Bizi Takip Edin

Görüş

Hindistan’da genel seçimlere doğru-2 / Hindutva ideolojisi

Avatar photo

Yayınlanma

Hindutva, Hinduluk anlamına gelen Neo-Sanskritik bir terimdir. İç ayrılıklarla, dış tehditlerle ve geleneksel sosyal hiyerarşileri koruyarak kayıp bir uygarlık ihtişamını geri kazanmakla meşgul olan gerici bir kimlik politikasından, “uygarlıkçılıktan” oluşan Hindu milliyetçiliğinin güçlü paternalist biçimidir. Batı Hindistan’da, sömürge yönetimine, Hindu olmayanların din değiştirtmesine ve sömürge döneminde laik, Hindu olmayan ve alt kastın sömürge karşıtı seferberliğine karşı üst sınıf, orta sınıf bir Hindu tepkisi olarak ortaya çıktı. Bu gelişmeler mevcut toplumsal düzeni bozdu ve on dokuzuncu yüzyılda bazı Hindu geleneklerini milliyetçilikle birleştiren hareketlerin ortaya çıkmasına neden oldu.

İlk olarak 1923’te V.D. Savarkar tarafından kavramsallaştırıldığı şekliyle Hindutva doktrini, devleti, ulusu ve bölgeyi Hindu kimliğiyle ilişkilendiriyordu. Savarkar, antik Mısırlılar ve Babillilerden önce antik Hinduların “büyük ve kalıcı bir uygarlığın” temelini attığını savundu. Bu büyük uygarlık, başlangıçta Budizm’in yayılması ve sonrasında askeri gücün azalması ve ardından da “Hindutva inanışına göre, Hindistan’ı karanlık bir baskı ve zulüm çağına sokan, onu İngiliz sömürgeciliğini önleyemez hâle getiren despot Müslümanlar” tarafından tekrarlanan istilalar nedeniyle yozlaşmıştı. Savarkar, bir Hindu’yu Hindistan’ı “kutsal toprakları” ve aynı zamanda “anavatanları” olarak gören biri olarak tanımladığından bu yana Müslümanlar ve Hristiyanlar başka uygarlıklara mensup sayıldı ve Hinduizm’e geçmedikleri sürece Hindistan’ın birlik ve ilerlemesine birer tehdit unsuru hâline getirildi. Kast ayrımları da bir tehdit olarak görüldüğünden, örneğin alt kastların okullara erişimini artırarak ve sistemi hiyerarşik olarak farklılaşmış olsa da her kastın değerlendiği düzenleyici bir sistem olarak yeniden tanımlayarak kast hiyerarşilerini terk etmese de iyileştirmeye çalıştı.

Savarkar’dan etkilenen Rashtriya Swayamsevak Sangh (RSS: Ulusal Gönüllüler Derneği), Maharashtra’dan alt-orta, orta ve üst-orta sınıf Brahmin erkekler tarafından 1925’te kuruldu. RSS, sömürgecilik karşıtı hareketi reddetti ve yerine, fiziksel ve askeri eğitime önem veren erkek gönüllü derneklerinin kurulması yoluyla birleşik, saldırgan bir Hindu kimliği oluşturmak için politik olmayan, karakter geliştirici çalışmaları destekledi. Bir kadın örgütü olan Rashtra Sevika Samiti (Hint Kadınlar Örgütü), kadınlara ve onlar aracılığıyla çocuklarına Hindu ulusunun hizmetkârlarının gerektirdiği disiplini ve itaati aşılamak için 1936’da kuruldu. Kadınlar fiziksel ve ideolojik eğitim yoluyla bekar savaşçılar, iffetli eşler veya kahraman anneler hâline gelecekti. RSS bağlantılı örgütler 1948’den sonra çoğaldı ve bunların başında, siyasi parti Bharatiya Jana Sangh (BJS – Halkın Partisi), politik seferberliği teşvik etmek için Vishwa Hindu Parishad (VHP – Dünya Hindu Konseyi) ve ticaret birliği olan Bharatiya Mazdoor Sangh (BMS- Hindistan İşçi Sendikası) geliyordu. Bu örgütler, özellikle Müslüman ve Hristiyan dönüşümüne karşı savunmasız görülenlere ve “yabancı” sol ideolojileri benimseyen “batılılaşmış” Hindu elitlerine Hindutva medeniyetçiliğini aşılamak için tasarlandı.

