izin vermiyordu. Sonraki dönemin yıkıcılığı, teşviklerin azaltılmış, parça başı yerine genel ücret kategorilerinin geçirilmiş olmasından başka milli ekonomide merkezi idarenin parçalanmasıyla da üretim araçlarının kontrolünün yerel idarelere devrine yol açmıştır.

3) Arteller ve ev arazileri

Stalin dönemi iktisat sisteminin en önemli halkalarından biri artellerdir. Artel, aslında bildiğimiz kooperatiftir; bunlar üretim ve dolaşımda tayin edici rol oynarlar. Birincisi, belli miktarda (artel ortaklarının sayısıyla sınırlandırılmış) ücretli emek çalıştırma hakları vardır. İkincisi, arteller ürettiklerini “pazarda oluşan fiyatlardan” satabilirler (1933 parti MK kararnamesinden bu ifade). Üçüncüsü, arteller üretim için gerekli hammaddeleri neredeyse sınırsız temin etme hakkına sahiptir. Girdiler ilgili devlet fiyatlarıyla alınır. Dördüncüsü, “artel kendi döner sermayelerini ve mülklerini bağımsız olarak yönetir” (aynı kararnameden). Beşincisi, doğrudan banka kredisi alabilirler. Altıncısı, artelden alınacak kira ve vergi bakanlık kararnamesiyle belirlenir, ancak bunların artelin işletme sermayesine zarar vermemesi gözetilir. Yedincisi, arteller merkezi bir Sovyet halinde birleşir ve Arteller Birlik Sovyeti başkanı protokolde bir bakanla eşdeğerdir. Ve en önemlisi şudur (aynı kararnameden alıntılıyorum): “zanaat artelinin üretici inisiyatifini geliştirmeye yönelik tedbirler tüketim malları üretiminde artan büyüme için son derece önem taşır”.

Bu sayede devlet mesela oyuncak, don, ayakkabılık, hatta çoğu zaman kazak, av tüfeği, hatta radyo, fotoğraf makinesi vb. üretimiyle uğraşmamıştır; bu üretimler artellere havale edilmiştir. 1933’te Gosplan (Devlet Planlama) 9.490 kalem emtia üretimi planlamış, oysa artellerin katkısıyla 33.444 kalem emtia üretilmiştir. 1950’lerde ise artellerin üretim çıktısı toplam emtia fiyatlarının ancak yüzde 9’unu oluşturuyordu; ancak emtia çeşitliliğinin yüzde 80’i artellerden geliyordu.

Benzer bir durum tarımda da gözlenir. Rusya’da sanayileşmenin en büyük yükünü kırın omuzladığı ve zaman zaman son derece ağırlaşan şartlar içinde yaşadığı bilinir; ama tarım üretimi sadece kolhozlar ve sovhozlardan ibaret sanılır. Sovhozlar, tamamen devlet mülkiyetinde çiftlikler; kolhozlar ise kooperatif çiftlikler. Dolayısıyla kolhozlar, sanayideki artelleri andırır. Ama bunun dışında bir de ev arazileri vardır ki, özel olarak incelemeye değer.

Ev arazileri uygulamasına 1935’te Stalin’in önerisiyle geçildi. Buna göre kolhoz üyesi ailelerine bölgeye göre 1 hektara kadar ev arazisi verilmesi karar altına alındı; bu aileler ayrıca 2-3 sığır, 2-3 domuz, 25 koyun ve keçi, 20 arı kovanı alabileceklerdi. 1938 itibariyle bu ev arazilerinde toplam hububat üretiminin yüzde 22’si, toplam sebze ve bakla üretiminin yüzde 67’si yapılıyordu. Bu, kolhozlara girmek için bir teşvik uygulamasıydı; ama üretimdeki muazzam artış tarım için vazgeçilmez kılıyordu. Kanun, toprakta çalışmak isteyen işçiler için de 0,125 hektardan 0,25 hektara kadar arazi tahsisini öngörüyordu. 1950’lerde yumurta üretiminin yüzde 84’ü, patatesin yüzde 72’si, sütün yüzde 67’si, etin yüzde 52,3’ü, sebzenin yüzde 48’i bu ev arazilerinde üretiliyordu. Demek ki ülkeyi hububat değilse bile (onda temel üretim birimi sovhozlardı) belirtilen kalemlerde özel ev arazileri besliyordu. Ürün kolhoz pazarında satılıyordu, başka deyişle fiyatlar burada belirleniyordu. Pazarın alıcıları arasında şehir idareleri, fabrika yönetimleri, vb. de vardı.

Sonuç

Rusya’da ısrarla küçük ve orta ölçekli işletmelerin geliştirilmesine yapılan vurgunun tarihi arka planı, budur.

Hruşçov döneminde ve sonrasında bu iktisadi sistemin neresinden ve nasıl iğdiş edildiğine değinmeyeceğim, bu zaten yazının çerçevesini aşıyor. Ancak planlama, stratejik planlama ve küçük ve orta ölçekli işletmelerin teşviki siyasetine yönelik tartışmalar, ancak bu tarihi arka plan üzerinde anlam taşıyabilir.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English