Görüş
Lenin ve milli mesele

Her altüst oluş döneminin tarihinde belli kişilikler öne çıkar; ama pek az insan vardır ki ölümünden çok uzun yıllar sonra bile sadece bir halkın, bir ülkenin, bir bölgenin değil bütün bir dünyanın tarihine damgasını vurmuş olsun. Lenin böylelerindendir. 20’nci yüzyıl siyasi tarihi Leninsiz yazılamaz; çünkü Lenin, sadece sosyalizmi elle tutulur bir hakikat haline getirmekle kalmamış, aynı zamanda yerkürenin her bir yanında antiemperyalist mücadelelere bayrak olmuştur.
Öldü, ama yaşamaya devam ediyor.
Bu, 100’üncü ölüm yıldönümünde Lenin anısına gecikmiş bir yazı.
SOMUT DURUMUN SOMUT ANALİZİ
“Marksizmin yaşayan ruhu somut durumun somut analizidir,” demişti Lenin. (41/136) Aynı şey onun için de geçerlidir. Somut durum her zaman değişkendir, ama her tarihi dönemde ona istikametini kazandıran bir takım ana halkalar vardır. Milli mesele etrafında koparılan fırtınaya Lenin’in alet edilmesi ve ayrılma hakkını kutsal kabul edenlerin bunu Lenin’e dayandırması, bana her zaman anlaşılmaz gelmiştir; çünkü bütün bunlar ana halkayı: emperyalizmi (eğer bilinçli olarak gizleme değilse) gözden kaçırma anlamı taşıyor.
Lenin daha 1916’da, yerküredeki ülkeleri emperyalizm çağında kendi kaderini tayin hakkı açısından üç gruba ayırıyordu. Bu görüşünü ölene kadar koruyacak, Komünist Enternasyonal II’nci Kongresi’nde (1920) ise dünya komünist hareketinin taktiğinin nesnel temeli haline getirecektir.
Birinci grupta Batı Avrupa ülkeleri ve ABD vardır. “Burjuva-ilerici milli hareketler burada çoktan sona ermiştir.” Bu ülkelerde proletaryanın görevi sömürgelerin ve ülke içindeki ezilen milletlerin kendi kaderini tayin hakkını savunmak ve büyük millet şovenizmiyle mücadele etmek olmalıdır.
İkinci grup ülkeler Avusturya, Balkanlar ve “özellikle” Rusya’dır. “20’nci yüzyıl buralarda burjuva-demokratik milli hareketleri hususen geliştirdi ve milli mücadeleyi keskinleştirdi.” Demek ki bu ülkelerde temel görev burjuva-demokratik dönüşümün tamamlanmasıdır; buysa, az çok marksizm bilen herkesin hatırlayacağı gibi (gerçi marksist düşünce, sol liberalizmin etkisiyle öyle derin bir ideolojik ve dolayısıyla siyasi sefalet içine yuvarlandı ki, hatırlamak güç olmalı) esasen iki şey demektir: milli meselenin ve onun temelini teşkil eden toprak meselesinin çözülmesi. Bu ikincisi feodalizmin tasfiyesi anlamına gelir ve burjuva-demokratik devrime işaret eder. Dolayısıyla: “Bu ülkelerin proletaryasının görevleri, ister burjuva-demokratik dönüşümün tamamlanması davasında olsun, isterse diğer ülkelerin sosyalist devrimine yardım etmek davasında, milletlerin kendi kaderini tayinini savunmadan gerçekleşemez.” Bununla birlikte “ezen milletlerin ve ezilen milletlerin işçilerinin sınıf mücadelesini kaynaştırmak”, bu zorlu görev, özel bir önem taşır.