RSS lideri Deendayal Upadhyaya’nın, BJS’nin ve onun ardılı BJP’nin ideolojisinin de temeli olan “bütünsel hümanizm” felsefesi, ulusu birleştirmek için toplumsal reforma öncelik verdi ve ardından bunu, kitlesel seçim desteğinin kendiliğinden takip edeceği varsayıldı. Bu, shakhaların veya yerel şubelerin kurulması, Hindutva uygarlığının yerel olarak tanıtılması ve sosyal hizmetlerin sağlanması yoluyla yerel bir aktivist ağının oluşturulmasını gerektiriyordu. RSS lideri D.P. Thengadi, kast sistemine benzer bir sosyal düzen, bireylerin “doğal yeteneklerine” göre dâhil edildiği sosyo-ekonomik ve politik “ailelerin” örgütlenmesini savundu. Hindutva liderleri sivil toplumun önderlik ettiği toplumsal değişimi vurgulasa da devletin aynı zamanda disiplin, düzen, birlik, “Hindu ulusal ruhu” ve “kanun” olarak farklı şekillerde anlaşılan muğlak bir terim olan Dharma’nın savunucusu ve temsilcisi olarak paternalist bir rolü vardı.

Ve BJS’nin yerini, 1980’de daha ana akım bir siyasi parti olarak kurulan, tabandan gelen refah faaliyetleri aracılığıyla “kalpleri ve zihinleri” kazanmayı amaçlayan ve partinin temel ilkelerine demokrasi ve Gandhi sosyalizmi gibi Hindutva dışı popüler kavramları ekleyen BJP aldı.

Hindistan’da genel seçimlere doğru–1 / Politik Sistem

***

Hindutva’nın öne çıkan iki temel ilkesinden biri Hint-Aryan göç teorisini reddetmek ve “Hindistan’dan çıkış” tezini savunmak, diğeri Akhand Bharat fikrini savunmaktır.

***

Hint-Aryan göç teorisi

Hindutva, Hint uygarlığının kaynağının Hinduizm’in en eski dini metinleri Vedalar’ı oluşturan Aryanlar olduğunu düşünüyor. Aryanların da Hindistan’dan geldiklerini ve daha sonra Asya ve Avrupa’nın büyük bölgelerine yayılarak Avrupalıların ve Hintlerin bugün hâlâ konuştuğu Hint-Avrupa dilleri ailesinin kurulmasına yardımcı olduklarını ileri sürüyor. Pek çok Hint bilim insanı, Hint-Avrupa dilini konuşanların (veya Aryanların) muhtemelen daha önceki bir uygarlığın çöküşünden sonra Hindistan’a gelen birçok tarih öncesi göçmen akımından sadece biri olduğunu ileri sürerek “Hindistan’dan çıkış” tezini sorguladı. Bu, şu anda kuzeybatı Hindistan ve Pakistan’da Mısırlılar ve Mezopotamyalılarla hemen hemen aynı zamanlarda gelişen Harappan (veya İndus Vadisi) uygarlığıydı. Ancak Hindutva, Harappan uygarlığının aynı zamanda bir Aryan veya Vedik uygarlığı olduğuna inanıyor.

Ancak son yapılan araştırmalar son 10 bin yılda Hindistan’a iki büyük göçün yaşandığını gösteriyor. Bunlardan ilki İran’ın güneybatısındaki Zagros bölgesinden (keçi evcilleştirilmesine dair dünyada ilk kanıtın bulunduğu bölge) ortaya çıktı ve tarımcıları, büyük ihtimalle çobanları Hindistan’a getirdi. Bunun, M.Ö. 7 bin ile 3 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu Zagroslu çobanlar, alt kıtanın ilk sakinleriyle (İlk Hintler, Hindistan’a yaklaşık 65 bin yıl önce ulaşan “Afrika’dan çıkış” göçmenlerin torunları) karıştılar ve birlikte Harappan uygarlığını yaratmaya devam ettiler. M.Ö. 2 binden sonraki yüzyıllarda Avrasya bozkırlarından, muhtemelen şu anda Kazakistan olarak bilinen bölgeden ikinci göçmen grubu (Aryanlar) geldi. Büyük olasılıkla yanlarında Sanskrit dilinin eski bir versiyonunu, atlar üzerindeki ustalığı ve kurban ritüelleri gibi bir dizi yeni kültürel uygulamayı getirmişlerdi ki bunların hepsi erken Hindu/Vedik kültürünün temelini oluşturdu. (Bin yıl önce, Bozkırdan gelen insanlar da Avrupa’ya taşınmış, oradaki tarımcıların yerini alıp onlara karışmış, yeni kültürler doğurmuş ve Hint-Avrupa dillerini yaymışlardı).

