Bizi Takip Edin

Diplomasi

Trump’ın Ukrayna’ya özel güvenlik şirketleri yerleştirme planı

Yayınlanma

Amerikan özel güvenlik şirketleri, uzun vadeli bir “barış planının” parçası olarak Ukrayna’ya gönderilebilir.

Bu kapsamda ABD Donald Trump, güvenlik şirketlerinin ülkedeki Amerikan çıkarlarını korumak için tahkimatların inşasına yardım etmesine izin verilmesi konusunda Avrupalı müttefikleriyle görüşüyor.

The Telegraph’ın aktardığı bu plan, ABD başkanının Amerikan askerlerinin Ukrayna’da konuşlandırılmayacağına dair verdiği sözün ardından bir çözüm olarak tasarlanıyor.

Amerikan şirketler, Ukrayna’nın ön cephe savunmalarının ve yeni üslerin yeniden inşasına yardım etmek ve Amerikan şirketlerini korumak için gönderilebilir.

ABD’ye göre özel güvenlik elemanlarının varlığı, Rusya’yı gelecekteki bir ateşkesi bozmaktan caydıracak.

Plan, uzun vadeli barış planının temelini oluşturacak, Birleşik Krallık ve Fransa liderliğindeki koalisyon tarafından hazırlanan bir dizi diğer güvenlik garantisiyle birlikte tartışılıyor.

Hava polisliği, eğitim ve Karadeniz deniz misyonlarını içeren son ayrıntılar, Trump’ın Alaska’da Vladimir Putin ile yaptığı görüşmelerin ardından haftalar süren diplomatik faaliyetlerin ardından bu hafta sonu açıklanabilir.

Trump’ın ‘güvenlik garantilerine’ yeşil ışık yakması Avrupalıları umutlandırdı

Avrupalı askeri planlamacılar, Trump’ın kıta liderlerine Putin’in Batılı müttefiklerin Ukrayna’ya güvenlik garantisi sunmasına açık olduğunu söyledikten sonra çalışmalarını hızlandırdı.

Amerikan lider, Afganistan ve Irak savaşlarından bu yana en önemli denizaşırı misyonlardan biri haline gelebilecek bu misyonu desteklemeyi de kabul etti.

Avrupalı yetkililer, gelecekte savaşı önlemenin temel stratejisinin, savaştan zarar görmüş Ukrayna silahlı kuvvetlerini yeniden inşa ederek ana caydırıcı güç haline getirmek olduğunu söylediler.

Plana göre, Ukrayna birlikleri, herhangi bir barış anlaşmasında kararlaştırıldığı üzere, ön cephede güçlendirilmiş sınırı savunacak.

Kiev’in kuvvetleri, mevcut ve yeni mekanizmalar kullanılarak Avrupalı NATO müttefikleri tarafından yeniden silahlandırılacak ve eğitilecektir.

Örneğin, Ukrayna, Avrupa müttefikleri tarafından sağlanan fonları kullanarak Patriot hava savunma bataryaları veya Himars roketatarları gibi ABD sistemlerini satın almaya devam edebilir.

Afganistan ve Irak deneyimi: Özel şirketler ön saflarda

Ön cephedeki tahkimatlar ve yakındaki üsler, Irak ve Afganistan’da olduğu gibi Amerikan özel askeri şirketler tarafından inşa edilebilir.

Ukrayna’da Amerikan şirketlerinin varlığı, nihai bir barış anlaşmasına Amerikan desteğini isteyen Avrupa güçleri için büyük bir destek olarak görülecek.

Kaynaklara göre, bunların konuşlandırılması, Beyaz Saray’ın bu konuda payı olduğu anlamına gelecek ve ABD’nin misillemesinden korkan Rusya’nın saldırısına karşı caydırıcı etkiyi artıracak.

Amerikan özel güvenlik şirketlerinin kullanılmasına ilişkin tartışmalar, Washington ve Kiev arasında Ukrayna’nın zengin maden ve nadir toprak elementleri kaynaklarını çıkarmak için imzalanan ortak anlaşmaya kadar uzanıyor.

Beyaz Saray, Ukrayna’ya kendi askerlerini göndermeye karşı çıkmaya devam ediyor ama herhangi bir barış anlaşmasını desteklemek için Avrupa güçlerine geniş destek sağlamayı kabul etti.

İngiliz hükümetinden bir kaynak, özel Amerikan şirketlerinin “Amerikan ‘askerlerini’, yani Amerikan pasaportu sahiplerini sahaya sürdüğünü ve bunun Putin için etkili bir caydırıcı unsur olduğunu” savundu.

Trump, ‘MAGA’ tabanını da yatıştırmayı umuyor

Yetkililer, özel güvenlik şirketlerinin kullanılmasıyla Trump’ın, yabancı müdahaleye karşı olan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) destekçilerinin endişelerini gidermesinin yanı sıra, savunacağı başka bir “iş anlaşması” da elde edeceğini belirttiler.

Bazı Avrupa ülkeleri, çatışmalar sona erdiğinde Ukrayna ve Rusya güçlerini ayırmak için silahsız bir tampon bölge oluşturulması fikrini ortaya attı. Bu bölge, herhangi bir barış anlaşmasında Kiev ve Moskova’nın mutabık kaldığı şekilde barış gücü veya gözlemciler tarafından denetlenebilir.

Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy, muhtemelen bu bölgeye Avrupa birliklerinin konuşlandırılmasını talep edecek. Kremlin, barış anlaşması görüşmelerinde Çin’i güvenlik garantörü olarak önerdi.

Financial Times’a (FT) göre, Trump da geçen hafta Avrupalı liderlerle yaptığı görüşmede, savaş sonrası Ukrayna’da barış gücü olarak Çinli askerlerin konuşlandırılmasını önerdi.

Savaşan ülkeler arasındaki farklılıklar, bu seçeneğin tüm taraflarca kabul edilme olasılığının düşük olduğu anlamına geliyor.

İlk olarak Putin tarafından ortaya atılan bu fikir, Avrupa tarafından reddedildi ve daha önce Zelenskiy tarafından da Pekin’in “Rusya’nın savaş çabalarına verdiği destek” nedeniyle reddedilmişti.

Avrupa ülkeleri ise askerlerini Ukrayna ve Rusya orduları arasındaki cepheye yerleştirmeyeceklerini ısrarla belirtiyorlar.

Tampon bölge olasılığıyla ilgili haberlere yanıt veren Zelenskiy, Rusların kendileri ile Ukrayna güçleri arasında daha fazla mesafe yaratmak istiyorlarsa geri çekilebileceklerini söyledi.

Avrupa, 30 bin kişilik güç önerisinin boyutlarını küçülttü

Avrupa liderliğindeki bir güç, Rusya’nın işgal kararı alması durumunda üçüncü bir savunma hattı oluşturmak için Ukrayna’nın daha iç kesimlerinde konuşlandırılabilir.

Bu güç, öncelikle binlerce Avrupalı askerden oluşan bir başka caydırıcı güç olarak hizmet edecek.

Bir yetkili, “Ana amaç, Ukrayna’ya, Rusya yeniden işgal ederse sizinle birlikte savaşacağımızı göstermek,” dedi.

Onlarca ülke, muhataplarına bu konuşlandırmaya katılmaya hazır olduklarını bildirdi. Bunlar arasında Birleşik Krallık, Fransa, Almanya, Belçika’nın yanı sıra Baltık, İskandinav ve İskandinav ülkeleri de bulunuyor.

Daha önce yaklaşık 30.000 Avrupalı askerin konuşlandırılması tartışılmıştı. Bir kaynak, bu rakamın kaynak yetersizliği ve Putin’in gözünde “çok güçlü” olarak algılanabileceği endişesi nedeniyle azaltılmış gibi göründüğünü ekledi.

Yetkililer, görüşmelerle ilgili olarak, misyona destek tekliflerinin genellikle nasıl katılabileceklerine dair somut taahhütlerle desteklenmediğini söylediler.

The Telegraph daha önce, bu güvence gücünün Ukrayna’ya sadece 5 ila 10 yıl arasında veya ilgili ülkeler Ukrayna ordusunun kendini savunabileceğinden emin olana kadar konuşlandırılacağını bildirmişti.

Uçuşa yasak bölge tartışmaları

Avrupa ülkeleri, Ukrayna’nın ticari havacılık rotalarını güvenle yeniden açabilmesi için bir uçuşa yasak bölge oluşturulması konusunda görüşmeler yürütüyor.

The Telegraph’ın haberine göre, bu plan aşamalı olarak uygulanabilir: Örneğin, batıdan başlayarak yavaş yavaş daha fazla hava sahasını kapsayacak ve tüm ülke ticari hava yolculuğu için yeterince güvenli hale gelene kadar devam edecek.

Hava yolculuğunun başlamasına izin vermek, ülkeye yatırım artışı sağlamak için kilit bir unsur olarak görülüyor ve mültecilerin evlerine dönmelerine de yardımcı olacağı düşünülüyor.

İlk etapta, Batılı güçlerin savaş uçakları ve yer tabanlı hava savunma sistemleri kullanılarak gerçekleştirilecek bu misyonun amacı, ülkenin batısındaki Lviv ve diğer Ukrayna havaalanlarını açmak olacak.

Ateşkes anlaşmalarının sürdüğüne dair güven arttıkça, misyon doğuya doğru Kiev ve diğer şehirlere doğru genişletilecek.

Karadeniz’deki ‘görev gücüne’ Türkiye liderlik edecek

Planlara göre Türkiye, Ukrayna’ya giren ve çıkan ticari nakliye rotalarının güvenliğini sağlamak amacıyla Karadeniz’de bir deniz misyonu yürütecek.

Kiev, savaş zamanı nakliye koridorlarını açık tutmayı başardı ve operasyonla Batı deniz devriyeleri aracılığıyla daha fazla rota yeniden kurulacak.

Karadeniz ülkeleri Bulgaristan ve Romanya’nın desteklediği misyon, sularda mayın temizleme çalışmalarına da öncülük edecek.

Romanya, bölgede daha önemli bir rol oynamaya hazırlanırken Türk tersanelerinden deniz araçları satın alıyor.

Türkiye, bölgedeki çatışmayı sınırlandırmak amacıyla, hem Rus gemilerinin hem de Batılı müttefiklerin Ukrayna’ya vaat ettiği yeni gemilerin Karadeniz’e erişimini engelledi.

Avrupa ülkeleri Ukrayna askerlerini eğitmeye devam edecek

Avrupa’da en olası konuşlandırma, askeri eğitmenlerin Batı Ukrayna’daki yeni üslere taşınması şeklinde olacaktır.

Bu fikir ilk olarak geçen yıl, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından, ülkesindeki eğitim kamplarından çok sayıda Ukrayna askerinin kaçtığına dair endişeler nedeniyle önerildi.

Eski bir ABD yetkilisi, bu fikrin o dönemde Joe Biden tarafından tırmanma riski taşıdığı gerekçesiyle reddedildiğini söyledi.

Fakat bu yıl, Trump’ın “yeni bir Rus işgaline” karşı başka bir caydırıcı etki sağlamak amacıyla bir barış planı oluşturulması yönündeki baskısı altında bu fikir yeniden gündeme geldi.

Eğitim güçleri, cephede “çelik kirpi” etkisi yaratmak için Ukrayna silahlı kuvvetlerinin yeniden silahlandırılması ve yeniden yapılandırılması sürecini de hızlandıracak.

Mevcut planlara göre, Fransa’nın misyonunun yanı sıra, Birleşik Krallık’ın eğitim programı Operasyon Interflex de muhtemelen Batı Ukrayna’ya taşınacak.

ABD olmadan asla: Silah akışı sürüyor

Avrupa’nın herhangi bir askeri konuşlanma için ABD’nin lojistik desteği, güvenlik garantilerinin ön koşulu olarak görülüyor.

Avrupalı yetkililer, Washington’un ekipman ve askerleri doğuya, Ukrayna’ya taşımak için Amerikan ağır yük uçakları şeklinde yardım taleplerine olumlu yaklaştığına inanıyor.

Bu, Batı silahlarının Ukrayna’ya akışını sürdürmeye de yardımcı olacak. Avrupa ülkeleri, son haftalarda Kiev için en az 10 milyar dolarlık Amerikan yapımı askeri teçhizat satın almayı taahhüt etti.

Ukrayna ayrıca, savaş sona erdiğinde 90 milyar dolarlık ek donanım satın alma sözü veren bir teklif sundu.

Hazırlık olarak, ABD Dışişleri Bakanlığı, Ukrayna’ya hava fırlatmalı seyir füzeleri ve ilgili ekipmanların tahmini 825 milyon dolarlık potansiyel satışını onaylamıştı.

Haftalar içinde Kiev’e teslim edilebilecek 3.350 adet uzun menzilli saldırı mühimmatı (Eram) füzesinin potansiyel satışı, “birkaç yüz” mil menzile sahip silahlar için GPS güdüm kitleri ve elektronik savaş savunma sistemlerini içeriyor.

Pentagon perşembe günü yaptığı açıklamada, paketin ayrıca destek ekipmanı, görev planlama yazılımı, yedek parçalar ve teknik destek içerdiğini duyurdu.

Amerikan istihbaratı göreve çağrılıyor

Yetkililer, Avrupa’da herhangi bir konuşlandırma için bir başka ön koşulun da Amerikan istihbarat, keşif ve gözetleme (ISR) desteği teklifi olacağını söylediler.

Avrupa ülkeleri, ateşkesin yeterince izlenmesi için gerekli uydu kapasitesinden yoksun. Yerel güçleri desteklemenin yanı sıra, istihbarat yardımı da hava polisliği misyonunun başarısı için kilit öneme sahip olacak.

Trump, Oval Ofis’te Zelenskiy ile yaşadığı tartışmanın ardından Kiev’e sağlanan IRS desteğini geçici olarak geri çekmişti. Bu karar, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin Rusya’nın Kursk bölgesindeki varlığını hızla kaybetmesine bağlandı.

Pentagon’un, Ukrayna’nın sınır ötesi füze saldırıları düzenlemek için ihtiyaç duyduğu istihbaratı tam olarak sağlamadığı ve bu tür planlar üzerinde fiilen Amerikan veto hakkı oluşturduğu bildirildi.

Bir kaynak The Telegraph’a, ABD yetkililerinin Trump’ın Putin ile barış görüşmeleri sürerken, Britanya Savunma Bakanlığından bu konuyla ilgili istihbaratı paylaşmamasını da istediğini söyledi.

Avrupa’nın koordinasyon deneyimsizliği baş ağrıtıyor

Avrupa ayrıca, büyük askeri misyonları koordine etme konusunda deneyimden yoksun ve bu görev çoğunlukla Amerikan generallere bırakılmıştı.

Avrupalı ve Amerikalı yetkililer, barış planı kapsamında tüm konuşlandırmaları denetlemek üzere bir ABD askeri komutanının görevlendirilmesi olasılığını tartıştılar.

NATO’nun en üst düzey komutanı ABD’li general Alexus Grynkewich’in, bu fikrin Trump tarafından onaylanması halinde bu göreve getirilebileceği konuşuluyor.

Beyaz Saray, Avrupa müttefikleri tarafından başkanın güvenlik garantilerine verdiği en büyük destek işaretlerinden biri olarak görülen, son dönemdeki yoğun askeri planlamalara onun katılımını şimdiden onayladı.

Grynkewich’e daha büyük bir rol vererek, koalisyon, kıtayı Rusya’ya karşı savunmak için önceden hazırlanmış planlardan ve herhangi bir güvenlik garantisi için ek Amerikan desteğinden yararlanacak.

Diplomasi

Trump’tan Netanyahu’ya: Suriye ve Lübnan’dan çekil

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile yaptığı telefon görüşmesinde İsrail ordusunun Suriye’deki güçlerini çekmeye başlamasını ve aynı adımı Lübnan’da da atmasını talep etti. Axios’un ABD ve İsrailli yetkililerden edindiği bilgilere göre Trump, Netanyahu’ya bölgedeki askeri varlığın gerilimi tırmandırabileceğini iletti.

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile perşembe günü gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde, İsrail’in askeri güçlerini Suriye’den çekmeye başlamasını istedi ve benzer bir adımı Lübnan için de atması yönünde baskı yaptı.

Üç ay sonra siyasi varlığı ve kişisel özgürlüğü açısından hayati önem taşıyan bir seçime girmeye hazırlanan Netanyahu’nun, Suriye’de kontrol altında tutulan bölgelerden çekilme yönünde adım atması veya Lübnan’da daha önce üzerinde anlaşılan sınırların ötesinde yeni bir geri çekilmeye onay vermesi beklenmiyor.

Ancak Trump’ın bu talepleri, halihazırda 7 Ekim benzeri bir saldırıyı önlemek gerekçesiyle Güney Lübnan ve Güney Suriye’de geniş alanları kontrol altında tutan İsrail hükümeti üzerindeki baskıyı artırıyor.

İsrail kabinesinin bazı kıdemli üyeleri bu bölgelerde kalıcı denetim sağlanmasını ve buralarda Yahudi yerleşim birimleri kurulmasını talep ediyor.

“Sizi orada istemiyorlar, çekilmelisiniz”

Görüşmenin perde arkasına vakıf bir ABD’li yetkili, Axios’a yaptığı açıklamada, Trump’ın Netanyahu’ya İsrail ordusunun Suriye topraklarındaki varlığının tansiyonu yükselttiğini ve çatışmaların tırmanmasına yol açabileceğini söylediğini aktardı.

Yetkiliye göre Trump, Netanyahu’ya hitaben, “Sizi orada istemiyorlar. Güçlerinizi başka yere kaydırmalısınız” dedi ve aynı durumun Lübnan için de geçerli olduğunu vurguladı.

İsrail Başbakanlığı tarafından yapılan açıklamada ise görüşmeye ilişkin, “Başbakan, İsrail sınırları boyunca güvenlik bölgeleri oluşturulması ihtiyacını dile getirdi” ifadesi yer aldı.

Görüşme, Trump’ın Türkiye’deki NATO zirvesi marjında Suriyeli mevkidaşı Ahmed el-Şara ile yaptığı toplantının ertesi günü gerçekleşti.

ABD’li yetkililer, Trump yönetiminin aylardır İsrail ile Suriye arasında yeni bir güvenlik mutabakatı sağlamaya çalıştığını ancak Netanyahu’nun taviz vermeye yanaşmaması sebebiyle netice alınamadığını kaydediyor.

Bu tavizler arasında, Aralık 2024’te Beşar Esad hükümetinin çöküşünden bu yana İsrail ordusunun Suriye’de kontrol ettiği topraklardan kademeli olarak çekilmesi de yer alıyordu.

Son haftalarda Suriye’nin güneyinde, yerel halkın İsrail askeri varlığına karşı gösteri düzenlediği ve askerlerle çatıştığı olaylar yaşandı.

Lübnan sınırında uygulama tartışması

Diplomatik temaslar çerçevesinde salı günü Roma’da bir araya gelen ABD’li arabulucular ile İsrail ve Lübnan heyetleri, haftalar önce imzalanan çerçeve anlaşmasının detaylarını görüştü.

Anlaşma uyarınca İsrail, Güney Lübnan’da işgal ettiği iki “pilot bölgeden” çekilmeyi ve buraları Lübnan ordusuna devretmeyi taahhüt etmişti.

İsrail ordusu henüz bu iki bölgeden çekilme işlemini gerçekleştirmedi. Lübnan hükümeti sürecin bir an önce başlamasını ve net bir takvime bağlanmasını talep ediyor.

İsrail makamları ise yeni bölgelere geçmeden önce bu pilot bölgelerin Hizbullah silahlarından ve askeri altyapısından tamamen temizlendiğini doğrulamak istediklerini ifade ediyor. Lübnan tarafı ise bu durumun denetimini ABD ordusunun yapması gerektiğini savunuyor.

Beyaz Saray konuya ilişkin yorum yapmaktan kaçınırken, görüşmenin içeriğini yalanlamadı.

Axios’a konuşan bir ABD’li yetkili, “Başkan Trump ile Başbakan Netanyahu arasında güçlü bir ilişki var. İsrail, ABD için her zaman harika bir müttefik olmuştur. İsrail’in Başkan Trump’tan daha büyük bir dostu ve barış için mücadele eden başka bir lider olmamıştır” açıklamasını yaptı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, İran Merkez Bankası’nın kripto cüzdanlarını dondurdu

Yayınlanma

ABD Hazine Bakanlığına bağlı Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi, İran Merkez Bankası ile ilişkili kripto para cüzdanlarına yaptırım uygulayarak 130 milyon dolardan fazla değere sahip stabil kripto para birimi USDT’yi dondurdu. Hazine Bakanı Scott Bessent, İran’ın yasadışı finansal faaliyetlerini engelleme konusundaki kararlılıklarını vurgulayarak bu fonların takibinin süreceğini açıkladı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Hazine Bakanlığına bağlı Dış Varlıkların Kontrolü Ofisinin (OFAC), İran Merkez Bankası ile ilişkili bazı kripto para cüzdanlarına yaptırım uyguladığını açıkladı.

Alınan karar doğrultusunda, söz konusu cüzdanlarda yer alan 130 milyon dolardan fazla değerdeki kripto para donduruldu.

Bakan Bessent, konuya ilişkin yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“İran’ın dijital varlıkları kötüye kullanması da dahil olmak üzere, yasa dışı finansal faaliyetlerini engelleme ve çökertme konusunda kararlıyız. Bugün, ABD Hazine Bakanlığı Dış Varlıkların Kontrolü Ofisi, İran Merkez Bankası ile bağlantılı birkaç elektronik cüzdana yaptırım uyguladı ve bu işlem sonucunda 130 milyon dolardan fazla varlık donduruldu. Bu parayı aktif bir şekilde takip etmeye ve İran rejiminin yasa dışı gelir elde etme mekanizmalarından kazanç sağlamasını engellemeye devam edeceğiz.”

Tether, TRON ağındaki dört adresi bloke etti

Bessent’in açıklamasından bir saat önce, Specter adlı blokzincir analisti, en büyük stabil kripto para birimi USDT’nin ihraççısı konumundaki Tether firmasının, TRON ağında toplamda yaklaşık 131 milyon dolar bakiye barındıran dört adresi dondurduğunu bildirdi.

Blokzincir analistinin paylaştığı verilere göre, dondurulan bu cüzdanların İran Devrim Muhafızları Ordusu ve İran Merkez Bankası ile bağlantılı olduğu belirlendi.

Specter, bloke edilen adreslere yönelik fon akışını da takip etti. İnceleme sonuçlarına göre, söz konusu kripto varlıkların büyük bir kısmının bu adreslere ödeme hizmet sağlayıcısı DTC Pay ve kripto para borsası Bitso üzerinden aktarıldığı tespit edildi.

Daha önce ABD merkezli analiz şirketi TRM Labs, kripto borsası CoinEx’i İran’ın işlemlerine aracılık etmekle suçlamış, ancak platform yönetimi bu iddiaları reddetmişti.

Kripto para cüzdanlarının dondurulması kararı, Ortadoğu’da askeri tansiyonun yükseldiği bir dönemde alındı. İki ülke arasında 15 Temmuz tarihinde karşılıklı askeri saldırılar düzenlendi.

İran Devrim Muhafızları Ordusu, ABD Silahlı Kuvvetlerinin Kuveyt’teki lojistik destek merkezini, Ürdün’deki bir hava üssünü ve Bahreyn’de konuşlu ABD 5. Filosu’na ait tesisleri hedef aldı.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) ise bu saldırılara karşılık vererek Hürmüz Boğazı yakınlarında belirlenen yaklaşık on tesisi vurduğunu duyurdu.

ABD yönetimi, daha önceki dönemlerde de İran merkezli kripto borsalarına yönelik yaptırım kararları almış ve bu kuruluşların varlıklarını dondurmuştu.

Mart ayı sonunda Tether ve Circle firmaları, İran merkezli kripto borsası Wallex’e ait bir cüzdanı bloke etmişti.

Tether, nisan ayında yaptığı açıklamada, ABD makamlarının talebi üzerine toplamda 344 milyon dolardan fazla değere sahip USDT varlığını dondurduğunu bildirmişti.

Hazine Bakanı Bessent, aynı ay içinde yaptığı bir diğer açıklamada, ABD’nin “Ekonomik Öfke” adlı operasyon kapsamında İran’a ait yaklaşık 500 milyon dolar değerinde kripto varlığa el koyduğunu belirtmişti. Bessent, söz konusu operasyonun İran halkının çıkarları doğrultusunda yürütüldüğünü ifade etmişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

“NATO 3.0” mı, yoksa stratejik çıkmaz mı?

Yayınlanma

Editörün notu: Ankara’da düzenlenen 36. NATO Zirvesi, ittifakın geleceğine dair büyük beklentilerle başlasa da stratejik belirsizlikleri aşacak somut çözümler sunmaktan uzak kaldı. ABD Başkanı Donald Trump’ın zirve gündeminden kopuk performansı, askeri harcamaları artırmaya odaklanan ancak ortak siyasi kimliğini netleştiremeyen ittifakın mevcut dağınıklığını adeta simgeledi. Zirvede güvenlik konularından ziyade silah sanayisinin ön plana çıkması, milyarlarca dolarlık savunma bütçelerinin Amerikan firmalarına mı yoksa gelişmekte olan Avrupa sanayisine mi aktarılacağı hususundaki rekabeti kızıştırdı. Avrupa, savunma ve teknoloji alanında ABD’ye olan kronik bağımlılığını azaltmak istese de Washington, sahip olduğu endüstriyel ve teknolojik üstünlük sayesinde nüfuzunu korumayı sürdürüyor. Harici Medya Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, Lübnan merkezli el-Ahbar gazetesinde kaleme aldığı makalede, diplomatik birlik söylemlerinin ardına gizlenen derin siyasi ayrılıkların ve yalnızca altı maddeden oluşan kısa sonuç bildirisinin, NATO’nun şimdiden alternatif arayışlarına yönelen üyeleriyle birlikte ciddi bir yol ayrımında olduğuna işaret ettiğini belirtiyor.


“NATO 3.0” mı, yoksa stratejik çıkmaz mı?

Ankara’da düzenlenen 36. NATO Zirvesi, daha kapılarını açmadan ittifak tarihinin en kritik buluşmalarından biri olarak nitelendirildi. Pek çok uzman ve gözlemci bu buluşmanın dönüm noktası olabileceğini belirtirken, kimileri daha da ileri giderek zirvenin NATO’nun geleceğine tarihi bir yön tayin edeceğini öne sürdü.

Ancak söze zirvenin sonundan başlamama müsaade edin. Ankara’daki NATO Zirvesi’ni sahada takip etme ve ABD Başkanı Donald Trump’ın kapanış basın toplantısına katılma fırsatım oldu. Trump’a soru yöneltme şansı yakalayan az sayıdaki gazeteciden biriydim; gerçi sorumu sormaya başladıktan birkaç saniye sonra sözümü kesti. Yine de bu sorunun kendisinde hoşnutsuzluk uyandıracağını zaten tahmin ediyordum.

Zirveden akıllarda kalan en çarpıcı unsur, Trump’ın sergilediği performans oldu. Yorgun, zihni dağınık ve zaman zaman olup bitenlerden tamamen kopuk bir manzara sundu. Küresel güvenlik camiasının gözünü diktiği bir zirvenin kapanış toplantısında Trump, kabinesinin en önde gelen isimleri yanı başındayken, NATO ile neredeyse hiçbir ilgisi bulunmayan konulardan bahsetti: TikTok’ta birinci sıraya yerleştiğini, komünistlerin ABD’yi asla ele geçiremeyeceğini ve Toyota’nın fabrikalarını Meksika’dan Teksas’a taşıdığını anlattı.

Nihayetinde bu tavır, kişisel bir anekdot olmanın çok ötesinde, zirvenin tamamını yansıtıyordu: Bolca gösteriş, büyük iddialar ve gösterişli manşetler; fakat ittifakın bugün karşı karşıya olduğu stratejik sorulara verilen yanıtlar ise neredeyse hiç yoktu.

Ankara’da cevapsız kalan sorular

“NATO 3.0” söylemi yeni bir başlangıcı çağrıştırıyor. Ne var ki gerçeklik, her şeyden önce ittifakın içine düştüğü stratejik belirsizliğin ne denli derin olduğunu gözler önüne seriyor. Ankara’da uyum kabiliyeti, esneklik ve askeri güç hakkında konuşmaktan geri durulmadı. Gelgelelim, temel bir soru cevapsız kaldı: Savunma harcamalarını artırmak ve yeni silahlanma programları başlatmaktan öte, NATO siyasi olarak hâlâ neyi temsil ediyor?

İttifakın Genel Sekreteri Mark Rutte; Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran arasında büyüyen işbirliğine işaret ederek ortak bir tehdit algısı inşa etmeye çalıştı. Ancak bu çaba pek başarılı olamadı. Zirvede Çin’in varlığı sönük kaldı, İran sonuç bildirisinde yalnızca üstünkörü geçiştirildi, hatta Rusya ile ilişkiler bile geçmiş yıllara kıyasla belirgin bir ihtiyatla ele alındı. İttifak, karşı karşıya olduğu tehditlere dair tutarlı bir değerlendirme yapmayı veya ortak bir siyasi hat belirlemeyi başaramadı.

Bu durum ittifakın asıl sorununu açığa çıkarıyor: NATO, stratejik kimliğini netleştirmeden askeri cephaneliğini güncelliyor. Üye ülkeler farklı çıkarlar peşinde koşarken, başat hasımların kimler olduğu konusunda bile kalıcı bir mutabakat bulunmuyor.

Bu yüzden “NATO 3.0”, geleceğe dair ikna edici bir vizyon sunmaktan henüz çok uzak. Aslında bu, eski bir soruna iliştirilen yeni bir etiketten ibaret: Askeri açıdan silahlanmayı sürdürürken, siyasi doğrultusu konusunda kafası giderek daha fazla karışan bir ittifak.

Silahlanma yarışı ve pazar kavgası

Zirvenin ilk günü Savunma Sanayii Forumu’na ayrıldı. Ne var ki bu etkinlik, uluslararası bir örgütün toplantısından ziyade silah üreticilerinin düzenlediği bir ticaret fuarını andırıyordu. Videolar, sunumlar, stantlar, sahne tasarımları ve konuşmaların tamamı bir pazarlama organizasyonunun mantığıyla yürütüldü.

Lockheed Martin, Raytheon, Anduril, Rheinmetall, Diehl, PGZ ve Kongsberg gibi devlerin yöneticileri, devlet ve hükümet başkanlarıyla birlikte sahne aldı. Verilen mesaj netti: NATO güvenlik dilini konuşuyor olabilirdi ancak gündeminin merkezine artık devasa bir pazar oturmuştu.

Genel Sekreter Mark Rutte ve diğer üst düzey siyasi yetkililer, vaktin daraldığı konusunda defaatle uyarılarda bulundu. Çok daha hızlı, daha düşük maliyetli ve geniş ölçekli silah üretimine ihtiyaç duyulduğunu vurguladılar. Yeni fabrikalar, genişletilen tedarik zincirleri ve küçük şirketlerin doğrudan NATO programlarına dahil edilmesi, yeni bir endüstriyel seferberliğin parçası olarak sunuldu.

Gelgelelim, bu yeniden silahlanma çağrısının arkasında derin bir nüfuz mücadelesi yatıyor. Temel soru şu: Gelecekte Avrupa’nın güvenlik sistemini kim donatacak; Amerikan şirketleri mi, yoksa bağımsızlığı giderek artan bir Avrupa savunma sanayisi mi?

Washington savunma harcamalarının artırılması için baskı kurarken, bu paranın aslan payının Amerikan şirketlerine akmasını da bekliyor. Avrupa ise aynı milyarlarca avroyu mühimmat, hava savunması, uydular, yapay zekâ ve diğer kritik teknolojilerde kendi öz kabiliyetlerini inşa etmek için kullanmak niyetinde.

Donald Trump yönetiminde bu rekabet çok daha görünür hale geldi. Trump, bir müttefikin değerini giderek daha fazla savunmaya harcadığı parayla ve ne kadar Amerikan silahı satın aldığıyla ölçüyor. Böylece ittifak, siyasi bir ortaklıktan adım adım bir iş modeline evriliyor.

Avrupa daha fazla özerklik arayışında olsa da teknoloji, komuta yapıları ve silah sistemlerinde hâlâ büyük ölçüde ABD’ye bağımlı. Bu yüzden Washington, askeri varlığını azaltmayı tartışırken bile nüfuzunu sadece askerleriyle değil; şirketleri, yazılımları ve teknolojik altyapısı aracılığıyla korumayı sürdürebiliyor.

Dolayısıyla NATO içindeki bu yeni silahlanma dalgası yalnızca bir güvenlik programından ibaret değil; aynı zamanda milyarlarca dolarlık bütçeler, ihracat pazarları ve endüstriyel hâkimiyet üzerine yürütülen bir savaş.

Birlik söylemi ve derin çatlaklar

Genel Sekreter Mark Rutte kapanış basın toplantısında ittifakın “tam bir birlik” içinde olduğunu ne kadar vurguladıysa, bu birliğin o kadar kırılganlaştığı izlenimi uyandı. Donald Trump da ittifakın bütünlüğünü teyit etmeye çalıştı. Ancak bu mükerrer beyanlar güven vermekten ziyade, var olan şüpheleri örtbas etme çabası gibi duruyordu.

Perde arkasında ise Avrupa’da, Washington’ın günün birinde askeri ve teknolojik üstünlüğünü bir siyasi baskı aracına dönüştüreceği endişesi tırmanıyor. Bu durum, tartışmaları sadece NATO içinde Avrupa’nın özerkliğini güçlendirmekle sınırlı bırakmıyor; aynı zamanda gerektiğinde ittifaktan bağımsız hareket edebilecek yapıların kurulmasını da gündeme getiriyor. Birleşik Krallık liderliğindeki Müşterek Sefer Gücü ile İskandinav ülkeleri arasında savunma işbirliğini artırmaya yönelik öneriler, böyle bir “B Planı”nın şimdiden seçenekler arasına girdiğini gösteriyor.

Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirisi de ittifakın içinden geçtiği siyasi krizi doğrular nitelikteydi: Sadece altı maddeden oluşan metin, son yılların en kısa bildirilerinden biri olurken neredeyse tamamen savunma harcamalarına, silah üretimine ve Ukrayna’ya desteğe odaklandı. Temel siyasi meseleler, ABD-Avrupa ilişkilerinin geleceği, ortak tehdit tanımları ve NATO’nun daha geniş rolü gibi konular ise büyük ölçüde yanıtsız kaldı.

Böylece zirve, dışarıya diplomatik bir birlik tablosu sundu. Ancak bu vitrinin arkasında, ittifak içi stratejik ve siyasi bölünmeleri gizlemek artık çok daha zor bir hal aldı.

NATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English