Bütün yarısömürge ve sömürgeler ise üçüncü gruptur. Bunlardan sadece Çin, İran ve Türkiye yarısömürgedir. Lenin’e göre sosyalistler sömürge ve bağımlı ülkelerin kurtuluşunu derhal ve kayıtsız şartsız savunmalı, milli kurtuluş hareketlerini daima desteklemeli, köleleştirilmiş halkların kendilerini ezen emperyalist güçlere karşı mücadelesine yardım etmelidir: “… ve bu talep siyasi ifadesi içinde kendi kaderini tayin hakkının tanınmasından başka anlama gelmez; sosyalistler bu ülkelerdeki burjuva-demokratik milli kurtuluş hareketlerinin en devrimci unsurlarını en kararlı şekilde desteklemeli ve onların kendilerini ezen emperyalist güçlere karşı ayaklanmasına — devrimci savaş durumunda da — yardım etmelidir.” (27/252-266)
Demek ki bir dizi kavramla karşılaşıyoruz. İlki, emperyalizm. Emperyalist ülkelerde ilerici-millici hareketler çoktan sona ermiştir; emperyalist ülkelerde millilik adına her şey şovenizmi gizler ve proletaryanın görevi bu şovenizmle mücadele etmektir. İkincisi, sömürge. Sömürge meselesi aynı zamanda milli meseledir ve bu çelişkinin çözümü sömürge ülkelerin milli mücadelelerinin başarıya ulaştırılarak emperyalizmden bağımsızlığının kazanılmasından geçer. Bu ülkelerin kendi içinde de milli kalkışmaların başlamış olması, bağımsızlığın kazanılması görevinin önüne geçemez. Üçüncüsü, burjuva-demokratik devrim. Milli meselenin çözümü burjuva demokratik devrimin görevi olduğu ölçüde, bu devrimin henüz tamamlanmadığı Avusturya, Rusya ve Balkanlarda milletlerin kendi kaderini tayin hakkı savunulmalıdır. Üçüncü grupsa emperyalizm tarafından sömürgeleştirilmiş veya yarısömürgeleştirilmiş ülkelerdir.
ERMENİ MİLLİYETÇİLERİ, LENİN VE KEMALİST HAREKET
Lenin Türkiye’nin çokuluslu olduğunu bilmiyor değildi. 1917 ocağında Avrupa devletlerini ulus-devlet oluşlarına göre gruplar ve burada, her ne kadar Türkiye’yi “coğrafi olarak bugün Asya devleti ve iktisaden de ‘yarısömürge’ saymak daha doğru” olacaksa da, Rusya, Avusturya ve 6 Balkan devletiyle birlikte “saf milli bir bileşime” sahip olmadığını söyler. “Balkanlarda ‘devlet inşası’ burjuva-milli istikamette denebilir ki daha dünkü 1911-1912 savaşlarıyla bile bitmedi.” (30/355) 1917 ocağında henüz Türkiye’de milli mücadele başlamış değildi, üstelik 1915 tehcir felaketinin üzerinden sadece bir buçuk yıl geçmişti; buna rağmen Lenin, bizatihi Türkiye’nin yarısömürge olmaklığına karşı mücadelesini kendi kaderini tayin hakkının ifadesi sayıyordu. Onun için temel olan şey herhangi bir ülkenin emperyalist dünya sistemi içinde bulunduğu yerdi ve bütün siyasi tutumunu bu yer belirliyordu. Bu yüzden Lenin Ermeni milliyetçilerinin gözünde kemalist hareketi desteklemekle hain veya en iyimser durumda hainden az hallicedir.
Sömürgelerin antiemperyalist mücadelesi — ama sübjektif değil objektif anlamıyla; antiemperyalizmi beyan etti diye değil mücadele muhtevası gereği emperyalizmi zayıflatacağı için. Çünkü sömürge ve yarısömürge ülkelerde milli mücadele tanım itibariyle bağımsızlık için ve emperyalizme karşı verilir; emperyalizmin işbirlikçisi bir milli mücadele olamaz. Bu nedenle, proletaryanın taktiği bu hareketleri desteklemek olmalıdır: “Böyle ülkelerde ortaya çıkabilirse proletarya partilerinin köylü hareketiyle belli ilişkiler içinde olmaksızın, onu gerçek anlamda desteklemeksizin bu geri kalmış ülkelerde komünist taktiği ve komünist siyaseti uygulayabileceklerini düşünmek ütopya olur.” Ne ki, bu noktada hangi burjuva-demokratik hareketin destekleneceği sorusu ortaya çıkar: reformist olan mı, devrimci olan mı? Çünkü: “Sömürücü ve sömürge ülkelerin burjuvazisi arasında belli bir yakınlaşma ortaya çıktı, öyle ki… çoğu durumda, bu burjuvazi milli hareketi destekliyor olsa bile aynı zamanda emperyalist burjuvaziyle mutabakat içinde, yani onunla birlikte bütün devrimci hareketlere ve devrimci sınıflara karşı mücadele ediyor.” Bu nedenle “burjuva-demokratik” yerine “milli-devrimci” ifadesi konulması gerektir. (41/244)
LENİN’İ WILSONLAŞTIRMAK
Milletlerin kendi kaderini tayin hakkı meselesinde Lenin’i Wilsonlaştırmak, ondan farksız kılmak, iddia sahibinin meşrebine göre küflü bir Wilson’a dönüşmüş bu Lenin’e dayanarak kendi işbirlikçi milliyetçiliğini savunmak veya bu tepetaklak edilmiş Lenin’i bütün günahların keçisi ilan etmek adetten oldu.
ABD’nin tarihi boyunca belki de Franklin Roosevelt ile birlikte en “solcu” başkanı saymak gereken Wilson’un 8 Ocak 1918 tarihli 14 “prensibinin” özü, ikinci ve üçüncü maddede ifade edildiği gibi, bütün suyollarının barış ve savaş zamanlarında açık tutulması (on ikinci madde özel olarak, Boğazların bütün ülkelerin gemilerine ve ticarete açık olması gerektiğini de vurgular) ve ticaretin önündeki bütün engellerin kaldırılmasından ibarettir. Önemlidir bu; zira, ilki sözkonusu olduğunda, daha Potsdam’dan beri Montreux konvansiyonunun aşındırılması hedefinin arkasında da aynı değişmez amaç yatmakla kalmaz; ikincisi sözkonusu olduğunda, 1939’da Hitler’in “ekonomi dehası” Wohltat’ın farkında olmadan (ne yazık ki kadri bilinmiyor) fikir babalığını yaptığı Dünya Ticaret Örgütü de aynı gerekçeye sığınır.
BİRLİK VE PARÇALANMA; LENİN VE WILSON
Lenin’in kendi kaderini tayin hakkı anlayışı gönüllü birliği öngörüyordu; hakkın kabulü, gönüllü birliklerin kurulması için gerekliydi. Wilson’un kendi kaderini tayin hakkı anlayışı birliklerin parçalanmasını öngörüyordu; hakkın kabulü, bağımsız devletlerin parçalanması için gerekliydi. Bu nedenle ilki Rusya’nın halklarının birlik sınırları içinde birleşmesinin ardından bu birliği korumayı, ikincisi ise bu birliği parçalamayı görev bellemişti. Sovyet Rusya’ya emperyalist müdahalesinin bütün aslı astarı bundan ibaretti ve Wilson için bu, kendi kaderini tayin hakkını gerçekleştirme görevinin gereğiydi; Sovyet Rusya’nın emperyalistlerin ortak müdahalesini püskürtmesinin aslı astarı da bundan ibaretti ve Lenin için bu, gerçekleşmiş kendi kaderini tayin hakkını koruma görevinin gereğiydi. Eğer devrim, yani antiemperyalizm davası milletlerin ayrılığını gerektiriyorsa (emperyalist ülkelerde gerektiriyordu; Avusturya ve Rusya’da gerektirmişti) ve eğer bu ülkelerde sosyalist hareketler ortaya çıkmaya fırsat buldularsa, bu hareketler ayrılıktan yana olmalıydılar; yok eğer devrim davası birliği gerektiriyorsa, bu ülkelerin sosyalist hareketleri birlikten yana olmalıydılar. Finlandiya, Polonya, Baltık vb. birinci durumdaydı; ama herhalde Polonya’da Britanya hava üssü, Baltık’ta Fransız füzeleri, Finlandiya’da Amerikan nükleer silahları… olsaydı bu ülkelerin sosyalistlerinin ayrılıktan yana olması düşünülemezdi bile, çünkü, tekrar etmeli, ana halka her zaman emperyalizmdi ve bugün de öyledir.
Lenin’in daha 24 Ocak 1919’da o sırada Devrimci Askeri Sovyet başkanı olan Troçki’ye çektiği bir telgraf var. Orada Wilson’un Rusya’da iç savaşın taraflarına bir mütareke teklifi yaptığından (İstanbul’da Adalarda bir konferans planlanıyordu), “Rusya’nın bütün hükümetlerini” toplantıya çağırdığından söz eder ve şöyle der: “Korkarım ki aksi takdirde hiçbir şeyi elinde tutma umudu olmadığından Sibirya’yı ve güneyin bir bölümünü kendisi için emniyete almak istiyor.” (50/247) Ve bu nedenle henüz beyazların, yani karşıdevrimci hükümetlerin kontrolü altındaki bir dizi şehrin bir ay içinde ele geçirilmesi için talimat verir. Sibirya’nın bağımsızlığı meselesi daha iç savaştan önce, Kurucu Meclis sırasında Sibirya delegeleri tarafından gündeme getirilmiştir (ve bunlar kendilerini Rus değil Sibir olarak tanımlıyorlardı); daha Ekim Devrimi’nin hemen ardından Güneydoğu Kazak Kıtaları Birliği adı altında kendilerini Rus değil Kazak sayan bir hükümet kurulmuştur, vb. Ama bolşevikler hiç de bunların bağımsızlık talebini destekliyor değillerdi, çünkü devrimci Rusya’nın birliği sağlanmak zorundaydı, oysa şimdi milliyetçilik devrimin önünde engeldi.
Wilson için Rusya’daki karşıdevrimci hükümetlerin desteklenmesi kendi kaderini tayin hakkının sonucuydu — değil mi ki bunlar kendi kaderini tayin etmek istiyorlardı! Lenin için hangi milli argümanla yola çıkmış olursa olsun karşıdevrimin bastırılması ve Sovyet Rusya’nın birliğin sağlanması proletaryanın temel göreviydi.
Bu görüşlerde henüz şu sorunun cevabı yoktur: peki ama, sömürge ve çokuluslu bir ülkede emperyalizme karşı ortak bağımsızlık mücadelesi yerine etnik kompozisyonu oluşturan halklardan biri bağımsızlık isterse sosyalistler bu talebi desteklemeli mi? Cevabı yoktu, çünkü soru yoktu. Bu sorunun ortaya çıktığı tarihi şartlar daha sonraki bir döneme aittir, ama ana halka, emperyalizm, değişmiş değildir. Pek çok ülkede her biri kendi meşrebince pek çok milliyetçi hareket ortaya çıkabilir, ancak tanımı gereği emperyalizm yanlısı bir bağımsızlık hareketi olamaz. Herhangi bir hareket emperyalizmi güçlendiriyorsa siyasi olarak gericidir; bu hareketi ortaya çıkaran halkın halk olarak varlığı ve bu kapsamda kendi kaderini tayin hakkı da (her şey bir yana, BM üyesi bütün ülkeler BM şartını tanımakla bunu taahhüt etmişlerdir zaten) tabiatı gereği vardır, ama boşanma hakkı ille de boşanmayı gerektirmez. Kadına yönelik pozitif uygulamalar kadının bütün taleplerinin peşinen haklı olduğu anlamına gelmez. Böyle bir milliyetçiliğin ayrılma talebi savunulamaz. Neticede ayrılıp ayrılamayacağı ise ancak tarafların bu mücadelede ödeyecekleri bedeli ne kadar göğüsleyebileceğine bağlıdır.
Bir hakkın varlığı onun kullanılmasını gerektirmez. Millet yekpare değildir, fikirleri değişmez değildir, bir millet belli tarihi şartlarda ve belli siyasi önderlikler altında emperyalizmin mandaterliğini de isteyebilir, bir milletin fertlerinin büyük çoğunluğu, yani sadece burjuvazi değil aynı zamanda işçiler, köylüler ve küçük burjuvazi de emperyalizmin kuklası olmak isteyebilir; ama millet öyle istiyor diye bu istek meşru değildir. Siyasetteki her şey gibi kendi kaderini tayin hakkı da bir öncelikler sıralamasından başka bir şey değildir. “… hangisi daha yüksek: milletlerin kendi tayin hakkı mı, sosyalizm mi? Sosyalizm daha yüksek.” (35/352) Marksistlerin görevi bu durumda milletin isteğini kutsal kabul edip boyun eğmek değil o isteği ortaya çıkaran siyasi önderliklerle mücadele etmektir.
Lenin’in “Amerikan milyarderlerinin başı, kapitalistlerinin, köpekbalıklarının hizmetkârı,” (37/59) dediği Wilson iç savaş yıllarında Sovyet Rusya’nın emperyalist güçlerce işgali hareketinin başlıca örgütleyicilerinden biridir. Küçük milletlerin millilik adına emperyalizmin manivelası haline gelmesini tartışırken Lenin şöyle demişti: “Eğer Wilson’la savaşıyorsak ve Wilson küçük bir milleti kendi silahına dönüştürüyorsa şöyle deriz: biz bu silahla savaşıyoruz.” Savaş bir defa başladıktan sonra bu küçük milletin hangi niyetle kendisini silaha dönüştürdüğü pek az önem taşır; önemli olan tek şey bize, yani Sovyet iktidarına, yani proletaryanın enternasyonalist mücadelesine, yani antiemperyalizme karşı sıkılmakta olmasıdır. “Bize birlik gerek,” diyordu aynı yerde Lenin; ve kendi kaderini tayin hakkının kabulü bu gönüllü birliğin tesis edilmesi için şarttır. (38/184)
* Parantez içindeki sayılar Bütün Eserler (Rusça baskı) cilt ve sayfa numarasına göndermedir.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Amerika2 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek












