Bizi Takip Edin

Görüş

Hindistan’da genel seçimlere doğru-2 / Hindutva ideolojisi

Avatar photo

Yayınlanma

Hindutva, Hinduluk anlamına gelen Neo-Sanskritik bir terimdir. İç ayrılıklarla, dış tehditlerle ve geleneksel sosyal hiyerarşileri koruyarak kayıp bir uygarlık ihtişamını geri kazanmakla meşgul olan gerici bir kimlik politikasından, “uygarlıkçılıktan” oluşan Hindu milliyetçiliğinin güçlü paternalist biçimidir. Batı Hindistan’da, sömürge yönetimine, Hindu olmayanların din değiştirtmesine ve sömürge döneminde laik, Hindu olmayan ve alt kastın sömürge karşıtı seferberliğine karşı üst sınıf, orta sınıf bir Hindu tepkisi olarak ortaya çıktı. Bu gelişmeler mevcut toplumsal düzeni bozdu ve on dokuzuncu yüzyılda bazı Hindu geleneklerini milliyetçilikle birleştiren hareketlerin ortaya çıkmasına neden oldu.

İlk olarak 1923’te V.D. Savarkar tarafından kavramsallaştırıldığı şekliyle Hindutva doktrini, devleti, ulusu ve bölgeyi Hindu kimliğiyle ilişkilendiriyordu. Savarkar, antik Mısırlılar ve Babillilerden önce antik Hinduların “büyük ve kalıcı bir uygarlığın” temelini attığını savundu. Bu büyük uygarlık, başlangıçta Budizm’in yayılması ve sonrasında askeri gücün azalması ve ardından da “Hindutva inanışına göre, Hindistan’ı karanlık bir baskı ve zulüm çağına sokan, onu İngiliz sömürgeciliğini önleyemez hâle getiren despot Müslümanlar” tarafından tekrarlanan istilalar nedeniyle yozlaşmıştı. Savarkar, bir Hindu’yu Hindistan’ı “kutsal toprakları” ve aynı zamanda “anavatanları” olarak gören biri olarak tanımladığından bu yana Müslümanlar ve Hristiyanlar başka uygarlıklara mensup sayıldı ve Hinduizm’e geçmedikleri sürece Hindistan’ın birlik ve ilerlemesine birer tehdit unsuru hâline getirildi. Kast ayrımları da bir tehdit olarak görüldüğünden, örneğin alt kastların okullara erişimini artırarak ve sistemi hiyerarşik olarak farklılaşmış olsa da her kastın değerlendiği düzenleyici bir sistem olarak yeniden tanımlayarak kast hiyerarşilerini terk etmese de iyileştirmeye çalıştı.

Savarkar’dan etkilenen Rashtriya Swayamsevak Sangh (RSS: Ulusal Gönüllüler Derneği), Maharashtra’dan alt-orta, orta ve üst-orta sınıf Brahmin erkekler tarafından 1925’te kuruldu. RSS, sömürgecilik karşıtı hareketi reddetti ve yerine, fiziksel ve askeri eğitime önem veren erkek gönüllü derneklerinin kurulması yoluyla birleşik, saldırgan bir Hindu kimliği oluşturmak için politik olmayan, karakter geliştirici çalışmaları destekledi. Bir kadın örgütü olan Rashtra Sevika Samiti (Hint Kadınlar Örgütü), kadınlara ve onlar aracılığıyla çocuklarına Hindu ulusunun hizmetkârlarının gerektirdiği disiplini ve itaati aşılamak için 1936’da kuruldu. Kadınlar fiziksel ve ideolojik eğitim yoluyla bekar savaşçılar, iffetli eşler veya kahraman anneler hâline gelecekti. RSS bağlantılı örgütler 1948’den sonra çoğaldı ve bunların başında, siyasi parti Bharatiya Jana Sangh (BJS – Halkın Partisi), politik seferberliği teşvik etmek için Vishwa Hindu Parishad (VHP – Dünya Hindu Konseyi) ve ticaret birliği olan Bharatiya Mazdoor Sangh (BMS- Hindistan İşçi Sendikası) geliyordu. Bu örgütler, özellikle Müslüman ve Hristiyan dönüşümüne karşı savunmasız görülenlere ve “yabancı” sol ideolojileri benimseyen “batılılaşmış” Hindu elitlerine Hindutva medeniyetçiliğini aşılamak için tasarlandı.

