Dünya Basını
Önce Sedat sonra Hamas İsrail’in ‘Conceptzia’sını nasıl çökertti?

Hamas’ın Aksa Tufanı operasyonu, 1973’te Mısır ve Suriye’nin ani bir hareketle başlattıkları ve savaşın ilk günlerinde önemli ilerleme kat ettikleri Yom Kippur savaşının 50. yılında gerçekleşti. Hamas’ın 7 Ekim’deki operasyonunun, hem tarihi hem sürpriz ve kapsamlı bir saldırı oluşu hem de İsrail’de yarattığı şok açısından Yom Kippur Savaşı ile benzerlikleri üzerinde duruluyor.
Aşağıda çevirini okuyacağınız makale de Aksa Tufanı’nı Yom Kippur ile kıyaslıyor. “Ekim’de On sekiz Gün: Yom Kippur Savaşı ve Modern Orta Doğu’yu Nasıl Yarattı” kitabının yazarı Uri Kaufman tarafından kaleme alınan makale Yom Kippur savaşının sonunda Mısır ve İsrail arasında imzalanan barış anlaşması hatırlatılıyor ve “Bugün de barış için benzer bazı fırsatlar mevcut olabilir” değerlendirmesinde bulunuluyor:
***
Yom Kippur Savaşı’nın Gerçek Dersleri
Hamas’ı Yenmek İçin İsrail’in Yeni Bir İstihbarat Yaklaşımına İhtiyacı Var
Uri Kaufman
1973’te Yom Kippur Savaşı’nın sona ermesinden kısa bir süre sonra, geleceğin İsrail Başbakanı, dönemin yasama organında yeni üye Menahem Begin, Knesset’te öfkeyle ayağa kalktı, “Neden askeri teçhizatı hatta koymadılar” diye bağırdı. İsrail ile Mısır ve Suriye’nin birleşik güçleri arasında 18 gün süren savaş, 2.000’den fazla İsrail askerinin ölümüyle sonuçlandı, ülkenin siyaset kurumunu şoke etti ve ordunun güvenine darbe vurdu. Begin, hükümetin bu çatışmaya neden hazırlanmadığını öğrenmek istiyordu.
Bugün İsrailliler kendilerine ürkütücü derecede benzer sorular soruyorlar. Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail topraklarında eşi benzeri görülmemiş bir saldırıyla 1.000’den fazla insanı öldürmesinin ardından İsrailliler, ülkelerinin övündüğü istihbarat servislerinin Hamas’ın saldırısının geldiğini neden göremediğini bilmek istiyor. İsrail ordusunun Gazze sınırında neden çok az savunma teçhizatı ve personeli olduğunu soruyorlar.
Yom Kippur Savaşı’nın bugünkü İsrail-Hamas çatışmasından bariz farkları vardı. Egemen devletler ve konvansiyonel ordular arasında bir savaştı. Kışkırtıcıları -Mısır ve Suriye- daha önceki bir savaşta İsrail’e kaybettikleri toprakları geri almak istiyorlardı. Soğuk Savaş’ın gölgesinde gerçekleşmişti. Moskova ve Washington savaşan taraflara yardım etti ve savaşı sona erdiren ateşkesi müzakere etti. Ancak İsrailliler için Hamas’ın saldırısının küçük düşürücü sürprizi, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın 1973’teki şok işgalini acı bir şekilde anımsatıyor.
Paralellikler daha da derinleşiyor. O zaman da şimdi olduğu gibi, İsrail savaşın patlak vermesinden önce şaşırtıcı bir ekonomik refah döneminin tadını çıkarmıştı. O zaman da şimdi olduğu gibi, savaş patlak vermeden önce İsrailliler sürpriz bir saldırının olası olduğunu biliyorlardı, ancak ülke siyasetine ülkenin sınırları konusundaki güvenleri nispeten yüksekti. İsrail 1967 Savaşı’nda çarpıcı bir zafer kazanmış, altı Arap devletini dize getirmiş ve topraklarını dörde katlamıştı. Antik çağlardan beri Yahudiler kendilerini hiç bu kadar güvende hissetmemişlerdi: İncil’de eski İbranilerin Eriha’yı fethetmek için yedi güne ihtiyaç duydukları yazılıdır.
Ancak bu zafer kesin bir sonuç getirmedi. Mısır kayıplarını telafi etmeye kararlıydı. Bu arada İsrail’in kendine güveni, altı yıl sonra sinsi bir saldırıya zemin hazırlayan bir dizi varsayıma yol açtı, bu varsayımlar İsrail’in Hamas’ın saldırısından önceki varsayımlarına benziyordu.
İsrail kuvvetlerinin Mısır Üçüncü Ordusunu kuşatması ve Şam banliyölerinin topçu menziline girmesi üzerine Yom Kippur Savaşı ateşkesle sona erdi. Ancak İsrail kamuoyu, hükümetin savaşın patlak vereceğini öngörememesini affedilemez olarak değerlendirdi ve hükümet kendi başarısızlıklarına ilişkin geniş bir soruşturma başlatmak zorunda kaldı. Komisyon önünde ifade veren İsrailli bir istihbarat subayı, ordunun 1973’teki savaşın mantıksız olduğu yönündeki hatalı değerlendirmesini, “Kahire’de olup bitenlere dayanarak”, başka bir deyişle, üst düzey görüşmeleri dinlemesine olanak tanıyan en son gözetleme teknolojisine dayanarak yaptığını kabul etti. Yani Süveyş Kanalı yakınlarında Mısır ordusunun yığınak yaptığına dair bariz işaretler dikkate alınmamıştı.
Silahlar sustuğunda İsrail’in yine aynı türden bir soruşturma başlatacağı neredeyse kesin. 1973 komisyonunun raporu 2,200 sayfa olmasına rağmen, 1973’ten bazı büyük dersler çıkarılmamış olabilir ki bu dersler İsrail’in o zaman da şimdi de anlaması gereken dersler.
KÜSTAHLIK
Altı Gün Savaşı’ndan sonra İsrail’in askeri kapasitesi sıçrama yaptı: 1967 ve 1973 yılları arasında, diğer şeylerin yanı sıra envanterine 178 A-4 Skyhawk savaş uçağı, 110 F-4 Phantom jeti ve yaklaşık 2.000 tank ekledi. Aynı zaman diliminde İsrail ekonomisi yüzde 85 gibi şaşırtıcı bir oranda büyüdü. Altı Gün Savaşı’nın sona ermesinden aylar sonra, İsrail’in 1948’deki orijinal sınırı boyunca hâlâ çok sayıda tabelada “TEHLİKE! İLERİSİ SINIR” yazıyordu. Bunlardan birine, birisi sprey boyayla SINIR kelimesinin önüne HAYIR kelimesini yazmıştı.
