Bizi Takip Edin

Görüş

Hindistan bölgeselciliğinde SAARC out BIMSTEC in

Avatar photo

Yayınlanma

Güney Asya Bölgesel İşbirliği Örgütü’nün (SAARC) kuruluşu, Güney Asya’daki bölgeselcilik tarihinde bir başlangıcı simgeliyordu. Ancak örgüt, başından itibaren sorunlarla karşılaştı ve Hindistan’ı diğer alt bölgesel platformları denemeye yöneltti. Şu sıralar, Bengal Körfezi Çok Sektörlü Teknik ve Ekonomik İşbirliği Girişimi (BIMSTEC) aracılığıyla Güney Asya ile Güneydoğu Asya arasındaki bağlantıyı artırma çabalarına öncülük ediyor. Burada, üye olarak Pakistan’ın bulunmadığını not etmek önemli. Bu yılın ilerleyen dönemlerinde (muhtemelen eylülde) grubun şu anki başkanı Tayland’ın ev sahipliğinde düzenlenecek 6. BIMSTEC Zirvesi öncesinde Hindistan, 11-12 Temmuz’da 2. BIMSTEC Dışişleri Bakanları toplantısına ve 6-8 Ağustos’ta türünün ilk örneği olan mega bir BIMSTEC İş Zirvesi’ne ev sahipliği yaptı. Dahası, Güney Asya ile Güneydoğu Asya arasındaki bağlantının temel modu olan deniz taşımacılığı üzerine bir merkez dahil üç BIMSTEC mükemmeliyet merkezi kurmayı planlıyor.

Güney Asya’da Bölgeselciliğin Ortaya Çıkışı – SAARC’ın Oluşumu

Onlarca yıldır, Hint alt kıtasının ülkeleri Güney Asya çatısı altında uyumlu bir bölgenin parçası olarak düşünüldü. Dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birine ev sahipliği yapan bölge, sekiz ülkeden oluşuyor: Afganistan, Bangladeş, Bhutan, Hindistan, Maldivler, Nepal, Pakistan ve Sri Lanka. Yüzlerce farklı dil konuşan ve çok sayıda farklı dini geleneği takip eden çeşitli halkları, İngiliz sömürgeciliği deneyimi de dahil ortak bir tarihe sahip ve kriket sporuna ve Bollywood filmlerine olan sevgi, etnik bağlar ve müzik ve mutfak pratikleri gibi ortak kültürel bağlantıları paylaşıyor. Ancak paylaşılan tarih ve kültürel uygulamalara karşın Güney Asya’da bölgeselcilik fikri pratikte başarılı olmadı.

Bölgedeki küçük ülkelerden Bangladeş 1980’lerin başında bölgesel bir örgüt fikrini ortaya atmış, 1975’te askeri darbeyle Bangladeş’te iktidara gelen General Ziaur Rehman’ın bölgesel bir örgüt kurma yönündeki çabaları 1985’te Güney Asya Bölgesel İşbirliği Örgütü’nün (SAARC) kurulmasıyla meyvesini vermişti. Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Nepal, Bhutan, Sri Lanka ve Maldivler örgütün ilk üyeleri olurken Afganistan 2007’de SAARC’a katılmıştı. Ancak Güney Asya’da sömürgecilik sonrası devletlerin oluşumunun niteliği ve bağlamı ile Soğuk Savaş’ın bölgeye etkisi, burada bölgeselcilik fikrinin yeşermesine pek izin vermedi. İngiliz Hindistanı’nın Hindistan ve Pakistan olarak ikiye bölünmesi, Bangladeş’in Pakistan’dan ayrılması ve bu süreçte yaşanan savaşlar, Güney Asya’da bölgeselcilik fikrinin yayılmasının aksine güvensizlik ve düşmanlık tohumları serperken özellikle Hindistan ve Pakistan arasındaki entegrasyonu bir hayal haline getirdi. Hindistan ve Pakistan’ın temel ilkeleri arasındaki çelişki, bu ülkeler arasında anlamlı bir işbirliğinin gerçekleşmesine de olanak vermiyordu. Soğuk Savaş’ın etkisine gelince, savaşın Avrupa Birliği’nin bölgeselcilik ve bölgesel işbirliğinin başarılı bir örneği olarak oluşumunda ve konsolidasyonunda önemli bir rol oynadığını belirtmek kulağa ilginç gelse de aynı Soğuk Savaş Güney Asya’da işbirliğine yönelik girişimleri engelledi.

