Bizi Takip Edin

Dünya Basını

FP: Yeni Kızıldeniz krizlerine tek çözüm daha fazla “kuşak” daha fazla “yol”

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Kızıldeniz’deki krizin küresel ticaret üzerindeki etkilerinden yola çıkarak Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi gibi projelerin neden önemli olduğunu açıklıyor. Sadece Kızıldeniz’de gemilere yönelik saldırılar değil, herhangi bir doğal afet ya da başka herhangi bir nedenle tıkanan ticari bir güzergahın alternatifinin olmasının günümüz dünyasında oldukça kritik olduğunu açıklayan makaleye göre, Çin bu ihtiyacı öngören ve buna uygun hareket eden tek ülke.

***

Kızıldeniz Krizi Çin’in Önde Olduğunu Kanıtladı

Kuşak ve Yol Girişimi kötü niyetli bir komplo değildi. Belirsizlik ve yıkım çağında her ulusun ihtiyaç duyduğu şeylere yönelik bir plandı.

Parag Khanna

Geçen iki ay içinde Kızıldeniz’i Umman Denizi’ne bağlayan stratejik Bab el-Mendeb Boğazı’nda Husi isyancılarının saldırılarındaki ani artış, dünyanın en büyük nakliye gemilerinin Süveyş Kanalı’ndan geçişi birkaç haftalığına durdurmasına neden oldu; ABD ve İngiltere’nin Yemen’e saldırılar başlatması ve durumun tırmanmasıyla daha da fazlası gemilerinin rotasını değiştirdi.

Gemiler Akdeniz’de ya da Arabistan’da seçeneklerini değerlendirirken, diğerleri de Boğazı tamamen bypass etmekle meşgul. Aralık ayının ortalarında Suudi Arabistan, hızla Arabistan’dan Akdeniz’e bir “kara köprüsü” oluşturulmasına onay verdi; bu sayede Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Cebel Ali veya Bahreyn’deki Mina Salman gibi Basra Körfezi limanlarına yanaşan mallar, kamyonlar aracılığıyla Suudi Arabistan topraklarından İsrail’in Hayfa Limanı’na transit yapabilir.

Doğru okudunuz. Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e düzenlediği korkunç saldırı İbrahim Anlaşması’nı sekteye uğratsa da Suudi Arabistan ve BAE’nin çatışmaya iki devletli bir çözümü güçlü bir şekilde desteklemelerine rağmen, her ikisi de denizcilikteki aksaklıklarla başa çıkabilmek ve elbette normalde Mısır’ın kasasına girecek olan transit ücretlerini tahsil edebilmek için İsrail’le altyapı işbirliklerini hızlandırıyor. Karayolu taşımacılığını destekleyenler için daha da iyisi, Körfez-İsrail koridoru Kızıldeniz deniz yolunu on gün kısaltıyor.

Kızıldeniz’deki deniz terörizmi ve Rusya-Ukrayna savaşından kaynaklanan jeopolitik şoklar, dünya ekonomisi ve özellikle de gelişmekte olan ülkeler Kovid-19 salgınının mali yaralarını sarmaya çalışırken lojistik maliyetlerini ve gıda fiyatlarını artırdı. (Yakın zamanda İzlanda’da patlayan bir başka yanardağ da hava taşımacılığı maliyetlerini artırdı).

Günümüzün sürekli dalgalanmasına çözüm, Pekin ve Washington arasındaki dönemsel zirvelerden veya G-7 grup terapisi seanslarından ya da Dünya Ekonomik Forumu veya BM iklim konferansları gibi muhabbet festivallerinden çıkmayacak. Bunun yerine, korkunç güvensizlik ve öngörülemeyen krizlerle boğuşan dünyanın küresel kamu yararına anlamlı kolektif eylemlerde bulunması için tek bir yol var; o da arzın talebi karşılaması için daha fazla yol inşa etmek. Arz şoklarının çözümü daha fazla tedarik zinciri. Daha fazla kuşak, daha fazla yol.

Çin bunu yıllardır bilen ve buna göre hareket eden tek ülke. Çin, imzasını taşıyan Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) başlatılmasının 10. yıldönümünü kutlamak üzere geçen Ekim ayında 130’dan fazla ülkenin lider ve temsilcilerini Pekin’de bir araya getirmesi, tıpkı on yıl önce olduğu gibi birçok Batılı lider tarafından Çin’i küresel ticaret ağlarının merkezine yerleştirerek Batı liderliğindeki uluslararası düzenin altını oymaya yönelik gizli bir plan olduğu gerekçesiyle hoş karşılanmadı.

Ancak işlevsel bir perspektiften bakıldığında KYG, tüm ülkelerin kendi ulusal çıkarları için yapması gereken şeyi temsil ediyor: arzın talebi karşılayabilmesi için hem öngörülemeyen aksaklıklara karşı bir önlem olarak hem de ülkenin bağlantılarını ve etkisini artırmak amacıyla mümkün olduğunca çok yol inşa etmek.

Bu tür bir riskten korunma ihtiyacı, 2021’de devasa konteyner gemisi Ever Given’in Süveyş Kanalı’nda karaya oturmasıyla çok açık hale geldi; tam da dünya, Kovid-19 krizinin ortasında ticareti canlandırmaya çalışırken Avrupa ile Asya arasındaki ticaret neredeyse dondu. Biriken yükün büyük kısmı iki hafta içinde taşınmış olsa da bu durum, üreticilerin ve perakendecilerin barışçıl ticaret varsayımıyla düşük parça ve mal envanteri tuttuğu dünyanın tam zamanında tedarik zincirleri için gergin bir deneyim oldu. Ayrıca geciken sevkiyatlar için sigorta primlerinde haftalık ağır bir fiyat etiketi taşıdı.

İster Kızıldeniz’deki Husi terörizmi, ister Rusya’nın Karadeniz’deki tahıl ablukası, ister Panama Kanalı’ndaki kuraklık ya da Malakka Boğazı yakınlarındaki potansiyel bir Güney Çin Denizi çatışması denizdeki geçiş noktalarının kırılganlığını ortaya çıkarsın dünya ekonomisinin en büyük bölgeleri olan Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya’nın bu tür düzensiz ve kontrol edilemeyen olaylara rehin kalması için hiçbir neden yok.

Elbette, gemiler Süveyş Kanalı öncesi rotayı tercih ederek Afrika’nın Ümit Burnu’nu dolaşabilir ve normal 20-30 günlük nakliye süresine 10-14 gün ekleyebilirdi. Ancak bunun yerine, birbirlerinin en büyük ticaret ortakları olan Çin ve Avrupa daha akıllıca bir yol izledi: Trans-Avrasya demiryolu taşımacılığı 2021’in başlarında iki katına çıkarak ayda 1.000 yük trenine ulaştı ve böylece daha fazla güvenilirlik ve dakiklik sağlandı.

Avrasya boyunca daha fazla karayolu ve demiryolu ile Hint ve Arktik okyanusları boyunca daha fazla liman küresel yük ve emtia ticareti için esneklik ve alternatif rotalar yaratmak açısından elzem. Dünya ekonomisinin düzgün işleyişi buna bağlı. Bu tür yatırımlar, korumacılık, jeopolitik ve iklim değişikliğinden kaynaklanan enflasyonist şoklara karşı etkili önleyici tedbirlerdir.

Kuşak ve Yol Girişimi’nin dönüştürücü olmadığını iddia etmek zor. Kuşak ve Yol Girişimi’ne üye ülkelere 2013 yılından bu yana inşaat projeleri ve finansal olmayan yatırımlar için yaklaşık 1 trilyon dolar sermaye aktı.

Özellikle aşırı nüfusa sahip gelişmekte olan ülkeler için, iç taleplerle başa çıkabilmek, ekonomik çarpan etkisi yaratabilmek ve dünya ekonomisiyle bağlantı kurabilmek için sağlam altyapı şart. Macaristan ve Sırbistan gibi çevre Avrupa devletleri de Kuşak ve Yol Girişimi’nden faydalandılar, ancak Zambiya ve Sri Lanka gibi diğer devletlerde olduğu gibi bu, aşırı borç ve Çin tarafından biraz siyasi olarak esir alınma pahasına gerçekleşti.

Batı Avrupa’ya gelince, İtalya 2019’da katıldı ve 2023’ün sonlarında ayrıldu, bu da Avrupa’nın hacimli ikili ticaretlerinde Çin pazarına yeterli karşılıklı erişim elde edememekten duyduğu hoşnutsuzluğa işaret ediyor.

Bu arada, geçen Eylül ayında Yeni Delhi’de düzenlenen G-20 zirvesinde önerilen 20 milyar dolarlık çok modlu Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC), ABD tarafından hızlı bir şekilde Kuşak ve Yol Girişimi’ne rakip olarak gösterildi, ancak bu daha çok onun bölgesel bir kolu.

Bir kere Hindistan Başbakanı Narendra Modi de İran üzerinden Rusya’ya uzanan bir ticaret koridorunun lansmanını yapıyor ki bu Washington’un kulağına pek de hoş gelmiyor. Benzer şekilde, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin ABD, Avrupa, Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya’ya aynı anda kur yapmalarından da anlaşılacağı üzere, kendine güvenen Körfez Arap ülkeleri sözde yeni soğuk savaşta taraf tutmuyorlar. Bunun yerine, Avrupa, Afrika ve Asya arasında coğrafi bir kavşak olma rollerini güçlendirmek için ustaca bir çoklu ittifak uyguluyorlar.

Bu coğrafyaların birleşiminden oluşan “Afro-Avrasya”, akademisyenlerin Yeni Dünya’nın sözde keşfinden önce eski dünyayı oluşturan sömürgecilik öncesi medeniyet ve ticaret eksenlerine atıfta bulunmak için kullandıkları bir terim.

Bugün Afro-Avrasya yeniden küresel demografi, ekonomi ve jeopolitiğin merkezi haline geldi. Bu Hint-Pasifik sisteminin tüm ulusları, daha az değil, daha fazla küreselleşme istiyor. En bağlantılı güçler, ticaret yapan ulusları kendi coğrafyalarını kullanmaya yönlendirerek kazanıyor.

Bölünmüş değil, giderek birbirine karışan ve katmanlaşan bir dünyadan fayda sağlıyorlar. Nitekim aynı G-20 zirvesinde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Irak’ın güneyindeki Basra limanından Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan bir başka ticaret transit koridoru önerdi.

AB üyesi ülkeler, Çin’in Hint-Pasifik’teki stratejik etkisine karşı koyma ve Çin’in güneş panelleri ve elektrikli araç dampingine karşı kendi pazarlarını koruma konusunda ABD ile aynı hizaya geldi.

Ancak Avrupa, liderlerinin sık sık Hindistan, Vietnam, Endonezya ve Singapur’u ziyaret etmelerinden de anlaşılacağı üzere, Arap ve Asya ekonomilerine ihracatını artırma konusunda da istekli. 2016 yılında Çinli COSCO firmasının Yunanistan’ın Pire Limanı’nın çoğunluk hissesini satın alması üzerine çıkan kargaşaya rağmen, IMEC çok modlu güzergahı için düşünülen son nokta tam da burası.

Batılı diplomatlar ve analistler artık Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ni görmezden gelmiyorlar, ancak bunun altında yatan bağlamı hala tam olarak kavrayabilmiş değiller. Kuşak ve Yol Girişimi saldırıdan çok savunma amaçlı olarak başladı. Çin dünyanın fabrika üssü haline gelmişti, balon gibi şişen sanayi üssünü beslemek için muazzam enerji ve hammadde ithalatına ihtiyaç duyuyordu, ancak bugün küresel tedarik zincirlerini bozan aynı tıkanma noktalarına karşı savunmasız kalıyordu. Aynı zamanda, çelik ve diğer mallardaki muazzam üretim fazlasını absorbe edebilecek pazarlar aradı.

Çin’in savunma harcamaları, silah ihracatı ve hem haydut rejimlerle hem de ABD müttefikleriyle stratejik bağları genişledikçe, Kuşak ve Yol Girişimi Çin’in büyük stratejisinin temel bir unsuru, dünyayı ele geçirmeye yönelik kötü niyetli bir plan olarak görülmeye başlandı. Ancak jeopolitik doğrusal değildir. Çin, Hindistan’la olan Himalaya sınırı boyunca ve Güney Çin Denizi’ndeki agresif saldırıları ve bazı eleştirmenlerin “borç tuzağı diplomasisi” olarak adlandırdığı ağır mali koşullarıyla kısa sürede kendiliğinden şüphe uyandırdı.

Bunun üzerine Batılı ve müttefik güçler karşı önlemler almaya başladı. Askeri alanda Avustralya, Hindistan, Japonya ve ABD’den oluşan dörtlü koalisyon Hint-Pasifik’te denizcilik işbirliğini artırdı, Vietnam gibi Güney Çin Denizi’ne kıyısı olan ülkelere silah satışını artırdı ve Filipinler’i, Çin’in arazi ıslahı yoluyla yaptığı gibi adaları güçlendirmesi konusunda destekledi.

Altyapı ve ticari alanlarda, ABD’de Stratejik Rekabet Yasası ve CHIPS ve Bilim Yasası, ABD Uluslararası Kalkınma Finansmanı Şirketi (U.S. International Development Finance Corp.) Avrupa Birliği’nin Global Gateway girişimi, Japonya ve Hindistan’ın “bağlantı koridorları”, çok uluslu Tedarik Zinciri Dayanıklılık Girişimi ve G-7’nin Build Back Better World’ü, ülkeleri Çinli kreditörler yerine çok taraflı kreditörlerden imtiyazlı oranlarda borç almaya ya da 5G ağları veya internet kabloları için Çinli firmalar (Huawei gibi) yerine Batılı firmalarla (İsveç’in Ericsson’u gibi) sözleşme yapmaya ikna etmek için tasarlanan sayısız programdan sadece birkaçı.

Batı, lafı bırakıp icraata bakması gerektiğini öğreniyor. Altyapı silahlanma yarışı artık iyice kızışmış durumda. Batılı güçler tarafından onlarca yıl ihmal edilen altyapıyı, küresel gündeme taşıdığı için Çin’e teşekkür etmek gerekir; ancak dünya kritik altyapıya kolektif olarak ne kadar çok yatırım yaparsa, tüm yolların Çin’e çıkma olasılığı o kadar azalır. Batı, Büyük Oyun’un bu son raunduna geç kalmış olabilir ama şimdiden oyun alanını eşitleme konusunda başarıya ulaşmış durumda.

Çin liderliğindeki ve Batı liderliğindeki girişimler sıfır toplamlı olarak tasvir edilse de, çoğu durumda limanlar ve elektrik şebekeleri gibi altyapılar dışlanamaz ve rakipsizdir: herhangi bir ticari kullanıcıya açıktır ve bu kullanıcılara eşit hizmet sağlar. İster boru hattı, ister elektrik şebekesi ya da internet kablosu olsun, her kısasa kısas projesi, dünyayı birbirine bağlı bir tedarik zinciri sistemine dönüştürmeye yönelik çok daha büyük bir projeyi istemeden de olsa ilerletiyor.

Günümüzün çalkantılı dünyasında anlatılacak daha önemli bir gerçek yok. Arzın talebi karşılaması için daha fazla yol, enflasyonist şokların önlenmesine yardımcı olur. Daha fazla ülkede daha fazla gıda yetiştirmemiz, daha fazla yarı iletken üretmemiz ve daha fazla nadir toprak minerali işlememiz ve bunların dünya çapında hareketinde tek bir arıza noktası olmamasını sağlamamız gerekiyor.

Deniz taşımacılığını Süveyş Kanalı’ndan Avrasya demiryollarına ya da daha hızlı Arktik deniz geçişine hızlıca kaydırma becerisi, küresel ekonominin şoklara karşı daha dirençli, hatta Nassim Nicholas Taleb’in terimini kullanırsak “antifragile-kırılgan olmayan” hale gelmesinin yoludur. Sadece bu temelde bile, altyapısal olarak hiper-bağlantılı bir dünya hem arzu edilir hem de mevcut sistemimizden daha üstündür. Aynı zamanda iklim değişikliği hızlandıkça uygarlığın hayatta kalması için de elzemdir.

İklim stresi muhtemelen bu yüzyılda bir milyar veya daha fazla insanın göç etmesine neden olacak ve nüfuslar kıyı bölgelerinden iç bölgelere, daha düşük rakımlı alanlardan daha yüksek rakımlı alanlara ve daha sıcak iklimlerden daha soğuk iklimlere doğru yeniden yerleşecek. Güney ve Güneydoğu Asyalıların Avrupa ve Orta Asya’ya göçü gibi daha önce hiç yaşanmamış büyüklükte yeni göç vektörlerine şimdiden tanık oluyoruz. İnsan nüfusunun büyük çoğunluğunun Avrasya kara parçasında yaşadığı düşünüldüğünde, insanların Doğu Avrupa ve Orta Asya’da iklime daha dayanıklı coğrafyalara doğru kaçınılmaz göçünü öngörmek ve gerekli konut, ulaşım, sağlık hizmetleri ve diğer tesislerden oluşan kentsel altyapıyı inşa etmek hayati önem taşıyor.

Hâlâ petrol boru hatlarından oluşan eski altyapıdan çok fazla var; su arıtma tesisleri, güneş enerjisi çiftlikleri, enerji tasarruflu uygun fiyatlı konutlar ve hidroponik gıda merkezleri gibi yenilerden ise çok az. Bu yatırımlar, dünya ekonomisini besleyen büyük küresel geri dönüşümün bir parçasıdır: Altyapı istihdam yaratır ve üretkenliği artırır, tüketim ve ticaretin büyümesini sağlar, yetenek ve sermaye akışını çeker.

Modern uygarlığı tanımlayan kentsel yerleşimlerin inşası ve birbirine bağlanması, insanlığın son 10.000 yılının öyküsüdür. Roma yollarından İngiliz demiryollarına ve Amerikan üslerine kadar birikmiş altyapı katmanlarımız, altyapı üzerindeki kontrolün el değiştirmesine rağmen uzun vadede bunun sıfır toplamlı bir oyun olmadığının kalıcı bir kanıtıdır. Altyapının kaderiyle ilgili sorunun cevabı, onun desteklediği küreselleşmeyle aynı: daha fazlası.

Dünya Basını

FT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor

Yayınlanma

Amerika’nın müttefikleri ABD’den bağımsızlık ilan etmeye bakıyor. Geleneksel ortaklar ekonomik bağlarını yeniden düşünüyor.

Gideon Rachman, Financial Times baş diplomasi yazarı
23 Haziran 2026

ABD gelecek ay Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü kutladığında, dostları ve müttefikleri de bu kutlamalara katılacak. Ancak perde arkasında, aynı ülkelerin çoğu Amerika’dan bağımsızlıklarını artırmaya çalışıyor.

Washington’ın geleneksel ortakları, ABD ile uzun süredir devam eden bağların onları Trump yönetiminin kötü muamelesinden ve baskı taktiklerinden muaf tutmadığını keşfetmiş durumda. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD başkanının demokratik müttefiklere çoğu zaman otoriter rakiplerden daha kötü davrandığından şikâyet ederek birçok kişinin hissiyatına tercüman oldu.

Bu yeni atmosferde, bir zamanlar güç olarak görülen Amerika ile yakın bağlar giderek potansiyel bir kırılganlık gibi görünmeye başladı. En güçlü uyarı zili geçen yıl Donald Trump’ın dost ve düşman ayırt etmeksizin ağır gümrük tarifeleri uygulamasıyla çaldı. Yönetimi, bu ay tüm yabancı ülke vatandaşlarının Anthropic’in öncü yapay zekâ modelleri Mythos 5 ve Fable 5’e erişimini kısıtlama kararıyla yeni alarm zillerini harekete geçirdi.

Trump yönetimi politikasında değişikliğe gidebilir. Ancak mesajın alındığı görülüyor. “Mythos anı”, Avrupa’nın en önde gelen yapay zekâ girişimi olan Fransa merkezli Mistral’in CEO’su Arthur Mensch’in bu yılın başlarında dile getirdiği bir tespiti doğrular nitelikteydi. Mensch bir panelde, yapay zekânın dünya ekonomisinin işleyişi açısından giderek kritik hale geldiğini belirterek şöyle demişti: “Avrupa için en büyük risk… tüm sanayimizin… ABD karar verirse kapatılabilecek bir teknoloji üzerinde çalışmasıdır.”

Bu ihtimalden ürken Avrupa hükümetleri, ABD şirketlerine ve modellerine bağımlılığı azaltmak anlamına gelen “yapay zekâ egemenliği” ihtiyacından giderek daha fazla söz ediyor. Mistral’in kendisi de bundan fayda sağlayacak konumda.

Amerikan “kapatma düğmeleri” konusundaki endişe yapay zekâyla sınırlı değil. Trump’ın bu yılın başlarında Grönland’ı ilhak etme tehditleri, Avrupalılara ABD silahlarına olan bağımlılıklarını hatırlattı. ABD’nin büyük savunma şirketleri — “ana yükleniciler” — şimdi bunun sonucunda satış kaybetmeye başladıklarından endişe ediyor.

Bu meseleler Avrupa’nın çok ötesine uzanıyor. Hindistan’a uygulanan tarifeler ve Trump’ın Pakistan’la yakınlaşması Delhi’de çok kötü karşılandı. Hindistan hükümetinin düşünce dünyasını çoğu zaman yansıtan bir düşünce kuruluşu olan Observer Research Foundation, kısa süre önce yayımladığı bir raporda “Trump faktörünün”, Hindistan’ın Fransa’dan savaş uçağı satın alma kararında ağır bastığını savundu.

Hem ABD’ye hem de Çin’e bağımlılığı nasıl azaltacağını en sistematik biçimde düşünen ülke ise Kanada olabilir. Trump, Kanada’nın Amerika’nın 51. eyaleti olması gerektiğini defalarca ima etmişti.

Kanada hükümeti, özel çalışmalarında egemenlik açısından kritik önemde dokuz ekonomik alan belirledi. Bunlar arasında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji ile ödeme ve takas sistemleri yer alıyor.

Bu alanlarda hem Amerika’ya hem de Çin’e bağımlılıktan kaçınmayı hedeflemek anlaşılır bir şey. Peki bu mümkün mü? Örneğin Kanada, ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini dev güney komşusuyla yapıyor. Mistral, Amerikalı yapay zekâ rakipleriyle kıyaslandığında çok küçük kalıyor. ABD dahil tüm Batı dünyası, Çin’den gelen kritik minerallere olan bağımlılığının rahatsız edici biçimde farkına varmış durumda.

Bu bağımlılıklar derin. Tamamen ortadan kaldırılamazlar. Ancak azaltılabilirler.

Asya’daki bazı çevreler, Kapsamlı ve İlerlemeci Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı bir model ve yapı taşı olarak gösteriyor. Bu serbest ticaret anlaşması şu anda Japonya, Kanada, Şili, Avustralya, Birleşik Krallık ve Singapur’un da aralarında bulunduğu 12 ülkeyi kapsıyor. AB ile CPTPP şimdi bloklar arası bir anlaşma için görüşmelere başlamış durumda; böyle bir anlaşma tarifeleri genel olarak düşürebilir. Delhi’de Hindistan’ın da bu pakta katılmayı istemesi gerekip gerekmediği konusunda ciddi bir tartışma var.

AB, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık’ı içeren; ancak Çin ve ABD’yi dışarıda bırakan bir orta güçler ticaret anlaşması belli bir etki yaratabilir. Buna rağmen, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve yapay zekâda iki küresel lideri olan Çin ve Amerika’dan tam ekonomik egemenlik kurma fikri gerçekçilikten uzak kalıyor.

Bununla birlikte, Trump’ın ya da onun haleflerinin iyi niyetine aşırı bağımlılık sorununa bakmanın başka yolları da var. Yapay zekâ, silahlar ya da enerji alanında bir Amerikan “kapatma düğmesi” tehdidine verilecek cevap, muhtemelen ABD teknolojisinden ya da kaynaklarından tamamen bağımsızlaşmaya çalışmak değildir. Böyle bir politika pahalı, verimsiz ve nihayetinde gerçekçi olmaktan uzak olur.

Alternatif strateji, Çin’in hâlihazırda gösterdiği stratejidir: Kendi kapatma düğmeni bulmak. Xi yönetimi, son derece yüksek Amerikan tarifelerine kritik mineral ihracatını ciddi biçimde kısıtlayarak karşılık verdi. Bu etkili bir taktikti ve ABD’yi tarifeleri düşürmeye zorladı.

Diğer dünya güçlerinin de, bir gün ihtiyaç duyabilecekleri ihtimaline karşı, kendi ekonomik silahlarını bulmaları gerekiyor. Hindistan için bu, ülkenin jenerik ilaç üreticisi olarak oynadığı kritik rol olabilir. Kanada için bu, Amerikan çiftliklerinin bağımlı olduğu gübrelerin kritik bir bileşeni olan potas olabilir. Avrupa için ise Hollandalı şirket ASML’nin sağladığı benzersiz teknolojiler ya da Avrupa’nın uranyum ve türbin ihracatçısı olarak rolü olabilir.

Dünya demokrasilerinin birbirleriyle muhtemel ekonomik savaşa hazırlanmak zorunda kalması üzücü. Ancak Trump’ın yarattığı dünya bu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English