Ancak gerçek şu ki, çatışma hiçbir zaman gerçekten sona ermemişti. Savaşın bitiminden sadece birkaç hafta sonra Mısır, İsrail donanmasına ait bir destroyer olan Eilat’ı batırdı ve İsrail de Süveyş Kanalı boyunca Mısır şehirlerini bombalayarak misilleme yaptı. Dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır, İsrail’in devlet statüsünü tanımayı reddetti ve İsrail’in çatışma sırasında ele geçirdiği Sina Yarımadası’nı geri almaya kararlı kaldı; sık sık “Güç kullanılarak alınan güç kullanılarak geri verilecektir” açıklamasında bulundu. Açık çatışma, 1969-1970 yılları boyunca devam etti. 440 İsrailli ve on binlerce Mısırlı öldürüldü. Sovyetler Birliği Mısır’a gelişmiş SAM-3 füze sistemleri tedarik ettiğinde, İsrail hava kuvvetleri endişe verici sayıda uçak kaybetmeye başladı. Amerika Birleşik Devletleri ve BM’nin barışa aracılık etme çabaları sonuçsuz kaldı.
Abdünnasır’ın 1970 yılında aniden kalp krizinden ölmesinin ardından yerine Sedat geçti. Birçok Mısırlının zihninde Sedat, selefi ile kıyaslanamayacak kadar kötü bir konumdaydı; sık sık Nasır’ın “fino köpeği” olarak kötüleniyordu. Sokak gösterilerinde kalabalıklar “dev gitti, yerini eşek aldı” sloganları attı. Yabancı liderler de Sedat’ı kötü değerlendirdi. Kayıtlara göre yetkililer ondan “geçiş dönemi lideri” olarak bahsediyordu. 1970 yılında bir İsrail istihbarat araştırması Sedat’ın “entelektüel seviyesinin düşük olduğu” sonucuna vardı ve 1972’nin sonlarında yapılan bir güncelleme Sedat’ın “zayıf” olduğunu ekledi. 1971’den 1973’e kadar Mısır’ın ulusal güvenlik danışmanı olan Muhammed Hafız İsmail, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın kendisine Mısır’ın yeni bir savaş başlatması halinde “İsrail’in bir kez daha ve 1967’dekinden daha fazla kazanacağı”nı söylediğini iddia etti.
Ancak Sedat zayıf biri olmadığını kısa sürede gösterdi. 1971’de başarısız bir darbe girişimi, iflas etmiş bir ekonomi ve Mısır’ın 1967’deki kaybının intikamını almak için yanıp tutuşan bir subay ordusuyla karşı karşıya kalan Sedat, savaşa girmesi gerektiği sonucuna vardı. Ancak Nasır’ın hiç yapmadığı bir şeyi yaptı: sınırı nispeten sessiz tuttu, kıdemli subayları kenara çekti ve kıdemsiz ama çok saygın bir kariyer askeri olan Saad el-Shazly başkanlığında yetkin bir generaller grubu atadı.
Shazly ve özenle seçilmiş bir grup subay daha sonra Mısır ordusunun güçlü ve zayıf yönlerinin ölçülü bir değerlendirmesini yaptı ve İsrail’e karşı iyi düşünülmüş bir savaş planı hazırladı. Shazly, en azından başlangıç için Sina Yarımadası’nın tamamını ele geçirmek zorunda olmadığı, ancak düşman topraklarının sadece altı mil içine ilerleyerek ve kayıplar vererek İsrail’i şok etmesi gerektiği sonucuna vardı. Bir yıpratma savaşı ve uluslararası baskının İsrail’i 1967 öncesi sınırlarına çekilmeye zorlayacağını hesapladı. Karadan havaya Sovyet füzelerini kullanarak İsrail hava kuvvetlerini ve omuzdan ateşlenen roketleri kullanarak İsrail zırhlılarını etkisiz hale getirmenin yollarını tasarladı.
En önemlisi de Shazly’nin planı sürpriz unsuruna dayanıyordu. Sovyetler Birliği’nin, 1968’de Çekoslovakya’yı işgal ettiğinde Batılı istihbarat örgütlerini kandırmak için başarıyla kullandığı bir taktiği uyguladı: Saldırı öncesinde gözcülerin normal askeri faaliyetlerle saldırı hazırlıklarını ayırt etmesini zorlaştırmak için tekrarlanan eğitim tatbikatları yapmak. Mısırlılar 1 Ocak 1973 ile 1 Ekim 1973 tarihleri arasında Süveyş Kanalı boyunca ordularını en az 22 kez önce seferber ardından terhis etti.
Mısır’ın en üst düzey subaylarından sadece bir avuç kadarı, 6 Ekim’deki 23. seferde orduya kanalı geçme emri verileceğini biliyordu. İsrail’in daha sonra ele geçirdiği 8,000 Mısırlı askerden sadece biri planlanan saldırıyı bir günden fazla bir süre önceden bildiğini söyledi. Diğerlerinin neredeyse tamamı aynı sabah öğrenmişti.
Ancak bu hikâyenin sadece bir kısmını anlatıyor. İsrail, Mısır ordusunu bir bütün olarak hafife almıştı: İsrail, Mısır’ın sınır ötesindeki faaliyetlerini izlemek için bir dizi kale inşa etmesine rağmen, liderleri Kahire birliklerinin bir yıldırım saldırısında onları alt edecek kadar yetenekli olmasının imkânsız olduğunu düşünüyordu. 1971’de İsrailliler, Mısır’ın üç piyade tümenini ve 700 tankını 16 saat içinde Süveyş Kanalı’ndan geçirdiği bir savaş oyunu düzenlediler. Üst düzey bir general, “bunu başarabilmeleri için yüzde 10’luk bir ihtimal bile olmadığını” söyleyerek bu faaliyeti reddetti. General, Arap askerinin “modern savaş için gerekli olan zekâ, uyum sağlama ve hızlı tepki verme gibi niteliklerden yoksun olduğunu” da sözlerine ekledi.
TEORİYE BAĞLI KÖRLÜK
İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth’un 2005 yılında yaptığı bir araştırmaya göre, 1969 yılında uzun boylu, kusursuz giyimli bir adam Londra’daki İsrail büyükelçiliğine girdi ve bir MOSSAD ajanıyla konuşmak istedi. Adam “Sizin için çalışmak istiyorum” dedi: “Size ancak en çılgın rüyalarınızda elde etmeyi umabileceğiniz bilgileri vereceğim. Para istiyorum, hem de çok para. Ve inanın bana, seve seve ödeyeceksiniz.
İsrailliler gerçekten de parayı seve seve ödediler çünkü hizmetlerini sunan kişi, Enver Sedat’ın başkanlık sekreteri ve Nasır’ın kendi damadı olan Eşref Mervan’dı. Yedioth Ahronoth’un araştırması, Mervan’ın İsraillilerden bugünün parasıyla 24 milyon dolar aldığını ortaya çıkardı. (Bunu bir perspektife oturtmak gerekirse, casusluk için en çok para aldığı bilinen Amerikalı, CIA’in çifte ajanı Aldrich Ames’ti ve sadece bugünkü değeriyle 4 milyon doları almıştı).
Mervan, diğer istihbaratların yanı sıra, yöneticilerce o kadar önemli görünen bir bilgi verdi ki, İsrailli askeri planlamacılar bunu tanımlamak için İbranice bir terim icat ettiler: Conceptzia, yani “konsept”. Bu Conceptzia, Mısır’ın İsrail hava kuvvetleriyle mücadele edebilecek gelişmiş Sovyet savaş uçakları edinmeden savaşa girmeyeceğini söylüyordu. O zaman da şimdi olduğu gibi, İsrail’in askeri planlamasının satranç tahtasında, gövdesinde Davut Yıldızı olan savaş uçağı en büyük taş olarak kabul ediliyordu: İsrail’in savunma bütçesinin yaklaşık yüzde 50’si hava kuvvetlerine gidiyordu. (Aslında 1967-1972 yılları arasında İsrail tüm GSYİH’sinin yüzde 10’unu sadece hava kuvvetlerine harcamıştı). Sedat, Sovyet jetleri almak için Moskova ile bir anlaşma yapmıştı, ancak bunların Mısır’a teslimatı 1974’ün sonlarına kadar gerçekleşmeyecekti. Ve 1973’te bunları uçuracak pilotları eğitmek en az bir yıl sürdüğü için, İsrailliler önümüzdeki aylarda güvende olduklarını düşündüler.
Bazı İsrailli yetkililer Mervan’a ya da övündükleri gözetleme teknolojilerine çok fazla güvenmekten endişe ediyorlardı. İsrailli bir albay olan Yossi Langotsky, 1973 ortalarında o zamanlar genç bir istihbarat subayı olan geleceğin İsrail Başbakanı Hud Barak’a çoğu İsrailli liderin, savaş olacak ya da olmayacak diyecek cesarete nasıl sahip olduğunu anlayamadığından” yakınıyordu: “Hepimiz ne kadar az bilgiye sahip olduğumuzu biliyoruz, [ama] onlar bu bilgileri bir araya getirerek ayrıntılı teoriler oluşturuyorlar.” Yine de devletin üst düzey yetkilileri, istihbarat toplama konusundaki üstünlüklerinin Mervan’ın yanılma ihtimalini ortadan kaldırdığını düşünüyordu. İsrail ordusunun istihbarat şefi, İsrail’in casusluk kapasitesinin “Conceptzia’da bir hata varsa bana söyleyecek sigorta” diye açıklıyordu.
1973 sonbaharında, o sırada Mısır ve Suriye ile çatışma halinde olan Ürdün Kralı Hüseyin, İsrail Başbakanı Golda Meir ile gizlice görüşerek bu ülkelerin savaşa hazırlandıkları uyarısında bulundu; uyarısı dikkate alınmadı. İsrail istihbaratı dikkat edilmesi gereken 45 “savaş işareti” belirlemişti ve Ekim 1973 başlarında sahada bunlardan 30’dan fazlası vardı. Ancak Conceptzia’da sıkışıp kalan İsrailli askeri planlamacılar bu işaretlerin çoğunun askeri eğitimle uyumlu olduğunu düşünüyordu. Mervan bir gece öncesine kadar yaklaşan saldırı konusunda uyarıda bulunmadı.
Yom Kippur’da İsrail istihbaratı Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın kendi Conceptzia’ları olduğunu öğrendi. Sedat’ın kuvvetleri Süveyş Kanalı’nı geçti ve İsrail’i barış anlaşması yapmadan Sina Yarımadası’ndan çekilmeye zorlamak amacıyla İsrail birliklerine saldırmaya başladı. Sonunda İsrail birlikleri, ordusunu kuşatınca durduruldu. Ancak İsraillileri şok etme planı işe yaradı.
DAHA PARLAK BİR SONUÇ
Yom Kippur Savaşı’na yol açan dinamik ile bugün arasında dikkate değer benzerlikler var. Hamas da Mısır’ınkine benzer bir taktik uygulayarak dikkat dağıtıcı eğitim tatbikatlarını artırdı, savaşçılarını İsrail-Gazze sınırı boyunca defalarca hareket ettirdi ve son birkaç ay içinde geri çekildi. İsrail ayrıca Hamas’ın kendine güvenini, plan yapma kapasitesini ve gözetimden kaçma becerisini ciddi şekilde hafife aldı. Üst düzey bir Hamas yetkilisi olan Ali Baraka, Hamas’ın üst düzey liderlerinden sadece birkaçının 7 Ekim’de savaşçılara sınır duvarını aşma emri verileceğini bildiğini söyledi.
İsrail-Hamas savaşı sona erdikten sonra İsrailliler neredeyse kesin olarak bir soruşturma komisyonu toplayacaklar. İsrail 18 Kasım 1973’te, Yüksek Mahkeme Başyargıcı Şimon Agranat başkanlığındaki Agranat Komisyonu’nu Yom Kippur Savaşı’nın fiyaskolarını araştırmak üzere görevlendirdi. Komisyon 90 tanığı dinledi ve müfettişlere 188 tanığın daha ifadesini aldırdı. Raporda Conceptzia’ya ve çok daha az değerli Mısır kaynağından alınan sözde “altın istihbarata” aşırı güvenmekle suçlandı.
İsrail’de daha sonra kurulan her soruşturma komisyonu Agranat Komisyonu’nun gölgesinde kalmıştır. Komisyon, İsraillilerin artık “kelle alma kültürü” olarak adlandırdıkları, başarısızlığa toplu işten çıkarmalar ve istifalarla karşılık verme içgüdüsünü, sorumluların görevden alınmasının başarısızlığın tekrarlanmasını önleyeceği umuduyla yerleştirdi. Komisyonun 2 Nisan 1974’te ön raporunu yayınlamasından bir hafta sonra Meir istifasını açıkladı. İsrail’in savunma bakanı, dışişleri bakanı ve maliye bakanı da değiştirildi. Meir, Yom Kippur Savaşı’nda bir İsrailli kahraman varsa, bunun ordunun genelkurmay başkanı David Elazar olduğunu belirtti. Ancak o da kovuldu.
Bugünkü İsrail-Hamas savaşını takip edecek olan soruşturma komisyonu İsrail’in mevcut liderliğine karşı daha da sert olabilir. Agranat Komisyonu’nun yaptığı gibi, İsrail hükümeti Hamas’ın saldırısını neden öngöremediğiyle yüzleştiğinde, göz ardı ettiği savaşın açık işaretlerini bulabilir. Ancak İsrail’in temel yanlış varsayımları 1973’tekilerden çok daha geniş kapsamlıydı ve İsrail’in neredeyse yirmi yıl önce Gazze’den çekilmesinden bu yana uyguladığı stratejinin kendisine kadar uzanıyordu.
Her ne kadar kimse İsrail, Gazze’den çekildiğinde barışın geleceğine inanmasa da yetkililer sınırın caydırıcılık -her saldırıya verilen keskin karşılıklar- ve ekonomik teşvikler yoluyla nispeten sakin tutulabileceğini düşünüyordu. İsrail 2022 yılında Gazze’ye 67.000 kamyon malzeme gönderdi ve yirmi bin Gazzeliye İsrail’de çalışma izni verdi. İsrailli liderler Hamas’ın bu derece büyük bir maddi desteği kaybetmeyi asla göze alamayacağına inanıyordu.
Bir süre için bu önermenin doğru olduğu görüldü. Hamas ve İsrail zaman zaman karşılıklı roket atışları yaptı ve birkaç küçük çaplı çatışmaya girişti. Ancak çatışma yönetilebilir görünüyordu ve İsrail vergi mükelleflerine milyarlarca dolar kazandırdı: İsrail’in 2005 öncesi Gazze işgali, 8.000 İsrailli yerleşimciyi korumak için 24.000 asker bulundurma maliyetini saymazsak, sadece Filistin nüfusunu desteklemek için yılda yaklaşık 1,5 milyar dolara ya da İsrail’in 2000’lerin ortalarındaki gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 1’ine mal oluyordu. Bu mali yükün ortadan kalkması, İsrail GSYİH’sinin 2005’ten bugüne neredeyse dört katına çıkmasında şüphesiz büyük rol oynamıştır. Güçlerinin artık Gazze’de kalıcı olarak konuşlanmaması nedeniyle İsrail’in zayiatları da keskin bir şekilde azaldı.
Ancak Hamas saldırısının da açıkça ortaya koyduğu gibi İsrail güvenlik sorunlarını çözmüş değildi. İsrailli yetkililer düşmandan kaynaklanan en ciddi riski etkisiz hale getirdikleri sonucuna çok erken varmış ve daha da önemlisi düşmanlarının motivasyonlarını yanlış anlamış olabilirler.
Eski İsrail Başbakanı ve Knesset üyesi Şimon Peres, İsrail’in 2006 yılında Hizbullah’la yaptığı savaşla ilgili soruşturma yürüten Winograd Komisyonu’na verdiği ifadede savaşın bir hatalar yarışı olduğunu ve en büyük hatanın da en başta savaşa girmek olduğunu söyledi. Ancak en kötü çatışmaların ardından bile savaşa giren yerleri daha iyi hale getirmek için fırsatlar doğabilir. Yom Kippur Savaşı’ndan sonra Mısır ve İsrail, İsrail’in Sina Yarımadası’nı geri verdiği ve Mısır’ın İsrail’in varlığını resmen tanıdığı bir barış anlaşması imzaladı.
Bugün de barış için benzer bazı fırsatlar mevcut olabilir. Eğer bir İsrail operasyonu Hamas’ı devirirse birilerinin Gazze’de otoriteyi ele alması gerekecek. Belki de Amerikan güvenlik garantileri ve sivil kullanım için uranyum zenginleştirme izniyle teşvik edilerek Mısır ve Suudi Arabistan’ın öncülük edeceği çok uluslu bir Arap gücü güvenlik sorumluluğunu üstlenebilir ve Ramallah merkezli Filistin Yönetimi’nin Gazze’de yeniden kurulmasına yardımcı olabilir. Yom Kippur Savaşı’nın öyküsü, pek çok eski varsayım altüst olduğunda, Filistin topraklarında iki devletli bir çözümün ya da etkili bir yönetimin olamayacağı gibi zararlı varsayımların da değişebileceğini gösteriyor.
Dünya Basını
İran savaşı küresel güç dengelerini nasıl yeniden şekillendirdi?

İran savaşı sonrası ABD ve İsrail yıllar boyunca daha zayıf kalacak.
Foreign Policy, Michael Hirsh
18 Haziran 2026
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun imza attığı jeopolitik felaket, her iki ülkenin yalnızca üç buçuk ay önce sahip olduğu hâkim konumu heba etmekten çok daha fazlasına yol açtı.
İran’a karşı başlatılan kışkırtılmamış ve başarısız savaşları, muhtemelen küresel güç dengelerinde büyük bir değişimi harekete geçirdi; bu değişim, önümüzdeki aylar ve yıllar boyunca hem ABD’yi hem de İsrail’i görece olarak daha zayıf bırakacak.
Trump artık hem ülke içinde hem de dünya genelinde ciddi biçimde güç kaybetmiş bir figür; dünyaya meydan okuyan böbürlenmeleri küle, tehditleri ise boş sözlere dönüştü. Öngörülebilir gelecekte ABD gücünün projeksiyonu artık eskisi kadar ürkütücü olmayacak; yalnızca Orta Doğu’da değil, Hint-Pasifik’te ve Avrupa’da da.
Bu hafta imzalanan mutabakat zaptı, Washington açısından fiilen bir teslimiyet belgesidir. Görünen o ki İranlılar, mutabakat zaptını imzalamaktan, 60 günlük görüşmeleri kabul etmekten ve Hürmüz Boğazı’nı açmaktan başka hiçbir şey yapmadan, birkaç ay önce hayal bile edilemeyecek mali tavizler elde edecek. Trump yönetimi tarafından yayımlanan mutabakat zaptına göre bunlar, en azından bazı dondurulmuş ya da kısıtlanmış İran fon ve varlıklarının serbest bırakılmasını ve “bu mutabakat zaptının imzalanmasının hemen ardından” yürürlüğe girebilecek muafiyetleri içerebilir; “İran ham petrolü, petrol ürünleri ve türevlerinin ihracatı ile bankacılık işlemleri, sigorta, taşımacılık vb. dâhil olmak üzere tüm bağlantılı hizmetler” için.
Özetle: ABD Başkanı savaşında hiçbir şey kazanmadı; aslında hiçbir şeyin de çok daha azını kazandı. Buna karşılık on milyarlarca dolar harcadı ve en az 13 Amerikalı dâhil binlerce insanın hayatına mal oldu. Trump, Tahran’dan muğlak vaatler koparmak için enflasyonla yeniden boğuşmaya başlayan ABD ekonomisine büyük zarar verdi; ülke içindeki siyasi tabanına ihanet etti; ABD’nin kritik silah stoklarını ciddi biçimde tüketti; Çin’i güçlendirdi ve onun göreli konumunu yükseltti; ABD müttefiklerini yabancılaştırdı; Körfez ülkelerini zayıflattı.
Ve tüm bunlar, yalnızca üç buçuk ay önce izole edilmiş ve ekonomik olarak harap durumda olan İran İslam Cumhuriyeti rejiminin eliyle gerçekleşti. Savaş sayesinde, ciddi biçimde zayıflamış bir İran bile artık önemli bir jeopolitik aktöre dönüştü; yakında yeni mali kazançlar elde edecek bir aktör. Tahran’daki rejim, 47 yıllık varlığı boyunca meşruiyetini büyük ölçüde “herkes bize karşı” anlayışına dayanan savaşçı bir zihniyet benimseyerek tesis etti; şimdi ise küresel ve bölgesel süper güçlere başarıyla karşı koyduğunu söyleyerek övünebilir.
Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmeyi sürdürme ve bunu Washington ile Körfez ülkelerinden taviz koparmak için kullanma kapasitesi nedeniyle İran, bölge ve küresel ekonomi üzerinde daha önce hiç sahip olmadığı bir kaldıraç gücüne de kavuştu.
İran uzmanı ve eski CIA görevlisi Reuel Marc Gerecht, İranlıların “artık boğazın gücünü bildiklerini” söyledi. “Muhtemelen bunu, [eski ABD Başkanı] Bill Clinton’dan bu yana kurulan tüm yaptırım mimarisini parçalamak için kullanacaklar.”
Trump bu sonucu, tarihin işe yaramadığını gösterdiği bir şeye —havadan rejim değişikliğine— bel bağlayarak ve ABD istihbaratının uzun süredir muhtemel sonuç olarak uyardığı büyük bir tehdidi, yani İran’ın boğazı ele geçirmesini görmezden gelerek elde etti.
Başkanın aşağılanması bu hafta Fransa’da tuhaf biçimde gözler önüne serildi; Trump, geçen yıl boyunca rutin olarak hakaret ettiği Avrupalı müttefiklerinden mutabakat zaptına destek istedi. Bir Avrupalı diplomata göre havadaki değişim hissedilir düzeydeydi; bu durum, Trump’ın bir yıl önce Kanada’daki G7 toplantısını bir gün sonra terk etmesiyle tam bir tezat oluşturuyordu.
Birçok Avrupalı lider, mutabakat zaptının İran’a avantaj sağladığını özel görüşmelerde kabul etse de G7 ülkeleri, hiçbirinin desteklemediği bir savaşı sona erdirmenin tek yolu olarak bunu desteklemek zorunda olduklarını düşündü. İsminin açıklanmaması koşuluyla konuşan Avrupalı diplomat, “Artık herkes dünya ekonomik sisteminin kırılganlığının ve savunmasızlığının çok daha fazla farkında” dedi.
Diğer diplomatlar, Trump’ın Avrupa baskısına boyun eğerek Ukrayna’yı desteklemeye ve Rusya’ya karşı yaptırımları güçlendirmeye yönelik yeni bir G7 taahhüdüne katıldığını belirtti. Bu, başkanın aylar boyunca Ukrayna’ya ABD desteği konusunda oyalayıcı davranmasının ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le uzlaşmaya açık bir görüntü vermesinin ardından dikkate değerdi. G7’ye ev sahipliği yapan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “ABD yaklaşımında çok derin bir değişim” yaşandığını söyledi.
Yaklaşan bu ABD geri çekilme döneminin belki de en önemli yönü, İran’ın —ve artık tüm dünyanın— Trump’ın en büyük zafiyetini nasıl kullanabileceğini birdenbire fark etmiş olmasıdır. Bu zafiyet, başkanın kendi döneminde piyasaların düşmesinden duyduğu derin korku ve bunun sonucunda gerek tarife savaşlarında gerek Grönland’ı ele geçirme talebinde TACO’ya —Trump Always Chickens Out, yani “Trump sonunda hep geri adım atar”— meyletmesidir.
Hiçbir ülke bu zafiyetin ABD’nin bir numaralı rakibi Çin kadar farkında değil.
Geçen yıl Trump’a karşı tarife savaşında bu ekonomik baskıyı ilk uygulayanlar Çinlilerdi; kritik minerallerin ihracatını durdurarak başkanı daha erken bir “ateşkese” zorladılar. Bu hamle, ABD’nin yüksek teknoloji ve savunma sektörlerini felç etme tehdidi yaratmıştı. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping kuşkusuz şimdi Trump’ın Tayvan’a verdiği desteğin yumuşak noktalarını, özellikle de yeni bir büyük savaşı göze alma konusundaki isteksizliğini yokluyor.
Çarşamba günü Trump, G7 toplantısının sonunda Fransa’da düzenlediği basın toplantısında, büyük bir ekonomi başkanı olarak görülme arzusunun Aşil topuğu olduğunu fiilen kabul etti; piyasaların birçok politikasında son sözü söylediğini ima etti.
“Olmak istemediğim tek başkan merhum, büyük Herbert Hoover’dı” dedi; 1929 piyasa çöküşü ve Büyük Buhran’ın başlangıcına başkanlık eden ABD başkanına atıfla. “Ekonomik bir felaket görmek istemedim. … Ne zaman barış ihtimalinden söz etsek, borsa roket gibi fırladı. … Borsa, bu sahnedeki herkes dâhil olmak üzere herkesten daha zekidir; tabii benden hariç” diye ekledi.
İran’dan “koşulsuz teslimiyet” talep ettiği ve uzun süredir ABD’nin İslam Cumhuriyeti’ne yönelik politikasının hedefi olan rejim değişikliği çağrıları yaptığı önceki tutumunun aksine Trump, şimdi Washington’ı “birbirlerinin iç işlerine karışmaktan kaçınmaya” taahhüt etmiş durumda.
Mutabakat zaptına bakılırsa Trump, yalnızca İran için —görünüşe göre savaş sırasında İran’ın saldırdığı bazı Körfez ülkeleri tarafından finanse edilecek— 300 milyar dolarlık bir yeniden inşa programına sponsor olmayı ve İran petrol satışları üzerindeki kısıtlamaları derhal kaldırmayı taahhüt etmekle kalmıyor. Mutabakat zaptına göre Trump, kendi ilk döneminde uyguladığı yaptırımların birçoğu dâhil olmak üzere İran’a yönelik yaptırım rejiminin büyük kısmını, hatta tamamını müzakereyle kaldırmaya da istekli. Uygulanması hâlinde bu, Tahran’ın mali gücünü yeniden inşa etmesine ve müzakereler boyunca Washington’ı oyalamayı sürdürürken huzursuz halkını yatıştırmasına olanak tanıyacak.
Trump’ın çekildiği ve “şimdiye kadar müzakere edilmiş en kötü anlaşma” diye nitelediği 2015 nükleer anlaşması ise buna karşılık yalnızca İran’ın nükleer programı nedeniyle uygulanan yaptırımları kademeli olarak kaldırıyordu. O anlaşma aynı zamanda artık mevcut olmayan son derece müdahaleci Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetimleri getiriyor ve İran’ın zenginleştirilmiş uranyumunun yaklaşık yüzde 98’inin ülke dışına çıkarılmasını sağlıyordu. Bu uranyum, İran’ın şu anda sahip olduğu yüzde 60’a kadar zenginleştirilmiş uranyumdan çok daha düşük düzeyde zenginleştirilmişti. Bu da Tahran’ın tek bir bomba yapmaya yetecek kadar malzemesinin kalmadığı anlamına geliyordu. Mevcut mutabakat zaptı ise Washington’ın, İran’ın bugün sahip olduğu çok daha büyük zenginleştirilmiş uranyum stokunun Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı gözetiminde “yerinde” —İran içinde— seyreltilmesine izin vermeye istekli olabileceğini gösteriyor. Ancak ajansın katılımı henüz müzakere edilmiş değil.
Netanyahu’ya gelince, onun uğradığı bozgun bundan daha eksiksiz olamazdı. 28 Şubat’a kadar İsrail, Netanyahu’nun 2024’te övündüğü üzere “bölgedeki güç dengesini yıllar boyunca değiştirme” yolunda epey mesafe katetmişti. Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki acımasız saldırısından bu yana geçen neredeyse üç yılda İsrail, İran’a ve onun vekil güçlerine karşı stratejik üstünlüğünü yeniden tesis etmek için dramatik adımlar attı. İsrail güçleri İran’ın nükleer ve füze tesislerine ve hava savunmalarına zarar verdi; Tahran’ın üst düzey lider kadrosunu ve nükleer bilim insanlarını öldürdü; Hizbullah’ın başını kopardı ve onu etkisizleştirdi; hatta Hamas’ın siyasi liderini Tahran’ın kalbinde suikastla öldürdü.
Şimdi ise Netanyahu, görünüşe göre fazla ileri gidilmiş bir savaş başlatarak en büyük düşmanı İran’ı yeniden güçlendirmeyi ve en yakın müttefiki ABD’yi yabancılaştırmayı başardı. ABD siyasetinde yalnızca birkaç yıl önce kimsenin mümkün görmediği türden bir ABD-İsrail ilişkileri kırılması yarattı.
Beklendiği gibi Netanyahu anlaşmaya meydan okumaya ve Hizbullah’la savaşmak için Lübnan’da kalmaya karar verirse ABD-İsrail kopuşu daha da kötüleşecek.
Atlantic Council’den, eski İsrail Savunma İstihbaratı yetkilisi Danny Citrinowicz’e göre Netanyahu İran’la yüzleşmeye “mesiyanik bir mercekten” bakıyor ve bu da “ABD ile giderek artan bir sürtüşme yaratıyor”. Citrinowicz, “Anlaşmazlık yalnızca taktiksel değil; risk, tırmanma ve diplomasinin rolüne ilişkin farklı değerlendirmeleri yansıtıyor” dedi.
Perşembe günü Beyaz Saray’daki bir brifingde Başkan Yardımcısı JD Vance, Netanyahu kabinesinin anlaşmaya saldıran üyelerini açıkça eleştirdi. Vance, “Donald J. Trump şu anda tüm dünyada İsrail ulusuna sempati duyan tek devlet başkanıdır” dedi. “İsrail hükümetinin kabinesinde olsaydım, tüm dünyada geriye kalan tek güçlü müttefikime saldırmazdım” diye ekledi.
Aşağılayıcı bir azarlama olarak İsrail, savaşı Washington’la yakın koordinasyon içinde başlatmış olmasına rağmen mutabakat zaptına taraf yapılmadı. ABD ve İran, memorandumda “Lübnan dâhil tüm cephelerde askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak sona erdirilmesi” konusunda anlaştı. İsrailli şahinler ise anlaşmayla bağlı olmayacaklarında ısrar ediyor.
İsrail, Gazze savaşındaki tutumu nedeniyle Demokrat Parti içindeki geniş destek kesimlerini zaten kaybediyordu. Şimdi ise sağdaki desteğini de hızla kaybediyor; bu süreç, Netanyahu’nun Trump’ı seçim vaatlerine ihanet etmeye ve felaketle sonuçlanan yeni bir Orta Doğu savaşı başlatmaya kandırdığına dair büyüyen inanç nedeniyle MAGA çevrelerinde oluşan öfkeyle başladı.
İsrail lideri, 1 Mart tarihli açıklamasında, Netanyahu’nun “40 yıldır yapmayı arzuladığım şeyi, terör rejimini kalçasından ve uyluğundan vurmayı” mümkün kıldığı için “dostum ABD Başkanı Donald Trump”ın yardımını övmüştü. Hem Dışişleri Bakanı Marco Rubio hem de Temsilciler Meclisi Başkanı Cumhuriyetçi Mike Johnson —Trump yetkilileri bunu reddetse de— Trump’ın savaşa girme kararını, Johnson’ın ifadesiyle, “İsrail’in bizimle ya da bizsiz harekete geçmekte kararlı olması” nedeniyle aldığını ima etti.
Ancak iki lider, birlikte yarattıkları bataklık konusunda kısa süre içinde yollarını ayırmaya başladı; özellikle de İsrail’in Lübnan’ı işgali söz konusu olduğunda. Bu işgalin sona erdirilmesi İran’ın temel taleplerinden biriydi. Trump’ın 1 Haziran’daki bir telefon görüşmesinde Netanyahu’ya, “Artık herkes senden nefret ediyor. Bu yüzden herkes İsrail’den nefret ediyor!” diye bağırdığı bildirildi.
Başkan, kaba ve özensiz üslubuyla, siyasi yelpazenin her iki tarafında da giderek yükselen bir kanaati dillendiriyordu: ABD siyasetinde derin bir şey değişmişti. Bir zamanlar her iki partinin de platformlarında büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edilen İsrail’e geleneksel destek, hızla siyasi bir yüke dönüşüyordu. İsrail yalnızca tek gerçek müttefikini değil, dünyadaki başlıca stratejik destek sütununu da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olabilir.
Bir dönem Trump’ı destekleyen birçok İsrailli artık onun “bizi otobüsün altına attığını” düşünüyor; bunu, merhum İsrail lideri Şimon Peres’in eski kıdemli danışmanı ve şu anda Israel Policy Forum’da görev yapan Nimrod Novik söyledi. Novik, “[Mutabakat zaptına] verilen baskın tepki hayal kırıklığının da ötesindeydi” dedi.
Novik çarşamba günü çevrim içi bir forumda, “Netanyahu’nun hayat misyonu, 28 Şubat noktasına ulaşmak; ABD ve İsrail’i İran’a karşı birlikte savaştırmaktı” diye ekledi. “Vaat yerine getirildi ve artık yok.” Ardından şunu ekledi: “Bir sonraki sefer aynı oyuna gelecek başka bir başkan görmüyorum.”
Trump’ı görevde kalan iki yılı aşkın sürede en çok zayıflatabilecek şey, onun da önceki başkanlar gibi askeri gücün sınırlarına toslandığı fikri olabilir.
Ve 47 yıldır ABD başkanlarının başına bela olan İran, üstünlüğü ele geçirdiğini iddia edebilir. Kötü bir anlaşma müzakere ettiği eleştirilerine duyarlı olan Trump, bu hafta G7 zirvesinde İran’ın anlaşmaya uymaması hâlinde yeniden tehdit savurdu: “Tam kafalarının ortasına bombaları bırakmaya geri döneriz.”
Ancak savaşçı söylemi artık aynı etkiye sahip değil.
Gerecht, “Trump defalarca Hürmüz savaşını vermeyi reddetti; oysa İranlıların gözünde önemli olan tek savaş buydu” dedi ve ekledi:
“Trump artık geçmişte defalarca yapmayı reddettiği bir şeyi gelecekte yapma tehdidinde bulunamaz. En iyi ihtimalle başkan, Tahran Trump’ın yapması gerektiğini düşündüğü şeyi yapmadığında daha hafif bir ekonomik savaş biçimine yönelecektir. Bu gözdağı vermez; yalnızca ABD’nin kararsızlığını ve zayıflığını yeniden teyit eder.”
Dünya Basını
Starmer yazdı: Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği dönemi

Çiplerden rüzgâr enerjisine, Birleşik Krallık-Japonya ortaklığı güçleniyor.
Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, Japon medyası Nikkei Asia’ya yazdı:
Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği dönemi
Britanya açısından Japonya ile ilişkimiz son derece önemlidir.
Biz, ortak çıkarlara ve geleceğe dair ortak bir vizyona sahip, dünyanın önde gelen iki demokrasisiyiz.
Japonya, Britanya’nın Asya’daki en yakın güvenlik ortağıdır. G7 ve G20’de ortağız; ayrıca Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve İlerlemeci Anlaşma’nın (CPTPP) önde gelen ekonomileriyiz. Teknoloji, yenilenebilir enerji, savunma ve eğitim gibi pek çok alanda birbirini tamamlayan güçlü yönlere sahibiz.
Fakat tüm bunların ötesinde, aynı değerleri ve bakış açısını paylaşıyoruz. Nezakete, saygıya ve ortak iyilik için birlikte çalışmaya inanıyoruz.
Bu nedenle pazar günü Başbakan Takaichi’yi Downing Street’te ağırladığımda, bu sadece bir onur değil; iki ülke arasındaki derinleşen ilişki açısından da önemli bir andı. Bu ilişki, Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği döneminin habercisidir.
Bugün bu işbirliği her zamankinden daha önemli. Dünyamız hızla değişiyor. Teknolojik ilerlemeler, değişen jeopolitik ittifaklar ve hem yeni hem de eski çatışmalar hepimiz için meydan okumalar yaratıyor.
Orta Doğu’daki savaşın ve özellikle İran krizinin Japonya ve Birleşik Krallık’taki emekçi haneler üzerinde nasıl büyük bir etki yarattığını gördük.
Ancak zorlukların yanında, birlikte çalışmayı seçenler için büyük fırsatlar da var.
Hiçbir ülke bunu tek başına başaramaz.
Daha çekişmeli ve daha kırılgan bir dünyada başarılı olmak istiyorsak; küresel avantaj sağlamak, daha büyük kapasite ve dayanıklılık inşa etmek ve her iki ülkenin halkları için somut faydalar üretmek istiyorsak, ortaklarımızla işbirliğimizi derinleştirmeliyiz.
Bu yılın başlarında Başbakan Takaichi ile Tokyo’da görüştüğümüzde, ortak önceliklerimiz üzerinde mutabık kalmıştık: büyümeyi desteklemek; ekonomik güvenliği, enerji dayanıklılığını ve ulusal güvenliği güçlendirmek.
Pazar günü ise bu işbirliğinin şimdiden nasıl sonuç verdiğine dair somut kanıtlar gördük.
Downing Street’te Başbakan Takaichi ve ben, önde gelen Britanyalı ve Japon iş dünyası temsilcileriyle görüştük. Aralarındaki benzersiz işbirliğinin, her iki ülkeye de milyarlarca sterlinlik yatırım sağlayarak şimdiden büyük yatırım fırsatları yarattığını dinledik. Küresel istikrarsızlık karşısında, iş dünyamızı, tamamlayıcı güçlü yönlerimizden hareketle ortaklıklarını daha da derinleştirmeye; ekonomilerimizin büyümesini, güvenliğini ve dayanıklılığını desteklemeye teşvik ettik.
Başbakan Takaichi’nin açıkça ifade ettiği gibi, güçlü ekonomik büyüme dayanıklılık ve ulusal güvenlik için elzemdir. Ülkelerimiz arasındaki güçlü ticari ilişkiler yalnızca iç büyümeyi desteklemekle kalmayacak; aynı zamanda istihdamı destekleyecek ve pek çok insanın karşı karşıya olduğu hayat pahalılığı sorunlarının aşılmasına katkı sunacaktır.
Bu nedenle, dünkü yatırım haberlerinin yanı sıra Başbakan Takaichi ve ben, hâlihazırda yürüttüğümüz çalışmaları ileri taşıyacak yeni ortaklıklar açıkladık.
İlk olarak, büyümeyi ve ekonomik dayanıklılığı artırmak üzere yeni Birleşik Krallık-Japonya Öncü Teknolojiler Ortaklığı’nı başlattık. Tek başımıza ilerleyemeyeceğimiz gerçeğinden hareketle bu ortaklık, Birleşik Krallık’ın Ar-Ge ve yazılım alanındaki yetkinliğini Japonya’nın ileri imalat gücüyle birleştirecek.
Bu, inovasyondaki güçlü yönlerimizi geleceğimizi güvence altına almak için gereken güvenilir teknoloji kapasitesine dönüştürecek stratejik bir ittifaktır. Britanyalı yapay zekâ çip tasarımcılarını Japonya’nın Rapidus tesisiyle buluşturarak, ticari kuantum atılımlarını devreye alarak ve ileri nükleer mühendislik alanında işbirliği yaparak, laboratuvardaki bilimsel mükemmeliyeti pazarda yenilik üreten dinamik işletmelere dönüştürüyoruz. Bu, yarının teknolojilerine öncülük etmek ve ortak değerlerimizi bu teknolojilere yerleştirmek için gerekli dirençli tedarik zincirlerini inşa edecektir.
Ayrıca enerji dayanıklılığını artırmaya yardımcı olmak üzere Açık Deniz Rüzgâr Enerjisi Mutabakatı üzerinde anlaştık. Japonya’nın halihazırda Avrupa dışından Birleşik Krallık’ın temiz enerji alanındaki en büyük yatırımcısı olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Şimdi daha ileri gidecek; açık deniz rüzgâr enerjisi üretimini hızlandıracak, dayanıklı tedarik zincirleri kuracak ve yüksek vasıflı istihdamı destekleyeceğiz.
Bunun yanı sıra, yeni nesil nükleer enerjiyi ticari bir gerçekliğe dönüştürmek için Britanya ve Japonya’nın en iyi nükleer kabiliyetlerini bir araya getirecek nükleer enerji alanında daha ileri işbirliği açıkladık.
Savunma alanında ise Başbakan Takaichi ve ben, kolektif güvenliğimizi güçlendirmek üzere yeni bir Savunma Kabiliyeti ve Sanayi Konseyi kurulması konusunda mutabık kaldık. Bu yapı, büyük değer verdiğimiz Küresel Muharip Hava Programı ortaklığımızın üzerine inşa edilerek daha güçlü iş bağları ve daha bütünleşik tedarik zincirleri oluşturulmasına yardımcı olacak.
Japonya ve Birleşik Krallık’ın pek çok ortak yönü, güçlü halklar arası bağları ve birbirinden öğreneceği çok şey var. Bunu teslim ederek, bir iş birliği mutabakatı aracılığıyla, birbirimizin yüksek performanslı eğitim sistemlerinden öğrenmeyi sürdürme konusunda da anlaştık. Bu, gelecek nesli ekonomilerimizin bugün ve gelecekte büyümek için ihtiyaç duyduğu beceri ve bilgiyle donatmaya yardımcı olacak.
Dünyamız hızla değişiyor. Ancak ortaklar olarak birlikte çalışarak bu yeni dönemde başarılı olabiliriz. Başbakan Takaichi ve ben daha kapsamlı işbirliği için bir yol haritası oluştururken, sanayinin de bu çağrıya kulak vermesini ve ekonomik güvenlik, enerji güvenliği, teknoloji inovasyonu ve savunma alanlarında stratejik avantajımızı güvence altına almaya yardımcı olmasını umuyorum.
Birlikte çalışmanın getirileri çok büyük. Kutlayacak çok şeyimiz, sabırsızlıkla bekleyecek çok şeyimiz var. Önümüzdeki yıllarda ülkelerimiz arasındaki ilişkiyi derinleştirmeyi sürdürürken Japonya ve Birleşik Krallık’ın birlikte neler başaracağını görmek için sabırsızlanıyorum.
Dünya Basını
Batı medyası ABD-İran mutabakatını nasıl değerlendirdi?

18 Haziran gecesi Tahran, İran ile ABD arasında hazırlanan ve “Amerika Birleşik Devletleri ile İran İslam Cumhuriyeti Arasında İslamabad Mutabakat Zaptı” adını taşıyan mutabakat metninin son halinin tamamlanarak imzalandığını resmen doğruladı. Açıklamayı İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi yaptı. Taraflar belgeyi elektronik ortamda imzaladı.
CNN, ABD yönetiminden bir yetkiliye dayandırdığı haberinde Washington’ın mutabakat metnini kamuoyuna açıkladığını bildirdi. On dört maddeden oluşan anlaşmada Hürmüz Boğazı’nda deniz ulaşımının yeniden başlaması, İran’a yönelik bazı mali kısıtlamaların hafifletilmesi ve İran’ın nükleer programına ilişkin gelecekte yürütülecek teknik görüşmelerin çerçevesi yer alıyor. Taraflar ilk etapta mutabakatı 19 Haziran’da İsviçre’de imzalamayı kararlaştırmıştı.
“Trump, kullandığı sert söyleme rağmen savaşı başlatırken ulaşmak istediğini söylediği hedeflerin pek azını elde etmiş görünüyor. Buna karşılık İran, saldırıdan önceye kıyasla milyarlarca dolarlık yaptırımların kaldırılmasına çok daha yakın duruyor.”
“Başkan Trump, çarşamba günü düzenlediği bir saatlik basın toplantısında İran’la yaptığı anlaşmayı savundu. Ancak bunu yaparken başarı ölçütlerini aşağı çekmiş izlenimi verdi ve nükleer müzakerelerin başarısızlığa uğraması halinde İran’ı yeniden bombalayabileceği uyarısında bulundu.”
“Özünde bu geçici anlaşma, Hürmüz Boğazı’nın açılmasını ekonomik rahatlamayla takas ediyor. Ancak bu değiş tokuş eşit değil: Tahran’ın elde edeceği kazanımlar daha büyük ve yeni nitelikte. Washington ise yalnızca şubatta başlayan savaştan önce sahip olduğu bazı avantajları geri kazanacak.”
“Bu tepki, ara seçimlere beş ay kala Trump’ın karşı karşıya olduğu sorunu ortaya koyuyor. Trump, Cumhuriyetçileri savaşın yarattığı siyasi yükten kurtarmaya çalışırken aynı zamanda parti içindeki farklı görüşleri de yönetmek zorunda kalıyor. Bazı Cumhuriyetçi müttefikleri anlaşma nedeniyle Trump’ı övse de, birbiriyle rekabet eden hiziplerin bulunduğu partide desteği bir araya getirmek kolay görünmüyor.”
“Tarafların iyi bir anlaşmaya varamaması halinde Trump, elindeki araçları İran’a karşı kullanmaktan çekinmeyecek.”
“ABD ile İran arasındaki barış anlaşması, Tahran’ın petrol sektörüne büyük bir ivme kazandırıyor; rejimin ekonomisini yeniden canlandırma ve yılda 60 milyar doların üzerinde gelir elde etme potansiyeli taşıyor.
Uzun vadede İran’ın küresel petrol piyasalarına tam olarak yeniden entegre olması, ABD’nin tanıdığı muafiyetlerin kalıcı yaptırım gevşemesine dönüşüp dönüşmeyeceğine bağlı olacak. Mutabakat metnine göre bunun yolu da İran’ın nükleer faaliyetlerine ilişkin daha kapsamlı bir anlaşmaya varılmasından geçiyor.”
Amerika2 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Michael Hudson: Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı
Görüş2 hafta önceİran Krizi ve Bilinçli Anlamsal Kaosun Yükselişi
Görüş1 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya3 gün önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını1 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi












