Diplomasi
FP, Erdoğan’ın dış politikasını böyle anlattı: Varacağı yer belli, sadece en iyi yolu bulmaya çalışıyor

Foreign Policy, Erdoğan liderliğindeki Türk dış politikasının ana hatlarını analiz eden bir makaleye yer verdi. Türk dış politikasını dört aşamada ele alan analize göre Erdoğan’ın üç temel dış politika hedefi; stratejik bağımsızlık, güç ve refah. Analiz, Erdoğan’ın “Türkiye’yi nereye götürmek istediğini bildiği, sadece oraya ulaşmanın en iyi yolunu denediği”ni söylüyor. Dışarıdan bakıldığında tutarsız gibi görünmesine rağmen detaylarına inildiğinde atılan her adımın hedefle uyumlu olduğunu belirten analiz NATO zirvesindeki “politika karmaşasına” rağmen Erdoğan’ın tam olarak istediği şeyi aldığı görüşünde.
Analizde imzası bulunan Steven Cook, Türkiye’de yakından tanınan bir isim. Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) Ortadoğu ve Türkiye politikaları uzmanı. CFR’nin yayın organı olan ve bu analizin yayınlandığı Foreign Policy’nin de köşe yazarı. Steven Cook, Erdoğan’ın iktidara geldiği ilk dönemde hatta ondan daha önce 1990’lardan beri Türkiye’nin batı ittifakı açısından önemine vurgu yapan bir isim. Ancak bu vurgusu, Erdoğan’ın ABD ile ilişkilerinin çıkmaza girdiği dönemde değişmeye başladı. Hatta bir dönem Türkiye’nin NATO üyeliğini bile sorguladı. Bu dönüşümde bozulan ABD-Türkiye ilişkileri kadar kuşkusuz Erdoğan’a yakın isimlerin kendisine yönelik suçlayıcı ifadeleri de etkili oldu.
Son analizini, Erdoğan’ın dış politikadaki tutarlılığı üzerine kurarak “hakkını teslim etmesi” Washington’daki Erdoğan karşıtı havanın, kısmen mecburiyetten yumuşamaya başladığının da habercisi. ABD Orta Doğu’dan yavaş yavaş silinirken Orta Doğu’ya açılan bu kapının önemi Washington’da yeniden keşfedilmiş gibi duruyor.
***
Steven A. Cook
NATO zirvesindeki politika karmaşasına rağmen Erdoğan dış politika hedeflerinde oldukça tutarlı davrandı.
Bu ayın başlarında Litvanya’nın Vilnius kentinde düzenlenen NATO zirvesinin sona ermesinden kısa bir süre sonra, Washington, D.C. banliyölerinde bir arkadaşımın evinde düzenlenen bir toplantıya katıldım. Arkadaşlarımın bira içip yengeç buğulama yediği yemek odasına girdiğimde içlerinden biri “İşte buradasın!” diye bağırdı ve bana “Erdoğan’ın Vilnius’ta ne yaptığını bana açıklayabilir misin?” diye sordu. Hemen arkamı döndüm ve odadan çıktım. Pazar günüydü ve haftalardır Türkiye ve NATO zirvesi ile ilgili soruları yanıtlıyordum.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve hükümetinin ne istediği konusunda insanların neden afalladığını anlamak kolay. Zirve öncesinde Türk lider, ABD Başkanı Joe Biden’a Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım sürecine ilişkin uzun süredir askıya alınmış olan başvurusuna destek bildirisi gerektiğini söyledi ve bu destek bildirisini almadan İsveç’in Atlantik ittifakına katılma çabasına onay verilmesinin mümkün olmadığını ifade etti. Bu talep, demokratik İsveç’in Erdoğan’ın desteğini almak için yasalarını demokratik olmayan Türkiye’nin istekleri doğrultusunda değiştirdiği bir yıllık müzakerelerin ardından geldi.
Ankara’nın talebi Biden dahil hemen herkes için sürpriz oldu ama Vilnius’a vardıktan kısa bir süre sonra Türkler İsveç’in NATO üyeliğini kabul ettiklerini bildirerek herkesi bir kez daha şaşırttı. Aynı zamanda Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel, Erdoğan ile bir araya geldiklerini ve AB-Türkiye “iş birliğini yeniden ön plana çıkarmak ve ilişkilere yeniden enerji kazandırmak” için “fırsatları incelediklerini” tweetledi.
Ancak Erdoğan’ın işi bitmemişti. Zirve sona erer ermez, Türkiye’nin iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) dış politika sözcüsü İsveç’in üyeliği konusunda geri adım atar gibi göründü ve Türkiye’nin aslında herkesin inandığı şeyi kabul etmediğini öne sürdü. Ne olursa olsun, İsveç’in üyeliği için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Ekim ayında toplanmasını beklemek gerekecek.
Sıradan bir gözlemci için NATO zirvesi öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşanan tüm bu zikzaklar şaşırtıcı ve belki de değişken bir liderin ya da kaotik bir dış politikanın göstergesi gibi görünebilir. Ancak gerçek şu ki, Erdoğan dönemi boyunca Türkiye, peşinden gittiği üç temel dış politika hedefinde tutarlı olmuştur: stratejik bağımsızlık, güç ve refah.
Bu pek de dünyayı sarsacak bir durum değil, sonuçta bunlar hemen hemen tüm ülkelerin istediği özellikler. Ancak Erdoğan’ın iktidarda olduğu 20 yıl boyunca tasarladığı tüm değişikliklerle, tamamen iç politika güdümlü tutarsızlık gibi görünen bir stratejiyi ayırt etmek zor oldu. Yine de Erdoğan yönetimindeki Türk dış politikasının dört aşamasının detaylarına inildiğinde, liderin Türkiye’yi nereye götürmek istediğini bildiği, sadece oraya ulaşmanın en iyi yolunu denediği anlaşılıyor.
AKP’nin iktidara geldiği Kasım 2002’den bu yana Türk dış politikasında birbiriyle örtüşen dört aşama yaşandı ve bu aşamalar AB üyeliğine vurguyla başladı. Ankara daha sonra Avrupa’dan uzaklaşarak Türkiye’yi bir Orta Doğu gücü olarak konumlandırdı. Ancak cesurca bölgede liderlik arayışından sonra, Türkiye’nin stratejik konumu 2013’te radikal bir şekilde değişti. Sonuç olarak, Türkiye ve diğer Orta Doğu güçleri arasında neredeyse on yıl süren bir gerginlik dönemi yaşandı ve bu süre zarfında Erdoğan ve AKP Türkiye’yi bölgede demokrasi ve istikrar peşinde olan ilkesel bir aktör olarak temsil etti. Bu da bölge içinde yakınlaşmanın son aşamasına ve ABD ile Rusya arasında kasıtlı bir dengelemeye yol açtı.
Birinci aşamada Erdoğan ve AKP hedeflerine AB üyeliği yoluyla ulaşmaya çalıştı. Analistler arasında Erdoğan ve partisinin bloğa katılma konusunda ciddi olup olmadıkları konusunda şiddetli bir tartışma var, ancak üyeliğin Türkiye’nin refahını, gücünü ve bağımsızlığını nasıl artıracağını görmek zor değil.
Refah genellikle AB üyeliğiyle birlikte gelir; bu nedenle pek çok Türk, AKP’nin 2003 ve 2004 yıllarında gerçekleştirdiği ve Türkiye’yi AB standartlarıyla uyumlu hale getirmeyi amaçlayan anayasal ve yasal reformları daha bloğa katılmadan önce destekledi. AB’ye katılmanın ekonomik faydalarını anlamak için Ege’nin karşı kıyısındaki Yunanistan’a bakmaları yeterliydi. Elbette Yunanistan 2010’larda sarsıcı bir mali kriz yaşadı, ancak buna rağmen kişi başına düşen GSYİH’si Türkiye’nin iki katı. Türkiye’nin dünyanın en seçkin kulüplerinden birine üye olması, Ankara’nın küresel gücünü ve prestijini de artıracaktı.
Konu Türkiye’nin dış politikada bağımsızlığını geliştirmeye geldiğinde, AB üyeliği tartışması biraz çetrefilli bir hal alıyor. Ne de olsa bloğa üye olmak, devletlerin egemenliklerinin bir kısmını uluslar üstü kurumlara feda etmelerini gerektiriyor. Yine de AB üyeliği Türkiye’yi, genellikle bağımsız dış politikalar izleyen Birleşik Krallık (o zamanlar üyeydi), Fransa ve Almanya gibi Avrupa’daki büyük güçlerle aynı seviyeye getirecekti.
Türkiye’nin AB üyeliği, Avrupa’nın muhalefeti ve Türkiye’nin kararsızlığı nedeniyle hızlı bir şekilde sona erdi. Bu durum Ankara’nın bağımsızlık, güç ve refah arayışında bir değişime yol açtı.
Erdoğan ve AKP zaten Orta Doğu’da önemli bir rol oynamakla ilgileniyordu, ancak AB üyeliği ihtimalinin azaldığı 2005’ten sonra daha aktif hale geldiler. Ankara kendisini, özellikle İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki tutumu söz konusu olduğunda, bölgesel bir sorun giderici, problem çözücü ve hakikati söyleyen kişi olarak konumlandırdı. Türk dış politikasındaki bu aşama Nisan 2012’de dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun parlamenterlere verdiği demeçle doruğa ulaştı: “Yeni Orta Doğu’nun efendisi, lideri ve hizmetkârı olmaya devam edeceğiz… ve Türkiye’nin etrafında yeni bir barış, istikrar ve refah bölgesi oluşacak.”
