Avrupa
AB’den “rekabetçilik” planı: Sermaye piyasaları birliği, deregülasyon, emeklilik reformu

Ursula von der Leyen liderliğindeki yeni Avrupa Komisyonu, kendi “kutup yıldızı” olarak nitelendirdiği Rekabetçilik Pusulası ile AB’nin iktisadi sorunlarına çözüm bulmayı hedefliyor.
AB yürütme organının Rekabetçilik Pusulası taslağına göre, Avrupa Komisyonu önümüzdeki beş yıl içinde bloğun bocalayan ekonomisini canlandırmak için bürokrasinin “benzeri görülmemiş” bir şekilde azaltılması çağrısında bulunacak.
Leyen’in Noel tatili sırasında hastalanması üzerine açıklanması ertelenen plan, AB kurumları, üye devletler ve özel şirketler arasında daha derin bir iktisadi “koordinasyon” çağrısında da bulunuyor.
Leyen tarafından yeni Komisyonun “Kutup Yıldızı” olarak selamlanan belge, şirketleri ölçek büyütmeye teşvik etmek için AB rekabet politikasına “yeni bir yaklaşım” ve bloğun “parçalanmış” sermaye piyasalarının daha derin entegrasyonu çağrısında bulunuyor.
Bir kez daha sermaye piyasaları birliği
“Sermaye eksikliğimiz yok,” diyen Leyen, Avrupalı hane halklarının tasarruflarının 312 milyar dolarının her yıl yurtdışına yatırıldığına dikkat çekti.
Leyen, özellikle “oyunun kurallarını değiştirme potansiyeline sahip erken aşama teknolojiler” için tasarrufları yatırıma dönüştürecek etkin bir sermaye piyasasına sahip olmadıklarına dikkat çekti.
Çözümün “derin ve likit bir sermaye piyasası” olduğunu söyleyen Leyen, “AB’de finansman için iç ulusal sınırlar olmaksızın gerçek bir tek pazar yaratmayı amaçlayan” yeni Avrupa Tasarruf ve Yatırım Birliğini duyurdu.
Ayrıca AB dijital ve fiziksel altyapısına yönelik artan tehditlere karşı “kamu ve özel sektör arasında daha yakın bir uyum”, stratejik açıdan kritik sektörlerdeki kamu ihalelerinde “Avrupa tercihi” ve kritik hammaddelerin ortak alımını kolaylaştırmak için ortak bir AB “platformu” öneriyor.
İnovasyon, karbonsuzlaştırma ve güvenlik
“Vites ve yaklaşımda acil bir değişiklik yapılmazsa, AB’nin iktisadi bir güç merkezi, bir yatırım yeri ve bir üretim merkezi olarak geleceği tehlikededir,” denilen belgede, ‘sanayisizleşme ve ekonomik sıkıntı riskinin’ geçtiğimiz haziran ayında yapılan Avrupa seçimlerinde seçmenler arasında etkili bir rol oynadığı belirtiliyor.
Leyen, Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu zirvesinde, bu paketin inovasyon, karbonsuzlaştırma ve güvenlik sütunları üzerinde yükseleceğini söylemişti.
Komisyonun 26 Şubat’ta uygulamaya koyacağı “Basitleştirme Paketi” ile şirketlerin mevzuat yükünün hafifletileceği belirtilen taslakta, paketin bir dizi alanda “geniş kapsamlı basitleştirme” önereceği ve küçük firmaların karşılaştığı “aşırı raporlama taleplerinin” azaltılmasına yardımcı olacağı ifade ediliyor.
Draghi beklenen raporunu sundu: AB’nin yılda ilave 800 milyar avro yatırıma ihtiyacı var
‘28. Rejim’ ile KOBİ’lere ‘birlik çerçevesi’ sunulacak
Belgede ayrıca “mid-caps” olarak adlandırılan, küçük ve orta ölçekli işletmelerden (KOBİ’ler) daha büyük ama büyük çok uluslu şirketlerden daha küçük olan firmalar için “özel bir düzenleyici” rejimin yanı sıra birden fazla üye ülkede faaliyet gösteren şirketler için özel bir “28. yasal rejim” çağrısında bulunuluyor.
28. Rejim, üye devletlerin kendi ulusal kurallarının yerine geçmeyen fakat bunlara isteğe bağlı bir alternatif olan AB kurallarının önerilen yasal çerçevelerine verilen ad.
Yeni mevzuat vergi, iş ve şirketler hukukunun yanı sıra iflas hukukunu da “tek ve basit bir çerçevede” birleştirecek.
Ayrıca Komisyonun raporlama yükümlülüklerini tüm özel şirketler için %25 (ve KOBİ’ler için %35) azaltma taahhüdünü yerine getirmek için “gerekli adımları” atacağı belirtiliyor.
Belgede, “Basitleştirme, değer zincirlerinin pratik işleyişine ilişkin bir anlayışla ve ayrıntılı kontrol yerine güven ve teşviklere dayalı bir düzenleyici sistem göz önünde bulundurularak yapılmalıdır” diye ekleniyor.
AB tek pazarı Avrupa Birliği’nin “baş tacı” olarak görülmekle birlikte, parçalı mevzuat ve karmaşık uyum, işletmelere, özellikle de Avrupa firmalarının yüzde 99’unu oluşturan ve genellikle ayak uyduracak kaynaklardan yoksun olan KOBİ’lere yük getiriyor.
Geçen sene yayınlanan Mario Draghi’nin ve Enrico Letta’nın raporları da AB’nin rekabet gücünü artırmaya yönelik tavsiyeler içeriyordu.
Bürokrasiyi azaltmak mı, deregülasyon mu?
AB’nin bürokrasiyi azaltma hedefinin, aslında Donald Trump yönetimi ile birlikte küresel bir görünüm alan deregülasyon çağrısına uyum sağlamanın bir kılıfı olduğunu düşünenler de var.
Corporate Europe Observatory adlı lobi izleme kuruluşundan Olivier Hoedeman, “Bu deregülasyon gündemi şirketlerin rüyalarının gerçekleşmesidir,” dedi.
Hoedeman, AB’nin, “aşırı regülasyon” etrafında şekillenen “şüpheli şirket lobisi” çerçevesini benimseyerek, “ahlaki ve düzenleyici pusulasını kaybetme” riskiyle karşı karşıya olduğunu savundu.
EUObserver’a göre Leyen’in kendi merkez sağ Avrupa Halk Partisindeki (EPP) isyan, Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü, Çin’in bariz iktisadi süper gücü, AB’de popülizmin yükselişi ve Almanya’daki endüstriyel kriz, bu yön değişikliğinin arkasındaki itici güçler gibi görünüyor.
Öte yandan EUObserver, rekabetçiliğin önündeki temel engel olarak düzenlemeleri suçlamanın “konuyu aşırı basitleştirmekte” ve Avrupa’nın “süper düzenleyici” olduğu şeklindeki eski klişeye oynamakta olduğunu öne sürüyor.
Bu eleştiriye göre deregülasyona odaklanmak, küresel rekabetçilikle ilgili neredeyse tüm tartışmalarda odağı yatırım ve finansman gibi zor sorulardan uzaklaştırıyor.
Bürokrasiye ilişkin endişeler 2007 yılında özel bir uzman grubunun oluşturulmasına ve 2012 yılında 66’dan fazla mevzuat değişikliğini içeren idari yükün azaltılması eylem programının kabul edilmesine yol açmıştı. Ama o günden bu yana devamlı olarak AB’nin rekabetçiliğine engel olarak “aşırı regülasyon” gösterilmeye devam ediyor.
Mario Draghi’den AB için kritik konuşma: Radikal bir değişime ihtiyacımız var
İşçi sendikaları da deregülasyona ve ‘mezarda emekliliğe’ işaret ediyor
Örneğin Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC), Rekabetçilik Pusulası’nı onaylamayı reddederek Leyen ile acil görüşme talebinde bulundu.
Bazı şirketlerin ulusal iş kanununun dışında faaliyet göstermesine izin verecek olan 28. şirket rejimi önerisi için, “Bu bir felaket reçetesi olacaktır ve Avrupa genelinde tüm istihdam mevzuatının altını oyma riski taşımaktadır,” diyen ETUC, ayrıca planın, daha uzun çalışma yaşamına dayalı emeklilik reformları için açık bir çağrı içerdiğine işaret etti.
Gerçekten raporda, “Komisyon ayrıca AB vatandaşlarının emekliliklerini planlamalarına ve tasarruflarını ekonomiye yönlendirmelerine yardımcı olmak üzere özel ve mesleki emekliliklerin potansiyeli üzerinde çalışacaktır,” deniyor ve emeklilik reformlarının, daha uzun çalışma hayatını teşvik eden, “aktif ve sağlıklı yaşlanmayı” destekleyen ve “daha kapsayıcı işgücü piyasaları yaratan” girişimlerle birleştirilmesi gerektiği ileri sürülüyor.
ETUC, iş gruplarına sayısız vaatte bulunulan planda, çalışan insanların “yeşil ve dijital geçişlerde nasıl başarılı olacaklarına” cevap vermek gibi, çalışan insanlara fayda sağlayacak tek bir mevzuat taahhüdü yer almadığına da işaret ediyor.
ETUC’a göre plan, kamu parasını, “daha yüksek CEO ikramiyeleri veya hisse geri alımları yaratmak yerine kaliteli işler yaratmak için kullanılmasını sağlamak için gereken herhangi bir sosyal koşul olmaksızın” şirketlere akıtacak.
Rekabetçilik için çağrılar
Taslağa göre Komisyon ayrıca, üye devletlerin ortak stratejik çıkarları olan projeler üzerinde işbirliği yapmalarına yardımcı olacak yeni bir “Rekabetçilik Koordinasyon Aracı” önerecek.
Temmuz ayında Komisyon başkanlığına yeniden seçilmesinden önce Leyen tarafından dile getirilen bir öneriyi yineleyen taslak, yapay zeka, uzay, temiz teknoloji ve biyoteknolojilere yatırımı artırmak için önümüzdeki yedi yıllık AB bütçesinde özel bir “Rekabetçilik Fonu” oluşturulmasını da öneriyor.
Mali sektörde Komisyon, bloğun menkul kıymetleştirme piyasasını “canlandırmaya” çalışarak “banka finansmanının kilidini açmaya” çalışacak.
Ayrıca “çok daha birleşik denetim”, sınır ötesi yatırımların önündeki vergiyle ilgili engellerin kaldırılması ve borsaların, borsaların ve fonların daha “piyasa odaklı” konsolidasyonu için “iddialı tedbirler” öneriyor.
Alman patronlar “rekabet” için çözümü buldu: İşçilerin hastalık izinlerini topun ağzında
İşçi yetiştirme hamlesi
AB, “rekabet gücü” için yeni bir eğitim hamlesi de başlatmak istiyor.
Bu kapsamda şunlar planlanıyor:
- yatırım, yaşam boyu öğrenme ve becerilerin korunması konularına odaklanacak bir Beceriler Birliği kurulması;
- temel becerileri geliştirmek için çalışmak;
- performans düşüşünü, bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik (STEM) ile bağlantılı alanlarda nitelikli öğretmen eksikliğini ele almak ve daha fazla kız çocuğunu STEM eğitimine ve kariyerine kazandırmak için bir STEM Eğitimi Stratejik Planı önermek;
- Mesleki Eğitim ve Öğretim için bir Avrupa Stratejisi ile mesleki eğitim ve öğretimin (VET) teşvik edilmesi;
- AB bütçesinde beceri finansmanının artırılması ve yeniden odaklanılması;
- bir Beceri Taşınabilirliği Girişimi ortaya koyarak becerilerin ülkeler arasında tanınmasını sağlamak ve
- bir Avrupa Derecesi için çalışmaya devam etmek.
Avrupa
AB yangınlarla boğuşurken itfaiyeye ayrılan bütçenin kısılması eleştiriliyor

Avrupa Birliği (AB) ülkeleri yaz aylarını devasa yangınlarla geçirirken, itfaiyeye ayrılan bütçenin küçültülmesi sert tepkiyle karşılanıyor.
EUobserver’da yer alan habere göre itfaiyeciler, politikacılar tarafından “kahraman” olarak anılmaktan bıktılar.
Fransız itfaiyecilerin sendikası Spasdis-CFTC’nin temsilcisi Ludovic Goblet, “Kahraman olarak anılmak istemiyoruz; bize kaynak sağlanmasını istiyoruz,” dedi.
Bu açıklamayı, yeni AB verilerinin, orman yangınları açısından kayıtlara geçen en kötü yılda Avrupa’daki profesyonel itfaiyeci sayısının 18.000 azaldığını göstermesinden birkaç gün sonra yaptı.
Bu rakamın içinde Fransa’daki 4.000’den fazla kişilik azalma da yer alıyordu.
Fransız itfaiyecilerden üç acil talep
Fransa’nın itfaiye ve kurtarma hizmetlerini temsil eden sendikalar koalisyonu, geçen perşembe İçişleri Bakanı Laurent Nuñez ile yaklaşık iki saat süren bir görüşme gerçekleştirdi.
Koalisyon, üç ana talebini dile getirdi: Acil durum çağrılarındaki artışla başa çıkmak için daha fazla kaynak, profesyonel itfaiyecilerin toplu olarak işe alınması ve sivil koruma hizmetlerini modernize edecek yeni bir yasa.
Sendika sözcüsü Xavier Boy, “Bakan beklentilerimizi karşılayamadı; somut bir yanıt alamadık. Finansman, finansman stratejisi veya mevzuatın içeriği konusunda hiçbir güvenceye sahip değiliz,” dedi.
Boy, itfaiye hizmetlerine ayrılan kaynakların, artan müdahale sayısı ve çoğalan krizlerle aynı hızda artmadığını belirtti.
Kaynak yetersizliği bardağı taşırdı: Eylülde grev geliyor
Sendikalar, kamu sektörü çalışanlarının da greve çıkmayı planladığı 29 Eylül’de “yoğun bir seferberlik” çağrısında bulundu.
İtfaiyeciler sendikası UNSA’dan David Saquet, AFP’ye yaptığı açıklamada, profesyonel itfaiyecilerin de bundan üç gün önce Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda protesto düzenlemeyi planladıklarını söyledi.
İtfaiyeciler, geçici tahminlere göre yaz başından bu yana en az 120.000 hektarın yandığı, Fransa tarihinin en kötü orman yangını sezonlarından birinin ardından yorgun düştüklerini belirtiyorlar.
Fransız İçişleri Bakanlığı’nın kayıtlarında yer alan 256.400 itfaiyeciden sadece 44.000’i –yani yaklaşık yüzde 17’si– ya profesyonel ya da askeri personel.
Son haftalarda, bazı illerde gönüllü itfaiyeci olmak için yapılan başvurular iki katına, hatta bazı yerlerde üç katına çıktı.
İtfaiye yetkilileri, halkın minnettarlığı dalgasının da etkisiyle, son altı ayda aldıkları kadar başvuruyu birkaç hafta içinde almak zorunda kaldıklarını belirtiyorlar.
Fransa İçişleri Bakanı top çeviriyor
Nuñez perşembe günü yaptığı açıklamada, ülkenin sivil koruma hizmetlerini yeniden düzenlemeye yönelik uzun süredir beklenen yasa tasarısının 8 Eylül’de sunulacağını belirtti.
2024 yılının ortalarında başlatılan bu girişim, ek finansman desteği de sağlanarak çöküş eşiğinde olduğu düşünülen sistemi modernize etmeyi amaçlıyordu. Fakat o zamandan beri süreç durma noktasına gelmişti.
İçişleri Bakanı, perşembe günü sendikalarla yapılan “oldukça samimi görüşmeleri” olumlu karşıladı.
Bakan, Eylül ayında sunulan önerinin, “şu anda afetlere veya yangınlara müdahale ettikleri sıklıkta kişisel tıbbi acil durumlara da müdahale etmek zorunda kalan” Fransız itfaiyecilerin “görevlerini daha net bir şekilde tanımlayacağını” belirtti.
Sosyal medya platformu X’te yayınlanan bir açıklamada Nuñez, itfaiye teşkilatının finansmanı konusunda görüşmelerin sürdüğünü ve 2027 bütçesinde ek kaynakların ayrılmasının beklendiğini de ekledi.
Avrupa Komisyonu kemer sıkmayı dayatıyor
Avrupa Komisyonu, bu yaz öncesinde üye ülkelere “uygun büyüklükte ve iyi hazırlanmış” bir itfaiye teşkilatına sahip olmalarını sağlamaları gerektiğini söyledi.
Fakat Komisyon aynı zamanda, itfaiye hizmetleri de dahil olmak üzere kamu hizmetlerine yönelik harcamalarda kesintilere yol açan AB’nin katı mali kurallarını da uyguluyor.
Örneğin Polonya, geçen yıl itfaiyeci sayısında en büyük azalmayı yaşadı. Fransa ile birlikte, 2024 yılında Aşırı Bütçe Açığı Prosedürü kapsamına alınmıştı.
Belçika da aynı duruma düştü: Ülkedeki itfaiye teşkilatı, 2024 yılında yüzde 10 oranında ve 2025 yılında 200 itfaiyeci daha az bir kadroyla orman yangınlarıyla mücadele ediyor.
Bu durum sadece halk ve itfaiyeciler için tehlikeli olmakla kalmıyor. Bu yaz orman yangınlarının yol açtığı hasar şimdiden 3 milyar avroyu aştı.
Öte yandan aynı mantık silahlanma konusunda uygulanmıyor ve askeri teçhizata devasa yatırımlar yapılıyor.
EUobserver’a göre giderek artan ve daha karmaşık tehditler karşısında, kemer sıkma politikaları Avrupa’yı daha zayıf, daha bölünmüş ve neredeyse her açıdan karşı karşıya olduğu zorluklara daha az hazırlıklı bir hale getirmiş durumda.
Avrupa
Alman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu

Alman tarihçi Manfred Kittel, II. Dünya Savaşı’nın sorumlusunun, Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesine “yeşil ışık” yakan Sovyet lideri Stalin olduğunu öne sürdü.
Daha önce de savaşa dair “revizyonist” görüşleri ile gündem olan Kittel, bu görüşlerini Almanya’nın etkili ana akım gazetelerinden Frankfurter Allgemeine Zeitung’da (faz) tam sayfalık bir yazıyla dile getirdi.
Kittel’e göre Sovyetler Birliği, “Avrupa’da savaş ihtiyacının itici gücüyle”, 23 Ağustos 1939’da Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı’nı imzalayarak Almanya’nın Polonya’yı işgaline “yeşil ışık” yaktı.
Makalede, Adolf Hitler’in savaşa yönelik “neredeyse içgüdüsel eğiliminin” “yıkıcı bir şekilde ortaya çıkmasını” mümkün kılan şeyin bu olduğu savunuluyor.
Buna göre “bilinçli olarak hareket eden Stalin” bu şekilde II. Dünya Savaşı’nda “suç ortağı” haline geldi.
Manfred Kittel, yıllar önce Berlin merkezli Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nda, kendi liderliği altında aşırı revizyonist eğilimlerin gün yüzüne çıkmasıyla manşetlere çıkmıştı.
Şu anda da Kittel, Stalin’in 1939’da savaşın patlak vermesindeki “suç ortaklığını” eleştiriyor ve “Rus emperyalizminin ölümcül rolünü […] açık ve net bir şekilde ortaya koymaya” çalışıyor.
Kittlel, 2025 yılında da Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşı bir “imha savaşı” olarak nitelendirmişti.
Almanya’da “revizyonizmin” ana akımlaşması sürüyor
German Foreign Policy’nin aktardığına göre Kittel, 2009 yılından itibaren daha geniş bir kitle tarafından tanınmaya başlamıştı.
O dönemde, 2008 yılının sonlarında zorla göç konusunda Berlin’de bir belgeleme merkezi kurmak amacıyla kurulan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nın müdürü olarak atanmıştı.
Merkezin odak noktası, II. Dünya Savaşı sırasında Almanların işlediği toplu suçların bir sonucu olarak Doğu ve Güneydoğu Avrupa’daki çeşitli ülkelerden gelen Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleştirilmesini ele almaktı.
Kittel, 1993’te yayımlanan tezinin tematik odağına rağmen vakfın direktörlüğüne atanmıştı.
Tarihçi tezinde, Nazi suçlarının Şansölye Konrad Adenauer döneminde, yani Federal Cumhuriyet’in ilk yıllarında zaten yeterince ele alındığını savunmuş ve buna itiraz eden herkesin, iddiasına göre, bir “pişmanlık zihniyeti”nin önünü açtığını öne sürmüştü.
O, “geniş halk kitlelerini” “geçmişle yüzleşmeye” teşvik etmeye çalışmanın “yanlış yönlendirilmiş bir halk eğitimi” niteliğinde olduğunu savunuyordu.
2008 yılında, vergi mükelleflerinin parasıyla finanse edilen Münih Çağdaş Tarih Enstitüsü’nde (IfZ) Kittel’in koordinasyonunda, mülteci derneklerindeki yetkililerin Nazi geçmişine ilişkin bir “fizibilite çalışması” yürütülmüştü.
Yazar, toplu katliamlara karışmış bir SS Obersturmführer’e ilişkin olarak, bu kişinin “içten içe de bir Nasyonal Sosyalist olup olmadığının” tespit edilemediğini iddia etmişti.
Polonya, “işgal altındaki Doğu Prusya” olarak görülüyor
Kittel’in liderliğinde Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı birkaç kez manşetlere çıktı.
2010 yazında, vakfın yönetim kurulunun hem asil hem de yedek üyelerinin açıkça revizyonist görüşler savunduğu ortaya çıktı.
Örneğin, yönetim kurulu üyelerinden biri, Polonya’nın kuzeydoğusuna (“Doğu Prusya”) yaptığı bir geziyi bir zamanlar “işgal altındaki bir ülkeye yolculuk” olarak nitelendirmişti.
Bir yedek üye ise bir gazete makalesinde, Polonya’nın II. Dünya Savaşı’nda bir miktar sorumluluk taşıyabileceğini öne sürmüştü.
Makalede ayrıca, “Danzig Savaşı’nı küresel bir çatışmaya dönüştürenin” Büyük Britanya olduğu savunulmuştu.
“Alman acılarının” abartılması
Kittel’in liderliğindeki vakıf, 2014 sonbaharında Berlin’deki Deutsches Historisches Museum’da [Alman Tarih Müzesi] bir sergi açarak son bir skandala yol açtı.
Bu sergi, zorla göç konusuna odaklanacak planlanan belgeleme merkezinin bir nevi ön projesiydi.
Sergi, Doğu ve Güneydoğu Avrupa ülkelerinden Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleştirilmesinin nedeni olarak Nazi kitlesel suçlarını göz ardı etmekle kalmadı; aynı zamanda kurban sayılarını da aşırı derecede abarttı.
Örneğin, sergide “Polonya, Bohemya ve Doğu Prusya’dan zorla sürgünler sırasında iki milyondan fazla Alman hayatını kaybetti” iddiasında bulunuldu.
Buna karşılık, Alman Tarih Müzesi, “1944 ile 1947 yılları arasında, yeniden yerleştirme süreçlerinde en fazla 600.000” kişinin öldüğünü belirtti; bu rakam bilimsel kanıtlarla destekleniyordu.
Savaş sonrası Alman sürgünlerine “soykırım” yakıştırması
O dönemde sergi, bardağı taşıran son damla oldu. Polonyalı ve Çek tarihçiler ile vakfın yönetim organlarından geçici veya kalıcı olarak çekilen Yahudiler Merkez Konseyi’nin yıllarca süren protestolarının ardından Kittel, 2014’ün sonlarında görevinden istifa etmek zorunda kaldı.
Ne var ki Kittel, yerinden edilmiş Alman topluluklarının temsilcileri içinde önde gelen bir figür olmaya devam etti.
Aldığı diğer nişanların yanı sıra, 2015’te Südet Almanları Derneği’nden İnsan Hakları Ödülü’nü aldı.
Doğu ve Güneydoğu Avrupa’daki Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleştirilmesinin “soykırım” olarak sınıflandırılmasını defalarca ve açıkça savundu.
Tarihçi bir süredir Sovyetler Birliği ve Rusya’nın politikaları hakkında da daha sık yorumlarda bulunuyor.
Örneğin, Kittel Nisan 2025’te yazdığı yazıda, yeniden yerleşim sürecinin Kremlin tarafından desteklendiğini, çünkü bunun savaş sonrası Almanya’da “Orta Avrupa’nın kalbinde aşırı nüfuslu bir kriz yuvası” yaratmak için fırsat sunduğunu savundu.
Ona göre Doğu’dan gelen yerinden edilmiş Almanların “kargaşa ve toplumsal çürümenin kaynağı” haline getirilmesi amaçlanmıştı ve bu, olayların “Rus imparatorluk bağlamı”ydı.
Kittel, “Büyük Rus emperyalizmi”nin Hitler’den çok önce var olduğunu ve “Hitler olmasa bile günümüze kadar” devam ettiğini belirtiyordu; örneğin, Ukrayna’ya karşı “devam eden imha savaşı biçiminde.”
Sovyetler Birliği’nin “suç ortaklığı”
Geçen hafta Kittel, II. Dünya Savaşı’ndaki “suç ortaklığını” Sovyetler Birliği’ne atfetme noktasına kadar gitti ve böylece Nazi Almanya’sının tek başına sorumlu olduğunu inkar etti.
faz’da yayınlanan tam sayfa bir makalede Kittel, öncelikle tarihçi Klaus Hildebrand’dan alıntı yaptı.
Hildebrand, 1986 ve 1987 yıllarındaki “Tarihçiler Tartışması” (Historikerstreit) sırasında Nasyonal Sosyalizm hakkında olayı “göreceleştirici” açıklamalar yapmakla suçlanmıştı.
Hildebrand’a göre, Sovyetler Birliği’nin politikası “Avrupa’da savaş ihtiyacının dayattığı” bir şeydi.
Kittel, 23 Ağustos 1939 tarihli Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı ile Moskova’nın Alman Reich’ına “yeşil ışık yaktığını”, “Alman savaş çabalarını desteklediğini” ve böylece Hitler’in savaşa yönelik “adeta içgüdüsel eğiliminin” “yıkıcı bir şekilde ortaya çıkmasını” mümkün kıldığını yazdı.
Kittel, kişisel değerlendirmesinde, “bilinçli hareket eden bir Stalin’in” 1939 gibi erken bir tarihte bile kendisini “suç ortağı” haline getirdiğine vardı.
Bu iddia, yaklaşık 27 milyon ile Alman imha savaşında açık ara en fazla can kaybına uğrayan ülkeye yönelik.
Kittel, Münih Anlaşması’nda Çekoslovakya’nın bazı bölgelerinin ilhakına göz yummalarından, Nazi İmparatorluğu’na karşı Moskova ile işbirliği yapmayı reddetmelerine kadar Batı güçlerinin eylemlerini tutarlı bir şekilde savunuyor.
Alman-Sovyet paktına karşı “ulusal anma günü” önerisi
Sonuç olarak Kittel, Federal Almanya’ya “hatırlama kültüründe bir dengesizlik” atfediyor.
Yani bir yandan “Nazi imha emperyalizminin suçlarına giderek yoğunlaşan odaklanma” ile diğer yandan “Rusya’daki Çarlık ya da Stalinist tipteki daha geleneksel toprak emperyalizminin bastırılmış günahları” arasında bir dengesizlik olduğunu savunuyor.
Kittel, bunun “ciddi siyasi sonuçları olan bir dengesizlik” oluşturduğunu düşünüyor. O, dönemin Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın Mayıs 2020’de, “sadece Almanya’nın 1939’da Polonya’ya karşı savaşı başlattığını” ve dolayısıyla II. Dünya Savaşı’nın sorumluluğunu üstlendiğini ısrarla savunmasını “anlamakta zorlandığını” belirtiyor.
Kittel, “1939’da savaşın patlak vermesindeki Stalin’in suç ortaklığını ve Rus emperyalizminin halen devam eden, felaket getiren rolünü açık ve net bir şekilde ortaya koymanın ‘her zamankinden daha önemli’ olduğunu” düşünüyor.
Amacını ilerletmek için Kittel, 23 Ağustos’un “Hitler-Stalin Paktı’nın anma günü” olarak Almanya’da “ulusal anma günü” ilan edilmesini istiyor.
Avrupa Parlamentosu, Eylül 2019’da da benzer bir girişimde bulunmuştu. O dönemde, bir kararla 23 Ağustos’un AB genelinde “Totaliter Rejimlerin Kurbanları için Avrupa Anma Günü” olarak ilan edilmesini talep etmişti.
Kararda, diğer hususların yanı sıra, II. Dünya Savaşı’nın “Nasyonal Sosyalist Alman Reich’ı ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan ve ‘Hitler-Stalin Paktı’ olarak da bilinen meşhur saldırmazlık paktının doğrudan bir sonucu olarak ‘patlak verdiği’” ileri sürülmüştü.
AP’ye göre bu iki devlet, “dünya hakimiyeti hedefini eşit ölçüde güden (…) totaliter (…) rejimler”di.
Avrupa
Volkswagen CEO’su Blume “alarm veriyor”

Volkswagen CEO’su Oliver Blume, otomobil üreticisinin “kritik sınırın ötesinde” bir durumda olduğu uyarısında bulundu.
Şirketin intranetinde yayınlanan ve AFP’ye gönderilen bir röportajda Blume, Volkswagen ve Alman otomotiv endüstrisinin, küresel olumsuzluklar ve Çinli rakipler nedeniyle “tarihlerinin en büyük sarsıntısıyla” karşı karşıya olduğunu söyledi.
Otomobil üreticisi, büyük çaplı işten çıkarmaları değerlendiriyor ve önümüzdeki günlerde Blume, şirketin planları hakkında güncel bilgiler vermek üzere Volkswagen’in Wolfsburg’daki genel merkezinde ve Zwickau ile Emden’deki tesislerinde çalışanlarla bir araya gelecek.
Blume röportajda, fabrika kapatmalarına ilişkin henüz bir karar alınmadığını belirtmekle birlikte, “Emden, Hannover, Zwickau ve Neckarsulm’daki fabrikaların 2030’larda kârlı kalabilmelerine yönelik şu anda herhangi bir yol göremedikleri” şeklindeki şirketin tutumunu yineledi.
Şirketin ayrıca Avrupa’da yıllık 500.000 araçlık bir üretim fazlasıyla başa çıkmak zorunda olduğunu da sözlerine ekledi.
Blume, fabrikaların kapatılmasının her zaman “en son ve en pahalı çözüm” olacağını belirtti.
Otomobil üretiminin durdurulabileceği tesislerde Volkswagen’in başka “endüstriyel çözümler” araştırdığını da ekleyen Blume, Osnabrück’teki fabrikasının kullanımı konusunda savunma sanayinden şirketlerle ileri aşamadaki görüşmelere işaret etti.
Temmuz ayında Blume, Volkswagen denetim kuruluna tasarruf planlarını sunmuş fakat herhangi bir karar alınmamıştı.
Alman basını o dönemde, Volkswagen Grubu’nun ana hissedarı olan ve oy haklarının %20’sine sahip Aşağı Saksonya eyalet hükümetinin planları onaylamayı reddettiğini bildirmişti.
Grup halihazırda 50.000 kişilik işten çıkarma kararı almıştı ve Blume, 37.000 çalışanla anlaşmaya varıldığını belirtti.
Blume, otomotiv devi adına çalışanlara “el ele vermeleri” çağrısında bulundu ve “Şirketteki herkes bu planı desteklerse başarılı olabiliriz,” dedi.
IG Metall sendikasının başkanı cuma günü yönetimi sert bir şekilde eleştirdi ve fabrika kapanmalarına direneceğine söz verdi.
Christiane Benner, Wirtschaftswoche haftalık dergisine verdiği demeçte, “Volkswagen çalışanları zaten ağır ve acı verici kesintileri kabul etmek zorunda kaldı ve şimdi de bir tokat daha yiyorlar,” dedi.
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Amerika4 gün önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Dünya Basını7 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya1 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin, Buz İpek Yolu yarışını kazanıyor
Dünya Basını2 hafta önceNikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi










