Bizi Takip Edin

Görüş

Giden yıl, gelen yıl – 3: İktidar

Avatar photo

Yayınlanma

Putin

Putin’le ilgili Rusya halkında hep akılda kalan, üç video görüntüsünde saklı üç moment vardır.

Birincisi, 2001’de Kursk faciasının ardından ailelerin karşısında yaptığı konuşmadır. Bu konuşma o günlerde genellikle Putin’in siyasi güçsüzlüğüne yorulmuştu; ancak bence tam tersine, Putin’in bir lider olarak potansiyel gücüne tanıklık ediyordu, zira hamaset yerine hesap vermeyi tercih ediyordu. Bu, onun aileler ve halk nezdinde itibarını artırmıştır. Ancak bundan da önemlisi şudur: iktidarın Kursk faciasına gösterdiği tepki, başta Gusinskiy, Bezerovskiy ve Hodorkovskiy olmak üzere bir grup oligarka savaş ilanından farksızdır. Putin’in bu toplantıdaki sözleriyle:

“Televizyonlarda herkesten çok bağıran, ama on yıldır bugün insanların ölüp gittiği ordu ve donanmayı yerle bir etmiş insanlar var. On yıldır çala çırpa para bırakmadılar, şimdi de herkesi ve her şeyi satın alıyorlar. … Medyaya gelince, onların mantığı çok basit. Çok basit. Kamuoyuna etki etmek ve böylelikle ülkenin askeri yönetimine, siyasi yönetimine, onlara muhtaç olduğumuzu, onların oltasına takıldığımızı, onlardan korkmamız, itaat etmemiz ve bundan sonra da ülkeyi, orduyu ve donanmayı soyup soğana çevirmelerini kabul etmemiz gerektiğini göstermek.” “Ya kanunlar?” diye sormuştu salondan biri. Putin: “Kanunları da böyleleri yaptılar. Kanunları değiştireceğiz.”

Bu hesap verişte iki vaat önemlidir: 1) oligarkları arzularını siyasi iktidara dikte ettirir güç odakları olmaktan çıkarmak ve siyasi yönetimin bağımsızlığını sağlamak; 2) ordunun prestijini tesis etmek.

İkinci moment 2009’da Pikalyova’da yaşandı. Deripaska şehri ayakta tutan üç fabrikayı kapatmış ve şehir sokaklara dökülmüştü. Putin şehre geldi, grevci ve gösterici aileleriyle görüştü, Deripaska’yı çağırdı, kapatılan işletmelerin açılması için bir sözleşme uzattı; oligark tereddüt eder görününce (“düşünecek ve yakın zamanda karar vereceğiz,” demişti oligark) eliyle çağırdı, tükenmezkalemini masanın üzerine fırlattı, “işte sözleşme…” dedi ve imzalattı. Deripaska kalemi cebine atmaya kalkarken tekrar işaret etti ve “Kalemi geri verin,” dedi.

Bu sahne ve temsil ettiği şey (bir oligarkın dize getirilmesi) kamuoyu bilincine öylesine derinden işlemiştir ki, “kalemimi geri verin” deyim haline gelmiştir.

Üçüncü moment 2019’da bir televizyon programı sırasındaki birkaç saniyedir. Yoksul ve harap bir beldeye gittikleri sırada yaşlı bir kadının ortaya çıkıp “anlaşılmaz bir şeyler söylediğini, ansızın dizlerinin üzerine çöktüğünü” ve kendisine bir pusula verdiğini anlatır: “Muhakkak bakacağımı söyledim. Aldım, yardımcılarıma verdim. Ve pusulayı kaybettik. Bunu asla unutmayacağım.” Anlattığı olaydan çok yüz ifadesi özellikle taşrada Putin’in itibarının hemen hiç azalmamasının nedenlerinden biridir; poker suratıyla ünlü Putin neredeyse ağlamaklı bir ifade takınmıştır.

Bu sahnedeki yüz ifadesi Putin’in itibarını pekiştirmiştir.

Giden yıl, gelen yıl – 2: Toplum

Genellikle Putin’in imajının baştan beri tasarlandığı ileri sürülür. Ben, bu imajın bugün bilinçli bir çabayla korunduğunu düşünüyor olsam bile, onun daha en baştan tasarlanmış olduğuna katılmıyorum. Putin gerçekten de ideolojik eğilimleri belirsiz hatta zaman zaman şekilsiz bir dögolcü devlet adamı olarak ortaya çıkmıştır ve tam da bu niteliği bugünkü Putin’i yaratmıştır: belli bir takım oligark gruplarının, belli bir takım siyasi baskı veya lobi gruplarının, belli bir takım nüfuz ve servet gruplarının kendi kararlarını veya arzularını iktidara dikte ettirmesine izin vermeyen; siyasi ve iktisadi tercihi kapitalist sermaye gruplarını önceleyen ancak bu grupların bir bölüğünün baskısını kabul etmeyen ve kapitalist kalkınmayı devletin güçlenmesiyle paralel kılan, sonuç odaklı,  en yüksek değer olarak devleti gören bir devlet adamı.

Bunlar zamanla ortaya çıkmış nitelikler değil, Putin ve onu iktidara getiren güçlerin bir önceki dönemin antitezi niteliğindeki programatik yaklaşımının sonucudur. Daha 2000’de ilk başkanlık konuşmasında afaki görünen şu vaat az çok hayata geçtiği ölçüde iktidar da konsolide olmuştur:

“[1990’larda] İktidarın kendisi iç çelişkilerle paralize etmesi sonucu belki de en özgür toplumu elde ettik — ne yazık ki kanunda, düzenden ve ahlaktan bile özgür. Bu çoklarını memnun etti — çünkü kârlıydı. ‘Tatlı hayatın’ bittiği ve düzenle ilgili konuşmalarda düzenin kendisini kurmaya geçtiğimiz bugün eleştiriler yankılanmaya başladı — efendim, bu hürriyete tehdit, demokrasiye tehdit!”

Özellikle ilk dönem bu siyaset bütün gücüyle uygulanmıştır: Yeltsin’in kızı ve damadının iktidar üzerindeki nüfuzuna son verilmiştir; Hodorkovskiy, Berezovskiy ve Gusinskiy bütünüyle tasfiye edilmiştir; oligark gruplarının iktidara siyasi etkide bulunma imkânları törpülenmiş, tersine, iktidarın bunları kendi siyasi ve iktisadi programına göre yönlendirmesinin yolları açılmıştır; her biri belli bir grup oligarkı temsil etmekle kalmayıp bu grupların ta kendisi olan hizipler dağıtılmış, iktidar organlarının kendi yetki alanlarında özerkliği korunmakla birlikte aralarında çatışmalar engellenmiştir; özerklik ve hatta bağımsızlık eğilimleri güçlenen federal bölge yöneticilerinin seçimle gelmesine neredeyse tamamen son verilmiştir, federal çevreler oluşturularak bölge yönetimlerinin yetkisi sınırlanmıştır. Öncelik devletin istikrarıdır; Rusya’ya artık yeni bir devrim gerekmediği düşüncesinin sonucudur ve (çok yazdım bunun üzerine) halkta doğrudan karşılık bulur, çünkü devrimlerin ve karşıdevrimlerin farkı halk nezdinde belirsizleşmiştir. Sarsıntı değil istikrar, belirsizlik değil güvence, zayıflık değil güçlülük.

24 Şubat 2022’ye kadar pek çok gelgitleri olan bu siyaset, o tarihten sonra daha güçlü şekilde devam ediyor. Bunun sosyal temeli, bir önceki yazımda belirttiğim gibi, yeni ve konsolide bir küçük ve orta burjuvaziye dayanıyor ve daha da çok dayanacaktır. Putin’in doktora tezinin de konusu olan ekonomide devletin stratejik planlaması güçlenecektir; bununla birlikte doğal kaynaklara dayalı bağımlı büyüme stratejisi yerine iç pazarın doyurulması ve yatırım yetersizliğinin ortadan kaldırılması öne çıkacaktır. Rusya’dan ayrılan yabancı şirketlerin bir kısmının devletleştirilmesi, bir kısmının kayyım aracılığıyla devlet kontrolüne geçmesi, bir kısmının da yerli sermayeye devri, bu yeni stratejinin parçasıdır.

İktisat alanındaki stratejik yenilenme idare alanında da gözleniyor. Federal bölgelerde ve iktidarın her kademesinde, özellikle de orta ve alt kademelerinde yapılan, siyasi özerklik eğilimlerini boğmaya yönelik yeni düzenlemeler miadını doldurmuş görünüyor. Şundan dolayı: 1) askeri özerklik, ve 2) hukuki özerklik daima siyasi özerklik eğilimlerini doğurur. Vagner faciası siyasi sadakat karşılığı askeri özerklik ihsanının, siyasi sadakatin sigortası olamayacağını gösterdi. Çatışmanın başında ve hatta bu yılın ilk aylarına kadar ordu yönetiminin bütün amatörlükleri, sevk ve idareden başka lojistikte de ortaya çıkan sayısız problem karşısında Vagner’in son derece profesyonel, askeri hedef odaklı, savaş alanında sınanmış ve tahkim edilmiş sevk ve idare yapısı, doğrudan doğruya iç savaş tehdidi olarak temayüz etti. Bu tehdidin bir günü bile aşmadan bertaraf edilmesi, Kremlin’in (ve hakkını teslim etmek gerek: Lukaşenko’nun da) siyasi yeteneğine yorulabilir; ancak sorunun ortaya çıkmış olması, tehlikenin büyüklüğünü gösteriyor.

Putin’in Savunma Bakanlığı kolezyumu toplantısında da dile getirdiği, savaş alanında sınanmış kadroların yönetim kademelerine atanması süreci derinleşecektir;

İdeoloji

Yıl boyunca yazılarımda “ideoloji” meselesi üzerinde ısrarla durdum. Rusya anayasası bir devlet ideolojisini yasaklar; ancak bu mesele mayıs ayında Rusya Soruşturma Komitesi başkanı Bastrıkin tarafından ilk defa gündeme getirilmiş ve “Rusya’da her zaman bir ideoloji bulunduğunu ve bugün de bulunmak zorunda olduğunu” söylemişti. Bastrıkin kasım ayında da aynı görüşü tekrar ederek Rusya’da devlet ideolojisinin anayasada tespit edilmesi gerektiğini söyledi. Ondan kısa bir süre sonra Medvedev, ima yoluyla Bastrıkin’i destekledi, ancak anayasa değişikliği için biraz daha beklemek gerektiğini söyledi.Putin de bu tartışmanın dışında kalmadı; bu ayın başında nedense gözden kaçan kısa bir beyanatla Kiev rejimini şu sözlerle eleştirdi: “Her şeyleri kuruyor, kendi temelleri yok. Kendi temelleri olmadığında, kendi ideolojisi olmadığında, kendi sanayisi, parası olmadığında, kendine ait hiçbir şey olmadığında gelecek de olmaz. Ama bizim var.”

İdeoloji, kuşkusuz, anayasa metninde bulunsun yahut bulunmasın, egemen biçimiyle bütün toplumlarda vardır, zira ancak ideoloji vasıtasıyla rıza mekanizmaları kurulabilir. “Kendi temeli, ideolojisi, sanayisi, parası”  gerçekten de bir bütündür ve ideoloji halkasının işlevselliği rızanın sağlanması için zaruridir.

Putin’in kişisel önemi, iktidarın kurumsal yapısının ve devlet ideolojisinin onun kişiliğinde cisimleşmesidir. Putin iktidar içindeki eğilimleri dengelemekle kalmıyor, varlığı Rusya halkının büyük çoğunluğu açısından bizatihi bu devlet ideolojisini temsil ediyor. En önemlisi, bunu toplumun belli bir kültürel, sınıfsal, dini, siyasi vb. kesimini başka bir kesimine karşı düşmanlaştırarak değil bütün bu kesimleri azami seviyede ortak rıza üretimine katarak yapıyor; bu da onun etkisini genişletiyor, pekiştiriyor.

Toplumun büyük kesimini kapsayan rıza üretiminde özgüven arttıkça başka bir görüngü daha ortaya çıkıyor.

Putin’in yıl sonu “Doğrudan Hat” toplantısında üç grup soru vardı: doğrudan salondan alınan sorular; federal bölgelerden video bağlantısıyla alınan sorular; salondaki dev ekrana yansıtılan, SMS’le gönderilen yazılı sorular. Daha önceki toplantılarda da sert sorulara rastlanırdı; ama bu yıl özellikle ekrana yansıtılan sorular, konsolidasyon artarken eleştirilerin sertleşmesine izin verildiğini de gösteriyor. Buna ilk olarak A. Sezer dikkat çekmişti. Sorulardan birkaçı şunlardır: “Salatalığın kilosu 900 ruble, domates 950 ruble, salata 1.500 rubleyi geçti, meyveden hiç bahsetmiyorum. Fiyatları normalleştirin!” “Rusya vatandaşları ne zaman siyah havyar yiyebilecek?” “Her şeyin fiyatının artmasına ne zaman son verilecek?” “Çubays’ın yurtdışına kaçmasına neden izin verildi? Bu uygulamaya ne zaman son verilecek?” “Yeni bir dönem için seçimlere girmeyin. Gençlere yol açın.” “Enflasyon rakamlarında daha ne kadar hile yapacaksınız?” “Rusya MB ne zaman millileştirilecek?” “Birinci Kanal’da anlatılan Rusya’ya nasıl taşınabiliriz?” “Gerçek Rusya ne zaman televizyondaki Rusya’yla aynı olacak?” “Sizin gerçekliğiniz bizim gerçeğimizden neden farklı?” “Gazprom’daki yolsuzluğa daha ne kadar tahammül edilecek?”

Bu soruların sorulabileceği bir siyasi ortamın bilinçli olarak hazırlandığı anlaşılıyor. Kuşkusuz bunun bir çerçevesi var; eğer iktidarla halk arasında beklenen rıza ilişkileri kurulduysa bu ilişkileri tahrip etmeyen her tür eleştiri caiz kabul edilir. Gene de sistemi kişiselleştiren bir figürün kimi düpedüz alaycı sorularla karşı karşıya kalması kurulu özgüveni de gösterir.

Siyaset

VTsİOM’un saha araştırmalarına göre Putin’in genellikle yüzde 65-70 aralığında olan görev onayı 2020’den sonra sadece 2021 yazında yüzde 60’a kadar düşmüştü. Ancak Ukrayna harekâtı kararının ardından muazzam bir sıçrama oldu: 20 Şubat’ta yüzde 67,2’den 3 Nisan’da 81,6’ya tırmandı. Bu tarihten sonra en düşük oran bu yılın 13 Ağustos’unda yüzde 76,7’ydi; şu anda da yüzde 80’e yakın. Komünist Partisi’ne yakın FOM’un saha araştırmaları da neredeyse aynı sonuçları veriyor: görev onayı geçen yılın 16 Ekim’inden beri yüzde 75’le 83 arasında değişiyor, şu anda da yüzde 80 civarında. Liberal çevrelere yakın (Adalet Bakanlığı tarafından yabancı acentası kabul edilen) Levada da aynı verileri elde ediyor. Ancak Levada’nın verileri daha uzun dönemli. Buna göre Yeltsin tarafından atanmış başbakan olduğu 1999 ağustosunda görev onayı yüzde 31’di; ertesi yılın ocak ayında (Çeçenistan’ın dize getirilmesi) 84’e yükselmişti. Bundan sonra en düşük oran 2020 nisanında yüzde 59’du, 2015 haziranında ise yüzde 89’a kadar tırmandı. Levada, geçen ay itibariyle yüzde 85 görev onayı tespit etmişti.

Bu sadece Putin’le ilgili değildir. Levada verilerine göre Başbakan Mişustin’in görev onayı Putin’in başbakanlık dönemi istisna edilirse çağdaş Rusya tarihinde görülmemiş ölçüde yüksektir; 2020’den beri istikrarlı, 24 Şubat 2022’de ise sıçramalı bir şekilde artarak yüzde 48’den 72’ye çıkmıştır. Hükümetin görev onayı da 24 Şubat’tan sonra yüzde 50’den 70’e çıkmış ve o tarihten bu yana az çok istikrarlıdır. Valilerin görev onayı tablosu da hükümetle neredeyse aynı. FOM ve VTsİOM da aşağı yukarı aynı ölçümleri yapar.

Tabloların dikkat çekici bir yanı da 24 Şubat’tan sonra siyasetçilere güvenin genel olarak yükselmiş, güvensizliğin de düşmüş olmasıdır. Eğriler neredeyse aynıdır; bunun tek istisnası Zyuganov ve Medvedev’dir. Komünist Partisi liderine güven duyanların oranı 24 Şubat’tan önce yüzde 25’ten yüzde 30-40 aralığına kadar yükselmiş, güvensizlik ise 60’lardan 45-50 aralığına düşmüştür. Zyuganov’a güven duymayanların oranı, Medvedev’e güvenmeyenlerin oranıyla neredeyse aynıdır; ama bu ikincisine güven duyanların oranı 24 Şubat’tan önce Zyuganov’un üç puan altındayken 24 Şubat’tan sonra 3-7 puan üzerine çıkmıştır.

Güven (görev onayı) potansiyel seçmenin oranını göstermesi açısından önemlidir; demek ki Komünist Partisi’nin oy oranı düşmesine rağmen itibarında yükselme gözleniyor. Medvedev ise Ukrayna çatışmasının başlamasından bu yana sert çıkışları sayesinde itibarını belki de siyasi geçmişinde görülmemiş ölçüde artırmıştır.

Seçime doğru

Mart ayındaki başkanlık seçimleri yaklaşırken Putin’den başka adaylar da var. 23 Aralık itibariyle bunların sayısı 29’du. Bağımsız aday olmak için en az 300-315 bin imza toplamak gerekiyor; üstelik tek bir bölgeden 7.500’den fazla imza kabul edilmiyor. Partili aday olmak içinse 100-105 bin imza ve her federal bölgeden en çok 2.500 imza gerekli. Dolayısıyla, nihai aday sayısının herhalde bir elin parmaklarını aşmayacağı anlaşılıyor.

Liberal Demokrat Parti’nin lideri Jirinovskiy’in ölümünün ardından partinin başına geçen Leonid Slutskiy, Putin’in ardından adaylığını açıkladı. Slutskiy’in görev onayı yüzde 20’ye yakın, güvensizlik oranı ise yüzde 30 civarında.

Komünist Partisi Merkez Komitesi Plenumu partinin Nikolay Haritonov’u aday olarak çıkarmasını önerdi. Haritonov 2004 başkanlık seçimlerine de RFKP’nin adayı olarak katılmış ve yüzde 13,7 oy almıştı. Putin o seçimleri yüzde 71,3 ile kazanmıştı.

Yeni İnsanlar da birleşmeye hazırlandığı Yükseliş Partisi ile birlikte parlamento grup başkanvekili Vladislav Davankov’u aday gösterdiğini açıkladı. Yeni İnsanlar’ın lideri Aleksey Neçayev’in görev onayı yüzde 7, güvensizler yüzde 18.

Yabloko kurucusu Grigoriy Yavlinskiy seçimlere katılmayacağını söylemişti gerçi, ama parti onun için 1,3 milyon imza topladığını açıkladı. Yavlinskiy daha önce de 10 milyon imza toplanırsa aday olabileceğini söylemişti.

Bu adaylardan hiçbirinin kazanması mümkün değil. Dolayısıyla başkanlık seçimleri kimin kazanacağıyla ilgili değil, Putin’in ne kadar oyla kazanacağıyla ilgili. Putin’in 2004’te yüzde 80 görev onayıyla yüzde 71 oy aldığı düşünülürse, bu seçimlerde de yüzde 70’in üzerinde çıkması beklenmeli. Bununla birlikte yüzde 80 ve üzerindeki her oran, bugünkü görünen konsolidasyonun çok ötesinde bir sosyal ve siyasi konsolidasyona işaret edecektir.

Giden yıl, gelen yıl – 1: Ukrayna’da çatışma

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English