Erdoğan bir süre için başarılı oldu. Türkiye ve Türk cumhurbaşkanının kendisi özellikle de Ankara Filistin davasıyla yakından ilişkili hale geldikçe, bölgede popülerdi. Washington’daki dış politika camiası, İslamcı siyasi güç birikiminin demokrasi ve ekonomik kalkınmayla uyumlu olabileceğini gösteren sözde Türk modeliyle ilgili konuşmalarla çalkalandı. Hatta yetkililerin ve analistlerin Arap dünyasında daha adil, açık ve demokratik toplumlar inşa etmek için kritik olduğuna inandıkları refahın teşvik edilmesine yardımcı olmak üzere Türkiye’nin kalkınma ajansı ile ABD arasında bir ortaklık kurulması bile tartışılıyordu. Bu ortaklık önemliydi çünkü bölge uzmanları Ankara’nın Orta Doğu’da Washington’un uzun zaman önce heba ettiği bir prestije sahip olduğuna inanıyordu.
Ancak Davutoğlu’nun TBMM’ye gelmesinden kısa bir süre sonra Türkiye bölgede bir dizi gerileme yaşadı. Türkler ABD’li muhataplarına, ortak din ve Osmanlı mirasının sağladığı kültürel yakınlık nedeniyle bölgeye dair özel bir kavrayışa sahip olduklarını söylemişlerdi, ancak ellerini fazla açık oynadılar ve bölgeyi yanlış okudular. Arap dünyasındaki pek çok kişi Erdoğan’a ve AKP’ye hayranlık duysa da Türkiye’nin Arap Orta Doğusu’nun efendisi ya da lideri olmasını istemiyordu.
Ardından Temmuz 2013’ün başlarında Mısır ordusu, bir yıllık çalkantılı bir görev süresinin ardından Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi devirdi. Erdoğan ve AKP, Müslüman Kardeşler’e yakınlığıyla bilinen Mursi’ye büyük yatırımlar yapmıştı ve darbenin Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından teşvik edilmesine ve ABD tarafından kabul edilmesine öfkelendiler.
Sonuç, Türk dış politikasında bir başka değişim oldu. Türkiye artık daha önce liderlik etmeye çalıştığı bölgeden ayrılarak stratejik bağımsızlık, güç ve refah arayışında olacaktı.
Türkiye, Müslüman Kardeşler liderlerine ve diğer Mısırlı muhaliflere sığınma ve iş kurma hakkı vererek Mısır’ın diktatörü ve darbe lideri Abdülfettah Es-Sisi’nin altını oydu. Ankara aynı zamanda Suudiler, Mısırlılar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin karşı çıktığı Libya’daki uluslararası tanınırlığa sahip hükümetin de hamisi oldu. Erdoğan Filistinlileri ve özellikle de Türk yetkililerin Türkiye’deki ofislerinden İsrail’e karşı operasyonlar yürütmesine izin verdiği Hamas’ı desteklemeye devam etti. Ve elbette Ankara, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Washington Post köşe yazarı Cemal Kaşıkçı cinayetindeki suçluluğunun ortaya çıkarılmasında önemli bir rol oynadı.
Tüm bunlarla birlikte Erdoğan ve AKP, dış politikalarının ilkeli bir politika olduğunu iddia edebilirler ki bu da bölgedeki hükümetlerin düşmanlığını kazanmalarına neden olsa da halkları nezdindeki prestijlerini artırdı. Erdoğan bunu yaparken Türkiye’nin, bölgedeki çatışma ve tartışmaların diğer tarafında olan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail’in en önemli üyeleri olduğu ABD liderliğindeki stratejik düzenden bağımsızlığının altını çizdi. Orta Doğu’nun bazı önemli ülkeleriyle Ankara’nın ilişkileri bozulmasına rağmen, özellikle başta İsrail ve Mısır ile ticari ilişkileri güçlü kalmaya devam etti.
Ancak 2021 yılına gelindiğinde, ülkenin prestijini ve Ankara’nın haklı olarak bir Akdeniz, Orta Doğu ve Müslüman gücü olduğu hissini artırmış olsa bile, Türkiye’nin Orta Doğu’ya yaklaşımının sınırları netleşti.
