Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Fransa 6. Cumhuriyet’in eşiğinde mi?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Fransa’da Cumhurbaşkanı Macron’un “mezarda emeklilik” reformu, Sarı Yelekler’den bu yana en şiddetli protesto dalgalarından birini de beraberinde getirdi. Fakat protestoların gerekçesi, tek başına bu konuyla ilgili değil. Paris’teki, iyide iyiye kastlaşan idare yapısı artık sürdürülebilir olmaktan çıktı. İngiliz oligarklarının kalender meşrep propaganda organı Financial Times’ta bu buhranın içinden 6. Cumhuriyet’le veya reforme edilmiş bir 5. Cumhuriyet’le çıkabilineceği değerlendirmesi yer bulmuş.


Fransa 6. Cumhuriyet’in eşiğinde mi?

Simon Kuper — Financial Times

24 Mart 2023

Emeklilik reformuna duyulan öfke sokaklara taşarken, ülkenin her şeye gücü yeten cumhurbaşkanlığını yeniden gözden geçirmesinin zamanı gelmiş olabilir

Paris’teki Place de la République’de toplanan göstericiler garip bir şekilde İtalyanca “Siamo tutti antifascisti” [Hepimiz antifaşistiz] sloganı atıyorlardı. Fransızca olarak ise baş düşmanları olan cumhurbaşkanını hedef alıyorlardı: “Macron istemese de biz buradayız.”

Onları Fransız polis geleneğine uygun olarak kalabalığın arasına karışmak ve soruları yatıştırmak adına hiçbir çaba göstermeyen, bunun yerine göz yaşartıcı gazlarını ve coplarını kullanmak için uygun anı bekleyen yığınla çevik kuvvet polisi izliyordu. Kalabalığın da beklediği buydu. “Tüm polisler p**tir” sloganının İngilizce kısaltması olan “ACAB”ı kullanıyorlardı; Fransızcası “A-ca-buh” diye telaffuz ediliyor.

Sonra birisi çöp konteynerini ateşe verdi —mükemmel bir Instagram görseli— ve diğer göstericiler bunu kayda almaya başladı. 1789’dan 1944 ve 1968’e uzanan göz alıcı bir Paris geleneğinde yerlerini aldıklarının farkındaydılar. Sonunda polis ilerledi ve insanlar şişe fırlatmaya başladı.

Fransa, Emmanuel Macron’un geçen hafta parlamentodan geçiremediği asgari emeklilik yaşını 62’den 64’e çıkarma yönündeki tek taraflı kararından önce de kargaşa içindeydi. Paris’te grevlerle geçen kışın ardından metro teorik bir kavram haline gelirken fareler toplanmamış çöplerin yığınlarını karıştırmakta. Paris’te zirveye, geçtiğimiz cumartesi günü fareler için düzenlenen bir gösteriyle ulaşıldı. Paris Animaux Zoopolis adlı organizatör grup “HAYIR, Fransa’da yanlış giden her şeyin sorumlusu fareler değil!” dedi.

Fransızların öfkesi emekli maaşları ve Macron’un eli kolu bağlı tavrını aşıyor. Devlete ve onun tecessümü olan cumhurbaşkanına karşı yaygın, uzun vadeli bir öfke söz konusu. Burada yaşadığım 20 yılın ardından Fransızların kimi cumhurbaşkanı seçerlerse seçsinler onun aptal bir cani olduğunu ve devletin kolektif emanet olmak yerine onları ezdiği varsayımına alıştım. Fakat Macron’un emeklilik yaşını oylama yapılmaksızın yükseltmesi, Fransızların Amerikalıları, İngilizleri ve İtalyanları takip ederek popülist oy kullanma riskini arttırıyor, yani Marine Le Pen, 2027’de cumhurbaşkanlığına… Aşırı sağın cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki oy oranı bu yüzyılda giderek artarak geçen yıl yüzde 41’e ulaştı.

Fransa bu şekilde devam edemez. Gelişmiş dünyada seçilmiş bir diktatöre en yakın şey olan tüm yetkilere sahip cumhurbaşkanlığı ile 5. Cumhuriyeti sona erdirmenin ve daha az otokratik bir 6. Cumhuriyeti başlatmanın zamanı geldi. Macron bunu yapacak kişi olabilir.

5. Cumhuriyet 1958 yılında, Cezayir savaşının kaosu ve askeri darbe korkuları sürerken ilan edildi. Anayasa, Charles de Gaulle için ve kısmen de onun tarafından yazıldı. 1.80 boyundaki savaş kahramanı, “takdir-i ilahinin” adamı, adı bile onu eski Fransa’nın simgesi haline getirmişti. Fransa’daki siyasi partiler ve parlamenterler susturulursa lider olarak geri dönmeyi kabul etti [kendi partisi RPF’den, yani Rassemblement du peuple français’ten de hazzetmiyordu].

Böylece anayasa, cumhurbaşkanı merkezli olmasa da güçlü bir yürütme oluşturdu. 49. maddenin 3. fıkrasının devreye sokulması muhalefet partilerinin güvensizlik önergesi vermesine olanak tanıyor. Önergenin kabul edilmemesi halinde yasa hükmen kabul ediliyor. Emeklilik manevrası, Macron’un başbakanı Élisabeth Borne’un iktidarda olduğu 10 ay içinde 49. maddenin 3. fıkrasına 11. defa başvurması oldu.

1958 anayasasında cumhurbaşkanı, yaklaşık 80 bin memur tarafından seçilen nispeten mütevazı bir figürdü. Ancak 1962 yılında de Gaulle cumhurbaşkanının statüsünü yükseltti: Cumhurbaşkanı genel oylamayla seçilecekti. De Gaulle’ün daha sonra açıkladığı üzere: “Devletin bölünmez otoritesi tamamen cumhurbaşkanına emanet edilmiştir.”

Savaş sonrası Fransa’sının yönetim felsefesi, toplumun her kesiminden seçilen en zeki çocukların olduğu bir tür Fransız-Konfüçyüs yönetimi haline geldi. Başbakan Pierre Mendès France’ın babası uygun fiyatlı kadın elbiseleri satıyordu, Cumhurbaşkanı Georges Pompidou’nun babası küçük bir kasabada öğretmendi ve Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın babası, Angoulême’de istasyon şefiydi. Tipik olarak G7 zirvelerinde en yüksek IQ’ya ve siyasetin ötesinde en geniş hinterlanda sahip liderler Fransa’nın cumhurbaşkanları olur.

Cumhuriyetin teknokratları yavaş yavaş fermanlarını en ücra köylere kadar yaydılar. Batı Avrupa’nın en büyük ülkesinde hareket eden hemen hemen her şey, Paris’teki birkaç kilometrekarelik bir alandan yönetiliyordu. 1982’den bu yana çeşitli “ademi merkeziyetçilik” dalgaları hiçbir zaman fazla ileri gidemedi. Liberal yazar Gaspard Koenig, Parisli teknokratlara rehberlik eden inancın “étatisme”, yani devletçilik olduğunu söylüyor. Koenig, teknokratların tipik olarak halktan ziyade “devletin hizmetkârları” olarak tanımlandıklarını belirtiyor.

Sözleşme, Fransızların ücretsiz eğitim, sağlık hizmetleri, emekli maaşları ve hatta çoğu zaman sübvansiyonlu tatiller karşılığında gelirlerinin büyük bir kısmını devlete devretmeleri ve çoğu zaman kâbus gibi bir bürokrasiyi yönetmeleri şeklinde oldu.

1990’ara kadar sistem az çok işledi. Fransa “Trente Glorieuses”; 1945’ten 1975’e kadar 30 görkemli ekonomik büyüme yılı yaşadı. Avrupa’nın en hızlı trenleri olan TGV’leri yaptı, dünyanın en hızlı yolcu uçağı Concorde’u birlikte yarattı, Fransızların tenis kortu rezervasyonu yapmak ve telefon seksi yapmak için kullandıkları proto-internet Minitel’i icat etti, Almanya’yı avroyu yaratmaya zorladı ve dünya meselelerinde bağımsız bir aktör haline geldi. Tüm yetkilere sahip cumhurbaşkanlığı Fransa’nın uluslararası konumunu güçlendirdi: Yönetim tek bir kişinin sesiyle konuşuyordu ve yabancı liderler her zaman hangi Fransız numarasını arayacaklarını biliyorlardı.

5. Cumhuriyet’in yaldızlarının döküldüğü an muhtemelen 1973’teki petrol şokuydu, o zamandan beri ekonomi büyük oranda durağanlaştı. Ya da belki aşırı sağcı lider Jean-Marie Le Pen’in cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura kaldığı 21 Nisan 2002’ydi. Jacques Chirac’a karşı mağlup oldu ama o andan itibaren Fransızların göç ve işsizlik konusundaki endişelerinin de etkisiyle cumhuriyete yönelik inandırıcı bir tehdit ortaya çıktı.

Cumhurbaşkanına karşı duyulan hayal kırıklığı, popülaritede de kendini gösterdi. Anketör Kantar Sofres’e göre Mitterrand [1981-1995 arası cumhurbaşkanı] ve Chirac [1995-2007] genellikle yüzde 40 ila 60 arasında oy oranına sahipti. Ancak son üç cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, François Hollande ve Macron’un oy oranları genelde yüzde 20 ila 40 arasında seyrediyor. Hollande’ın oy oranı bir ankette yüzde 4’e ulaştı [yazım hatası değil]. Kahramanlık sonrası çağa ait bu rakamlar de Gaulle’ün işi için çok azdı. Artık çok az seçmen bir sonraki cumhurbaşkanının ulusal kurtarıcı olacağını umuyor. Marine Le Pen cumhurbaşkanı olabilecek olsa da o da yıllarca süren skandalların ardından büyüsünü kaybetti. Bugün ona fanteziler yüklemek zor.

Fakat teknokratlar da lekelenmiş görünüyor, özellikle de kendi kendini idame ettiren bir kast haline geldikleri için. Bugünün yönetici sınıfı, orantısız bir şekilde Paris’te Sol Yaka’daki anaokulundan Sol Yaka’daki hazırlık okuluna birlikte giden ve burada prestijli okulların sınavlarına hazırlanan ve ardından Sol Yaka’da kendilerine daire alan okumuş yüksek burjuvazinin beyaz çocuklarından oluşuyor. Eğer Paris kökenli değillerse Normandiyalı zengin bir doktorun oğlu olan Hollande ya da Picardyli bir nöroloğun oğlu olan Macron gibi genellikle gençken oraya taşınmışlardır.

Güney batılı bir postacının oğlu olan sosyolog Pierre Bourdieu’nün onlarca yıl önce uyardığı gibi: Fransız seçkini kendini yeniden üretiyordu [ve seçkinlerin kendilerini yeniden üretmesi konusunda kimse Bourdieu’den daha fazla uzmanlaşmamıştı; üç oğlu da en entelektüel sıfatta prestijli bir okul olan ve sosyal bilimciler yetiştiren Sol Yaka’daki École Normale Supérieure’e kadar onun izinden gitti].

Fransız teknokratları çalışma hayatlarını, Paris sarayını bir hendek gibi çevreleyen çevre yolu Périphérique’in içindeki birkaç semtte geçiriyor. Fransa’nın geri kalanına, okulda kendilerine öğretilen Paris kültürünü özümseyememiş ve aşırı sağ ya da aşırı sola oy veren kokuşmuş köylülerin yaşadığı bir koloni gibi davranıyorlar.

Paris dışındaki yaşamın temel gerçekleri pek çok karar alıcının gözünde kaçıyor. Hollande’ın École Nationale d’ Administration’dan (ENA) sınıf arkadaşı ve sağ kolu olan Jean-Pierre Jouyet, Normandiya’daki ikinci evinde [ailesinin eski evi] yaşadığı deneyim sayesinde kırsal kesimin büyük bir bölümünde geniş bant internet olmadığını fark etti. Hollande’ı uyarma fırsatını hiç bulamamış. L’Envers du décor adlı anı kitabında “Açıklamam gerekirse, hükümette kimse konuyla ilgilenmiyordu” diye belirtiyor. Macron 2018’de yakıt vergisine birkaç sent eklemeye karar verdiğinde bunun gilets jaunes, “sarı yelekler” tarafından ülke çapında aylar sürecek bir ayaklanmaya yol açacağının farkında değildi, zira kendisi ve etrafındaki teknokratlar Périphérique’in ötesindeki insanların arabalarına ne kadar ihtiyaçları olduğunu kavrayamamışlardı.

Fransızlar işler ters gittiğinde teknokratları ve özellikle de kendilerine danışmadan karar veren cumhurbaşkanını suçluyor. Sıradan insanlar, hayatları emekli olabilecekleri güne kadar, doğduklarında dışlandıkları Parisli bir meritokrasi tarafından çizilmiş gibi hissediyor. Paris’in seçkin üniversitelerinden Sciences Po’da siyaset uzmanı olan Luc Rouban’un aktardığına göre kendilerini “halktan” gören insanların dörtte üçü, kendilerini toplumsal aşağılanmanın ve tanınmamanın nesnesi olarak hissettiklerini söylüyorlar. Ülkenin her postane ve ilkokulun cephesinden ilan edilen vaadi — “Liberté, égalité, fraternité” — göz önüne alındığında bu durum özellikle can sıkıcı. Fransa, sosyal sınıfın veya paranın gücünün belirgin olduğu Britanya veya ABD değil.

Beş yıldır Ulusal Kamuoyu Tartışmaları Komisyonunun başkanlığını yürüten Chantal Jouanno’ya göre Fransız halkı teknokratlara meydan okurken teknokratlar da halka meydan okuyor. Le Monde’a konuşan Jouanno, Fransız “karar alıcıların” toplumu sıklıkla “çatışmalı, kontrol edilemez, düzeltilemez” olarak tanımladığını ifade ediyor. Belki de Macron’un “direngen Galyalılar” esprisini düşünüyordu. Çarşamba günü “Anlaşamadık. Bu reformu yapmanın ne kadar gerekli olduğu konusunda hemfikir olamadık” diyerek sanki sorun halkın gerçekleri anlayamamasıymış gibi yakınmıştı.

Macron, 2017’de cumhurbaşkanı olduğundan beri halkın öfkesinin hedefindeydi. ABD Başkanı George H.W. Bush için her kadına ilk kocasını hatırlattığı söylenirdi. Macron ise her Fransıza patronunu hatırlatıyor; çalışanlarına tepeden bakan eğitimli bir ukala. Hollande’ın cumhurbaşkanlığı ihtişamından yoksun olduğunu anladı ve kendisini “Jüpiterci” olarak tanımladı, fakat çoğu seçmen karşısında sadece kral gibi giyinen küçük bir eski bankacı gördü. Ona oy verenlerin çoğu bile ne onu sevdi ne de emeklilik yaşını yükseltme vaadiyle onun göreve gelmesini onayladıklarını hissetiler. Hem 2017 hem de 2022 seçimlerinde öbür seçenek Marine Le Pen’di. Fransa cumhurbaşkanı 60 yıl içinde “takdir-i ilahi adamından” “ehveni şere” dönüştü.

Macron’un Rothschild’lerde kısa bir süre çalışması, bugünün Parisli butik yatırım bankasını 19. yüzyılın Avrupa’yı kucaklayan devi ile karıştıran insanlar arasında kaçınılmaz olarak antisemitik komplo teorilerine yol açtı. Macron’un “neoliberal” ya da daha kötüsü “ultra liberal” olduğu, küresel sermayenin karanlık güçlerinin çıkarına Fransa’nın sosyal güvenlik sistemini parçalamaya çalıştığı yaygın bir şaka.

Bu suçlama gülünç: Fransa, dünya üzerindeki en az neoliberal ülke olmaya devam ediyor. Kamu harcamaları 2021’de GSYH’nin yüzde 59’u ile zengin ülkeler kulübü OECD’deki en yüksek orana sahipti. Fransızların her zamanki haklarını kaybetme korkusu — özellikle de 25 yıllık emekliliklerini — müreffeh hayatlarını tehdit ediyor. İşin kötü tarafı, insanlar devlete o kadar çok para ödüyor ki birçoğu o meşhur “ay sonunda” parasız kalıyor. Fransa’nın net ortalama geliri — 2021’de 22,732 euro’ydu — Fransa’nın akranları olarak görmeyi sevdiği kuzey Avrupa ülkelerinden daha düşük.

Macron, özellikle Sarı Yelekler’den sonra seçkin kesimin ayrıcalıklarını dizginlemeye çalıştı. Sarkozy ve eski başbakanı François Fillon yolsuzluktan hüküm giydi ama ikisi de henüz hapse girmedi ve her ikisi de temyize gidiyor. Parlamentoya yeni bir itidal empoze edildi: Milletvekillerinin Château Lafite’li öğle yemekleri için güzel stajyerleri kontrolsüz harcamalarla götürdüğü günler geride kaldı.

Macron’un bakanları çıkar çatışması yaşadıkları için daha önce baktıkları işlerden oldular, fakat bu durum Paris’in dar yönetici kastı içinde bu tür çatışmaların ne kadar çok olduğunu hatırlattı: Sosyal ekonomiden sorumlu devlet bakanı Marlène Schiappa, büyük bir sağlık sigortası şirketinin patronuyla birlikte çalıştıktan sonra portföyünün büyük bir kısmını devretmek zorunda kaldı. Enerji dönüşümünden sorumlu bakan Agnès Pannier-Runacher, babasının eskiden yönettiği petrol şirketi Perenco ile ilgili konulara dokunamıyor ya da eski kocasının üst düzey yönetici olduğu enerji şirketi Engie ile ilgilenemiyor. Dijital ekonomiden sorumlu bakan Jean-Noël Barrot ise kız kardeşinin iletişim şefi olduğu Uber’le ilgili konulara bakamıyor.

Bu tavizler halkı yatıştırmadı. Fransa’nın uzun zamandır başının belası olan işsizliğin eriyip yok olması da öyle. İşsizlik oranı şu anda yüzde 7,2 ile 2008’en bu yana en düşük seviyesinde ve Macron’a teşekkür bile edilmiyor. Yeni emeklilik yaşının oylama yapılmadan kabul edilmesine duyulan öfke o kadar büyük ki Macron önümüzdeki dört yıl boyunca herhangi bir yasayı geçirmekte zorlanabilir, tabii yine oylama yapılmadan kabul ettirmeye cesaret edemezse.

Beşinci Cumhuriyet’in meyveleri o kadar da tatsız değil. Ancak Counterpoint adlı düşünce kuruluşunun kurucusu Catherine Fieschi’ye göre sistemin kendisi miadını doldurdu. Devletin otokratik yapısı, Fransızların nispeten iyi yaşamalarına rağmen neden bu kadar öfkeli olduklarını açıklamaya yardımcı oluyor. Cumhuriyetin işleyişini neredeyse hiç önemi kalmayan parlamentodan bahsetmeden de anlatabilirsiniz. Bugün Fransa’da hükümetin üç kanadı var; cumhurbaşkanlığı, yargı ve sokak. Eğer cumhurbaşkanı bir şey yapmaya karar verirse, onu sadece sokak — protestolar ve grevler yoluyla hayatı durdurarak — durdurabilir. Sokak ve cumhurbaşkanı nadiren uzlaşmaya çalışır. Biri kazanır, öteki kaybeder.

Tarihsel olarak sokağı sendikalar kontrol eder. Fakat onlar da önemlerini kaybettikçe — Macron emekli maaşları konusunda onlara neredeyse hiç danışmadı — sokak, başsız Sarı Yelekler’den bugünün yanan çöp kutularına kadar giderek daha şiddetli ve yönsüz hale geldi. Kızımın lisesi, “Sermayeye Karşı” gibi sloganlar içeren pankartlar taşıyan öğrenciler tarafından aralıklı olarak abluka altına alınıyor. Komşu bir okulda, bir grup öğrenci ve öğretmen kendi ablukalarını bir hafta sürecek bir işgale, pankart tasarlama ve binaları yeniden boyama gibi eğlenceli etkinliklerin yer aldığı bir yatıya dönüştürmek için komplo hazırlıyor. Kızımın oradaki arkadaşı cumartesi günü protestoya katılmayı planlıyor: “Sonra hafta sonumu değerlendireceğim”.

Bu şekilde ülke yönetilmez. Geçen yılki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aşırı solcu aday Jean-Luc Mélenchon “6. Cumhuriyet vaadiyle kampanya yürütmüştü. “Monark başkanın” yetkilerini daraltan yeni bir anayasa istiyordu.

Fakat 6. Cumhuriyet’i başlatmak için en uygun kişi Macron’un kendisi. Fieschi, Macron’un büyük avlar peşinde koşan bir politikacı olduğunu belirtiyor. Daha şimdiden çeşitli şekillerde Donald Trump ve Vladimir Putin’i etkilemeye, Fransa’nın iş gücü piyasasını, Avrupa savunmasını ve AB’yi yeniden şekillendirmeye çalıştı. Planları genellikle başarısızlıkla sonuçlanıyor ama en azından hedefleri yüksek. 6. Cumhuriyet Macron ölçeğinde bir fikir. Fieschi’ye göre bu onun mirası olabilir. Fransız trenini yeniden rayına oturtabilir.

Pazartesi günü, şu anki adı Rönesans olan kendi partisinin üyelerine “Kurumların Reformu Üzerine” başlıklı bir e-posta gönderdi. Üyeler parlamento seçimleri, referandumların kullanılması ya da kullanılmaması ve yerel yetkiler hakkındaki görüşlerini bildirmeye davet ediliyordu. Açık uçlu bir soru vardı: “Birkaç kelimeyle ifade etmek gerekirse, hangi konu(lar) hakkında bir yurttaş kongresi düzenlemenin faydalı olacağını düşünüyorsunuz?”

5. Cumhuriyet döneminde 24 kez yaptığı gibi anayasasını revize ederek kendini güncelleyebilmesi Fransa’nın güçlü yanlarından biri. 6. Cumhuriyet ya da en azından reformdan geçirilmiş bir 5. Cumhuriyet neye benzeyebilir? Koenig, de Gaulle’ün seçimle işbaşına gelen cumhurbaşkanı inovasyonunun rafa kaldırılmasını öneriyor. Bu, cumhurbaşkanının rolünü azaltacak ve parlamentonun statüsünü yükseltecek. Koenig ayrıca yetkilerin Fransa’nın 35 bin komününe, yani yerel yönetimlere devredilmesinden yana. Anketler Fransızların yerel temsilcilerine ulusal temsilcilerden çokdaha fazla güvendiklerinigösteriyor.

Koenig, geçen yıl yetkileri daraltılmış bir cumhurbaşkanlığı için liberal platformlardan birinden sembolik bir adaylı koydu. Ülkeyi gezerken çok heyecanlıydı: Fransızların çoğu güzel yerlerde, dağların, sahillerin ya da koyun otlaklarının yakınında yaşıyor. Durumları oldukça iyi, iyi besleniyorlar ve iş dışındaki tutkularını geliştirmek için zamanları var.

Paris’teki bir adam hayatlarını yönetmeden yollarına daha da iyi devam edebilirler.

DÜNYA BASINI

FT: İsrail anayasal krizin eşiğinde

Yayınlanma

Yazar

İsrail Başbakanı Netanyahu hükümetinin yargıya müdahale girişimleri ülkedeki iç bölünmeleri derinleştiriyor. Hükümetin, Yüksek Mahkeme kararlarına meydan okunması, halkı sokağa dökerken, hukukçular yaklaşan krizin demokrasiye ciddi zarar verebileceği uyarısında bulunuyor. Aşağıda çevirisini okuyacağınız analiz İsrail’de son haftalarda yaşanan siyasi krizlere, uzmanların değerlendirmeleri ile birlikte mercek tutuyor:

***

Binyamin Netanyahu İsrail’i anayasal krizin eşiğine getirdi

Başbakanın Yüksek Mahkeme kararlarına direneceği endişesi ülke genelinde kitlesel protestolara ve grev tehditlerine yol açtı.

James Shotter

Son 18 aydır dış tehditlerle mücadele eden İsrail, şimdi yeniden iç meselelerle sarsılıyor. Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki hükümetin, devletin temel kurumlarına karşı başlattığı yeni hamleler, ülkeyi anayasal bir krizin eşiğine getirdi.

Netanyahu ve müttefikleri, ülkenin en üst düzey hukuk yetkilisini görevden alma girişiminde bulundu, Yüksek Mahkeme atamalarında siyasetçilere tam yetki veren bir yasayı Meclis’ten geçirdi ve mahkemenin azil kararını askıya almasına rağmen, iç istihbarat teşkilatı Şin-Bet’in Direktörünü değiştirme planında ısrar etti.

Bu adımlar, sendikalar ve iş dünyası temsilcilerinden grev tehditleri gelmesine yol açtı ve Netanyahu’nun, hâlâ Gazze’de tutulan 59 rehinenin serbest bırakılmasını sağlamadan Hamas’la ateşkesi bozmasına öfkelenen halkın hükümet karşıtı protestolarını yeniden alevlendirdi.

Muhalefeti “sokaklara anarşi tohumları ekmekle” suçladı

Aynı zamanda, hükümetin Yüksek Mahkeme’nin Şin-Bet Direktörü Ronen Bar’ın görevden alınmasına karşı çıkması halinde mahkeme kararlarını hiçe sayabileceği korkularını artırdı. Böyle bir senaryo, İsrail’i tamamen belirsiz bir sürece sokacak ve demokratik kurumlarının geleceğini sorgulanır hâle getirecek.

Yargı atamalarına ilişkin yasanın iptali için dava açan İsrail Sivil Haklar Derneği Direktörü Noa Sattath, “Sistem çökmenin eşiğinde gibi geliyor. Eğer hükümet Yüksek Mahkeme’yi açıkça hiçe sayarsa, bu çok kritik bir dönemeç olur” dedi.

Netanyahu’nun 2022’de yeniden iktidara gelmesiyle birlikte, yargıyı zayıflatmaya yönelik tartışmalı girişimler, ülke tarihinin en büyük sokak protestolarını tetikledi. Mücadele, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın sürpriz saldırısıyla duraksasa da geçen ay alınan radikal kararlarla yeniden alevlendi.

İlk olarak, kabine Şin-Bet Direktörü Ronen Bar’ı görevden alma yönünde oy kullandı. Ardından, Başsavcı Gali Baharav-Miara’nın görevden alınmasına yönelik adımlar atıldı. Son olarak ise, Yüksek Mahkeme’ye yapılacak atamalarda yalnızca siyasetçilerin karar vereceği düzenleme Meclis’ten geçirildi.

İsrail’de yargıya siyasi müdahalenin önü açıldı

Netanyahu geçen hafta Meclis’te yaptığı meydan okuyan konuşmada, ABD Başkanı Donald Trump’ın sıkça kullandığı “derin devlet” söylemini benimseyerek, bürokrat ve yargıçların hükümetin planlarını engellediğini iddia etti, “Tehlikede olan demokrasi değil; bürokratların hâkimiyetidir. Derin devlet tehlikede” dedi.

Ancak siyasi yorumculara göre bu adımlar, İsrail’in zaten kırılgan olan denge-denetim sistemine yönelik sistematik bir saldırının son halkası. Hükümet, son bir yılda başsavcının bağlayıcı kararlarını göz ardı etti ve Yüksek Mahkeme Başkanı’nın atanmasını bir yıl boyunca engellemeye çalıştıktan sonra, şimdi onun otoritesini tanımıyor.

İsrail Demokrasi Enstitüsü Başkan Yardımcısı ve anayasa hukuku profesörü Suzie Navot, “Yargıçlar ya da başsavcı olsun, kilit denetleyicilerin meşruiyeti sürekli sorgulanıyor. Hedef onları sistemden çıkarmak. Büyük resim şu: Mümkün olduğunca fazla gücü ele geçirmek” dedi.

Muhalefet, Bar ve Baharav-Miara’nın görevden alınmasına, çıkar çatışması olduğu gerekçesiyle karşı çıkıyor. Şin-Bet, Başbakanlık Ofisi’ndeki bazı yardımcıların Katar’la mali ilişkilerini soruştururken; Baharav-Miara, Netanyahu’nun yıllardır süren yolsuzluk davasını yürütüyor.

İsrail’de “devlete sızma” tartışması: “Dün vatan haini ilan ettiniz yarın idam edersiniz”

Hukukçular, Baharav-Miara’nın görevden alınmasının uzun ve zor bir süreç olacağını öngörse de Bar’ın durumu çok daha hızlı bir şekilde sonuçlanabilir. Yüksek Mahkeme, Bar’ın görevden alınmasını geçici olarak durdurdu ve bu konudaki itirazları 8 Nisan’da dinleyecek. Ancak hükümet, azil kararının 10 Nisan’a kadar yürürlüğe gireceğini söylüyor.

Netanyahu, pazartesi günü yerine eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Eli Şarvit’i aday gösterdi; ancak bir gün sonra, sağcı ortaklarının tepkisi üzerine bu kararı geri çekti. Bu da atama sürecinin siyasileştiği yönündeki inancı daha da pekiştirdi.

Kudüs İbrani Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Yuval Shany, şu değerlendirmede bulundu: “Eğer Yüksek Mahkeme Bar’ın görevden alınmasını iptal eder ama hükümet onu yine de değiştirirse, bu tam anlamıyla bir anayasal kriz olur. O noktada yetki hiyerarşisi netliğini kaybeder. Şin-Bet içinde emir verme yetkisi hükümetin atadığı kişide mi olacak, mahkemenin desteklediği kişide mi?”

Bu ihtimal, kamuoyunun öfkesini yeniden körükledi. Son haftalarda on binlerce kişi sokaklara dökülürken, İsrail’in güçlü Histadrut sendikası ve İsrail İş Dünyası Forumu gibi kuruluşlar, hükümetin Yüksek Mahkeme kararını hiçe sayması hâlinde greve gidebilecekleri uyarısında bulundu.

Büyük bir İsrail şirketinin yöneticisi, “Netanyahu’nun, işleri gerçekten demokrasiyi tehlikeye sokacak noktaya getireceğini sanmıyorum. Ama eğer getirirse, grev kaçınılmaz olur ve herkes bu karara uyar” dedi.

İsrail’de hükümet-yargı kavgası yeniden alevlendi

Şin-Bet Direktörü ile Başbakan arasında uzun sürecek bir kriz yaşanmasının güvenlik açısından yaratabileceği risklere dikkat çeken Shany, Bar’ın zaten görev süresi dolmadan önce ayrılabileceğini belirtip iki tarafın da “geri adım atmıyor gibi göründüğü” bir uzlaşıya varmasının mümkün olduğunu söyledi.

Ancak bazı analistlere göre, Bar krizi bertaraf edilse bile hükümet ile Yüksek Mahkeme’yi karşı karşıya getirebilecek başka birçok konu hâlâ gündemde. Bunlar arasında Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in atanmasına yönelik itirazlar ve Başsavcı Baharav-Miara’nın görevden alınma girişimi de var.

Navot, “Anayasal kaos içindeyiz… ve hükümet açısından çok kritik dört-beş dava hâlâ Yüksek Mahkeme önünde bekliyor. Hepsi ayrı ayrı patlamaya hazır bomba gibi” dedi.

Netanyahu hükümeti, Başsavcı’nın azil sürecini başlattı

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

HTŞ katliamlarından kurtulan Suriyeliler ölüm ve yıkımı anlatıyor

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Suriye’deki eski Kaide militanlarının oluşturduğu yeni hükümete bağlı grupların başta Lazkiye ve Tartus’ta olmak üzere, özellikle Alevi sivillere yönelik giriştiği katliamın boyutları hâlâ tam olarak bilinmiyor. Katliamdan kurtulanların tanıklıkları yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Yakın zamanda Suriyeli 13 insan hakları kurumu ve STK, Suriye sahilindeki katliamın ilk 3 günü üzerine bir ön rapor hazırladı. Bu rapora göre yalnızca ilk üç günde 25 katliam belgelendi. Bu saldırılara HTŞ ve Suriye Milli Ordusu’na (SMO) bağlı Süleyman Şah (Ebu Amşe) Tugayı, Sultan Murad Tugayı ve Hamza Tugayı gibi grupların yanı sıra şu yabancı cihatçı örgütler de katıldı: – İran’da Sünni Muhacir Hareketi (İran) – Kafkasya Tugayı (Rusya) – Özbek Tugayı (Özbekistan) – Türkistan İslam Partisi (Çin) – Faslılar Tugayı (Fas) – Tacik Grubu (Tacikistan) – Arnavutluk Grubu (Arnavutluk) – Gureba Tugayı (çeşitli milletlerden) – Beluc Grubu (Pakistan) – Utbe bin Farkat Azerbaycan Grubu (Azerbaycan) – Ebu Yakup El Türki Tugayı (Türkiye) – Uygur Tugayı. Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, bu grupların saldırılarından kurtulabilenlerin tanıklıklarını içeriyor.


Suriye hükümetinin katliamlarından kurtulanlar ‘ölüm ve yıkım’ hikayelerini anlatıyor

The Cradle
27 Mart 2025

Suriye hükümet birliklerinin bu ayın başlarında ülkenin sahil kesimlerinde Alevi sivillere yönelik gerçekleştirdiği katliamlardan kurtulanlar, yaşadıkları travmatik deneyimleri 27 Mart’ta yayınlanan bir röportajda The Cradle’a anlattı.

Katliamlardan haftalar sonra Tartus ve Lazkiye gibi kıyı kentlerindeki siviller, Şam güçlerinin yeniden peşlerine düşebileceği korkusuyla yaşıyor.

“Silah sesleri ve çığlıklarla uyandık. Neler olduğunu bilmiyorduk. Komşularımın evlerinin önünde öldürüldüğünü kendi gözlerimle gördüm ve saklanmaktan başka bir şey yapamadım,” diyor Lazkiye kırsalından sağ kurtulan Ebu Mahmud The Cradle’a.

“Çocukların çığlıklarını duyabiliyordum ama sesler kısa sürede kayboluyordu… herkesi öldürüyorlardı. Sesler nihayet kesildiğinde saklandığım yerden çıktım ve köyümü küle dönmüş halde buldum. Yaşayanlar çok azdı ve havayı ölüm doldurmuştu,” diye ekledi.

“Çocuklarımla birlikte yakındaki bir ormana kaçtım. Saatlerce aç ve susuz yürüdük. Silah sesleri arkamızda yankılanıyordu, sanki ölüm bizi kovalıyordu,” diyor kendisi de hayatta kalanlardan biri olan Ümmü Halid. “Günler sonra geri döndüğümde evimi yakılmış ve ailemi enkazın altında gömülmüş buldum. Hiçbir şeyim kalmamıştı. Ailemi, evimi ve bildiğim hayatımı kaybettim. O günden beri artık yaşadığımı hissetmiyorum.”

Katliamlardan kurtulanlarla çalışan ve kimliği gizli tutulan psikiyatrist ‘MA’, The Cradle’a yaptığı açıklamada insanların ağır TSSB’den [Travma Sonrası Stres Bozukluğu] muzdarip olduğunu ve korku içinde yaşadıklarını söyledi.

“Bu vahşete tanık olan çocuklar derin psikolojik travma yaşıyor. Bazıları konuşma yetisini kaybederken, diğerleri tamamen tecrit edilmiş halde yaşıyor. Birçoğu sürekli kabuslar görüyor ve bazıları yemek yemeyi ya da başkalarıyla etkileşime girmeyi reddediyor. Onlara yardım etmeye çalışıyoruz ama yaralar kimsenin tahmin edemeyeceği kadar derin.”

“Evlerin ve köylerin tamamının kaybedilmesi yerel toplulukların çökmesine yol açarak psikolojik ve sosyal rehabilitasyonu daha da zorlaştırdı.”

İsmini vermek istemeyen insan hakları aktivisti ‘SA’ ise “gerçek barışın adalet olmadan inşa edilemeyeceğini” vurgulayarak, “sadece kurbanlar için değil, bu tür vahşetlerin bir daha yaşanmaması için bu suçlardan sorumlu olanların hesap vermesi gerektiğini” sözlerine ekledi.

Suriyeli yetkililer bu ayın başlarında 6 Mart ve 10 Mart tarihleri arasında meydana gelen olayları soruşturmak üzere bir soruşturma komitesi kurulduğunu açıklamıştı. Buna rağmen henüz hiçbir sonuç kamuoyuna açıklanmadı ve ölümler devam etti.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) geçtiğimiz hafta, Suriye’nin çeşitli bölgelerinde “Genel Güvenlik ve Suriye ordusuna bağlı silahlı gruplar” tarafından 24 saat içinde aralarında sivillerin de bulunduğu 72 kişinin öldürüldüğünü bildirdi.

‘SA’ The Cradle’a yaptığı açıklamada, “Cezasızlık, insanlığa karşı işlenen suçların devam etmesini sağlayan şeydir,” dedi.

Katliamlar, Suriye’nin eski ordusuna bağlı militanlar tarafından başlatılan silahlı ayaklanmanın ardından gerçekleşti.

Ayaklanmayı bastırmak için yürütülen geniş çaplı güvenlik operasyonu sırasında, ülkenin yeni ordusuna dahil edilen çok sayıda aşırılık yanlısı gruptan oluşan Suriye Askeri Operasyonlar Dairesi büyük bir infaz kampanyası yürüttü.

Militanlar kapı kapı dolaşarak aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu sivilleri öldürdü. SOHR’a göre çoğu Alevi olmak üzere en az 1.500 kişi öldürüldü.

Resmi olmayan tahminlere göre bu sayı çok daha yüksek olabilir. 20.000’den fazla Suriyeli korku içinde komşu Lübnan’a kaçtı.

Suriye’nin güvenlik ve askeri güçleri, eskiden El Kaide’nin Suriye’deki kolu olan Heyet Tahrir El Şam (HTŞ) üyelerinin yanı sıra 2017’de kurulan ve Türk vekil gücü Suriye Milli Ordusu (SMO) olarak bilinen yapıdan savaşçıların hakimiyetinde.

Eski Cumhurbaşkanı Beşar Esad hükümetinin düşmesinin ardından Suriye ordusu ve güvenlik aygıtına dahil edilen SMO gruplarının saflarında çok sayıda eski IŞİD savaşçısı ve komutanı olduğu biliniyor.

Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın kendisi de bir El Kaide şefi ve daha önce de IŞİD’e dönüşen Irak İslam Devleti’nin (IİD) bir üyesiydi.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

‘Sonluluklar’ kapitalizmi: Ne savaş, ne barış

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale aslında bir kitap tanıtımı. Bununla birlikte, küresel kapitalizmin yeni dönemine ilişkin mühim ipuçları sunan bir kitaba atıf yapıyor. Branko Milanovic’in aktardığı yazarın iddiası, kapitalizmin “bırakınız yapsınlar” dönemlerinin, merkantilist dönemlerine göre daha az süreyi kapsadığına işaret ediyor ve Alfred Mahan’dan mülhem bir şekilde, denizlerdeki egemenliğin ve “jeopolitiğin” şu anda yeniden önem kazandığına işaret ediyor. Yazar, içine girdiğimiz döneme “sonluluklar kapitalizmi” diyor. Milanovic, bu dönüşüme katılsa da, nedenine ilişkin önemli bir şerh düşüyor: kaynakların sınırlı olduğuna dair aniden gelen aydınlanma, kaynakların gerçekten kıt olduğunun ortaya çıkmasından değil, ABD’nin Çin ve Asya’nın yükselişinden duyduğu siyasi kaygının sonucudur.


Sonluluklar kapitalizmi: kötümserlik ve savaşkanlık

Branko Milanovic
Global Inequality and More 3.0
20 Mart 2025

Bugünlerde neoliberal küreselleşme döneminin sona erdiğine dair yaygın bir görüş var (Bu konuyu burada yazmıştım.) Neoliberalizmin yerini ne tür bir uluslararası ve yerel sistemin alacağı ise çok daha az açık. Görünürde pek çok aday var çünkü Yogi Berra’nın deyimiyle, özellikle gelecekle ilgili tahminlerde bulunmak zordur. Ne var ki iktisat tarihi yardımcı olabilir. Fransız iktisatçı Arnaud Orain’in yeni kitabı, son dört yüzyılda dünya kapitalizminin döngüsel doğasına bakarak bizi bu yöne götürüyor. Orain’e göre, serbest ticaretten merkantilizmin karakteristik özelliği olan “silahlı ticarete” doğru kapitalizmin periyodik yeniden düzenlemelerinden birine giriyoruz. Dahası, Orain’in kapitalizm okumasında, laissez-faire ve serbest ticaret dönemlerine göre daha yaygın olan merkantilizm dönemleri. Orain bu tür üç (merkantilist) dönemi ele alır: Avrupa’nın dünyayı fethi (17. ve 18. yüzyıllar), 1880-1945 ve günümüz.

Merkantilizmin en önemli özelliği, ticareti ve belki de genel olarak iktisadi faaliyetleri sıfır toplamlı bir oyun olarak görmesi ve ne tam barış ne de tam savaş içinde olan bir dünya yaratmasıdır. Merkantilizmin normal durumu, ister silahla isterse de diğer birçok zorlayıcı araçla (korsanlık, etnik temizlik, kölelik vb.) olsun, sürekli çatışmadır. Merkantilizm (i) malların taşındığı yolların kontrolü anlamına gelir ki bu geçmişte olduğu gibi şimdi de okyanusların kontrolü anlamına gelir, (ii) üretim ve ticaretin dikey entegrasyonunun tercih edilmesi anlamına gelir ki bu da tekeller ve monopsoniler¹ anlamına gelir ve (iii) ya hammadde ve gıda kaynağı olarak (özellikle Malthusçu ideolojiler devreye girdiğinde) ya da deniz gücünü tamamlamak için liman ve antrepolar şeklinde toprak için mücadele anlamına gelir. Kitap bu doğrultuda üç bölüme ayrılmış (her biri iki bölümden oluşuyor) ve önceki iki merkantilist dönemdeki denizcilik rekabeti, tekeller ve toprak gaspları sırasıyla inceleniyor. Bu, denizler ve topraklar için verilen bir mücadele; dolayısıyla kitabın adı da Le monde confisqué’dir [El Konulmuş Dünya].

Ana ideolojik rollerden biri, Orain’in iki “yasa” olarak tanımladığı şeyi formüle eden Amerikalı deniz stratejisti Alfred Mahan’a verilmiştir. Bu yasalardan ilki, bir ülkenin, Çin’in şu anda olduğu gibi büyük bir mal üreticisi olmaktan, bu malları yurtdışına göndermeye ve dolayısıyla deniz yollarını kontrol etmeye ihtiyaç duymaya doğru doğal bir ilerleme olduğunu savunur. Bu ülke bir deniz gücü ya da ideal olarak bir deniz hegemonu haline gelmelidir. Ayrıca donanma konuşlanmasını desteklemek için bir dizi antrepo yaratması gerekir. Mahan’ın ikinci yasası, ticaret ve savaş donanmaları arasında net bir fark olmadığıdır. Ticaret “silahlı” olduğu için, ikisi arasındaki ayrım büyük ölçüde ortadan kalkar ve Orain, Hollanda, İngiltere, İsveç, Danimarka ve Fransa filolarının ister ticari ister savaş filosu olsun her iki rolü de oynadığı birçok tarihi örnek sunar. Bu da genel “ni guerre, ni paix” [ne savaş, ne barış] atmosferini oluşturur. Savaşların “tous azimuts”² olduğu söylenebilir ama derinliği yoktur.

Merkantilizm, Orain tarafından ortaya atılan (ya da belki de icat edilen?) ve doğal kaynakların sonlu olduğunun farkına varılması ya da ekonomik faaliyetin sıfır toplamlı bir oyun olarak algılanması anlamına gelebilecek çok hoş bir terim olan “sonluluklar” kapitalizmidir (Bu konuya incelemenin sonunda döneceğim.) Serbest ticaret, ima yoluyla, dünyaya bakışımızın daha geniş, daha kapsamlı ve daha iyimser olduğu dönemlere karşılık gelir: herkese (eninde sonunda) yetecek kadar olduğuna inanma eğiliminde oluruz. Merkantilizm ise öyle bir dünyadır ki, kitabın sonuç cümlesinde olduğu gibi, “herkese yetmeyecektir”.

Orain, 17. ve 18. yüzyıllarda yabancı topraklarda Avrupa’nın fethi ve Avrupa içi “yarı-savaşlar” hakkında olağanüstü zengin bir tarihsel tablo sunuyor. Hollandalı, İngiliz ve Fransız Doğu Hindistan, Batı Afrika ve benzerleri gibi şirketler kilit rol oynuyor. Orain, şirketlerin genellikle (en ünlüsü Doğu Hindistan Şirketi örneğinde olduğu gibi) hükümet işlevlerini üstlendiklerini, yerel hükümetlerden “saltanat” haklarını aldıklarını ve fethedilen toprakların hükümetlerine kendilerini zorla kabul ettirdiklerini vurguluyor. O zamanki denizcilik rekabetinin genel hatlarını bilmeme rağmen, ilk iki bölümde benim için yeni olan (özellikle Fransızların Batı Afrika’yı fethiyle ilgili olarak) ve denizcilik stratejisine geçici bir aşinalıktan daha fazlasını gerektiren çok şey buldum. Halihazırda Çin ve devlet şirketleri (özellikle COSCO Denizcilik), Hollanda VOC’si ile İngiliz ve Fransız Doğu Hindistan Şirketleri ile aynı yolda ilerliyor gibi görülüyor. Orain’e göre Çin de Mahan’ın ilk “yasasına” uyuyor: kıtasal bir endüstriyel güç olarak mallarını sevk etmek ve satmak için denizler üzerindeki etkisini genişletmelidir. Çin’in çeşitli filolarındaki niceliksel artışlar (gemi sayısı ve ticari ve savaş benzeri işlevler arasındaki karşılıklı çalışabilirlik) ve Amerikan filolarının buna karşılık gelen düşüşü vurgulanıyor: 1990’larda büyük gemiler üretebilen yedi ABD tersanesinden geriye sadece biri kalmıştır.

Ben iki konuya odaklanmak istiyorum. Birincisi, kapitalizmin merkantilist bir sistem olarak görülmesinin ima ettiği tamamen farklı bir iktisadi düşünce tarihi okuması. Forbonnais gibi Fizyokrasi öncesi Fransız yazarlar; VOC’nin hukuk danışmanı ve yabancılara ait gemilere el konulması da dahil olmak üzere silahlı ticareti meşrulaştıran Grotius; Gustav Schmoller ve Alman Tarih Okulu artık çok önemli referanslardır. Ortodoks kanondan sadece Smith (ki bence bu kaçınılmazdır çünkü yazıları serbest ticaret ile merkantilizm arasındaki ideolojik ve kronolojik sınır çizgisinde durmaktadır), Marx ve Schumpeter “hayatta kalmaktadır.” Ricardo, Marshall, Walras, genel denge kuramcıları, Keynes ve diğerlerinden neredeyse hiç bahsedilmiyor ya da bahsedilmiyor. Bu yazarın bir kaprisi değil. Bu, yazarın kapitalizmi bir zora dayalı üretim ve silahlı ticaret sistemi olarak okumasından kaynaklanıyor. Geleneksel eğitim almış bir iktisatçı tamamen farklı bir dünyaya giriyor: çarpık aynaların olduğu bir salonda olduğu gibi, birçok özellik tanıdık ama yeni ve görünüşte çarpık bir şekilde gösterilirken, diğerleri tamamen yeni.

Benim tek eleştirim (ama küçük bir eleştiri değil) Orain’in merkantilist “sonluluğa” geçişle ilgili açıklaması, özellikle de kitabın sonunda toprağın kontrolüyle ilgili; bu, kaynakların tükenebilir doğasından kaynaklanıyormuş gibi sunuluyor. Ben bunu inandırıcı bulmuyorum. Serbest ticaretten merkantilizme ve ticaretin sıfır toplamlı bir oyun olarak algılanmasına mevcut geçiş, doğal kaynakların mevcudiyetindeki gözlemlenebilir bir değişiklikten kaynaklanmıyor. Dünya son beş ya da yedi yıl içinde fiziksel anlamda “herkese yetmeyeceğini” aniden keşfetmedi. Aksine, bunu ideolojik anlamda keşfetti. Peki neden? Benim iddiam, sonluluklar kapitalizmine geçişin, yaklaşan gerçek kıtlıkların farkına varmamız nedeniyle değil, Çin’in ve daha genel olarak Asya’nın yükselişi nedeniyle gerçekleştiğidir. Uluslararası sahnede yeni ve büyük bir oyuncu olan Çin’in Batı’dan farklı bir siyasi sistemle yükselişi hegemonik bir meydan okumadır. Batı’nın farkına vardığı üzere neoliberal küreselleşmenin eskisi gibi devam etmesi, Çin’in nihai hakimiyetinin garanti altına alınması anlamına geliyor. Batı’nın gerileme algısı (eğer hiçbir şey değişmezse) Batı’yı daha radikal ve savaşkan bir duruşa itmiştir, çünkü “Çin için daha fazlası varsa bizim için daha azı vardır” düşüncesiyle dünya gerçekten de sınırlı olarak görülmektedir. Orain’in çok yerinde bir şekilde tanımladığı evrim, kaynak miktarındaki “gerçek” fiziksel değişimden değil, dünyadaki üstünlük için eski moda stratejik rekabetten kaynaklanmaktadır. Merkantilizme geçişin ardındaki nedenler “nesnel” ve fiziksel değil, siyasidir.

Not: Bu arada bu son nokta, yakında, Kasım 2025’te Penguin’s/Allen Lane’den çıkacak kitabım Great Global Transformation: National Market Liberalism in a Multi-polar World’ün [Büyük Küresel Dönüşüm: Çok Kutuplu Bir Dünyada Ulusal Pazar Liberalizmi] konusudur.


¹ Monopsoni: Tek alıcının birden fazla satıcının olduğu bir piyasaya hakim olduğu iktisadi durum. (ç.n.)
² (Fr.) Mecazen, tüm araçları kullanarak ve çok çeşitli hedeflerle ve olanca gücüyle. (ç.n.)

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English