Bizi Takip Edin

Görüş

Giden yıl, gelen yıl – 3: İktidar

Avatar photo

Yayınlanma

Putin

Putin’le ilgili Rusya halkında hep akılda kalan, üç video görüntüsünde saklı üç moment vardır.

Birincisi, 2001’de Kursk faciasının ardından ailelerin karşısında yaptığı konuşmadır. Bu konuşma o günlerde genellikle Putin’in siyasi güçsüzlüğüne yorulmuştu; ancak bence tam tersine, Putin’in bir lider olarak potansiyel gücüne tanıklık ediyordu, zira hamaset yerine hesap vermeyi tercih ediyordu. Bu, onun aileler ve halk nezdinde itibarını artırmıştır. Ancak bundan da önemlisi şudur: iktidarın Kursk faciasına gösterdiği tepki, başta Gusinskiy, Bezerovskiy ve Hodorkovskiy olmak üzere bir grup oligarka savaş ilanından farksızdır. Putin’in bu toplantıdaki sözleriyle:

“Televizyonlarda herkesten çok bağıran, ama on yıldır bugün insanların ölüp gittiği ordu ve donanmayı yerle bir etmiş insanlar var. On yıldır çala çırpa para bırakmadılar, şimdi de herkesi ve her şeyi satın alıyorlar. … Medyaya gelince, onların mantığı çok basit. Çok basit. Kamuoyuna etki etmek ve böylelikle ülkenin askeri yönetimine, siyasi yönetimine, onlara muhtaç olduğumuzu, onların oltasına takıldığımızı, onlardan korkmamız, itaat etmemiz ve bundan sonra da ülkeyi, orduyu ve donanmayı soyup soğana çevirmelerini kabul etmemiz gerektiğini göstermek.” “Ya kanunlar?” diye sormuştu salondan biri. Putin: “Kanunları da böyleleri yaptılar. Kanunları değiştireceğiz.”

Bu hesap verişte iki vaat önemlidir: 1) oligarkları arzularını siyasi iktidara dikte ettirir güç odakları olmaktan çıkarmak ve siyasi yönetimin bağımsızlığını sağlamak; 2) ordunun prestijini tesis etmek.

İkinci moment 2009’da Pikalyova’da yaşandı. Deripaska şehri ayakta tutan üç fabrikayı kapatmış ve şehir sokaklara dökülmüştü. Putin şehre geldi, grevci ve gösterici aileleriyle görüştü, Deripaska’yı çağırdı, kapatılan işletmelerin açılması için bir sözleşme uzattı; oligark tereddüt eder görününce (“düşünecek ve yakın zamanda karar vereceğiz,” demişti oligark) eliyle çağırdı, tükenmezkalemini masanın üzerine fırlattı, “işte sözleşme…” dedi ve imzalattı. Deripaska kalemi cebine atmaya kalkarken tekrar işaret etti ve “Kalemi geri verin,” dedi.

Bu sahne ve temsil ettiği şey (bir oligarkın dize getirilmesi) kamuoyu bilincine öylesine derinden işlemiştir ki, “kalemimi geri verin” deyim haline gelmiştir.

Üçüncü moment 2019’da bir televizyon programı sırasındaki birkaç saniyedir. Yoksul ve harap bir beldeye gittikleri sırada yaşlı bir kadının ortaya çıkıp “anlaşılmaz bir şeyler söylediğini, ansızın dizlerinin üzerine çöktüğünü” ve kendisine bir pusula verdiğini anlatır: “Muhakkak bakacağımı söyledim. Aldım, yardımcılarıma verdim. Ve pusulayı kaybettik. Bunu asla unutmayacağım.” Anlattığı olaydan çok yüz ifadesi özellikle taşrada Putin’in itibarının hemen hiç azalmamasının nedenlerinden biridir; poker suratıyla ünlü Putin neredeyse ağlamaklı bir ifade takınmıştır.

Bu sahnedeki yüz ifadesi Putin’in itibarını pekiştirmiştir.

Giden yıl, gelen yıl – 2: Toplum

Genellikle Putin’in imajının baştan beri tasarlandığı ileri sürülür. Ben, bu imajın bugün bilinçli bir çabayla korunduğunu düşünüyor olsam bile, onun daha en baştan tasarlanmış olduğuna katılmıyorum. Putin gerçekten de ideolojik eğilimleri belirsiz hatta zaman zaman şekilsiz bir dögolcü devlet adamı olarak ortaya çıkmıştır ve tam da bu niteliği bugünkü Putin’i yaratmıştır: belli bir takım oligark gruplarının, belli bir takım siyasi baskı veya lobi gruplarının, belli bir takım nüfuz ve servet gruplarının kendi kararlarını veya arzularını iktidara dikte ettirmesine izin vermeyen; siyasi ve iktisadi tercihi kapitalist sermaye gruplarını önceleyen ancak bu grupların bir bölüğünün baskısını kabul etmeyen ve kapitalist kalkınmayı devletin güçlenmesiyle paralel kılan, sonuç odaklı,  en yüksek değer olarak devleti gören bir devlet adamı.

Bunlar zamanla ortaya çıkmış nitelikler değil, Putin ve onu iktidara getiren güçlerin bir önceki dönemin antitezi niteliğindeki programatik yaklaşımının sonucudur. Daha 2000’de ilk başkanlık konuşmasında afaki görünen şu vaat az çok hayata geçtiği ölçüde iktidar da konsolide olmuştur:

“[1990’larda] İktidarın kendisi iç çelişkilerle paralize etmesi sonucu belki de en özgür toplumu elde ettik — ne yazık ki kanunda, düzenden ve ahlaktan bile özgür. Bu çoklarını memnun etti — çünkü kârlıydı. ‘Tatlı hayatın’ bittiği ve düzenle ilgili konuşmalarda düzenin kendisini kurmaya geçtiğimiz bugün eleştiriler yankılanmaya başladı — efendim, bu hürriyete tehdit, demokrasiye tehdit!”

Özellikle ilk dönem bu siyaset bütün gücüyle uygulanmıştır: Yeltsin’in kızı ve damadının iktidar üzerindeki nüfuzuna son verilmiştir; Hodorkovskiy, Berezovskiy ve Gusinskiy bütünüyle tasfiye edilmiştir; oligark gruplarının iktidara siyasi etkide bulunma imkânları törpülenmiş, tersine, iktidarın bunları kendi siyasi ve iktisadi programına göre yönlendirmesinin yolları açılmıştır; her biri belli bir grup oligarkı temsil etmekle kalmayıp bu grupların ta kendisi olan hizipler dağıtılmış, iktidar organlarının kendi yetki alanlarında özerkliği korunmakla birlikte aralarında çatışmalar engellenmiştir; özerklik ve hatta bağımsızlık eğilimleri güçlenen federal bölge yöneticilerinin seçimle gelmesine neredeyse tamamen son verilmiştir, federal çevreler oluşturularak bölge yönetimlerinin yetkisi sınırlanmıştır. Öncelik devletin istikrarıdır; Rusya’ya artık yeni bir devrim gerekmediği düşüncesinin sonucudur ve (çok yazdım bunun üzerine) halkta doğrudan karşılık bulur, çünkü devrimlerin ve karşıdevrimlerin farkı halk nezdinde belirsizleşmiştir. Sarsıntı değil istikrar, belirsizlik değil güvence, zayıflık değil güçlülük.

24 Şubat 2022’ye kadar pek çok gelgitleri olan bu siyaset, o tarihten sonra daha güçlü şekilde devam ediyor. Bunun sosyal temeli, bir önceki yazımda belirttiğim gibi, yeni ve konsolide bir küçük ve orta burjuvaziye dayanıyor ve daha da çok dayanacaktır. Putin’in doktora tezinin de konusu olan ekonomide devletin stratejik planlaması güçlenecektir; bununla birlikte doğal kaynaklara dayalı bağımlı büyüme stratejisi yerine iç pazarın doyurulması ve yatırım yetersizliğinin ortadan kaldırılması öne çıkacaktır. Rusya’dan ayrılan yabancı şirketlerin bir kısmının devletleştirilmesi, bir kısmının kayyım aracılığıyla devlet kontrolüne geçmesi, bir kısmının da yerli sermayeye devri, bu yeni stratejinin parçasıdır.

İktisat alanındaki stratejik yenilenme idare alanında da gözleniyor. Federal bölgelerde ve iktidarın her kademesinde, özellikle de orta ve alt kademelerinde yapılan, siyasi özerklik eğilimlerini boğmaya yönelik yeni düzenlemeler miadını doldurmuş görünüyor. Şundan dolayı: 1) askeri özerklik, ve 2) hukuki özerklik daima siyasi özerklik eğilimlerini doğurur. Vagner faciası siyasi sadakat karşılığı askeri özerklik ihsanının, siyasi sadakatin sigortası olamayacağını gösterdi. Çatışmanın başında ve hatta bu yılın ilk aylarına kadar ordu yönetiminin bütün amatörlükleri, sevk ve idareden başka lojistikte de ortaya çıkan sayısız problem karşısında Vagner’in son derece profesyonel, askeri hedef odaklı, savaş alanında sınanmış ve tahkim edilmiş sevk ve idare yapısı, doğrudan doğruya iç savaş tehdidi olarak temayüz etti. Bu tehdidin bir günü bile aşmadan bertaraf edilmesi, Kremlin’in (ve hakkını teslim etmek gerek: Lukaşenko’nun da) siyasi yeteneğine yorulabilir; ancak sorunun ortaya çıkmış olması, tehlikenin büyüklüğünü gösteriyor.

Putin’in Savunma Bakanlığı kolezyumu toplantısında da dile getirdiği, savaş alanında sınanmış kadroların yönetim kademelerine atanması süreci derinleşecektir;

İdeoloji

Yıl boyunca yazılarımda “ideoloji” meselesi üzerinde ısrarla durdum. Rusya anayasası bir devlet ideolojisini yasaklar; ancak bu mesele mayıs ayında Rusya Soruşturma Komitesi başkanı Bastrıkin tarafından ilk defa gündeme getirilmiş ve “Rusya’da her zaman bir ideoloji bulunduğunu ve bugün de bulunmak zorunda olduğunu” söylemişti. Bastrıkin kasım ayında da aynı görüşü tekrar ederek Rusya’da devlet ideolojisinin anayasada tespit edilmesi gerektiğini söyledi. Ondan kısa bir süre sonra Medvedev, ima yoluyla Bastrıkin’i destekledi, ancak anayasa değişikliği için biraz daha beklemek gerektiğini söyledi.Putin de bu tartışmanın dışında kalmadı; bu ayın başında nedense gözden kaçan kısa bir beyanatla Kiev rejimini şu sözlerle eleştirdi: “Her şeyleri kuruyor, kendi temelleri yok. Kendi temelleri olmadığında, kendi ideolojisi olmadığında, kendi sanayisi, parası olmadığında, kendine ait hiçbir şey olmadığında gelecek de olmaz. Ama bizim var.”

İdeoloji, kuşkusuz, anayasa metninde bulunsun yahut bulunmasın, egemen biçimiyle bütün toplumlarda vardır, zira ancak ideoloji vasıtasıyla rıza mekanizmaları kurulabilir. “Kendi temeli, ideolojisi, sanayisi, parası”  gerçekten de bir bütündür ve ideoloji halkasının işlevselliği rızanın sağlanması için zaruridir.

Putin’in kişisel önemi, iktidarın kurumsal yapısının ve devlet ideolojisinin onun kişiliğinde cisimleşmesidir. Putin iktidar içindeki eğilimleri dengelemekle kalmıyor, varlığı Rusya halkının büyük çoğunluğu açısından bizatihi bu devlet ideolojisini temsil ediyor. En önemlisi, bunu toplumun belli bir kültürel, sınıfsal, dini, siyasi vb. kesimini başka bir kesimine karşı düşmanlaştırarak değil bütün bu kesimleri azami seviyede ortak rıza üretimine katarak yapıyor; bu da onun etkisini genişletiyor, pekiştiriyor.

Toplumun büyük kesimini kapsayan rıza üretiminde özgüven arttıkça başka bir görüngü daha ortaya çıkıyor.

Putin’in yıl sonu “Doğrudan Hat” toplantısında üç grup soru vardı: doğrudan salondan alınan sorular; federal bölgelerden video bağlantısıyla alınan sorular; salondaki dev ekrana yansıtılan, SMS’le gönderilen yazılı sorular. Daha önceki toplantılarda da sert sorulara rastlanırdı; ama bu yıl özellikle ekrana yansıtılan sorular, konsolidasyon artarken eleştirilerin sertleşmesine izin verildiğini de gösteriyor. Buna ilk olarak A. Sezer dikkat çekmişti. Sorulardan birkaçı şunlardır: “Salatalığın kilosu 900 ruble, domates 950 ruble, salata 1.500 rubleyi geçti, meyveden hiç bahsetmiyorum. Fiyatları normalleştirin!” “Rusya vatandaşları ne zaman siyah havyar yiyebilecek?” “Her şeyin fiyatının artmasına ne zaman son verilecek?” “Çubays’ın yurtdışına kaçmasına neden izin verildi? Bu uygulamaya ne zaman son verilecek?” “Yeni bir dönem için seçimlere girmeyin. Gençlere yol açın.” “Enflasyon rakamlarında daha ne kadar hile yapacaksınız?” “Rusya MB ne zaman millileştirilecek?” “Birinci Kanal’da anlatılan Rusya’ya nasıl taşınabiliriz?” “Gerçek Rusya ne zaman televizyondaki Rusya’yla aynı olacak?” “Sizin gerçekliğiniz bizim gerçeğimizden neden farklı?” “Gazprom’daki yolsuzluğa daha ne kadar tahammül edilecek?”

Bu soruların sorulabileceği bir siyasi ortamın bilinçli olarak hazırlandığı anlaşılıyor. Kuşkusuz bunun bir çerçevesi var; eğer iktidarla halk arasında beklenen rıza ilişkileri kurulduysa bu ilişkileri tahrip etmeyen her tür eleştiri caiz kabul edilir. Gene de sistemi kişiselleştiren bir figürün kimi düpedüz alaycı sorularla karşı karşıya kalması kurulu özgüveni de gösterir.

Siyaset

VTsİOM’un saha araştırmalarına göre Putin’in genellikle yüzde 65-70 aralığında olan görev onayı 2020’den sonra sadece 2021 yazında yüzde 60’a kadar düşmüştü. Ancak Ukrayna harekâtı kararının ardından muazzam bir sıçrama oldu: 20 Şubat’ta yüzde 67,2’den 3 Nisan’da 81,6’ya tırmandı. Bu tarihten sonra en düşük oran bu yılın 13 Ağustos’unda yüzde 76,7’ydi; şu anda da yüzde 80’e yakın. Komünist Partisi’ne yakın FOM’un saha araştırmaları da neredeyse aynı sonuçları veriyor: görev onayı geçen yılın 16 Ekim’inden beri yüzde 75’le 83 arasında değişiyor, şu anda da yüzde 80 civarında. Liberal çevrelere yakın (Adalet Bakanlığı tarafından yabancı acentası kabul edilen) Levada da aynı verileri elde ediyor. Ancak Levada’nın verileri daha uzun dönemli. Buna göre Yeltsin tarafından atanmış başbakan olduğu 1999 ağustosunda görev onayı yüzde 31’di; ertesi yılın ocak ayında (Çeçenistan’ın dize getirilmesi) 84’e yükselmişti. Bundan sonra en düşük oran 2020 nisanında yüzde 59’du, 2015 haziranında ise yüzde 89’a kadar tırmandı. Levada, geçen ay itibariyle yüzde 85 görev onayı tespit etmişti.

Bu sadece Putin’le ilgili değildir. Levada verilerine göre Başbakan Mişustin’in görev onayı Putin’in başbakanlık dönemi istisna edilirse çağdaş Rusya tarihinde görülmemiş ölçüde yüksektir; 2020’den beri istikrarlı, 24 Şubat 2022’de ise sıçramalı bir şekilde artarak yüzde 48’den 72’ye çıkmıştır. Hükümetin görev onayı da 24 Şubat’tan sonra yüzde 50’den 70’e çıkmış ve o tarihten bu yana az çok istikrarlıdır. Valilerin görev onayı tablosu da hükümetle neredeyse aynı. FOM ve VTsİOM da aşağı yukarı aynı ölçümleri yapar.

Tabloların dikkat çekici bir yanı da 24 Şubat’tan sonra siyasetçilere güvenin genel olarak yükselmiş, güvensizliğin de düşmüş olmasıdır. Eğriler neredeyse aynıdır; bunun tek istisnası Zyuganov ve Medvedev’dir. Komünist Partisi liderine güven duyanların oranı 24 Şubat’tan önce yüzde 25’ten yüzde 30-40 aralığına kadar yükselmiş, güvensizlik ise 60’lardan 45-50 aralığına düşmüştür. Zyuganov’a güven duymayanların oranı, Medvedev’e güvenmeyenlerin oranıyla neredeyse aynıdır; ama bu ikincisine güven duyanların oranı 24 Şubat’tan önce Zyuganov’un üç puan altındayken 24 Şubat’tan sonra 3-7 puan üzerine çıkmıştır.

Güven (görev onayı) potansiyel seçmenin oranını göstermesi açısından önemlidir; demek ki Komünist Partisi’nin oy oranı düşmesine rağmen itibarında yükselme gözleniyor. Medvedev ise Ukrayna çatışmasının başlamasından bu yana sert çıkışları sayesinde itibarını belki de siyasi geçmişinde görülmemiş ölçüde artırmıştır.

Seçime doğru

Mart ayındaki başkanlık seçimleri yaklaşırken Putin’den başka adaylar da var. 23 Aralık itibariyle bunların sayısı 29’du. Bağımsız aday olmak için en az 300-315 bin imza toplamak gerekiyor; üstelik tek bir bölgeden 7.500’den fazla imza kabul edilmiyor. Partili aday olmak içinse 100-105 bin imza ve her federal bölgeden en çok 2.500 imza gerekli. Dolayısıyla, nihai aday sayısının herhalde bir elin parmaklarını aşmayacağı anlaşılıyor.

Liberal Demokrat Parti’nin lideri Jirinovskiy’in ölümünün ardından partinin başına geçen Leonid Slutskiy, Putin’in ardından adaylığını açıkladı. Slutskiy’in görev onayı yüzde 20’ye yakın, güvensizlik oranı ise yüzde 30 civarında.

Komünist Partisi Merkez Komitesi Plenumu partinin Nikolay Haritonov’u aday olarak çıkarmasını önerdi. Haritonov 2004 başkanlık seçimlerine de RFKP’nin adayı olarak katılmış ve yüzde 13,7 oy almıştı. Putin o seçimleri yüzde 71,3 ile kazanmıştı.

Yeni İnsanlar da birleşmeye hazırlandığı Yükseliş Partisi ile birlikte parlamento grup başkanvekili Vladislav Davankov’u aday gösterdiğini açıkladı. Yeni İnsanlar’ın lideri Aleksey Neçayev’in görev onayı yüzde 7, güvensizler yüzde 18.

Yabloko kurucusu Grigoriy Yavlinskiy seçimlere katılmayacağını söylemişti gerçi, ama parti onun için 1,3 milyon imza topladığını açıkladı. Yavlinskiy daha önce de 10 milyon imza toplanırsa aday olabileceğini söylemişti.

Bu adaylardan hiçbirinin kazanması mümkün değil. Dolayısıyla başkanlık seçimleri kimin kazanacağıyla ilgili değil, Putin’in ne kadar oyla kazanacağıyla ilgili. Putin’in 2004’te yüzde 80 görev onayıyla yüzde 71 oy aldığı düşünülürse, bu seçimlerde de yüzde 70’in üzerinde çıkması beklenmeli. Bununla birlikte yüzde 80 ve üzerindeki her oran, bugünkü görünen konsolidasyonun çok ötesinde bir sosyal ve siyasi konsolidasyona işaret edecektir.

Giden yıl, gelen yıl – 1: Ukrayna’da çatışma

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English