Mısır, Yunanistan, Kıbrıs, İsrail, Fransa, BAE ve Suudi Arabistan’dan oluşan bir koalisyon, Türkiye’nin güç kullanmasına karşı çıkmak için bir araya geldi. Bu dengeleme çabasının bir parçası da çekirdeğini Mısır, Yunanistan, (Güney) Kıbrıs ve İsrail’in oluşturduğu Doğu Akdeniz Gaz Forumu oldu. Forum pek çok açıdan ekonomik iş birliği maskesi altında geçici bir çok taraflı güvenlik koordinasyonuydu. Elbette bölgede çıkarılacak çok fazla gaz ve bu gazın pazara ulaştırılmasında bölgesel iş birliği için teşvikler var ancak Fransız donanması Kıbrıs yakınlarındaki sularda devriye gezerken Suudi, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail ve Yunan hava kuvvetlerinin Akdeniz semalarında birlikte tatbikat yaptığını fark etmemek zordu.
İzole edilmiş ve kendi yarattığı bir döviz kriziyle kuşatılmış olan Erdoğan, Türk dış politikasında bir başka değişiklik daha yaptı. Orta Doğu ile kavga etmenin artık maliyetine değmeyeceğine ve Suudiler, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrailliler ve Mısırlılarla yakınlaşmanın Basra Körfezi’nden yatırım ve Washington ile daha iyi ilişkiler getirebileceğine karar verdi.
Erdoğan Orta Doğu konusunda rota değiştirmiş olabilir ama Rusya’ya yaklaşımında tutarlı kaldı ve bu da Türkiye’nin bağımsızlığını tesis etme ve prestijini artırma arzusundan kaynaklanıyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Şubat 2022’nin sonlarında birliklerini Ukrayna’ya sokmasının ardından Erdoğan Ukrayna’nın egemenliğini destekleme konusunda doğru şeyler söyledi ve Kiev’e önemli askeri teçhizat sattı, ancak Ankara Rusya’nın saldırısının Moskova ile ikili ilişkileri bozmasına izin vermedi.
Bu da Türkiye’nin Rusya ve Ukrayna arasındaki Karadeniz Tahıl Anlaşması’nı müzakere etmesine ve Ankara’nın Erdoğan’ın alışılmışın dışındaki ekonomik sorunlarının yol açtığı ekonomik hasarı tersine çevirme çabasına yardımcı oldu. Ankara, Batı’nın Moskova’ya yönelik yaptırımlarını hiçbir zaman benimsemedi, bunun yerine Türk firmalarının devreye girerek ayrılan Batılı firmaların yerini almasına ve Rus oligarkların Türkiye’de ikamet etmelerine ve ülkeye yatırım yapmalarına izin verdi.
Tüm bunlar bizi Vilnius’a geri götürüyor. Ciddi Türkiye gözlemcileri NATO zirvesine girerken Türkiye ile ilgili pek çok olay yaşanacağını biliyordu. Çünkü zirve Erdoğan’ın uzun vadeli projesi olan Türkiye’nin bağımsızlığını ve gücünü tesis etmesi için büyük bir fırsat sunuyordu.
Erdoğan (ve muhalefeti) Türkiye’nin sadece Avrupa’nın güneydoğu kanadında bir güvenlik unsuru olarak görülmesini istemiyor. Eğer Erdoğan NATO’nun genişlemesini, Biden’dan Türkiye’ye yeni F-16’lar sağlama taahhüdü alacak ve AB liderlerini Türkiye ile potansiyel olarak gelişmiş bir gümrük birliği anlaşmasına yol açabilecek iş birliğini yenilemeye ikna edecek kadar geciktirebilirse ve İsveç’in NATO üyeliğini kabul ettikten sonra bir devlet adamı olarak selamlanırsa, Türk lider adil bir şekilde “görev tamamlandı” diyebilirdi. Ve yaptığı da tam olarak bu oldu.
Diplomasi
NATO ajansı ölçek ekonomisiyle Ukrayna’nın giderlerini azaltacak

Financial Times’ın haberine göre NATO, Ukrayna’nın silah ve mühimmat tedarikini bünyesindeki Destek ve Tedarik Ajansı üzerinden yürütmesine onay vererek teslimatları hızlandırmayı ve maliyetleri düşürmeyi amaçlıyor. Avrupa Birliği’nin sağladığı 90 milyar avroluk kredinin 60 milyar avrosu savunmaya ayrıldı.
NATO, Ukrayna’nın silah, mühimmat ve askeri teçhizat alımlarını kendi bünyesindeki Destek ve Tedarik Ajansı (NSPA) üzerinden yapmasına olanak tanıdı.
Financial Times gazetesine konuşan ajansın Operasyon Destek Direktörü Jacqueline Borsboom, bu adımın teslimatları hızlandıracağını ve maliyetleri düşüreceğini kaydetti.
Borsboom, mekanizmanın Ukrayna’ya tedarik tecrübesi, destek hizmetleri ve mevcut sanayi altyapısına doğrudan erişim sağlayacağını belirtti.
Yetkili, “Ölçek ekonomisi sayesinde maliyet avantajı ortaya çıkacak” dedi.
Yeni uygulamayla Kiev yönetimi, ihtiyaç duyduğu askeri malzemelerin teminini doğrudan ajansa devredebilecek.
Borsboom, Ukrayna’nın örneğin 30 bin takım askeri üniformaya ihtiyaç duyduğunda satın alma sürecini ajansa devredebileceğini anlattı.
Anlaşma, ittifakın nisan ayında Ukraynalı savunma şirketlerinin NSPA ihalelerine katılmasına izin veren kararının devamı niteliğini taşıyor.
Ajans geçen hafta Kiev’de yaklaşık 150 Ukraynalı şirketle bir araya gelerek tedarikçi kaydı ve sözleşme süreçlerini paylaştı.
Ukrayna silah alımlarını ABD ve Avrupa Birliği kaynaklarıyla finanse ediyor
Ukrayna 2025 yılından bu yana Amerikan silahlarını, NATO ülkelerinin Kiev için ABD’den silah ve mühimmat temin ettiği PURL mekanizması üzerinden ediniyor.
The Economist dergisi, Ukrayna’nın Patriot sistemleri için önleme füzelerinin yüzde 95’ini ve F-16 savaş uçakları füzelerinin büyük kısmını bu mekanizmayla temin ettiğini yazdı.
Uzmanlar, mevcut koşullarda Amerikan sevkiyatlarına denk bir alternatif olmadığını değerlendiriyor.
Financial Times, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, Ukrayna’nın Rus petrol rafinerilerine düzenlediği saldırıları durdurmak amacıyla bu program kapsamındaki sevkiyatları ve istihbarat paylaşımını kesme tehdidinde gittiğini aktarmıştı.
Kiev yönetimi Amerikan silahlarının yanı sıra askeri alımlarını Avrupa Birliği kredisiyle de finanse edebilecek.
AB, Aralık 2025’te Ukrayna’ya ortak bütçeden 2026-2027 dönemi için dondurulan Rus varlıklarına dokunmadan 90 milyar avroluk kredi sağlama kararı aldı.
Macaristan, Çekya ve Slovakya’nın dışında kaldığı kredi paketi Nisan 2026’da onaylanırken bu kaynağın 60 milyar avroluk bölümü savunma harcamalarına ayrıldı.
Avrupa Komisyonu, finansman çerçevesinde hava ve füze savunma sistemleri, füzeler, mühimmat ile radarları içeren 6,1 milyar avroluk yeni silah alımını onayladı.
Bu alımların ağırlıklı olarak Avrupalı savunma sanayisi şirketlerinden yapılması hedefleniyor.
Diplomasi
Mekke Savunma Paktı Meclis’te: Bir ülkeye saldırı hepsine sayılacak

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Meclis’e sundu. Middle East Eye sitesinin ulaştığı 16 maddelik süresiz anlaşma, bir ülkeye yönelik dış saldırıyı tüm müttefiklere yapılmış sayıyor ve yürürlüğe girdikten sonraki ilk 10 yıl çekilmeyi yasaklıyor.
Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundu. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesine benzer şekilde imzacı devletleri birbirini savunmakla yükümlü kılan bu anlaşma, yeni bir uluslararası savunma ittifakı kuruyor.
Middle East Eye portalının özel olarak ulaştığı ve resmi olmayan çevirisini yayımladığı 16 maddelik anlaşma metni, belirli bir ülkeyi veya bölgeyi tehdit olarak tanımlamıyor. Metin bunun yerine katılımcı ülkelerin bağımsızlıklarına, egemenliklerine veya toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı halinde birbirlerini desteklemek için gerekli önlemleri alacağını vurguluyor.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti Hükümeti ve Suudi Arabistan Krallığı Hükümeti metinde “Taraf”, “Taraflar” veya “Asli Taraflar” olarak adlandırılıyor. Üç hükümet, anlaşmanın giriş bölümünde egemenliğe karşılıklı saygıyı, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ilkelerini, uluslararası hukuku ve iç hukukun ilgili ilkelerini dikkate alarak mevcut savunma ortaklığına ilişkin işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon mekanizmalarını ortak bir savunma anlaşmasında birleştirmeyi kabul ediyor.
Giriş bölümünde ayrıca silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğini, hazırlık durumunu ve etkinliğini kapsayan işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon temelinde, ortak çıkarlar doğrultusunda ilişkileri daha da geliştirme iradesi teyit ediliyor ve böylece taraflar ile halkları arasındaki mevcut dostluk ve kardeşlik bağlarının güçlendirileceği belirtiliyor. Ülkeler birbirlerinin iç işlerine karışmama, egemen eşitlik, toprak bütünlüğü ve uluslararası alanda tanınan sınırların dokunulmazlığı ilkelerinin önemini yinelerken, bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı durumunda karşılıklı destek için gerekli önlemleri uygulamanın şart olduğunu ilan ediyor.
Küresel ve bölgesel barış, istikrar ve güvenliği sağlamak amacıyla uluslararası hukuk ve BM Şartı doğrultusunda ortak çaba ve eşgüdümün önemini ifade eden taraflar, terörle mücadelede yetkili makamlar arasındaki mevcut işbirliğini derinleştirme arzularını dile getiriyor. Uluslararası meselelerde ortak bir tutum benimsemek üzere bölgesel ve uluslararası kuruluşlardaki mevcut işbirliğini güçlendirmenin önemine dikkat çekilirken, savunma ve savunma sanayii işbirliğini daha da geliştirme ihtiyacı kaydediliyor.
Saldırı tüm müttefiklere yapılmış sayılacak
Anlaşmanın 1. maddesine göre taraflar birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının dokunulmazlığını sağlamak ve korumak için işbirliği yapacak. İlk madde, “Taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, egemenliği veya uluslararası alanda tanınan sınırları tehdit edilir ya da tehlikeye girerse, Taraflar bu tür tehdit veya tehlikeleri ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları kullanacaktır” hükmünü taşıyor.
Anlaşmanın 2. maddesi ise “Taraflardan herhangi birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırı, tüm Taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul edilecektir” ifadesiyle ortak savunma taahhüdünü düzenliyor. Aynı maddede, “Taraflardan biri başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya ya da askeri saldırganlığa maruz kalırsa, Taraflar birbirlerine sağlayabilecekleri tüm karşılıklı yardım araçlarını tam olarak kullanarak saldırıya uğrayan Tarafa derhal yardım edecektir” deniyor.
BM Şartı’nın 51. maddesiyle tanınan meşru müdafaa hakkının kullanılmasını sağlamak amacıyla konulan bu hüküm uyarınca ülkeler, gereken yardımın nesnel bir değerlendirmesinin ardından sağlanacak desteğin kapsamını ve niteliğini belirleyecek. İmzacılar, “askeri araç ve kabiliyetler dahil olmak üzere” mevcut kaynaklarının sınırları dahilinde işbirliği yapacak.
Anlaşmanın 3. maddesi, 2. madde uyarınca tarafların savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında yakın işbirliği yapmasını, silahlı kuvvetleri arasındaki ilişkileri geliştirmesini ve savunma işbirliğini güçlendirmeye yönelik kararlaştırılan faaliyetleri yürütmesini öngörüyor. 4. maddeye göre ülkeler uluslararası güvenlik konularında düzenli istişarelerde bulunacak; hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak, ulusal güvenliklerine yönelik tehdit ve tehlikeleri ortadan kaldırmak amacıyla ortak değerlendirmelere dayalı bireysel ve ortak önlemler geliştirmede birbirlerine sürekli ve etkin biçimde yardım ederek işbirliği yapacak.
Terörle mücadele başlığını düzenleyen 5. madde kapsamında imzacılar, bölgesel ve uluslararası istikrar ile güvenliği olumsuz etkileyen tüm biçim ve tezahürleriyle terörizmle mücadelede operasyonel düzey de dahil olmak üzere mevcut işbirliğini ve ortak çabaları güçlendirecek.
Savunma sanayii, istihbarat ve lojistik desteği genişliyor
Anlaşma; savunma sanayiilerinin geliştirilmesi, silahlı kuvvetlerin eğitimi ve ülkelerin birbirlerine ekipman, yakıt ve diğer savunma malzemelerini tedarik etmesi konularında işbirliği öngörürken istihbarat paylaşımı için de bir çerçeve kuruyor. 6. maddeye göre taraflar, savunma kabiliyetlerini geliştirmek amacıyla savaş ve barış zamanında savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimini, ortak eğitim programlarını ve tatbikatları, ayrıca silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğini artırmaya yönelik konuşlandırma ve faaliyetleri teşvik edecek.
Savunma kabiliyetlerini güçlendirmek için karşılıklı mutabakat temelinde savunma sanayii kurumları arasında teknoloji paylaşımını, ortak teknoloji geliştirmeyi, ortak üretimi ve savunma sanayii kuruluşları arasındaki işbirliğini desteklemeyi öngören 7. madde, beş işbirliği alanı sıralıyor. Bu alanlar; savunma alanında ortak üretimin teşvik edilmesi, özel uzmanlık gerektiren teknolojilerde ortak araştırma ve geliştirme projeleri yoluyla savunma inovasyonunun hayata geçirilmesi, herhangi bir tarafın uzmanları aracılığıyla tarafların topraklarında personelin eğitilmesi ve askeri sanayinin desteklenmesi, savunma sanayii ile savunma araştırma, geliştirme ve inovasyon alanlarında uzmanlık ve çıkarılan derslerin paylaşılması ve taraflarca karşılıklı olarak kararlaştırılan diğer işbirliği alanları olarak belirleniyor.
İstihbarat işbirliğini derinleştirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak amacıyla 9. madde, bilgi güvenliği, veri koruma ve gizlilik kurallarına riayet edilerek karşılıklı kararlaştırılan güvenli kanallar üzerinden istihbarat paylaşılmasını düzenliyor. 10. madde ise lojistik destek hizmetlerinin mevcudiyeti ve uyumluluğuna bağlı olarak tarafların barış zamanında, savaş zamanında ve diğer acil durumlarda silah, mühimmat, yakıt, yedek parça ve diğer ekipmanlar dahil birbirlerine lojistik destek sağlamasını hükme bağlıyor.
Suudi Arabistan’da sekreterya kurulacak, ilk genel sekreter Pakistanlı olacak
Anlaşmanın 8. maddesi, ortak savunmaya stratejik yön vermek, savunma ve güvenlik işbirliğini geliştirmek ve anlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek engelleri ele almak üzere “Asli Taraflar”ın bir “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” kurmasını kararlaştırıyor. Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve genelkurmay başkanlarından oluşacak komite, ev sahipliği taraflar arasında dönüşümlü olmak üzere yılda iki kez toplanacak; ülke liderleri ise gerekli görülmesi halinde yılda bir kez bir araya gelebilecek.
Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi gerekli görürse alt komiteler kurabilecek ve anlaşmada öngörülen işbirliği alanlarının uygulanması için gerektiğinde taraflar arasında anlaşmalar veya protokoller müzakere edilecek. Ayrıca bu komite, “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle diğer tarafların anlaşmaya katılımına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve onaylamaya yetkili olacak.
Komiteye hizmet vermek üzere merkezi Suudi Arabistan Krallığı’nda yer alan bir Sekreterya kurulacak ve bu yapı Suudi Arabistan Krallığı ile bir merkez anlaşması akdedecek. Sekreteryanın işleyişi, teşkilat yapısı ve kuruluşuna ilişkin usul ve esaslar daha sonra “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle belirlenecek.
Sekreteryaya, “Asli Taraflar” arasında dönüşümlü olarak üç yıllık bir görev süresi için atanan bir Genel Sekreter başkanlık edecek ve ilk Genel Sekreter, Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olacak. Bu maddenin hükümleri, taraflar arasındaki mevcut askeri işbirliği komitelerinin çalışmalarına halel getirmeyecek.
Anlaşmadan ilk 10 yıl çıkılamayacak
Hukuki çerçeveyi çizen 11. maddeye göre imzacılar, uluslararası hukuka ve ilgili iç hukuklarına halel getirmeksizin bu anlaşmayı hükümlerinin uygulanması için yasal dayanak olarak kabul edecek ve gerektiğinde ek yasal önlemler önerecek. 12. madde, anlaşmanın tarafların daha önce akdettikleri uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerine zarar vermeyeceğini kayıt altına alıyor.
Gizlilik kurallarını düzenleyen 13. madde uyarınca ülkeler, anlaşma kapsamında elde edilen gizli bilgi ve belgelerin gizliliğine ve ulusal mevzuata saygı gösterecek. Gizli bilgi ve belgeler taraflar dışındaki hiçbir devlet, şirket veya kişiyle paylaşılmayacak; bu bilgi ve belgelere erişim “bilmesi gereken” prensibi temelinde ve yalnızca uygun düzeyde güvenlik belgesine sahip kişilere sağlanacak.
Anlaşmanın yorumlanması veya uygulanmasından doğan her türlü uyuşmazlık, 14. maddeye göre taraflar arasındaki istişare ve görüşmeler yoluyla dostane biçimde çözülecek. 15. madde ise anlaşmanın “Asli Taraflar” arasındaki istişareler ve oybirliğiyle değiştirilebileceğini belirtiyor.
Son madde olan 16. maddeye göre anlaşma, her bir taraf için geçerli usullere göre onaylanacak ve son onay belgesinin Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Sekreteryası’na tevdi edildiği tarihte yürürlüğe girecek. Süresiz olarak yürürlükte kalacak anlaşmanın bir bitiş tarihi yok.
İmzacı devletler, yürürlüğe giriş tarihinden itibaren ancak 10 yıl geçtikten sonra ve çekilme niyetlerini diplomatik kanallar üzerinden en az üç ay önceden diğer taraflara yazılı olarak bildirmeleri şartıyla anlaşmadan çekilebilecek. Anlaşmanın sona ermesi veya anlaşmadan çekilme, bu tarihten önce taraflarca kararlaştırılan devam eden faaliyetleri ya da projeleri etkilemeyecek; gizli bilgi ve belgelerin korunması ve ifşasının önlenmesine ilişkin sorumluluklar da anlaşma sona erdikten veya anlaşmadan çekildikten sonra devam edecek.