RSS lideri Deendayal Upadhyaya’nın, BJS’nin ve onun ardılı BJP’nin ideolojisinin de temeli olan “bütünsel hümanizm” felsefesi, ulusu birleştirmek için toplumsal reforma öncelik verdi ve ardından bunu, kitlesel seçim desteğinin kendiliğinden takip edeceği varsayıldı. Bu, shakhaların veya yerel şubelerin kurulması, Hindutva uygarlığının yerel olarak tanıtılması ve sosyal hizmetlerin sağlanması yoluyla yerel bir aktivist ağının oluşturulmasını gerektiriyordu. RSS lideri D.P. Thengadi, kast sistemine benzer bir sosyal düzen, bireylerin “doğal yeteneklerine” göre dâhil edildiği sosyo-ekonomik ve politik “ailelerin” örgütlenmesini savundu. Hindutva liderleri sivil toplumun önderlik ettiği toplumsal değişimi vurgulasa da devletin aynı zamanda disiplin, düzen, birlik, “Hindu ulusal ruhu” ve “kanun” olarak farklı şekillerde anlaşılan muğlak bir terim olan Dharma’nın savunucusu ve temsilcisi olarak paternalist bir rolü vardı.

Ve BJS’nin yerini, 1980’de daha ana akım bir siyasi parti olarak kurulan, tabandan gelen refah faaliyetleri aracılığıyla “kalpleri ve zihinleri” kazanmayı amaçlayan ve partinin temel ilkelerine demokrasi ve Gandhi sosyalizmi gibi Hindutva dışı popüler kavramları ekleyen BJP aldı.

Hindistan’da genel seçimlere doğru–1 / Politik Sistem

***

Hindutva’nın öne çıkan iki temel ilkesinden biri Hint-Aryan göç teorisini reddetmek ve “Hindistan’dan çıkış” tezini savunmak, diğeri Akhand Bharat fikrini savunmaktır.

***

Hint-Aryan göç teorisi

Hindutva, Hint uygarlığının kaynağının Hinduizm’in en eski dini metinleri Vedalar’ı oluşturan Aryanlar olduğunu düşünüyor. Aryanların da Hindistan’dan geldiklerini ve daha sonra Asya ve Avrupa’nın büyük bölgelerine yayılarak Avrupalıların ve Hintlerin bugün hâlâ konuştuğu Hint-Avrupa dilleri ailesinin kurulmasına yardımcı olduklarını ileri sürüyor. Pek çok Hint bilim insanı, Hint-Avrupa dilini konuşanların (veya Aryanların) muhtemelen daha önceki bir uygarlığın çöküşünden sonra Hindistan’a gelen birçok tarih öncesi göçmen akımından sadece biri olduğunu ileri sürerek “Hindistan’dan çıkış” tezini sorguladı. Bu, şu anda kuzeybatı Hindistan ve Pakistan’da Mısırlılar ve Mezopotamyalılarla hemen hemen aynı zamanlarda gelişen Harappan (veya İndus Vadisi) uygarlığıydı. Ancak Hindutva, Harappan uygarlığının aynı zamanda bir Aryan veya Vedik uygarlığı olduğuna inanıyor.

Ancak son yapılan araştırmalar son 10 bin yılda Hindistan’a iki büyük göçün yaşandığını gösteriyor. Bunlardan ilki İran’ın güneybatısındaki Zagros bölgesinden (keçi evcilleştirilmesine dair dünyada ilk kanıtın bulunduğu bölge) ortaya çıktı ve tarımcıları, büyük ihtimalle çobanları Hindistan’a getirdi. Bunun, M.Ö. 7 bin ile 3 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu Zagroslu çobanlar, alt kıtanın ilk sakinleriyle (İlk Hintler, Hindistan’a yaklaşık 65 bin yıl önce ulaşan “Afrika’dan çıkış” göçmenlerin torunları) karıştılar ve birlikte Harappan uygarlığını yaratmaya devam ettiler. M.Ö. 2 binden sonraki yüzyıllarda Avrasya bozkırlarından, muhtemelen şu anda Kazakistan olarak bilinen bölgeden ikinci göçmen grubu (Aryanlar) geldi. Büyük olasılıkla yanlarında Sanskrit dilinin eski bir versiyonunu, atlar üzerindeki ustalığı ve kurban ritüelleri gibi bir dizi yeni kültürel uygulamayı getirmişlerdi ki bunların hepsi erken Hindu/Vedik kültürünün temelini oluşturdu. (Bin yıl önce, Bozkırdan gelen insanlar da Avrupa’ya taşınmış, oradaki tarımcıların yerini alıp onlara karışmış, yeni kültürler doğurmuş ve Hint-Avrupa dillerini yaymışlardı).

Ancak Hindutva için bu bulgular tatsız. Okul müfredatını değiştirmek ve ders kitaplarından Aryan göçüne dair her türlü anlatıyı çıkarmak için kampanya yürütüyor. Ki Hindutva için Aryanların Hindistan’ın ilk sakinleri olmadığını ve Harappan uygarlığının onların gelişinden çok önce var olduğunu kabul etmek demek, Aryanların veya onların Vedik kültürünün Hint uygarlığının tek kaynağı olmadığını ve en eski kaynaklarının başka yerlerde bulunduğunu kabul etmek anlamına gelir. Hindistan’ın eğitim ve su bakanlıklarında BJP’nin eski devlet bakanı olan Satyapal Singh’in birkaç yıl önce medyada şu sözleri yer almıştı: “Yalnızca Vedik eğitim çocuklarımızı iyi yetiştirebilir ve onları zihinsel disipline sahip vatanseverler yapabilir.”

Farklı nüfus gruplarının karışması fikri, “ırksal saflığa” önem veren Hindutva’ya çekici gelmiyor. Aryanları, Hindistan’ın son zamanlardaki Müslüman fatihleri olan Babürlerle aynı kefeye koyan göç teorisi gibi ek bir sorun daha var. Ve bunlar sadece teorik tartışmalar değil. Ki Hindistan’ın başkenti Delhi’ye komşu olan Haryana devletindeki iktidardaki BJP hükümeti, Harappan Uygarlığı’nın “Saraswati Nehri Uygarlığı” olarak yeniden adlandırılmasını talep etmişti. Saraswati, dört Vedik metnin en eskisinde söz edilen önemli bir nehir olduğundan böyle bir yeniden isimlendirme, uygarlık ile Aryanlar arasındaki bağı vurgulamaya hizmet eder.

***

Bilimsel kayıtlarda, Pakistan Beluçistan’da yer alan neolitik dönem arkeolojik sit alanı, Güney Asya’da çiftçilik ve hayvancılığın kanıtlarını gösteren bilinen en eski yerleşim yeri olarak Mehrgarh yer alıyor. Ve bugünkü Afganistan, Pakistan, Kuzeybatı Hindistan bölgelerine denk düşen “Indus Vadisi Uygarlığı”, günümüz Pakistan’ın Punjab bölgesinde yer alan 20. yüzyılın başlarında, 1920’lerde kazılan ilk alan olan “Harappa arkeolojik sit alanı” nedeni ile “Harappan Uygarlığı” olarak da anılıyor. Ve aynı bölgede Erken Harappan ve Geç Harappan olarak adlandırılan daha önceki ve sonraki kültürlerin varlığı da kanıtlanmıştır. Pakistan’ın Sindh bölgesinde yer alan Mohenjo-daro arkeolojik sit alanı Erken Harappan kültürlerinin en eski ve en iyi bilineni. Ve Harappan Uygarlığı onu daha önceki kültürlerden ayırmak için bazen Olgun Harappan olarak ifade edilir.

Ayrıca, Ghaggar-Hakra terimi, kuzeybatı Hindistan ve doğu Pakistan’daki yalnızca muson mevsiminde akan mevsimlik Ghaggar-Hakra Nehri boyunca bulunan çok sayıda alan nedeniyle İndus Uygarlığı’na uygulanan modern isimlendirmelerde belirgin bir şekilde yer alıyor. Ve İndus-Sarasvati Uygarlığı ve Sindhu-Saraswati Uygarlığı terimleri, M.Ö. 2 bin yılında antik Sanskrit dilinde yazılmış bir ilahiler koleksiyonu olan Rigveda’nın ilk bölümlerinde Ghaggar-Hakra’nın Saraswati Nehri ile özdeşleştirilmesinden sonra literatürde kullanılmıştır. Ancak Sarasvati’nin Ghaggar-Hakra sistemi ile tanımlanması sorunlu ve tartışmalı çünkü Gagghar-Hakra nehir sisteminin Rigveda’nın oluşturulma zamanından çok önce kuruduğu düşünülüyor.

Ancak 21. yüzyıl başlarından itibaren bazı Hindutva savunucuları Rigveda’nın daha erken tarihlendirildiğini öne sürüyor ve İndus Vadisi Uygarlığı’nı Sarasvati kültürü, Sarasvati Uygarlığı, İndus-Sarasvati Uygarlığı veya Sindhu-Sarasvati Uygarlığı olarak yeniden isimlendirerek İndus Vadisi ve Vedik kültürlerin eşitlenebilir olduğunu savunuyor ki “ārya” (asil) olarak anılan ortak kültürel normlar ve dil ile birleşmiş Hint-Avrupa dili konuşan insanların Hindistan yarımadasına kabaca M.Ö. 2 bin ve M.Ö. bin 400 yılları arasında uzun bir göç dönemi olduğunu öne süren Hint-Aryan göç teorisini reddediyor.

***

Başka bir açıdan, Hinduizm’e ve belirli uygarlık söylemlerine ayrıcalık tanınması, UNESCO Dünya Mirası programında da belirgin olarak görülüyor. Hindistan için UNESCO, ulusun mirası olarak tanımlanan kültürel geleneklerden ve maddi kültür biçimlerinden prestij ve finansal gelir elde etme konusunda oldukça etkili bir platform. Hindistan, 2000 yılından bu yana listeye 17 kültürel varlık ekledi. Bunlardan yedisi dini varlık: Champaner-Pavagadh Arkeolojik Park (2004), Chatrapati  Shivaji Terminus (2004), Rani-ki-Vav Kraliçe’nin Basamaklı Kuyusu (2014);  Tarihi Ahmedabad Şehri (2017), Dholavira: Harappan Şehri (2021), Kakatiya Rudreshwara Tapınağı (2021), Hoysalaların Kutsal Tapınakları (2023)—Hinduizmin tarihi yerleşim yerleri olarak önemi nedeniyle aday gösterildi. Ancak 2000’den 2014’e kadar geçen 15 yılda Hindistan hükümeti sadece beş yeri UNESCO’nun geçici listesine kaydettirirken 2014 yılında Modi’nin göreve gelmesiyle birlikte dahil edilen yerlerin türlerinde gözle görülür bir değişim ve ivmede ani bir yükseliş meydana geldi. Modi’nin başbakan seçilmesini takip eden dokuz yıl içinde BJP, 17’si Hinduizm ile bağlantılı ve geriye kalanının önemli bir oranının İndus Vadisi Uygarlığı ile bağlantılı olan 27 arkeolojik alana onay verdiği görülüyor.

***

Akhand Bharat ideası

Hindistan’ın iktidardaki partisi BJP ile yakın bağları olan Hindu milliyetçi örgütü RSS, onlarca yıldır Akhand Bharat veya “bozulmamış/bölünmemiş Hindistan” fikrini öne sürüyor. Önerilen varlık, Hindistan’ın batı kanadındaki Afganistan’dan Hindistan’ın doğusuna kadar Myanmar’a kadar uzanıyor ve aynı zamanda tüm Pakistan, Bangladeş, Tibet, Nepal, Bhutan, Sri Lanka ve Maldivler’i kapsıyor. Başbakan Narendra Modi’nin kendisi de bu fikirden bahsetmişti: 2012’de henüz Gujarat’ın başbakanı iken verdiği bir röportajda Akhand Bharat’ın “kültürel bir birlik” anlamına geldiğini savunmuştu.

Akhand Bharat zaman zaman kültürel bir varlık, tek bir orduya ve ortak bir başkana sahip bir siyasi grup, bir federasyon veya siyasi bir yekpare varlık olarak tanımlanıyor.

Akhand Bharat fikri, Hindutva ideolojisinin temel ilkesi. Artık kendi haritası ve terminolojisiyle ülke genelinde RSS tarafından yönetilen okullarda öğrencilere öğretiliyor. Savunucuları, Akhand Bharat’a ulaşmanın Hindistan’ın fiili bir Hindu Rashtra veya “Hindu ulusu” olarak yeniden şekillendirilmesinden sonra gerçekleşeceğini umuyor. Modi sık sık kendisini bir Hindu hükümdarı olarak sunuyor ve bu değişime Hindistan’da Müslümanlara karşı artan şiddet de eşlik ediyor.

Çoğu zaman 1947’de Hindistan’ın Britanya tarafından bölünme öncesi varsayılsa da Akhand Bharat fikri aslında 2 bin yıldan daha eski bir Hint krallığını çağrıştırıyor. Bir RSS ders kitabı Hindistan’ın bir zamanlar doğuda Myanmar ve Bangladeş’i, batıda Pakistan ve Afganistan’ı, kuzeyde Tibet, Nepal ve Bhutan’ı ve güneyde Sri Lanka’yı kapsadığını öğretir. Metin, okyanuslar ve denizler için kendi Sanskrit isimlerini kullanıyor ve onları algılanan İslami etkilerden arındırıyor: Bengal Körfezi Ganga Sagar’a (Ganj denizi) ve Hint Okyanusu Hindu Mahasagar’a (Hinduların okyanusu) dönüşüyor. Bir RSS yayınevi, Afganistan, Myanmar, Sri Lanka ve Tibet’e de yeni isimler verilen Hindistan’ın “kutsal topraklarına” gönderme yapan bir harita hazırlamıştı. Bu terminoloji en azından ikinci RSS Şefi M.S. Golwalkar’ın bunu kitabına dahil ettiği 1960’lara kadar uzanır.

Modi hükümeti tarafından uygulamaya konulan politikalar, Hindutva’nın mevcut sınırların ötesine geçtiğini öne süren bu arzu edilen siyasi coğrafyayı giderek daha fazla yansıtıyor. 2019’da Hindistan, Afganistan, Bangladeş ve Pakistan’daki dini azınlıklar (özellikle Hindular) için seçici olarak vatandaşlığa giden bir yol oluşturan ve Müslümanları hariç tutan bir Vatandaşlık (Değişiklik) Yasası’nı kabul etti. İçişleri Bakanı Amit Shah daha sonra bu kriterleri Ulusal Vatandaş Kayıtları’na bağladı ve bu durum Müslümanlar arasında vatandaşlığın reddedilebileceği korkusunu artırdı. Aynı yıl Modi hükümeti, Hindistan’ın çoğunluğu Müslüman olan tek devleti olan Jammu ve Keşmir’in özerkliğini elinden aldı ve burayı doğrudan Birlik/Merkez yönetimi altına aldı.

Bu anlatıya karşın çoğu tarihçi, günümüz Hindistanı’nın eski zamanlarda dahi Bhutan, Myanmar, Nepal, Tibet veya Sri Lanka’yı asla içermediğini düşünüyor. Hindistan’a ait olan bölgeler (Afganistan, Bangladeş ve Pakistan), İngiliz sömürge yönetimi dışında hiçbir zaman aynı liderin doğrudan yönetimine girmedi. O zaman dahi hükümet, kendi sınırlı egemenliklerine sahip çok sayıda prens devlet aracılığıyla faaliyet gösteriyordu. Hindistan’ı çok daha eski bir politik varlık olarak ele almak güçlü bir revizyonizm eylemi: Akhand Bharat haritasının kenarından geçen sınırlar, hiçbir şeyin olmadığı tek bir Hindu cumhuriyetinin egemenliğine işaret ediyor. Bunun yerine, Güney Asya’nın tarihi esasen farklı diller konuşan, çeşitli etnik kökenlerden yöneticilerin bulunduğu çok sayıda krallıktan oluşuyor.

Dahası, Hindistan’ın geçmişi keskin dini çizgiler boyunca sürekli çatışmalarla dolu bir geçmiş değil. Geçmişte Hindu liderler, Müslüman yöneticilere karşı savaşmak için Müslüman generalleri görevlendiriyordu ve bunun tersi de geçerliydi. Ancak RSS ideologları, -Modi’nin de 2014 seçimlerinden sonra yaptığı gibi- Hindistan’ı bin 200 yıllık Müslüman yönetimi altında “acı çeken bir ülke” olarak tanımlayarak, Hindistan’ın eski ihtişamına kavuşturulması gereken bir Hindu ülkesi olduğunu savunuyor. Oysa Müslüman işgalciler tarafından sona erdirilen görkemli Hindu yönetimine işaret eden bu fikir, aslında bölgeyi bölüp yönetmeyi amaçlayan bir İngiliz sömürge yapısıydı ve RSS bunu hızlandırmış oldu…

***

Gerçek şu ki Akhand Bharat uzun zamandır Hindutva ideolojisinin bir parçası ve RSS’nin temel ilkeleri olan sangathan (organize birlik) ve shuddhi (ırkın saflaştırılması) ile bağlantılı. Yerel RSS birimleri, Hindistan ve Pakistan’ın 1947’de bağımsız ülkeler haline gelmesinden önceki gün olan 14 Ağustos’u Akhand Bharat Sankalp Diwas (Bölünmemiş Hindistan için Yemin Günü) olarak kutluyor.

Görüş

Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Yayınlanma

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.

Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.

Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.

Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.

Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….

Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.

Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?

Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.

Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.

Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?

İçerideki işbirlikçi kim?

Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!

Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.

Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.

Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.

Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!

Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”

Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!

68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.

Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!

Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.

Heidegger’in müritleri

Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.

Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.

Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.

Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.

Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.

Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.

Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.

Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.

Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.

Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!

Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.

Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.

Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”

Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.

Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.

Habermas ve Alman Felsefesinin Sefaleti

Okumaya Devam Et

Görüş

Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi

Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.

Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.

Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.

Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.

Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.

Demokratik dayanıklılığın sınavı

Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.

Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.

Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.

Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık

Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.

Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.

Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.

Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.

Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.

Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.

Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.


(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Avatar photo

Yayınlanma

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları

Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”

Bu durumda ne olacak?

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.

İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.

Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.

Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.

Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.

Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.

Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.

Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).

Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1] 

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Beşinci senaryo

Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.

Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.

Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.

Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.

Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.

Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.

“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”

Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.

Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.

Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.

Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.

Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.

Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:

“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”

Onurlu bir halkın geleceği

İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.

Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.

[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English