Ancak Hindutva için bu bulgular tatsız. Okul müfredatını değiştirmek ve ders kitaplarından Aryan göçüne dair her türlü anlatıyı çıkarmak için kampanya yürütüyor. Ki Hindutva için Aryanların Hindistan’ın ilk sakinleri olmadığını ve Harappan uygarlığının onların gelişinden çok önce var olduğunu kabul etmek demek, Aryanların veya onların Vedik kültürünün Hint uygarlığının tek kaynağı olmadığını ve en eski kaynaklarının başka yerlerde bulunduğunu kabul etmek anlamına gelir. Hindistan’ın eğitim ve su bakanlıklarında BJP’nin eski devlet bakanı olan Satyapal Singh’in birkaç yıl önce medyada şu sözleri yer almıştı: “Yalnızca Vedik eğitim çocuklarımızı iyi yetiştirebilir ve onları zihinsel disipline sahip vatanseverler yapabilir.”

Farklı nüfus gruplarının karışması fikri, “ırksal saflığa” önem veren Hindutva’ya çekici gelmiyor. Aryanları, Hindistan’ın son zamanlardaki Müslüman fatihleri olan Babürlerle aynı kefeye koyan göç teorisi gibi ek bir sorun daha var. Ve bunlar sadece teorik tartışmalar değil. Ki Hindistan’ın başkenti Delhi’ye komşu olan Haryana devletindeki iktidardaki BJP hükümeti, Harappan Uygarlığı’nın “Saraswati Nehri Uygarlığı” olarak yeniden adlandırılmasını talep etmişti. Saraswati, dört Vedik metnin en eskisinde söz edilen önemli bir nehir olduğundan böyle bir yeniden isimlendirme, uygarlık ile Aryanlar arasındaki bağı vurgulamaya hizmet eder.

***

Bilimsel kayıtlarda, Pakistan Beluçistan’da yer alan neolitik dönem arkeolojik sit alanı, Güney Asya’da çiftçilik ve hayvancılığın kanıtlarını gösteren bilinen en eski yerleşim yeri olarak Mehrgarh yer alıyor. Ve bugünkü Afganistan, Pakistan, Kuzeybatı Hindistan bölgelerine denk düşen “Indus Vadisi Uygarlığı”, günümüz Pakistan’ın Punjab bölgesinde yer alan 20. yüzyılın başlarında, 1920’lerde kazılan ilk alan olan “Harappa arkeolojik sit alanı” nedeni ile “Harappan Uygarlığı” olarak da anılıyor. Ve aynı bölgede Erken Harappan ve Geç Harappan olarak adlandırılan daha önceki ve sonraki kültürlerin varlığı da kanıtlanmıştır. Pakistan’ın Sindh bölgesinde yer alan Mohenjo-daro arkeolojik sit alanı Erken Harappan kültürlerinin en eski ve en iyi bilineni. Ve Harappan Uygarlığı onu daha önceki kültürlerden ayırmak için bazen Olgun Harappan olarak ifade edilir.

Ayrıca, Ghaggar-Hakra terimi, kuzeybatı Hindistan ve doğu Pakistan’daki yalnızca muson mevsiminde akan mevsimlik Ghaggar-Hakra Nehri boyunca bulunan çok sayıda alan nedeniyle İndus Uygarlığı’na uygulanan modern isimlendirmelerde belirgin bir şekilde yer alıyor. Ve İndus-Sarasvati Uygarlığı ve Sindhu-Saraswati Uygarlığı terimleri, M.Ö. 2 bin yılında antik Sanskrit dilinde yazılmış bir ilahiler koleksiyonu olan Rigveda’nın ilk bölümlerinde Ghaggar-Hakra’nın Saraswati Nehri ile özdeşleştirilmesinden sonra literatürde kullanılmıştır. Ancak Sarasvati’nin Ghaggar-Hakra sistemi ile tanımlanması sorunlu ve tartışmalı çünkü Gagghar-Hakra nehir sisteminin Rigveda’nın oluşturulma zamanından çok önce kuruduğu düşünülüyor.

Ancak 21. yüzyıl başlarından itibaren bazı Hindutva savunucuları Rigveda’nın daha erken tarihlendirildiğini öne sürüyor ve İndus Vadisi Uygarlığı’nı Sarasvati kültürü, Sarasvati Uygarlığı, İndus-Sarasvati Uygarlığı veya Sindhu-Sarasvati Uygarlığı olarak yeniden isimlendirerek İndus Vadisi ve Vedik kültürlerin eşitlenebilir olduğunu savunuyor ki “ārya” (asil) olarak anılan ortak kültürel normlar ve dil ile birleşmiş Hint-Avrupa dili konuşan insanların Hindistan yarımadasına kabaca M.Ö. 2 bin ve M.Ö. bin 400 yılları arasında uzun bir göç dönemi olduğunu öne süren Hint-Aryan göç teorisini reddediyor.

***

Başka bir açıdan, Hinduizm’e ve belirli uygarlık söylemlerine ayrıcalık tanınması, UNESCO Dünya Mirası programında da belirgin olarak görülüyor. Hindistan için UNESCO, ulusun mirası olarak tanımlanan kültürel geleneklerden ve maddi kültür biçimlerinden prestij ve finansal gelir elde etme konusunda oldukça etkili bir platform. Hindistan, 2000 yılından bu yana listeye 17 kültürel varlık ekledi. Bunlardan yedisi dini varlık: Champaner-Pavagadh Arkeolojik Park (2004), Chatrapati  Shivaji Terminus (2004), Rani-ki-Vav Kraliçe’nin Basamaklı Kuyusu (2014);  Tarihi Ahmedabad Şehri (2017), Dholavira: Harappan Şehri (2021), Kakatiya Rudreshwara Tapınağı (2021), Hoysalaların Kutsal Tapınakları (2023)—Hinduizmin tarihi yerleşim yerleri olarak önemi nedeniyle aday gösterildi. Ancak 2000’den 2014’e kadar geçen 15 yılda Hindistan hükümeti sadece beş yeri UNESCO’nun geçici listesine kaydettirirken 2014 yılında Modi’nin göreve gelmesiyle birlikte dahil edilen yerlerin türlerinde gözle görülür bir değişim ve ivmede ani bir yükseliş meydana geldi. Modi’nin başbakan seçilmesini takip eden dokuz yıl içinde BJP, 17’si Hinduizm ile bağlantılı ve geriye kalanının önemli bir oranının İndus Vadisi Uygarlığı ile bağlantılı olan 27 arkeolojik alana onay verdiği görülüyor.

***

Akhand Bharat ideası

Hindistan’ın iktidardaki partisi BJP ile yakın bağları olan Hindu milliyetçi örgütü RSS, onlarca yıldır Akhand Bharat veya “bozulmamış/bölünmemiş Hindistan” fikrini öne sürüyor. Önerilen varlık, Hindistan’ın batı kanadındaki Afganistan’dan Hindistan’ın doğusuna kadar Myanmar’a kadar uzanıyor ve aynı zamanda tüm Pakistan, Bangladeş, Tibet, Nepal, Bhutan, Sri Lanka ve Maldivler’i kapsıyor. Başbakan Narendra Modi’nin kendisi de bu fikirden bahsetmişti: 2012’de henüz Gujarat’ın başbakanı iken verdiği bir röportajda Akhand Bharat’ın “kültürel bir birlik” anlamına geldiğini savunmuştu.

Akhand Bharat zaman zaman kültürel bir varlık, tek bir orduya ve ortak bir başkana sahip bir siyasi grup, bir federasyon veya siyasi bir yekpare varlık olarak tanımlanıyor.

Akhand Bharat fikri, Hindutva ideolojisinin temel ilkesi. Artık kendi haritası ve terminolojisiyle ülke genelinde RSS tarafından yönetilen okullarda öğrencilere öğretiliyor. Savunucuları, Akhand Bharat’a ulaşmanın Hindistan’ın fiili bir Hindu Rashtra veya “Hindu ulusu” olarak yeniden şekillendirilmesinden sonra gerçekleşeceğini umuyor. Modi sık sık kendisini bir Hindu hükümdarı olarak sunuyor ve bu değişime Hindistan’da Müslümanlara karşı artan şiddet de eşlik ediyor.

Çoğu zaman 1947’de Hindistan’ın Britanya tarafından bölünme öncesi varsayılsa da Akhand Bharat fikri aslında 2 bin yıldan daha eski bir Hint krallığını çağrıştırıyor. Bir RSS ders kitabı Hindistan’ın bir zamanlar doğuda Myanmar ve Bangladeş’i, batıda Pakistan ve Afganistan’ı, kuzeyde Tibet, Nepal ve Bhutan’ı ve güneyde Sri Lanka’yı kapsadığını öğretir. Metin, okyanuslar ve denizler için kendi Sanskrit isimlerini kullanıyor ve onları algılanan İslami etkilerden arındırıyor: Bengal Körfezi Ganga Sagar’a (Ganj denizi) ve Hint Okyanusu Hindu Mahasagar’a (Hinduların okyanusu) dönüşüyor. Bir RSS yayınevi, Afganistan, Myanmar, Sri Lanka ve Tibet’e de yeni isimler verilen Hindistan’ın “kutsal topraklarına” gönderme yapan bir harita hazırlamıştı. Bu terminoloji en azından ikinci RSS Şefi M.S. Golwalkar’ın bunu kitabına dahil ettiği 1960’lara kadar uzanır.

Modi hükümeti tarafından uygulamaya konulan politikalar, Hindutva’nın mevcut sınırların ötesine geçtiğini öne süren bu arzu edilen siyasi coğrafyayı giderek daha fazla yansıtıyor. 2019’da Hindistan, Afganistan, Bangladeş ve Pakistan’daki dini azınlıklar (özellikle Hindular) için seçici olarak vatandaşlığa giden bir yol oluşturan ve Müslümanları hariç tutan bir Vatandaşlık (Değişiklik) Yasası’nı kabul etti. İçişleri Bakanı Amit Shah daha sonra bu kriterleri Ulusal Vatandaş Kayıtları’na bağladı ve bu durum Müslümanlar arasında vatandaşlığın reddedilebileceği korkusunu artırdı. Aynı yıl Modi hükümeti, Hindistan’ın çoğunluğu Müslüman olan tek devleti olan Jammu ve Keşmir’in özerkliğini elinden aldı ve burayı doğrudan Birlik/Merkez yönetimi altına aldı.

Bu anlatıya karşın çoğu tarihçi, günümüz Hindistanı’nın eski zamanlarda dahi Bhutan, Myanmar, Nepal, Tibet veya Sri Lanka’yı asla içermediğini düşünüyor. Hindistan’a ait olan bölgeler (Afganistan, Bangladeş ve Pakistan), İngiliz sömürge yönetimi dışında hiçbir zaman aynı liderin doğrudan yönetimine girmedi. O zaman dahi hükümet, kendi sınırlı egemenliklerine sahip çok sayıda prens devlet aracılığıyla faaliyet gösteriyordu. Hindistan’ı çok daha eski bir politik varlık olarak ele almak güçlü bir revizyonizm eylemi: Akhand Bharat haritasının kenarından geçen sınırlar, hiçbir şeyin olmadığı tek bir Hindu cumhuriyetinin egemenliğine işaret ediyor. Bunun yerine, Güney Asya’nın tarihi esasen farklı diller konuşan, çeşitli etnik kökenlerden yöneticilerin bulunduğu çok sayıda krallıktan oluşuyor.

Dahası, Hindistan’ın geçmişi keskin dini çizgiler boyunca sürekli çatışmalarla dolu bir geçmiş değil. Geçmişte Hindu liderler, Müslüman yöneticilere karşı savaşmak için Müslüman generalleri görevlendiriyordu ve bunun tersi de geçerliydi. Ancak RSS ideologları, -Modi’nin de 2014 seçimlerinden sonra yaptığı gibi- Hindistan’ı bin 200 yıllık Müslüman yönetimi altında “acı çeken bir ülke” olarak tanımlayarak, Hindistan’ın eski ihtişamına kavuşturulması gereken bir Hindu ülkesi olduğunu savunuyor. Oysa Müslüman işgalciler tarafından sona erdirilen görkemli Hindu yönetimine işaret eden bu fikir, aslında bölgeyi bölüp yönetmeyi amaçlayan bir İngiliz sömürge yapısıydı ve RSS bunu hızlandırmış oldu…

***

Gerçek şu ki Akhand Bharat uzun zamandır Hindutva ideolojisinin bir parçası ve RSS’nin temel ilkeleri olan sangathan (organize birlik) ve shuddhi (ırkın saflaştırılması) ile bağlantılı. Yerel RSS birimleri, Hindistan ve Pakistan’ın 1947’de bağımsız ülkeler haline gelmesinden önceki gün olan 14 Ağustos’u Akhand Bharat Sankalp Diwas (Bölünmemiş Hindistan için Yemin Günü) olarak kutluyor.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English