Bizi Takip Edin

Görüş

Giden yıl, gelen yıl – 3: İktidar

Avatar photo

Yayınlanma

Putin

Putin’le ilgili Rusya halkında hep akılda kalan, üç video görüntüsünde saklı üç moment vardır.

Birincisi, 2001’de Kursk faciasının ardından ailelerin karşısında yaptığı konuşmadır. Bu konuşma o günlerde genellikle Putin’in siyasi güçsüzlüğüne yorulmuştu; ancak bence tam tersine, Putin’in bir lider olarak potansiyel gücüne tanıklık ediyordu, zira hamaset yerine hesap vermeyi tercih ediyordu. Bu, onun aileler ve halk nezdinde itibarını artırmıştır. Ancak bundan da önemlisi şudur: iktidarın Kursk faciasına gösterdiği tepki, başta Gusinskiy, Bezerovskiy ve Hodorkovskiy olmak üzere bir grup oligarka savaş ilanından farksızdır. Putin’in bu toplantıdaki sözleriyle:

“Televizyonlarda herkesten çok bağıran, ama on yıldır bugün insanların ölüp gittiği ordu ve donanmayı yerle bir etmiş insanlar var. On yıldır çala çırpa para bırakmadılar, şimdi de herkesi ve her şeyi satın alıyorlar. … Medyaya gelince, onların mantığı çok basit. Çok basit. Kamuoyuna etki etmek ve böylelikle ülkenin askeri yönetimine, siyasi yönetimine, onlara muhtaç olduğumuzu, onların oltasına takıldığımızı, onlardan korkmamız, itaat etmemiz ve bundan sonra da ülkeyi, orduyu ve donanmayı soyup soğana çevirmelerini kabul etmemiz gerektiğini göstermek.” “Ya kanunlar?” diye sormuştu salondan biri. Putin: “Kanunları da böyleleri yaptılar. Kanunları değiştireceğiz.”

Bu hesap verişte iki vaat önemlidir: 1) oligarkları arzularını siyasi iktidara dikte ettirir güç odakları olmaktan çıkarmak ve siyasi yönetimin bağımsızlığını sağlamak; 2) ordunun prestijini tesis etmek.

İkinci moment 2009’da Pikalyova’da yaşandı. Deripaska şehri ayakta tutan üç fabrikayı kapatmış ve şehir sokaklara dökülmüştü. Putin şehre geldi, grevci ve gösterici aileleriyle görüştü, Deripaska’yı çağırdı, kapatılan işletmelerin açılması için bir sözleşme uzattı; oligark tereddüt eder görününce (“düşünecek ve yakın zamanda karar vereceğiz,” demişti oligark) eliyle çağırdı, tükenmezkalemini masanın üzerine fırlattı, “işte sözleşme…” dedi ve imzalattı. Deripaska kalemi cebine atmaya kalkarken tekrar işaret etti ve “Kalemi geri verin,” dedi.

Bu sahne ve temsil ettiği şey (bir oligarkın dize getirilmesi) kamuoyu bilincine öylesine derinden işlemiştir ki, “kalemimi geri verin” deyim haline gelmiştir.

Üçüncü moment 2019’da bir televizyon programı sırasındaki birkaç saniyedir. Yoksul ve harap bir beldeye gittikleri sırada yaşlı bir kadının ortaya çıkıp “anlaşılmaz bir şeyler söylediğini, ansızın dizlerinin üzerine çöktüğünü” ve kendisine bir pusula verdiğini anlatır: “Muhakkak bakacağımı söyledim. Aldım, yardımcılarıma verdim. Ve pusulayı kaybettik. Bunu asla unutmayacağım.” Anlattığı olaydan çok yüz ifadesi özellikle taşrada Putin’in itibarının hemen hiç azalmamasının nedenlerinden biridir; poker suratıyla ünlü Putin neredeyse ağlamaklı bir ifade takınmıştır.

Bu sahnedeki yüz ifadesi Putin’in itibarını pekiştirmiştir.

Giden yıl, gelen yıl – 2: Toplum

Genellikle Putin’in imajının baştan beri tasarlandığı ileri sürülür. Ben, bu imajın bugün bilinçli bir çabayla korunduğunu düşünüyor olsam bile, onun daha en baştan tasarlanmış olduğuna katılmıyorum. Putin gerçekten de ideolojik eğilimleri belirsiz hatta zaman zaman şekilsiz bir dögolcü devlet adamı olarak ortaya çıkmıştır ve tam da bu niteliği bugünkü Putin’i yaratmıştır: belli bir takım oligark gruplarının, belli bir takım siyasi baskı veya lobi gruplarının, belli bir takım nüfuz ve servet gruplarının kendi kararlarını veya arzularını iktidara dikte ettirmesine izin vermeyen; siyasi ve iktisadi tercihi kapitalist sermaye gruplarını önceleyen ancak bu grupların bir bölüğünün baskısını kabul etmeyen ve kapitalist kalkınmayı devletin güçlenmesiyle paralel kılan, sonuç odaklı,  en yüksek değer olarak devleti gören bir devlet adamı.

Bunlar zamanla ortaya çıkmış nitelikler değil, Putin ve onu iktidara getiren güçlerin bir önceki dönemin antitezi niteliğindeki programatik yaklaşımının sonucudur. Daha 2000’de ilk başkanlık konuşmasında afaki görünen şu vaat az çok hayata geçtiği ölçüde iktidar da konsolide olmuştur:

“[1990’larda] İktidarın kendisi iç çelişkilerle paralize etmesi sonucu belki de en özgür toplumu elde ettik — ne yazık ki kanunda, düzenden ve ahlaktan bile özgür. Bu çoklarını memnun etti — çünkü kârlıydı. ‘Tatlı hayatın’ bittiği ve düzenle ilgili konuşmalarda düzenin kendisini kurmaya geçtiğimiz bugün eleştiriler yankılanmaya başladı — efendim, bu hürriyete tehdit, demokrasiye tehdit!”

Özellikle ilk dönem bu siyaset bütün gücüyle uygulanmıştır: Yeltsin’in kızı ve damadının iktidar üzerindeki nüfuzuna son verilmiştir; Hodorkovskiy, Berezovskiy ve Gusinskiy bütünüyle tasfiye edilmiştir; oligark gruplarının iktidara siyasi etkide bulunma imkânları törpülenmiş, tersine, iktidarın bunları kendi siyasi ve iktisadi programına göre yönlendirmesinin yolları açılmıştır; her biri belli bir grup oligarkı temsil etmekle kalmayıp bu grupların ta kendisi olan hizipler dağıtılmış, iktidar organlarının kendi yetki alanlarında özerkliği korunmakla birlikte aralarında çatışmalar engellenmiştir; özerklik ve hatta bağımsızlık eğilimleri güçlenen federal bölge yöneticilerinin seçimle gelmesine neredeyse tamamen son verilmiştir, federal çevreler oluşturularak bölge yönetimlerinin yetkisi sınırlanmıştır. Öncelik devletin istikrarıdır; Rusya’ya artık yeni bir devrim gerekmediği düşüncesinin sonucudur ve (çok yazdım bunun üzerine) halkta doğrudan karşılık bulur, çünkü devrimlerin ve karşıdevrimlerin farkı halk nezdinde belirsizleşmiştir. Sarsıntı değil istikrar, belirsizlik değil güvence, zayıflık değil güçlülük.

24 Şubat 2022’ye kadar pek çok gelgitleri olan bu siyaset, o tarihten sonra daha güçlü şekilde devam ediyor. Bunun sosyal temeli, bir önceki yazımda belirttiğim gibi, yeni ve konsolide bir küçük ve orta burjuvaziye dayanıyor ve daha da çok dayanacaktır. Putin’in doktora tezinin de konusu olan ekonomide devletin stratejik planlaması güçlenecektir; bununla birlikte doğal kaynaklara dayalı bağımlı büyüme stratejisi yerine iç pazarın doyurulması ve yatırım yetersizliğinin ortadan kaldırılması öne çıkacaktır. Rusya’dan ayrılan yabancı şirketlerin bir kısmının devletleştirilmesi, bir kısmının kayyım aracılığıyla devlet kontrolüne geçmesi, bir kısmının da yerli sermayeye devri, bu yeni stratejinin parçasıdır.

İktisat alanındaki stratejik yenilenme idare alanında da gözleniyor. Federal bölgelerde ve iktidarın her kademesinde, özellikle de orta ve alt kademelerinde yapılan, siyasi özerklik eğilimlerini boğmaya yönelik yeni düzenlemeler miadını doldurmuş görünüyor. Şundan dolayı: 1) askeri özerklik, ve 2) hukuki özerklik daima siyasi özerklik eğilimlerini doğurur. Vagner faciası siyasi sadakat karşılığı askeri özerklik ihsanının, siyasi sadakatin sigortası olamayacağını gösterdi. Çatışmanın başında ve hatta bu yılın ilk aylarına kadar ordu yönetiminin bütün amatörlükleri, sevk ve idareden başka lojistikte de ortaya çıkan sayısız problem karşısında Vagner’in son derece profesyonel, askeri hedef odaklı, savaş alanında sınanmış ve tahkim edilmiş sevk ve idare yapısı, doğrudan doğruya iç savaş tehdidi olarak temayüz etti. Bu tehdidin bir günü bile aşmadan bertaraf edilmesi, Kremlin’in (ve hakkını teslim etmek gerek: Lukaşenko’nun da) siyasi yeteneğine yorulabilir; ancak sorunun ortaya çıkmış olması, tehlikenin büyüklüğünü gösteriyor.

Putin’in Savunma Bakanlığı kolezyumu toplantısında da dile getirdiği, savaş alanında sınanmış kadroların yönetim kademelerine atanması süreci derinleşecektir;

İdeoloji

Yıl boyunca yazılarımda “ideoloji” meselesi üzerinde ısrarla durdum. Rusya anayasası bir devlet ideolojisini yasaklar; ancak bu mesele mayıs ayında Rusya Soruşturma Komitesi başkanı Bastrıkin tarafından ilk defa gündeme getirilmiş ve “Rusya’da her zaman bir ideoloji bulunduğunu ve bugün de bulunmak zorunda olduğunu” söylemişti. Bastrıkin kasım ayında da aynı görüşü tekrar ederek Rusya’da devlet ideolojisinin anayasada tespit edilmesi gerektiğini söyledi. Ondan kısa bir süre sonra Medvedev, ima yoluyla Bastrıkin’i destekledi, ancak anayasa değişikliği için biraz daha beklemek gerektiğini söyledi.Putin de bu tartışmanın dışında kalmadı; bu ayın başında nedense gözden kaçan kısa bir beyanatla Kiev rejimini şu sözlerle eleştirdi: “Her şeyleri kuruyor, kendi temelleri yok. Kendi temelleri olmadığında, kendi ideolojisi olmadığında, kendi sanayisi, parası olmadığında, kendine ait hiçbir şey olmadığında gelecek de olmaz. Ama bizim var.”

İdeoloji, kuşkusuz, anayasa metninde bulunsun yahut bulunmasın, egemen biçimiyle bütün toplumlarda vardır, zira ancak ideoloji vasıtasıyla rıza mekanizmaları kurulabilir. “Kendi temeli, ideolojisi, sanayisi, parası”  gerçekten de bir bütündür ve ideoloji halkasının işlevselliği rızanın sağlanması için zaruridir.

Putin’in kişisel önemi, iktidarın kurumsal yapısının ve devlet ideolojisinin onun kişiliğinde cisimleşmesidir. Putin iktidar içindeki eğilimleri dengelemekle kalmıyor, varlığı Rusya halkının büyük çoğunluğu açısından bizatihi bu devlet ideolojisini temsil ediyor. En önemlisi, bunu toplumun belli bir kültürel, sınıfsal, dini, siyasi vb. kesimini başka bir kesimine karşı düşmanlaştırarak değil bütün bu kesimleri azami seviyede ortak rıza üretimine katarak yapıyor; bu da onun etkisini genişletiyor, pekiştiriyor.

Toplumun büyük kesimini kapsayan rıza üretiminde özgüven arttıkça başka bir görüngü daha ortaya çıkıyor.

Putin’in yıl sonu “Doğrudan Hat” toplantısında üç grup soru vardı: doğrudan salondan alınan sorular; federal bölgelerden video bağlantısıyla alınan sorular; salondaki dev ekrana yansıtılan, SMS’le gönderilen yazılı sorular. Daha önceki toplantılarda da sert sorulara rastlanırdı; ama bu yıl özellikle ekrana yansıtılan sorular, konsolidasyon artarken eleştirilerin sertleşmesine izin verildiğini de gösteriyor. Buna ilk olarak A. Sezer dikkat çekmişti. Sorulardan birkaçı şunlardır: “Salatalığın kilosu 900 ruble, domates 950 ruble, salata 1.500 rubleyi geçti, meyveden hiç bahsetmiyorum. Fiyatları normalleştirin!” “Rusya vatandaşları ne zaman siyah havyar yiyebilecek?” “Her şeyin fiyatının artmasına ne zaman son verilecek?” “Çubays’ın yurtdışına kaçmasına neden izin verildi? Bu uygulamaya ne zaman son verilecek?” “Yeni bir dönem için seçimlere girmeyin. Gençlere yol açın.” “Enflasyon rakamlarında daha ne kadar hile yapacaksınız?” “Rusya MB ne zaman millileştirilecek?” “Birinci Kanal’da anlatılan Rusya’ya nasıl taşınabiliriz?” “Gerçek Rusya ne zaman televizyondaki Rusya’yla aynı olacak?” “Sizin gerçekliğiniz bizim gerçeğimizden neden farklı?” “Gazprom’daki yolsuzluğa daha ne kadar tahammül edilecek?”

Bu soruların sorulabileceği bir siyasi ortamın bilinçli olarak hazırlandığı anlaşılıyor. Kuşkusuz bunun bir çerçevesi var; eğer iktidarla halk arasında beklenen rıza ilişkileri kurulduysa bu ilişkileri tahrip etmeyen her tür eleştiri caiz kabul edilir. Gene de sistemi kişiselleştiren bir figürün kimi düpedüz alaycı sorularla karşı karşıya kalması kurulu özgüveni de gösterir.

Siyaset

VTsİOM’un saha araştırmalarına göre Putin’in genellikle yüzde 65-70 aralığında olan görev onayı 2020’den sonra sadece 2021 yazında yüzde 60’a kadar düşmüştü. Ancak Ukrayna harekâtı kararının ardından muazzam bir sıçrama oldu: 20 Şubat’ta yüzde 67,2’den 3 Nisan’da 81,6’ya tırmandı. Bu tarihten sonra en düşük oran bu yılın 13 Ağustos’unda yüzde 76,7’ydi; şu anda da yüzde 80’e yakın. Komünist Partisi’ne yakın FOM’un saha araştırmaları da neredeyse aynı sonuçları veriyor: görev onayı geçen yılın 16 Ekim’inden beri yüzde 75’le 83 arasında değişiyor, şu anda da yüzde 80 civarında. Liberal çevrelere yakın (Adalet Bakanlığı tarafından yabancı acentası kabul edilen) Levada da aynı verileri elde ediyor. Ancak Levada’nın verileri daha uzun dönemli. Buna göre Yeltsin tarafından atanmış başbakan olduğu 1999 ağustosunda görev onayı yüzde 31’di; ertesi yılın ocak ayında (Çeçenistan’ın dize getirilmesi) 84’e yükselmişti. Bundan sonra en düşük oran 2020 nisanında yüzde 59’du, 2015 haziranında ise yüzde 89’a kadar tırmandı. Levada, geçen ay itibariyle yüzde 85 görev onayı tespit etmişti.

Bu sadece Putin’le ilgili değildir. Levada verilerine göre Başbakan Mişustin’in görev onayı Putin’in başbakanlık dönemi istisna edilirse çağdaş Rusya tarihinde görülmemiş ölçüde yüksektir; 2020’den beri istikrarlı, 24 Şubat 2022’de ise sıçramalı bir şekilde artarak yüzde 48’den 72’ye çıkmıştır. Hükümetin görev onayı da 24 Şubat’tan sonra yüzde 50’den 70’e çıkmış ve o tarihten bu yana az çok istikrarlıdır. Valilerin görev onayı tablosu da hükümetle neredeyse aynı. FOM ve VTsİOM da aşağı yukarı aynı ölçümleri yapar.

Tabloların dikkat çekici bir yanı da 24 Şubat’tan sonra siyasetçilere güvenin genel olarak yükselmiş, güvensizliğin de düşmüş olmasıdır. Eğriler neredeyse aynıdır; bunun tek istisnası Zyuganov ve Medvedev’dir. Komünist Partisi liderine güven duyanların oranı 24 Şubat’tan önce yüzde 25’ten yüzde 30-40 aralığına kadar yükselmiş, güvensizlik ise 60’lardan 45-50 aralığına düşmüştür. Zyuganov’a güven duymayanların oranı, Medvedev’e güvenmeyenlerin oranıyla neredeyse aynıdır; ama bu ikincisine güven duyanların oranı 24 Şubat’tan önce Zyuganov’un üç puan altındayken 24 Şubat’tan sonra 3-7 puan üzerine çıkmıştır.

Güven (görev onayı) potansiyel seçmenin oranını göstermesi açısından önemlidir; demek ki Komünist Partisi’nin oy oranı düşmesine rağmen itibarında yükselme gözleniyor. Medvedev ise Ukrayna çatışmasının başlamasından bu yana sert çıkışları sayesinde itibarını belki de siyasi geçmişinde görülmemiş ölçüde artırmıştır.

Seçime doğru

Mart ayındaki başkanlık seçimleri yaklaşırken Putin’den başka adaylar da var. 23 Aralık itibariyle bunların sayısı 29’du. Bağımsız aday olmak için en az 300-315 bin imza toplamak gerekiyor; üstelik tek bir bölgeden 7.500’den fazla imza kabul edilmiyor. Partili aday olmak içinse 100-105 bin imza ve her federal bölgeden en çok 2.500 imza gerekli. Dolayısıyla, nihai aday sayısının herhalde bir elin parmaklarını aşmayacağı anlaşılıyor.

Liberal Demokrat Parti’nin lideri Jirinovskiy’in ölümünün ardından partinin başına geçen Leonid Slutskiy, Putin’in ardından adaylığını açıkladı. Slutskiy’in görev onayı yüzde 20’ye yakın, güvensizlik oranı ise yüzde 30 civarında.

Komünist Partisi Merkez Komitesi Plenumu partinin Nikolay Haritonov’u aday olarak çıkarmasını önerdi. Haritonov 2004 başkanlık seçimlerine de RFKP’nin adayı olarak katılmış ve yüzde 13,7 oy almıştı. Putin o seçimleri yüzde 71,3 ile kazanmıştı.

Yeni İnsanlar da birleşmeye hazırlandığı Yükseliş Partisi ile birlikte parlamento grup başkanvekili Vladislav Davankov’u aday gösterdiğini açıkladı. Yeni İnsanlar’ın lideri Aleksey Neçayev’in görev onayı yüzde 7, güvensizler yüzde 18.

Yabloko kurucusu Grigoriy Yavlinskiy seçimlere katılmayacağını söylemişti gerçi, ama parti onun için 1,3 milyon imza topladığını açıkladı. Yavlinskiy daha önce de 10 milyon imza toplanırsa aday olabileceğini söylemişti.

Bu adaylardan hiçbirinin kazanması mümkün değil. Dolayısıyla başkanlık seçimleri kimin kazanacağıyla ilgili değil, Putin’in ne kadar oyla kazanacağıyla ilgili. Putin’in 2004’te yüzde 80 görev onayıyla yüzde 71 oy aldığı düşünülürse, bu seçimlerde de yüzde 70’in üzerinde çıkması beklenmeli. Bununla birlikte yüzde 80 ve üzerindeki her oran, bugünkü görünen konsolidasyonun çok ötesinde bir sosyal ve siyasi konsolidasyona işaret edecektir.

Giden yıl, gelen yıl – 1: Ukrayna’da çatışma

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English