SAARC’ın kurulması Güney Asya’daki bölgeselcilik tarihinde kuşkusuz bir dönüm noktası ancak Hindistan ve Pakistan gibi bölgedeki etkili ülkeler bölgesel bir örgüt fikrine başından beri kuşkuyla yaklaşmıştır. Hindistan, gelişen bölgesel platformun diğer devletlerin kendisine karşı birleşebileceği bir durum yaratacağını, platformun kendisine Güney Asya’da ayak bağı olacağını ve uluslararası arenada güç ve kapasitesine dayalı daha büyük bir rol oynama fırsatını elinden alacağını düşünüyordu. Öte yandan SAARC platformu bölgedeki küçük devletlerin istek ve şikayetlerini bireysel ve kolektif olarak dile getirebilecekleri bir alan sağladı. Ancak 1990’lardan 2010’lara kadar olan altın çağında üye ülkeler, Güney Asya Tercihli Ticaret Anlaşması, Güney Asya Serbest Ticaret Bölgesi, bir gümrük birliği, ortak bir bölgesel pazar ve ortak bir ekonomik ve parasal birlik dahil birkaç iddialı girişim yürürlüğe koyabilse de bölgeselciliğin ve bölgesel örgütlerin büyümesi için elverişli uluslararası iklime karşın daha ileri gidememiştir. Başlangıçtaki isteksizliği bir kenara bırakırsak, Hindistan SAARC’ın olası faydaları konusunda iyimser olmaya çalışsa da giderek örgütün belirtilen hedeflerine ulaşmada pek yardımcı olamayabileceğini anlamaya ve dolayısıyla ondan uzaklaşmaya başladı.

Hindistan’ın uzaklaşma politikasına örnek olarak 1992’de formüle edilen Doğuya Bakış Politikası (Look East Policy), 1997’de başlatılan Bengal Körfezi Çok Sektörlü Teknik ve Ekonomik İşbirliği Girişimi (BIMSTEC), 1997’de kurulan Hint Okyanusu Kıyıdaş Ülkeler Birliği (IORA), 2000’de oluşturulan Mekong-Ganga İşbirliği (MGC) ve 2015’te imzalanan Bangladeş-Bhutan-Hindistan-Nepal (BBIN) Ulaştırma Anlaşması gibi organizasyonların oluşumuna katılımı gösterilebilir. Bu örgütler ve platformlar Hindistan’ın Pakistan’dan uzak durmasını ve onu dışlamasını sağlarken aynı zamanda Hint-Pasifik bölgesindeki genişletilmiş mahalleye de ulaşmasını sağladı. Bu arada SAARC, 39 yıllık bir geçmişe sahip olmasına karşın yalnızca 18 Zirve toplayabildi. 18. Zirve olan son zirve 2014 yılında Nepal’in Katmandu kentinde toplandı. 19. Zirve’nin 2016 yılında Pakistan’da gerçekleşmesi planlanıyordu ancak o yıl Jammu ve Keşmir’in Uri kentinde gerçekleşen terör saldırısı nedeni ile Hindistan Zirve’ye katılmayı reddetti. Hindistan Zirve’ye katılmama kararı aldıktan sonra diğer ülkeler de Zirve’den çekildi ve o zamandan beri hiçbir SAARC Zirvesi yapılmadı. Geçen şubat ayında Yeni Delhi’de bulunan Nepal parlamento üyesi Swarnim Wagle’nin, “SAARC 2014’ten bu yana komada”, dediği kadar var…

BIMSTEC Aracılığıyla Güney Asya’yı Güneydoğu Asya’ya Bağlamak –  Hindistan’ın Büyük Hamlesi

2014’ten itibaren SAARC arka planda kalırken BIMSTEC Hindistan’ın odak noktası haline geliyor. 2016’da Hindistan’ın BIMSTEC’in bölgesel erişimi için Goa’da ortak bir BRICS-BIMSTEC Zirvesi düzenlemesinden sonra, BIMSTEC’e destek daha da ivme kazandı. Ancak Haziran 2019’da Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar’ın SAARC’ın sorunları olduğunu ve bu nedenle Hindistan’ın önümüzdeki beş yıl boyunca BIMSTEC’e öncelik vereceğini belirtmesinden bu yana Hindistan’ın BIMSTEC eğilimi daha gözle görülür bir hal aldı. Bengal Körfezi Çok Sektörlü Teknik ve Ekonomik İşbirliği Girişimi (BIMSTEC), Bangkok Deklarasyonu’nun imzalanmasıyla Haziran 1997’de kurulan bölgelerarası bir gruptur. Başlangıçta BIST-EC (Bangladeş-Hindistan-Sri Lanka-Tayland Ekonomik İşbirliği) olarak bilinen örgüt artık BIMSTEC olarak biliniyor ve Aralık 1997’de Myanmar’ın, Şubat 2004’te Bhutan ve Nepal’in katılımıyla yedi üyeli bir grup olarak bugünkü haline geldi. Grup temel olarak Bengal Körfezi’ne kıyısı olan ülkeleri üye olarak içeriyor ve bölgedeki ülkeler arasında ticaret, teknoloji, enerji, ulaşım, turizm, balıkçılık, tarım, halk sağlığı, yoksulluğun azaltılması, terörle mücadele, çevre, kültür, insanlar arası temas ve iklim değişikliği gibi birçok sektörde bölgesel işbirliğini teşvik ederek, ekonomik büyümeyi ve sosyal ilerlemeyi hızlandırmayı amaçlıyor. Bu grup, toplam 5 trilyon dolar civarında GSYİH ile dünya nüfusunun yüzde 22’sine ev sahipliği yapıyor.

BIMSTEC tüzüğü Mart 2022’de Kolombo’da sanal ortamda düzenlenen 5. BIMSTEC Zirvesi’nde imzalandı ancak belgenin tüm üyeler tarafından onaylanması iki yıl daha sürdü. Nepal bulmacanın son parçasıydı; parlamentosu tüzüğü bu yılın nisan ayının başlarında onayladı. Bu, BIMSTEC tüzüğünün başlangıcından 27 yıl sonra yürürlüğe girdiği anlamına geliyordu. Böylelikle tüzüğün tüm üyelerce kabul edilmesiyle gruba hukuki destek sağlanmıştır. Grup, bu sayede bölgede işbirliği için hukuki ve kurumsal bir çerçeve oluşturabilir, yeni üyelerin kabulünü sağlayabilir ve diğer ülkeler ve gruplarla anlaşmalar imzalayabilir. Ayrıca daha önce BIMSTEC’in resmi bir genel merkezi yoktu ve 2011 yılında Bangladeş’in başkenti Dakka’da merkez ofisi ve 2014 yılında Sri Lankalı diplomat Sumith Nakandala’nın genel sekreteri oluncaya kadar Bangkok’taki Tayland Dışişleri Bakanlığı’nda toplantılar yapılıyordu. Bugün daimi sekreterliği Dakka’da bulunan grubun şu anki genel sekreteri, Hint diplomat Indra Mani Pandey’dir; ilk kez bir Hint diplomat, grubun şefi pozisyonunda bulunuyor. Daha önce örgütün en üst düzey görevlerinde Sri Lanka, Bangladeş ve Bhutanlı diplomatlar bulunmuştu.

Dolayısıyla SAARC ivmesini kaybettiğinde, BIMSTEC özellikle Hindistan’dan gelen güçlü destekle yeniden canlanıyor gibi görünüyor. Burada, SAARC’tan farklı olarak BIMSTEC’te üye olarak Pakistan’ın bulunmadığını dikkate almak önemli. İlk BIMSTEC Dışişleri Bakanları toplantısı geçen yıl Tayland’ın Bangkok kentinde düzenlendi. Bu yıl 11-12 Temmuz’da Hindistan’ın 2. BIMSTEC Dışişleri Bakanları toplantısına ev sahipliği yapması, Delhi’nin “Önce Komşuluk” politikasına sürekli odaklandığını gösteriyor. Jaishankar’ın gruba “yeni enerji aşılama” ve “daha yüksek hedefler koyma” çağrısında bulunduğu bu toplantı aslında Tayland’da yıl sonuna doğru gerçekleşecek BIMSTEC Zirvesi için bir ön hazırlık niteliğindeydi. BIMSTEC’in Güney Asya’da bölgesel işbirliği için giderek “tercih edilen bir platform” haline geldiği bir dönemde etkileşimini artıran Hindistan ayrıca grup için ilk iş zirvesine ev sahipliği yaptı. Zirve, Hindistan Dışişleri Bakanlığı ve Hindistan Sanayi Konfederasyonu tarafından ulusal başkent Delhi’de 6-8 Ağustos tarihleri arasında üç günlük bir etkinlik olarak düzenlendi. Gündemde öncelikli olarak liman bağlantısı, altyapı ve devam eden BIMSTEC serbest ticaret anlaşması görüşmeleri ele alındı.

Aslında BIMSTEC Serbest Ticaret Anlaşması’nın çerçeve anlaşması 2004’ün başlarında imzalanmış ancak müzakereleri ilerletmek için Ticaret Müzakere Komitesi sonuçsuz kalan yaklaşık yirmi tur müzakere düzenlemişti. Hindistan, 2018 yılında BIMSTEC ülkeleri arasında serbest ticaret anlaşmasının imzalanması için yoğun çaba sarf etmiş ancak Hindistan ile Tayland arasında profesyoneller için pazar erişimi, ticaret mallarına uygulanan vergi indirimleri ve politika gevşetmeleri konusunda yaşanan görüş ayrılıkları süreci sekteye uğramıştı. Haziran 2023’te o dönem BIMSTEC Genel Sekreteri olan Tenzin Lekphell, serbest ticaret anlaşması görüşmelerinin “yavaş” ilerlediğini ve ticaretin kolaylaştırılması ve gümrük ile ilgili konularda karşılıklı yardım gibi bazı bileşenlerin uygulamaya konulmadan önce henüz kesinleştirilmediğini söylemişti. Bu nedenle gündemin ana odak noktasının, üye ülkeler arasındaki malları, hizmetleri, yatırımları ve ekonomik işbirliğini kapsayacak bir serbest ticaret anlaşması olacağı yönünde güçlü bir beklenti vardı.

Son Sözler

Güney Asya ülkelerinin tutarlı bir bölge oluşturamayışı, Güney Asya’nın dengesiz dağılımı buradaki bölgeselciliğin başarısızlığında büyük etken. Hindistan bölgenin en büyük ve en güçlü ülkesi ve Hindistan’ın hakimiyeti bölgesel yapıların gelişiminde paradoksal bir etki yaratmıştır. Sonuçta ortaya şöyle bir durum çıkıyor: Güney Asya, özünde Hindistan ve Hindistan ile sınırı paylaşan ancak birbirleri ile paylaşmayan altı ülkeden oluşur; bunun istisnası, Pakistan ile sınırı paylaşan ancak Hindistan ile paylaşmayan Afganistan’dır. Ancak Hindistan bakış açısıyla Hindistan Afganistan ile de sınır paylaşmakta ve Afganistan da diğerleri gibi bir Güney Asya bölgesi kapsamında yer almaktadır. Bu anlamda Güney Asya, esasen Hindistan’ın komşularının Hindistan ile ve Hindistan’ın komşuları ile etkileşimlerinin toplamı oluyor. Güney Asya’nın bu doğası Hindistan’da şöyle bir algıyı şekillendirmiştir: Bölgesel yapıların oluşturulması Hindistan’ın bölgede halihazırda sahip olduğu üstünlüğe katkıda bulunamaz, aksine kendi arka bahçesindeki hakimiyetini potansiyel olarak kontrol edebilir ve bölgedeki etkisini zayıflatabilir. Örneğin, SAARC fikirbirliğine dayalı olarak işlev gördüğünden, Hindistan’ın alt kıtadaki meseleler hakkındaki oyu, bölgedeki en küçük ülkeler Bhutan ve Maldivler’in oyu kadar önemli olacaktır. Dahası, Güney Asya’nın içsel çatışmaları Hindistan için bir kamburdan başka bir şey ifade etmiyor. Buradan hareketle SAARC’ın işlevsiz doğası ve bölgedeki politik iklim daha çok alt bölgesel işbirliğine olanak sağlıyor. Güney Asya’da görülen alt bölgesel işbirliğine güzel bir örnek olarak Nepal’in ürettiği enerjiyi Hindistan üzerinden Bangladeş’e ihraç etme planı çerçevesinde üçlü ortaklık akla gelebilir. Bu sayede, son on yılda Nepal, Hindistan ve Bangladeş arasındaki enerji ticareti üç katına çıktı.

Öte yandan, komşuluk politikasını doğru bir şekilde ele almadığı sürece daha büyük bir bölgesel Asya rolü veya küresel bir rol elde etmeyi hedeflemek Hindistan için odada duran büyük bir fil. Egemen uluslara bölünmüş olsalar da ortak tarihi ve kültürel bir yer olan Güney Asya ülkeleri arasındaki bölgesel entegrasyonun güçlendirilmesi gerekiyor ancak bunun önündeki en büyük engel Hindistan ve Pakistan’ın bir uzlaşma zemini oluşturabilecek herhangi bir çatının henüz bir türlü ortaya çıkamamış olmasıdır. Bu nedenle de özellikle Güney Asya bölgesinde tüm bölge ülkelerini bir çatı altında toplayan bütüncül bir entegrasyondan söz edilemiyor. Dahası ne bölge sakinleri daha güçlü bağlar peşinde ne de bölgedeki kültürel alışveriş iç açıcı. Buna güzel bir örnek, Pakistan’ın 2019’da yerel televizyon ve radyo kanallarında Hint içeriklerini yasaklamasıyla oluşan bu boşluk Türk televizyon içerikleriyle ikame ediliyor. Bollywood film endüstrisinde neredeyse hiç Pakistanlı sanatçı yok ve Pakistanlı kriketçiler artık Hint Premier Ligi’nde oynamıyor. Bölge içi göçte de istikrarlı düşüş var; Güney Asyalılar eskiden olduğu gibi birbirlerinin ülkelerinde çalışmak veya eğitim görmek yerine artık daha çok Ortadoğu ve Batı Avrupa ülkelerini, Malezya, Avustralya ve Kuzey Amerika’yı ve hatta Çin’i tercih ediyor. Daha da önemlisi, eğitimde daha yoğun görülmekle birlikte, ticaret, turizm ve eğitimde bölge içi bağlantıdaki azalma beklendiği üzere Çin tarafından telafi ediliyor.

Birçok Güney Asya devletinin Hindistan’ın üstünlüğünü dengelemek için Çin’i kullanma kararı sonucunda, Güney Asya artık eskiden olduğu gibi Hindistan merkezli bir bölge değil. Açıkçası birçok Hint stratejik düşünürünün de zaten Güney Asya’daki bağlantıların ülkenin hırslarını sınırladığına inanmaya başlaması sonucunda, Hindistan stratejik odağını yeniden Pakistan’dan Çin’e ve kıta alanından deniz alanına yönlendirdi. Ve paradoksal olarak, kendisi için daha geniş bir jeopolitik alan araması sonucunda bir çeşit “küresel yükseliş – bölgesel düşüş paradoksu” yaşıyor. Buna karşılık, Çin’in son yıllarda Hindistan’ın komşuları arasındaki nüfuzunu artırdığı iyi biliniyor. Örneğin Bengal Körfezi, özellikle Hindistan ile Çin arasındaki rekabet nedeni ile Hint-Pasifik’te stratejik öneme sahip bir alt bölge haline geldi. Dolayısıyla bir zamanlar büyük çatışmalardan uzak bir bölgeyken artık büyük güçler arasında jeopolitik rekabet ve bölgesel çatışma bölgesi haline gelmeye hazırlanıyor. Çin’in Bengal Körfezi’ndeki varlığını artırma girişimleri, Hindistan’ın güvenliği ve bölgedeki “net güvenlik sağlayıcısı” rolü üzerinde doğrudan bir etkiye sahip. Bangladeş’in Çin’in talebini kabul etmemesinin ardından Çin, Andaman ve Nicobar Adaları’na daha yakın bir derin deniz limanında bir dayanak noktası arıyor. Çin’in Myanmar ve Sri Lanka’daki limanları kontrol altına alarak Bengal Körfezi bölgesine olan ilgisinin artması, Hindistan’ı tarım, deniz araştırmaları ve deniz taşımacılığı alanlarında üç BIMSTEC Mükemmeliyet Merkezi kurma olasılığını araştırmaya yöneltti.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English