7 Ağustos 2026 Cuma günü (Hicri 24/2/1448) Mekke’de imzalanan anlaşma; Türkçe, Arapça ve İngilizce dillerinde, her bir metin eşit derecede geçerli olmak üzere üç orijinal nüsha halinde düzenlendi. Metinler arasında yorum farkı çıkması halinde İngilizce metin esas alınacak.
Diplomasi
Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Pışnıy’ın ofisinde arama yapıldı

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı, Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama gerçekleştirdi. Güvenlik birimleri operasyon kapsamında hiçbir gözaltı işlemi yapılmadığını ve kimseye suçlama yöneltilmediğini duyurdu.
Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu (NABU) ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı (SAP), Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama yaptı.
Gelişmeyi Ukrayna basını ve Ukrayna Parlamentosu Milletvekili Oleksiy Honçarenko duyurdu.
Honçarenko, güvenlik güçlerinin adli işlemleri doğrudan Pışnıy’ın çalışma ofisinde ve kendisiyle ilişkili diğer adreslerde yürüttüğünü aktardı.
NABU’dan yapılan açıklamada, aramaların Ukrayna Ulusal Bankası binasında ve bir personelin ikametgahında icra edildiği kaydedildi.
Kurum, soruşturmanın gizliliğini korumak amacıyla ayrıntıların paylaşılmadığını vurgularken, “Hiç kimse gözaltına alınmadı, kimseye suçlama yöneltilmedi” bilgisini verdi.
Bloomberg, ağustos ayında yayımladığı haberde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Pışnıy’ın faaliyetlerinden giderek daha fazla rahatsızlık duyduğunu yazmıştı.
Habere göre Zelenskiy, Pışnıy’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ile gereğinden fazla yakın bağ kurduğunu ve ülke ekonomisini destekleme konusunda yetersiz kaldığını değerlendiriyordu.
Kaynaklar, Zelenskiy’nin o aşamada Pışnıy’ı görevden alma niyetinde olmadığını aktarmıştı.
Aynı kaynaklar, Zelenskiy’nin merkez bankası başkanından çok bir siyasetçiyi andıran geniş çaplı kamusal görünürlükten rahatsızlık duyduğunu belirtmişti.
Pışnıy’ın üst düzey yetkililerle temaslarını sosyal medyada öne çıkarma alışkanlığı ve bankanın yürüttüğü çeşitli tanıtım hamleleri devlet başkanında şüphe uyandırıyordu.
Milletvekili Oleksandr Dubinskiy de Pışnıy’ın, Devlet Başkanlığı Ofisi eski Başkanı Andriy Yermak’ın yakın dostu olduğunu öne sürmüştü.
Yermak’ın adreslerinde, Energoatom şirketindeki yolsuzluk şemasına ilişkin yürütülen “Midas” davası kapsamında Kasım 2025’te arama yapılmış ve ardından görevine son verilmişti.
NABU, mayıs ayında Yermak’ı Kiev yakınlarındaki lüks konut inşaatları üzerinden 460 milyon grivnalık (10,4 milyon dolardan fazla) kaynağı akladığı iddia edilen bir grubun üyesi olarak nitelemişti.
Dosyada basının Yermak ile ilişkilendirdiği “Ali Baba” takma adı geçmişti.
Mahkeme 14 Mayıs’ta Yermak hakkında 140 milyon grivna kefalet imkanıyla 60 günlük tutuklama kararı vermişti.
Birkaç gün sonra eski ofis başkanı adına kefalet tutarının tamamının yatırılması üzerine Yermak cezaevinden tahliye edilmiş, kendisi ise masum olduğunu savunmuştu.
NABU Başkanı Serhiy Krivonos, eylül ayında yaptığı açıklamada büronun ve savcılığın, Yermak dahil bazı ceza davalarının şüphelileri adına yatırılan kefalet kaynaklarının menşeini inceleyeceğini duyurmuştu.
Pışnıy, Ukrayna Merkez Bankası başkanlığı görevini Ekim 2022’de devraldı. Kurumu 2020’den bu yana yöneten önceki başkan Kirilo Şevçenko ise sağlık gerekçeleriyle istifa ettiğini açıklamıştı.
Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı daha sonra Şevçenko’ya, merkez bankasına geçmeden önce çalıştığı Ukrgasbank’taki kaynakların zimmete geçirilmesi gerekçesiyle suçlama yöneltti.
Savcılık, Şevçenko’ya yöneltilen suçlamaların merkez bankasını yönettiği dönemi kapsamadığını netleştirdi.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları










