Amerika
Mülk sahipleri için ütopya, mülksüzler için egemenlik kaybı

7 Aralık 2025 tarihli Financial Times’ta, teknoloji elitlerinin kendi “kâr amacı güden şehirlerini” inşa etmeye başladıklarının anlatıldığı makale şöyle başlıyordu:
“Kripto para borsası Coinbase’in eski teknoloji direktörü Balaji Srinivasan, Singapur’da karanlık bir salonu dolduran yüzlerce teknoloji çalışanı ve yatırımcıya hitap ediyor; hepsi imparatorluk kurmayı öğrenmek için buradalar.
‘Bence şunu söylemek doğru olur,’ diyor sahneden, avuçlarını açarak, “2025’te bir hareketimiz var.’
Bu ekim ayının başlarıydı ve Srinivasan, ‘yeni topluluklar kurmak, finanse etmek ve bulmakla ilgilenenler’i hedefleyen Network State Conference adlı bir etkinlik düzenliyordu.”
Financial Times makalesine döneceğiz ama önce Balaji Srinivasan ve Network State hakkında hatırlatma yapmam gerek. Srinivasan’ın ismini nereden hatırladığımı düşünürken, önce “Amerika’nın yegane monarşisti” olarak bilinen Curtis Yarvin’in uzun portresine yöneldim. Gerçekten de bu teknoloji zengini, Peter Thiel ile birlikte Yarvin’in “Karanlık Aydınlanma” çevresine mensuptu.
Daha sonra, geçen yaz Silikon Vadisi zenginlerinin, beklenen apokalipsten kaçış yollarını incelediğim yazı dizisinde kendisinden çokça faydalandığım Quinn Slobodian’ın Crack-Up Capitalism kitabı aklıma geldi. Kitabın 11. Bölümünün (“Metaverse’te Bir Bulut Ülkesi”) önemli bir kısmı Srinivasan ve onun Network State (Ağ Devleti) projesine ayrılmıştı.
Özetle, Hint-Amerikan zenginin şahsında, zenginlerin kendi devletlerini ille de fiziksel mekanlarda kurmak zorunda olmayabileceklerinin hikayesiydi bu. Marc Andreessen ve Peter Thiel gibi teknoloji zenginlerinin başucu kitaplarından The Sovereign Individual [Egemen Birey] ile refah devletinin yaklaşan çöküşünde (zenginlerin) hayatta kalma kılavuzunu elde etmişlerdi: yıkıcı mikroçiplerin icadı ve onların “ulus-devleti yıkma”(1) potansiyeli gözlerini kamaştırıyordu. İnternet karşısında, teritoryal egemenliğe işaret eden hükümet/devlet fikirleri eriyordu. Sonuçta, hiper-mobil ve yüksek IQ’lu bireylerden müteşekkil bir süper-sınıf ortaya çıkacak, bunlar düşük IQ’lu uysal işgücünü uzaktan kontrol edecek ve kendi zenginliklerini devletlerden uzakta gönül rahatlığıyla gömüleyeceklerdi.
Ulus-devlet biçimi “disjenik” idi, yani biyolojik olarak zayıf olanların hayatta kalmasına neden oluyordu; evrimsel gelişimin ve hayatta kalma güdüsünün emirlerine karşı işliyordu. Hipermobilite çağında, mikroçipler ve İnternet, evrimsel çıkarların ulusal kısıtlamalardan kurtulmasını sağlayacaktı. Elitler, artık ulusal kimlikleri anlamlı bir şey olarak görmeyecekti, daha doğrusu, görmelerine gerek yoktu; kendi sözde yurttaşlarına herhangi bir şey borçlu olduklarına dair “kandırmaca”, bundan böyle gülüp geçilecek bir şeydi: Kendi memleketlilerinin aslında “esas asalak ve gaspçı” olduklarını anlayacaklardı. Egemen bireyler için kendileri dışında sorumlu oldukları hiç kimse yoktu.
Bu akıl yürütmenin iyi bilindik mantıksal sonucu, Ortaçağlara özlemdir; yazarlar açısından da öyle oluyordu. Yeni milenyumda, tıpkı ulus-devletler öncesinde olduğu gibi, egemenliklerin parçalandığı bir dünya hayal ediyorlardı. Çözülme ve dağılma, seçilmiş bir grubun işine gelirdi; onlara göre her ulus-devlet dağıldığında, egemen bireylerin özerkliği teşvik edilirdi.
Gerçek hayatın mülkiyet hakkını kısıtlayıcı, hatta yer yer yok edici korkunçuluğunun yerine siber uzamın ferah havası, zenginlerin zenginliğini koruyacak bir ütopya olarak şekilleniyordu. Yeni topraklar, yeni mülkiyet demekti ve sanal dünya, fetihçi düşlere yeni kapılar aralıyordu.
İşte Srinivasan, bu fikrin en dirayetli temsilcilerinden biri olarak ortaya çıktı. “Bulut ülkesi” olarak adlandırdığı kendi şehrini, Washington’ın boğucu yasalarının, bürokrasisinin, medyasının, Harvard ve Yale’in diplomalarının karşısına çıkarıyordu. Thiel gibi o da Yarvin’in “yeni internet”i inşa etmek isteyen şirketi Tlon’a yatırım yapıyordu.
Fiziki topraklara göçün sürdürülebilir olmayacağını kabul eden Srinivasan, dijital topluluklar kurmayı kafasına koymuştu. Ona göre çevrimiçi ilişkiler dil-din-ırk farkı bilmiyordu ve yakınlık kurmaya fiziksel ilişkilerden daha meyyaldi. Önce sanal bir ağ kuracak, sonra o sanal ağ yeni bir şehre dönüşecek, en nihayetinde de yeni bir ülke meydana gelecekti. Minecraft gibi bir şey: Çevrimiçi olacaksınız, “crowdfunding” yoluyla dünyanın herhangi bir yerinde yeni bir yerleşim yeri kuracaksınız.
Srinivasan, münzeviliğe ve kendi kendine yeterliliğe vurgu yapan “Ada” temalı kaçışlardan ziyade, daha “kolektif” bir kuruluşa çağrı yapıyordu. Singapur ve onun ebedi şefi Lee Kuan Yew bu nedenle ona daha çok hitap ediyordu. Bunun yanı sıra, Güney Kore’de yer alan ve bir özel şirket tarafından “yurttaş-müşteri”lerin pay sahibi olduğu New Songolo City de, teknoloji zenginimizin gözdelerindendi.(2)
Y Combinator’ın Startup School’unda 2013 yılında yaptığı ünlü konuşmada, Srinivasan bazı modern ulus-devletler ile inovasyon arasında temel bir çelişki olduğunu düşündüğü konudaki fikirlerini daha geniş bir kitleye aktarıyordu. Konuşmasında, Silikon Vadisi’nin ABD’den “nihai çıkışını” (ultimate exit) savunmuş ve ABD’nin “modası geçmiş ve yenilikçilere düşman” olduğunu iddia etmişti. Özünde şunu diyordu: Yaşadığınız toplum bozulmuşsa, neden “çıkıp” yeni bir toplum yaratmıyorsunuz?
Slobodian, Srinivasan’ın “kolektif” vizyonunun, The Sovereign Individual’ın yazarları William Rees-Mogg ve James Dale’in egemen bireyinden sadece semantik olarak farklı olduğunu yazıyor:
“Üçü de aynı şeyleri görmüştü: yeni bir teknolojinin yarattığı çıkış olanağı; meritokratik mütehassıslardan müteşekkil yeni bir küresel kastın yaratılışı; ve özel şirket çizgisinde örgütlenmiş yeni ilişkileri ve hatta yeni toprakların yararına, vergilendirmenin ve düzenleyici devletin terki.”
Fredric Jameson’ın, tarihin sonu tartışmaları üzerine yazdığı bir makalesinde (“‘Sanatın Sonu’ mu, ‘Tarihin sonu’ mu?”), “kapitalizmin üçüncü aşaması”nda sermayenin genişleme imkânlarının sınırlarına doğru gittiğimiz ve bu nedenle “tarihin sonu” tezinin bu türden bir “ötesini düşünememe hali”nin üzerinde yükseldiğine ilişkin gözlemi, sermayenin genişleme döngüsü uzunca bir süredir tökezlerken, şimdi yeniden teritoryalleştirme, ama bu sefer insan-ötesinde ve mekan-ötesinde, bunları da metalaştıran teknoloji elitleri eliyle boşa düşüyor gibi görünüyor.
***
Srinivasan, geçen ağustos ayında Hong Kong’da düzenlenen Bitcoin Asia konferansında yaptığı açılış konuşmasında, “Tıpkı 18 yaşında üniversitenizi seçtiğiniz gibi, 18 yaşında ülkenizi de seçeceksiniz ve bu, startup topluluklarıyla şimdiden başlamış durumda,” diyordu.
Bloomberg haberine göre, Srinivasan bunun için Malezya Forest City’de bir de okul açmıştı (Network School). Okul için neden Forest City’yi seçtiği tam olarak belli değil ama düşük kiralar ve Singapur ile uluslararası havalimanına kolay erişim gibi bazı avantajlar sıralanıyor.
Haberde, yaygın olarak “boş iş” olarak alay edilen bu projenin siyasi etkilerini önlemek isteyen yetkililerin, burayı gümrüksüz bölge ilan etmek de dahil olmak üzere, projenin cazibesini artırmak için bir dizi önlem aldığı belirtiliyor. Malezya, süper zenginlerin yatırım aracı olan aile ofislerinin buraya taşınması için %0 vergi oranı vaat ediyormuş.
Haber şöyle devam ediyor:
“Çoğu girişimci olan yaklaşık 400 öğrenci, kodlamadan devlet yapısı üzerine alışılmadık teorilere kadar her şeyi öğrenmek için Forest City’ye geldi. Kripto projeleri yapıyor, fiziksel kondisyonlarını geliştiriyor ve sadece ortak bir bölge değil, ortak bir ideolojinin de bir topluluğu bir araya getirebileceğini test ediyorlar. Ortak oda tercih edenler için fiyat, konaklama ve yemek dahil aylık 1.500 dolardan başlıyor.”
Okulun müfredatını da öğreniyoruz: Sabahları ürün sprintleri ve kodlama oturumları; öğleden sonraları ise Meiji Restorasyonundan Singapur’un devlet yönetimi ve merkeziyetsiz yönetimin işleyişine kadar çeşitli konuları ele alan seminerler.
Bloomberg’e konuşan öğrencilere göre, konuk konuşmacılar hem “teknolojiye derinlemesine dalışlar hem de ideolojik vaazlar” veriyorlar.
Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…
***
Financial Times makalesine dönelim. Muhabir Hannah Murphy, birkaç yıl önce marjinal olarak kabul edilen bu “zenginler ülkesi” veya startup şehri fikrinin, artık “cesur girişimcilerin ve mağdur milyarderlerin”, eski kurallar ve düzenlemelerle sınırlanmayan “teknoloji dostu cennetlerin cazibesine” artan bir ilgiyle kapıldığını haber veriyor.
Srinivasan tarafından paylaşılan açık kaynaklı bir veritabanına göre, şu anda yaklaşık 120 “startup cemiyeti” kurulma aşamasındaymış. Bunlardan birkaçı, yatırımcılar Peter Thiel ve Marc Andreessen, OpenAI kurucusu Sam Altman ve Coinbase CEO’su Brian Armstrong gibi isimlerin desteklediği fonlardan yüz milyonlarca dolarlık risk sermayesi toplamış.
Makalede, Srinivasan’ın Singapur yakınlarındaki yapay bir adada, “teknoloji optimistleri”nin bir otelde birlikte yaşarken uzaktan günlük işlerini yapabilecekleri ve yeni bir toplumun nasıl kurulacağını öğrenebilecekleri bir “Ağ Okulu” kurduğu yazılıyor. “Hizmet olarak toplum” olarak adlandırdığı üyelik ve konaklama ücreti aylık 1.500 dolardan başlıyor.
Murphy şöyle devam ediyor:
“Bu girişimlerin destekçileri, para politikasından vergilendirmeye kadar, Amerikan dinamizminin azalmasına neden olduğunu düşündükleri tüm sorunları ele alma fırsatı sunuyor. Özellikle San Francisco, yıllardır yüksek düzeyde evsizlik ve suç oranlarından etkilenmiş ve bu durum, Covid sırasında teknoloji çalışanlarının buradan göç etmesine neden olmuştur.”
AI kodlama şirketi Replit’in CEO’su Amjad Masad’ın, “Gençler stagnasyondan, yolsuzluktan ve izolasyonundan memnun değiller,” dediğini öğreniyoruz. Masad geçen yıl, San Francisco sokaklarındaki “ıstıraptan” kaçmak için Replit’i Foster City’ye taşımış. Foster City, 1960’larda Silikon Vadisi yakınlarındaki bataklık arazilerinde inşa edilmiş, “ustaca planlanmış” bir şehir. Masad, “Gençler, teknoloji aracılığıyla yeni yaşam ve inşa etme yolları keşfetmeyi açıkça arzuluyorlar,” diye ekliyor.
Srinivasan ve teknoloji milyarderlerini büyüleyen “sınır zihniyeti” hakkında birkaç söz etmek için duralım. Frederick Jackson Turner, 1893 tarihli ünlü bildirisinde (“Amerikan Tarihinde Sınırın Önemi”), Amerikan tarihini ve gelişimini, esas olarak Batı Amerika’nın kolonizasyonu ile açıklıyordu. Amerikan kurumlarının özgünlüğü, yerleşimcilerin yabanı verimli kılmasıyla, ezcümle, sınırın ilkel siyasi ve iktisadi koşullarını şehir yaşantısının karmaşıklığına dönüştürmesinde yatıyordu. Amerikan kabalığının ve yontulmamışlığının olduğu kadar, dinamizminin ve açıkgözlülüğünün de arkasında işte bu “sınır ulusu” olma, sınırı sürekli Batıya doğru kaydırma, her kaydırışta yeni sınırlara ulaşma ve bu sınırları dönüştürme vardı. “Yoğun nüfuslu bölgelerden geçen, surlarla çevrili bir sınır hattı olan” Avrupa sınırlarının tersine, ABD’nin “özgür topraklarla” dolu olduğunu ileri süren Turner, Amerikan toplumun tüm sınıflarının büyük nüfuslar halinde bu hamleye katıldığını söylüyordu. “Milliyetçiliğin yükselişi ve Amerikan siyasi kurumlarının gelişimi,” diyordu Turner, “sınırın genişlemesine bağlıydı.”
Turner, Amerikan sınır zihniyetinin ve bu zihniyetin Yeni Kıtada oynadığı rolün, bugünkü deyişle “inovasyon”a kapı araladığına işaret ediyor:
“Bir an için, sınırda, geleneklerin bağları kopar ve sınırsızlık zafer kazanır. Tabula rasa yoktur. İnatçı Amerikan ortamı, koşullarını kabul etmek için emir verici çağrısıyla oradadır; miras alınan iş yapma biçimleri de oradadır; ve yine de, çevreye ve geleneklere rağmen, her sınır bölgesi gerçekten de yeni bir alan, yeni bir fırsat, geçmişin esaretinden kaçış kapısı sunmuştur; ve tazelik, güven, eski topluma karşı küçümseme, onun kısıtlamalarına ve fikirlerine karşı sabırsızlık ve onun derslerine karşı kayıtsızlık, sınır bölgesine eşlik etmiştir.”
Srinivasan, The Network State [Ağ Devleti] adlı kitabında, “sınırın yeniden açıldığını” ve teknolojideki ilerlemeler sayesinde yeni egemen entitelerin sayısının katlanarak artacağını savunuyordu.
Gençler (ama zengin olanlar), teknoloji ve internet eliyle yeni yaşam biçimlerini araştırmaya hevesliler diyordu Masad. Yerleşik hayatın sıkıcılığına, bürokrasisine, kurumlarına karşı “sınırlara” yeni bir çağrı aslında bu.
Aynı FT makalesinde, neoliberalizmin gurusu Milton Friedman’ın torunu Patri Friedman, hareketin amacını, “startup’lar ve internetten ilham alarak 21. yüzyıl için yönetişimi yeniden şekillendirmek olarak saptıyor. Friedman, deneysel şehirlere yatırım yapan girişim şirketi Pronomos Capital’in kurucusu.
Ülkesini bir demokrasi olarak değil, kâr amaçlı bir şirket gibi yönetmek istiyor. “Özel bir girişim tarafından desteklenen bir şirket şehir operatörü olur ve [yöneticileri] yasaları tasarlar ve kira, vergi ve hizmet ücretlerinin bir kombinasyonu yoluyla gelir elde ederler,” diyor önerdiği model hakkında. “Modeli” için Afrika’da sekiz ülkeyle görüşüyormuş.
Srinivasan ise daha çık sözlü. Kripto para teknolojisindeki gelişmelerden yola çıkarak, devletlerin kripto ekonomisiyle desteklenmesi gerektiğini yazıyor:
“Bir startup kurduğunuz gibi bir kabile de kurabilirsiniz. Mormonların Joseph Smith’i bunu yaptı. Abraham bunu yaptı. İsa bunu yaptı. Benim gerçekten istediğim şey, tekno-Siyonizm gibi bir şey.”
Srinivasan, kitabında da İsrail’in kendilerine bir model olduğundan bahsediyordu. İsrail’in kuruluşu ile birlikte Yahudiler, “Tanrı/Devlet/Ağ” dizisinin başarılı bir örneğini sergiliyorlardı.(3) Theodor Herzl’in eserlerini kitabının ilham kaynağı olarak gösteren Srinivasan, ABD-Çin kutupları dışındaki üçüncü bir kutbun, teknolojik olarak gelişkin İndo-İsrail kutbu olacağına inanıyor.
Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım
***
Egemenliklerin çoğalması, sıradan insanların elindeki egemenlik kırıntılarının da yok olması anlamına geliyor. Yazın yaptığım yazı dizisinde bahsettiğim Honduras’taki Próspera “startup şehri” bunun örneği.
Delaware merkezli bir şirket tarafından işletilen bu kapalı toplulukta, 1.000 civarında insan yaşıyor ve FT’ye bakılırsa bu sakinler “ortak çalışma alanları, bir sahil tesisi ve bir golf sahasının keyfini çıkarabilir.”
Muhabir Murphy devam ediyor:
“Kâr amacı güden yarı özerk bir bölge olan Próspera’da vergiler düşük, kendi işgücü kuralları ve emekli Arizona yargıçları tarafından çevrimiçi olarak davaları dinleyen bir tahkim sistemi var. Bitcoin, tercih edilen para birimlerinden biri.”
Zenginler vergilendirmeden, işgücü piyasasını dizginleyen kurallardan, kağıt üzerinde de olsa kimi zaman mazlumun yanında duran yargıdan kaçmışlar. Dahası da var: Próspera’nın tıbbi regülasyonları da silip atması, uzun ömür veya sonsuz yaşam gibi Silikon Vadisi çevrelerinde popüler hale gelen temalarla birleşince, burayı “deneysel tedaviler” arayan insanlar için bir cennet haline getirmiş. Eski teknoloji girişimcisi ve “biyo-hacker-influencer” Bryan Johnson, başka ülkelerde onaylanmayan follistatin gen terapisi tedavisi için buraya gitmiş örneğin.
Bir başka Financial Times haberinde, zengin bir bitcoin yatırımcısının, “teknoloji destekli ağ devleti” hareketinin bir parçası olarak Karayiplerdeki Nevis adasında “liberteryen” bir topluluk içinde kendi mahkeme sistemini kurmak istediğini öğreniyoruz.
Olivier Janssens’in şirketi South Nevis, Nevis’te “Destiny” projesi için arazi satın alıyormuş. Bu proje, “Nevisyen” yeni bir yasa ile mümkün hale gelen, adada bu türden ilk projeymiş. Devamını haberden okuyoruz:
“Ada hükümeti tarafından milyarlarca dolarlık bir proje olarak nitelendirilen Destiny, villalar ve tıp klinikleri de dahil olmak üzere adanın güney kıyısının büyük ölçüde yeniden şekillendirilmesini içeriyor. Kasım ayı sonunda ada sakinlerinden oluşan bir panele video konferans yoluyla konuşan Janssens, Nevis’in mahkeme sistemini ‘verimsizlik’ nedeniyle eleştirdi. ‘Eğer bunu aynen kopyalayacaksak, insanlar buraya gelmek istemeyecek.’ Bunun yerine, Destiny’nin ‘belirli konularda kendi verimli mahkeme sistemlerimizi önermeyi’ ama nihayetinde ulusal hukuk sistemine ‘yine de uyacağını’ söyledi.”
Haberden öğrendiğimize göre 2025 yazında, St Kitts ve Nevis hükümeti, hükümetin Destiny gibi projeler için anlaşmalar yapmasına izin veren “Özel Sürdürülebilirlik Bölgeleri Yetki Yasası”nı kabul etti.
Janssens, hükümetle görüşmelerde bulunuyormuş ve projenin devam etmesi halinde Nevis’in altyapısına 50 milyon dolar yatırım yapılacağını açıklamış.
Yasa, geliştiricilerin kendi “uyuşmazlık çözümü hizmetleri ve mekanizmaları” kurmalarına yönelik bir hüküm de içeriyor. Bu durum adalıları endişelendirmiş ve birçoğu Destiny’nin “devlet içinde devlet” haline gelebileceğinden korkuyormuş.
Muhalefetteki Nevis Reform Partisi (NRP) üyesi Kelvin Daly, özel sürdürülebilirlik bölgelerini mümkün kılan yasanın “halkla herhangi bir istişare yapılmadan kabul edildiğini” söylemiş.
Daly, “Sürdürülebilir kelimesini kullanırken çok dikkatli davrandılar, çünkü bu kelime iyi ve dürüst bir şey anlamına geliyor. Bu, ek fayda sağlayan iktisadi bölge demek için kullanılan abartılı bir ifade,” diye eklemiş.
Janssens ise, Destiny’nin tüm ada sakinlerine açık olacağını ve nihayetinde hükümetin yargı yetkisine tabi olacağını belirterek, devlet içinde devlet tanımını reddetmiş. Yatırımcımız elbette adaya inşa edilecek lüks evlerin fiyatını söylememiş. Janssens, “Politikacılara güvenmiyorum… Biz sadece ‘Bizi rahat bırakın ve işimizi yapmamıza izin verin’ diyoruz,” diyerek liberteryen bir topluluk istediğini söylemiş ve Nevis’i “ev sahibi ülke” olarak nitelendirmiş.
Tabii, herkes yeni sınırlar peşinde değil. Kimileri de, verili sınırlar içerisindeki egemenliklerin iç insicamını bozup yeniden yapma peşinde. Halihazırda yasal özerkliğe sahip Singapur, Hong Kong ve Dubai gibi regülasyonların daha az olduğu, “charter şehirler” modelinden esinlenerek, hususi bir egemenlik peşinde koşmadan mevcut şehirlerde yönetişimin iyileştirilmesine odaklanıyorlar.
Örneğin Donald Trump, 2024 başkanlık kampanyası sırasında, ABD-Çin teknoloji yarışı ışığında Amerikan inovasyonunu artırmak için “charter şehirleri” olarak adlandırılan 10 bölgeyi ABD’de geliştireceğine söz vermişti.
Egemenliği kaçırmanın bir boyutu daha var. Patri Friedman, “tekno-faşizm” suçlamalarına karşılık olarak, açıkça, göğsünü gere gere, “Demokratik olmayan şehirleri yönetecek şirketlere finansman sağlıyoruz ve eğer bu hoşunuza gitmiyorsa, oraya taşınmamalısınız,” diye cevap veriyor. Bu “demokratik olmayan şehirler”in inşa edilmesini planladığı Afrika’da, zaten orada olanlar ne olacak? Friedman, Afrika’daki charter şehirlerde, insanların yaşayabileceği kadar büyük araziler aradıklarını söylüyor. Bu arazileri çitledikten sonra, burada “yaşamak istemeyenlere”, bölgeden taşınmaları için “yer değiştirme ikramiyesi” vereceklermiş.(4)
Silikon Vadisi eskatolojisi – 4: Tanrınız da sizin için sevinecek
***
Kapitalist genişlemenin sınırı ile insanın sınırının örtüştüğüne inanıyorlar. Burada insanın sınırı, tarihsel olarak belirlenmiş insanın sınırı. Burada, egemenlik mekanizmaları insanla, daha doğrusu, ayaktakımı ile, düşük zekalılarla, bürokratlarla, ulusal sınırlara hapsolanlarla eş görülüyor. Vergilendirme, “demokratik temsil”, seçimler, sendikalar, devlet teşvikleri, kamusal eğitim ve sağlık… hepsi bunlarla el ele ve “refah devleti sosyalizmi” ile eşdeğer.
İnsanın sınırlarının ötesine geçilmesi, yeni metalaştırma alanlarının açılması ile paralel ilerliyor. Sınır zihniyeti, başkalarının sınır zihniyeti ile karşı karşıya gelen sınır sakinleri için mutlak egemenlik kaybıdır; ya da “orman kanunları”dır, “vahşi batı”dır. Turner’ın deyişiyle, sınır boyunda ilkel dünyayla boğuşan kişi esas olarak “kolcu”dur (ranger); kaba-sabalığını, ilkelliği karmaşıklığın gelişkinliğine dönüştürmesi ile tolere edebilirdik.
Jameson’a göre tarihin sonu iddiasında rağmen, aklımızın bir yanı hep “sistemik” olana ve geleceğin tahminine yöneliyordu. Kendi üretim tarzımızın geleceğine yönelik anksiyete, ezilenlerin egemenlik kaybını süreklileştirecek ve garanti altına alacak bir parçalanmaya yöneltiyor ultra zenginleri.
(1) Yazarların ulus-devlet derken, ulusal devleti kastettiğini zannediyorum. Ulusal devletler, kültürel olarak çok farklı, ulusal özellikleri bakımından birbirine benzemeyen halkların yer aldığı; merkezi veya federal veya özerk yapıları da içinde barındıran bir teritoryal egemenlik biçimi olarak birkaç yüzyıldır neredeyse tüm dünyaya damga vurmuştur. Ulus-devlet ise, belirli bir homojenlik varsayımıyla, ulusal devlet formunun ancak bir alt kümesi olabilir; yani her ulus-devlet ulusal devletken, her ulusal devlet ulus-devlet değildir. Örneğin bırakın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni, Rusya Federasyonu bile bir ulus-devlet olmanın uzağından yakınından geçmez. Türkiye’de son “çözüm süreci” bağlamında yapılan tartışmalarda kavram çorbasının çeşnileri arasında bu tuhaflık da yer alıyor.
(2) Slobodian, buradaki kurnazlığa da dikkat çekiyor: Geleceğin bulut şehrinde, bireyler toprağın sahibi olmayacak, yalnızca bütün şehirden bir paya/hisseye sahip olacaktı. Toprağın sahibi ise o araziyi geliştirene (developer) aitti. Slobodian şöyle özetliyor: “Bulut şehri, haklar ve yükümlülüklerden ziyade, hükümler ve koşullardı.”
(3) Srinivasan, “Uluslararası Aradakiler” (International Intermediate) diye bir grup uyduruyor. Bu grup, “Amerikan anarşisi”ne de “Çin kontrolü”ne de karşı olanlar. Bu grupta Hindistan ve İsrail’in yanı sıra Amerikan merkezciler, Çinli liberaller, küresel teknoloji uzmanları gibi gruplar da yer alıyor.
(4) İnsan, siyonist literatürdeki “transfer” fikrini düşünmeden edemiyor: Daha İsrail devleti kurulmadan önce siyonist yerleşimciler, Filistinlileri belirli bir miktar para karşılığında Ürdün, Suriye, hatta Irak’a tehcir etmeyi (“transfer”) planlamışlardı.
Amerika
ABD sağında veri merkezi ve yapay zeka çatlağı büyüyor

ABD’de veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç sağ siyasi kulvarda ve Başkan Donald Trump’ı seçen koalisyonda bölünmelere yol açarken, teknoloji odaklı muhafazakarlar ile yerel toplulukları korumak isteyen popülist kesim karşı karşıya geliyor. Trump yönetiminde etkili olan teknoloji yatırımcıları yapay zeka yarışında geri kalmamak için kısıtlamaların kaldırılmasını talep ederken, muhafazakar kanaat önderleri tesislerin çevreye ve kaynaklara etkilerine yönelik endişeleri dile getiriyor.
Veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç uzun süredir ağırlıklı olarak sol kesimden gelirken, bu durum son dönemde sağ siyaseti ve Başkan Donald Trump’ın seçilmesini sağlayan koalisyonu bölen bir konu haline geliyor.
Trump yönetiminde nüfuz sahibi olan teknoloji odaklı muhafazakarlar, ABD’nin yapay zeka alanında hakimiyet kurmak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğini, aksi takdirde yabancı rakiplerine karşı zemin kaybedeceğini savunuyor.
Trump’ın Bilim ve Teknoloji Danışmanları Konseyi Eş Başkanı ve teknoloji yatırımcısı David Sacks, Çin’in yeni yapay zeka modelinin etkinliğine dikkat çekerek bu argümanı öne sürdü.
Daha önce Trump’ın yapay zeka koordinatörü olarak da bilinen Sacks, sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, “Bu sırada Amerika kendi kendini kısıtlıyor: Siyasetçiler ve bürokratlar yeni veri merkezlerini yasaklıyor, eyalet düzenlemelerini artırıyor ve yeni sınır modelleri önceden onaylayacak yeni federal kurumlar kurulması için baskı yapıyor. Yapay zeka yarışı böyle kaybedilir. Kendimizi çıkmaza sokarsak dünyanın geri kalanı bizim kurallarımızla oynamayacaktır” ifadelerini kullandı.
Diğer taraftan, yerel topluluklar üzerindeki etkilerden endişe duyanlar ile mahremiyet savunucularının sesleri, halkın veri merkezlerine yönelik tepkileriyle paralel olarak daha gür çıkmaya başlıyor.
Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts, Shenandoah Nehri kıyılarına kurulması planlanan veri merkezlerine işaret etti.
Roberts, Fox Business kanalında yaptığı açıklamada, “Oradaki insanlar kendilerinden bir şeylerin alındığını hissediyor. Serbest piyasa karşıtı değiller. Sadece burada bir uzlaşı sağlanıp sağlanamayacağını veya bu durumun getireceği kayıpların değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini soruyorlar” dedi.
Roberts ayrıca, şüpheyle yaklaşan ancak bu teknolojinin faydalarından yararlanmaya devam edebilmek için ortak bir çözüm bulunmasını isteyen insanlarla aynı safra yer aldığını ekledi.
Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon da uzun süredir teknoloji sektörünün Trump yönetimi üzerindeki etkisine ve yapay zeka politikasını şekillendirme biçimine karşı çıkan popülist sağın seslerinden biri olarak biliniyor.
Sunucu Tucker Carlson ise Trump’ın ülke genelinde Amerikalıların daha fazla gözetlenmesine ve izlenmesine zemin hazırlayan veri merkezlerini desteklediğini savundu.
Kamuoyu araştırmaları, Amerikalıların çoğunluğunun bölgelerinde bir veri merkezi kurulmasını istemediğini gösteriyor.
Demokratların yerel veri merkezlerine “kesinlikle karşı çıkma” eğilimi Cumhuriyetçilere kıyasla daha yüksek seyrediyor. Demokrat seçmenler şüphelerinin gerekçesi olarak kaynak kullanımı ve çevre üzerindeki etkileri gösteriyor.
Tepkiler tamamen parti sınırlarıyla sınırlı kalmıyor. Gallup’un mayıs ayında gerçekleştirdiği araştırma, Demokratların yüzde 56’sının, Cumhuriyetçilerin ise yüzde 39’unun yakınlarında bir veri merkezi kurulmasına “kesinlikle karşı olduğunu” ortaya koyuyor.
Trump yönetimine yakın üst düzey isimler, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik şüpheleri tamamen benimsemeden, bu tesislerin beraberinde getirdiği politika sorunlarını kamuoyu önünde kabul ediyor.
Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı James Blair, Roberts’ın televizyon programındaki açıklamalarına doğrudan yanıt vererek, asıl sorunun veri merkezleri değil enerji sağlayıcıları olduğunu savundu.
Blair, X sosyal platformunda yaptığı paylaşımda, “Sorun, Kevin’ın bölgesine elektrik üretimi sağlaması gereken kesimlerden kaynaklanıyor. Elektrik talebi yüksek ancak tedarikçiler üretim yapma konusunda yetersiz kalıyor” diye yazdı.
Popülist-muhafazakar eğilimli Bull Moose Project Başkanı Aiden Buzzetti, enerji konularının bu düzeyde tartışılmasının, veri merkezlerine yönelik tepkiler büyürken yapay zeka ve veri merkezi savunucularının da mevcut siyasi koşullara uyum sağlamak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.
Buzzetti, “Bu başlıklar bir yıl önce standart konuşma konuları değildi. Bu tesislerin inşasını savunabilmenin tek yolu bu olduğu için bu söylemler hızla yaygınlaşıyor” değerlendirmesini yaptı.
Bull Moose Project, geçen hafta bu bölünmede ortak bir zemin bulmayı amaçlayan bir yasa önerisi sundu. Öneri, teknoloji şirketlerinin veri merkezleri için gereken enerji kaynağını kendilerinin inşa etmesi veya satın alması yönündeki Trump yönetiminin tüketici koruma taahhüdünü yasal güvenceye kavuşturmayı hedefliyor.
Cumhuriyetçi Temsilci Gabe Evans tarafından sunulan benzer bir tasarıdan farklı olarak, Bull Moose önerisi bir zorunluluk getirmiyor, bunun yerine Enerji Bakanlığına şirketlerin gönüllü olarak imzaladığı anlaşmaları uygulama yetkisi veriyor.
Buna rağmen, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik tabandan gelen direncin boyutu konusundaki tartışmalar devam ediyor.
Eski Çay Partisi (Tea Party) lideri Amy Kremer tarafından kurulan yapay zeka karşıtı “Humans First” grubu, cumartesi günü yerel, eyalet düzeyindeki ve federal siyasetçilere yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmaları için baskı yapmak amacıyla ülke genelinde protestolar düzenledi.
Reuters’ın aktardığına göre, 42 eyalette hem Cumhuriyetçi hem Demokrat eğilimli bölgelerde toplam 142 protesto gerçekleştirilmesine rağmen katılım beklenenin altında kaldı.
Kremer ve diğer organizatörler, veri merkezlerinin tamamen durdurulmasını desteklemediklerini, kararı yerel toplulukların vermesini istediklerini belirtti.
Kremer, veri merkezlerine karşı oluşan bu ivmeyi 2010’lardaki Çay Partisi hareketine benzetse de, eyaletlerdeki protestoları düzenleyenlerin farklı siyasi partilere mensup olduğu bildirildi.
Birçok muhafazakar yorumcu ise protestoları ve düzenleyen grubu eleştirerek, Humans First grubunun Silikon Vadisi tarafından finanse edilen ve ilericilerle bağlantılı bir “sol operasyonu” olduğunu öne sürdü ve katılımın düşük olduğu protestoların fotoğraflarını paylaştı.
Amerika
Trump yanlısı “Maga Inc” ara seçimler için 400 milyon dolarlık bir fon oluşturdu

Donald Trump’ın en büyük bağışçı grubu Maga Inc, Kongre ara seçimler için 400 milyon dolardan fazla bir seçim fonu biriktirdi.
Pazartesi günü yayınlanan federal belgelere göre, bu Süper PAC (Siyasi Eylem Komitesi) haziran ayında 19 milyon dolar topladı.
Bu tutarın 10 milyon doları, bağışlarını karşılamak için bitcoinlerini nakde çeviren milyarderler Tyler ve Cameron Winklevoss’tan geldi.
Maga Inc, başkanlık seçimi yapılmayan bir yılda diğer tüm PAC’lerden daha fazla fon topladı.
2018 ve 2022 ara seçimleri öncesinde, Trump ve eski başkan Joe Biden’ı destekleyen PAC’lerin biriktirdiği fon, Maga Inc’in mevcut nakit rezervinin yüzde 5’inden azdı.
Bu grup, kasım ayındaki ara kongre seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin Demokratlardan daha fazla bağış toplama çabalarını güçlendirdi.
Fakat bazı Demokrat Temsilciler Meclisi ve Senato adayları, Cumhuriyetçi rakiplerinden çok daha fazla bağış toplamış durumda.
Maga Inc’in elindeki nakit, Cumhuriyetçi Ulusal Komite’nin elindeki 129 milyon doların üç katından ve Demokratik Ulusal Komite’nin seçim fonundan neredeyse 25 kat daha fazla.
Geçen ay Maga Inc’e en az 1 milyon dolar bağışta bulunan diğer isimler arasında NASA yöneticisi Jared Isaacman, iş adamı ve Georgia eyalet valiliği adayı Rick Jackson, Trump’ın Kennedy Center yönetim kuruluna atadığı hayırsever Patricia Duggan, yatırımcı Konstantin Sokolov ve Trump’ın danışmanı David Sacks tarafından kurulan bir PAC yer alıyor.
Trump’ın son seçim kampanyasını destekleyen diğer PAC’ler de para toplamaya devam etti. Never Surrender Inc, 2026’nın ilk çeyreğinde çoğunlukla küçük meblağlı bağışlar yoluyla 5,5 milyon dolar topladı. Grubun elinde yaklaşık 60 milyon dolar bulunuyor.
Öte yandan Maga Inc, hâlâ benzersiz bir güç olmaya devam ediyor. En son açıklanan verilere göre, Temsilciler Meclisi ve Senato’daki Cumhuriyetçi liderlik kadrosuyla uyumlu dört siyasi grup (Senato Liderlik Fonu – SLF, Kongre Liderlik Fonu – CLF, Ulusal Cumhuriyetçi Kongre Komitesi ve Ulusal Cumhuriyetçi Senato Komitesi) toplam 529 milyon dolarlık nakit kaynağa sahip.
2026’da Kongre’nin kontrolünü ele geçirmeye odaklanan Demokratik PAC’ler ise 336 milyon dolara sahip.
Milyarderler, bu seçim döngüsünde ABD siyasi sistemini etkilemek için yine bol miktarda para akıttı.
2026 Kongre seçimlerinin en büyük iki ABD’li bağışçısı, Susquehanna ticaret şirketinin kurucu ortağı Jeff Yass ile Trump’ın müttefiki ve İsrail destekçisi olan, aynı zamanda merhum kumarhane devi Sheldon Adelson’ın eşi Miriam Adelson.
Miriam Adelson, bu yıl Maga Inc, SLF ve CLF’ye en az 65 milyon dolar bağışladı.
Yass, çeşitli muhafazakâr gruplara 87 milyon dolardan fazla bağışta bulundu. Bu tutarın 20 milyon doları, Ohio’da Vivek Ramaswamy’nin valilik kampanyasını destekleyen bir Super PAC’a aktarıldı.
Bu PAC ayrıca Elon Musk’tan 5 milyon dolar ve hedge fon yöneticisi Bill Ackman’dan 1 milyon dolar bağış aldı.
Wall Street’ten Citadel kurucusu Ken Griffin ve Blackstone CEO’su Stephen Schwarzman, sırasıyla Cumhuriyetçi kongre seçim kampanyası gruplarına 15 milyon dolar ve 13 milyon dolar bağışladı.
Schwarzman ve Griffin, Maine’de Cumhuriyetçi senatör Susan Collins’i destekleyen bir Super PAC olan Pine Tree Results’a da sırasıyla 10 milyon dolar ve 2,5 milyon dolar daha bağışladı.
ABD yasaları, Super PAC’lerin siyasi kampanyalar için sınırsız fon toplamasına izin veriyor.
Kripto ve yapay zeka sektörleri de ABD siyasi sistemine nakit akışını sürdürdü. Kripto yanlısı bir Super Pac olan Fairshake, haziran sonu itibarıyla 127 milyon dolar biriktirirken, daha esnek düzenlemeleri destekleyen yapay zeka yanlısı bir Super Pac olan Leading the Future’ın kasasında ise 31 milyon dolar bulunuyor.
OpenAI başkanı Greg Brockman ve eşi Anna, aralık ayında Maga Inc ve Leading the Future’a toplam 50 milyon dolar bağışladı.
Milyarder Marc Andreessen, Leading the Future, Maga Inc ve Fairshake’e yaklaşık 43 milyon dolar bağışladı.
Mayıs ayında, Anthropic CEO’su Dario Amodei, daha fazla yapay zeka güvenlik düzenlemesi yanlısı bir Super PAC olan Public First’e, ilk önemli federal bağışı olarak 1 milyon dolar bağışladı. Fakat bu PAC’ın kasasında yarım milyon dolardan az para bulunuyor.
Partinin ulusal düzeyde bağış toplama performansı Cumhuriyetçi Parti’nin gerisinde kalsa da, bazı öne çıkan Demokrat adaylar Cumhuriyetçi rakiplerinden daha fazla bağış topladı.
Teksas Senatosu adayı Demokrat James Talarico, Haziran ayı sonunda Cumhuriyetçi rakibi Ken Paxton’dan yaklaşık 20 milyon dolar daha fazla nakit kaynağa sahipti.
Talarico’yu destekleyen bir Super PAC olan Lone Star Rising PAC, LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman’ın 10 milyon dolarlık bağışıyla güçlendi.
Amerika
ABD Dışişleri Bakanlığından Küba hakkında 100 sayfalık rapor

ABD Dışişleri Bakanlığı yayımladığı yeni raporda, Küba yönetimini 2020 yılındaki George Floyd protestoları dahil olmak üzere ülkedeki birçok gösteriyle ilişkilendirdi. Pazartesi günü kamuoyuna açıklanan 100 sayfalık belgede, Havana yönetiminin 1960’lardan itibaren ABD karşıtı radikal hareketleri ve sol grupları kapsayan geniş bir ağ kurduğu iddia edildi.
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından pazartesi günü yayımlanan 100 sayfalık yeni raporda, Küba’nın 2020 yılında George Floyd’un öldürülmesinin ardından düzenlenen gösteriler de dahil olmak üzere ABD’deki bir dizi protestoyla bağı olduğu öne sürüldü.
Belgede, Küba yönetiminin 1960’lı yıllardan itibaren “ABD’ye ve daha geniş anlamda Batı’ya yönelik her şeyin üzerinde tutulan bir hınç ve köklü bir nefret etrafında şekillenen, yeni ve farklı bir Marksizm türünün atan kalbi olarak hizmet ettiği” iddia edildi.
Raporda, Küba makamlarının kendilerini bu amaca yönelik küresel bir aktivist, entelektüel ve siyasi grup koalisyonu devşirmeye, yetiştirmeye ve harekete geçirmeye adadığı savunuldu. Bu faaliyetlerle Black Panthers ve Weather Underground’dan Antifa’ya kadar Amerika’nın en bilinen ve etkili aşırılıkçı hareketlerinin orantısız bir kısmını şekillendiren, yaygın bir devrimci ağ kurulduğu ileri sürüldü.
Söz konusu rapor, Havana yönetimi ile ABD genelindeki güçlü solcu kar amacı gütmeyen kuruluşlar, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) karşıtı gruplar, sosyalist oluşumlar ve Marksist örgütler arasında da bağlar kurdu.
Küba’nın George Floyd protestolarına büyük bir memnuniyetle destek verdiği savunulan raporda, ülkenin devlet medyasının ve hükümet yetkililerinin, gösteriler sırasında ABD’yi “Küba’nın insan hakları sicilini eleştirmeye ahlaki açıdan uygun olmayan, sistemsel olarak ırkçı bir ülke” şeklinde tasvir ettiği kaydedildi.
Diğer yandan, ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Mike Waltz bu ayın başlarında Küba’yı bir ulusal güvenlik tehdidi olarak nitelendirdi. Waltz ayrıca Çin ve Rusya’yı, Küba’da bulunan ABD askeri üslerinin çevresinden bilgi toplamakla suçladı.
Mayıs ayında ise CIA Direktörü John Ratcliffe, Başkan Donald Trump’ın adaya yönelik olası bir işgal veya askeri yanıt konusundaki uyarısını yinelemek üzere Kübalı yetkililerle bir araya gelmişti.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?
Görüş1 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?












