Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Siyonist yerleşimlerde Filistinli emeği

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, Filistin proletaryasının zorunlu emek göçü örneğinden hareketle, Siyonist yerleşimci sömürgecilik ile kapitalist birikim süreçlerinin nasıl tarihsel olarak iç içe geçtiğini kavramsal bir çözümlemeyle ortaya koyuyor. Filistin’in, özellikle Batı Şeria ve Gazze Şeridi gibi işgal altındaki bölgelerinde yaşanan sosyoekonomik dönüşümleri “kalkınmasızlaştırma” ve bağımlılık kuramı çerçevesinde ele alan metin, bu yaklaşımları tarihsel maddeci bir perspektifle yeniden değerlendirerek güncelliyor. Yerli emeğin hem üretici güçlerin bastırılması yoluyla hem de değer yasasının işgal rejimi tarafından keyfi şekilde işletilmesiyle nasıl metalaştırıldığını analiz eden yazar, “atıklaştırma” ve “yoğunlaşmış emperyalizm” kavramları aracılığıyla bu süreçleri küresel düzeydeki artı-değer üretimiyle ilişkilendiriyor. Emek gücünün sistematik olarak değersizleştirilmesi, yalnızca Filistin’in özgül tarihine değil, aynı zamanda çağdaş kapitalist-emperyalist formasyonların doğasına ilişkin daha geniş bir sorgulamaya da kapı aralamakta. Bu yönüyle, metni yalnızca bir bölgesel sömürgecilik eleştirisi değil, sermayenin dünya ölçeğindeki tahakküm biçimlerine dair kavramsal bir müdahale olarak okumak gerek. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Yerleşimlerde Filistinli Emeği: Yaşamın Atıklaştırılması ve Atığın Biriktirilmesi

Ameed Faleh
Al Akhbar
6 Mayıs 2025
Çev. Leman Meral Ünal

“İşçinin kendi ürününden dışlaştırılması, sadece emeğinin bir nesne, dışsal bir varoluş olduğu anlamına gelmez, onun dışında bağımsız, ondan başka bir şey olarak var olduğu, karşısına dikilen bağımsız bir güç olduğu anlamına da gelir; yani işçinin nesneye aktardığı hayat, yabancı ve düşman bir şey olarak kendi karşısına çıkmaktadır.”¹

Karl Marx, 1844 El Yazmaları

Mülksüzleştirilmiş, yerinden edilmiş ve disipline edilmiş Filistinli işçiler, kapitalizm ile yerleşimci sömürgeciliğin tüm bir insan yaşamını “atık” hâline getirerek nasıl birikim sağladığının en aleni örneklerinden birini oluşturuyor. Kullanılma, bir kenara atılma ve “atık” haline gelme şeklindeki döngüde çevrilir; İsrail işgalciliği tarafından emilir, sömürülür ve sonra bir kenara atılırlar. Ali Kadri’nin 1948’de işgal edilen topraklardaki İsrail yerleşimlerine yönelik Filistinli emek göçü analizinden hareketle, yerleşimci sömürgeciliğin mantığını, işçileri nasıl boyunduruk altına aldığını ve onları sokağa çıkma yasakları, halı bombardımanları ve sosyal mühendislik mekanizmaları aracılığıyla nasıl “atıklaştırdığını” incelemek mümkün.

Batı Şeria’nın Siyasal İktisadı

Filistinli zorunlu emek göçünü daha iyi kavramak için, bu olguyu 1967’de İsrail tarafından işgal edilen toprakların –özellikle Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin– politik ekonomisi bağlamına oturtmak önem arz ediyor. Bu bağlamı aydınlatacak iki kuramsal çerçeve var: Bağımlılık teorisi ve “kalkınmasızlaştırma” [de-development] kavramı.

Bağımlılık kuramı, başta Latin Amerika’nın politik ekonomisini analiz etmek üzere geliştirilmiş, daha sonra Asya ve Afrika’daki farklı sosyoekonomik bağlamlara merkez-çevre perspektifiyle uyarlanmıştır. Merkez, üretken kapasiteye, ideolojik hegemonyaya ve çevreden hammadde çekebilme yönünde jeopolitik bir üstünlüğe sahip. Bu ticaret döngüsü, merkezin nihai ürünleri çevre pazarlarına sunmasıyla yeniden yeniden sağlanır. Çevrenin payına ise, merkez tarafından dayatılan ticaret açığı ve üretken ataletten oluşan döngüye hapsolmak düşer.

Ancak Sara Roy, bu kurama dair önemli bir eleştiri ortaya atıyor: Ona göre bağımlılık kuramı, üretim ilişkilerini göz ardı ederek ticareti aşırı vurgular ve “hâkim bir ekonomi ile ona tabi olan ekonomi arasındaki yapısal ilişkiyi aydınlatır ve ikincisinin, birincisinin ihtiyaçlarına hizmet edecek şekilde nasıl sömürüldüğünü” ortaya koyar. Yine, azgelişmişliğin üretim ilişkilerinden ziyade ticaret ilişkileri tarafından şekillendirildiğini de gösterir. Azgelişmişliğin itici gücü, çevre ekonomilerindeki üretim modellerinden ziyade piyasaların ve ticaretin sonuçlarıdır. Roy’un eleştirisi, bu teorinin meta ile onun üretim süreçleri arasındaki bağı kopardığı savına dayanır.

Ne var ki Arghiri Emmanuel’in, “eşitsiz değişim” üzerine yazılarına –ki bağımlılık teorisinin temel taşlarından biri olarak kabul edilir– şöyle bir bakılacak olursa, onun merkez-çevre arasındaki ücret farklılıklarının eşitsiz ticaret ilişkilerini nasıl şekillendirdiğine dikkat çektiği fark edilir. Bu, Emmanuel’in ticaret ilişkilerini ciddiye almadığı anlamına gelmez; ancak yine de, merkez ve çevredeki gelişim süreçlerini analizinin merkezine koyduğunu gösterir. Neticede ticaret, üretim araçlarının varlığı ya da yokluğundan kaynaklanır.

Yine de her iki yaklaşım da işgal altındaki Filistin’deki ekonomik hayatın genel hatlarını açıklamak için iyi bir çerçeve sunabilir. Bağımlılık kuramı savunucuları, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin düşük üretim kapasitesine ve İsrail ile olan ekonomik bağlarına bakarak bu teorinin Filistin bağlamında geçerli olduğunu ileri sürecektir. “Kalkınmasızlaştırma” yaklaşımı takipçileri ise, Oslo öncesi ve sonrası dönemde tarım ile küçük ve orta ölçekli sanayinin aşınmasını, İsrail’in Filistin topraklarını işgal politikasının bir parçası olarak ele alacaktır. Ayrıca, Filistinlilerin İsrail’e “ekonomik entegrasyonu”nu, yani Filistinlilerin en alt işlere sürülmesini ve ucuz işgücüyle yerel üretim kapasitesini baltalamasını sistemsel bir sorun olarak teşhir edecektir.

Batı Şeria ve Gazze’nin kurumsal yapısının çözülmesi de “kalkınmasızlaştırma” ile bağlantılıdır; bu süreç genellikle Filistinli sosyoekonomik kurumları, yerel karar alma mekanizmalarını ve benzer yapıları zayıflatır. “Kalkınmasızlaştırma”, işgali, yerli kalkınma stratejilerini baltalamaya dönük bir süreç olarak değerlendirir; bu süreç, sömürgeci dayatmalarla emek ve ticaret piyasalarında yaratılan dengesizlikler aracılığıyla işler; özellikle de Filistin tarımı ve küçük ölçekli sanayisinin aşındırılması yoluyla. Ki bu dengesizlikler, doğrudan İsrail’in lehine ve elbette Filistinlilerin aleyhine olacak şekilde yapılandırılmıştır.

Batı Şeria’nın 1974-1989 dönemindeki GSYİH sektörel dağılımına bakıldığında, “kalkınmasızlaştırma” ve yerleşimci sömürgecilik yoluyla kaynakların eşitsiz değişiminin yaşandığı bir gerçeklik görülecektir: Çiftçiler, İsrail yerleşimlerinde işçi hâline gelmişlerdir. Batı Şeria’nın sektörel bileşimi hizmet sektörünün şişmesiyle karakterize edilir; tarım ve sanayi artık arka planda kalmıştır, her ne kadar 1980’lerden itibaren marjinal artışlar olsa da…. Bu GSYİH analizini, zorunlu emek göçünden ziyade Batı Şeria’daki Filistinlilere dayatılan yerleşimci-sömürgeci diktanın ve Filistin yönetiminin Oslo sonrası kalkınma çerçevesinin bir sonucu olarak okumak gerekir elbette.

7 Ekim öncesi veriler, Batı Şeria’dan İsrail yerleşimlerine (hem Yeşil Hat içi hem dışı) emek akışında kayda değer bir artışa işaret ediyor. Bu artışın, bağımlılık ve “kalkınmasızlaştırma” süreçlerine katkıda bulunduğunu belirtmek gerekir. Dolayısıyla, yukarıda sayılan faktörler ve 1967’den beri İsrail-Filistin toprakları arasında sürekli artan ticaret açıkları göz önüne alındığında, Sara Roy’un bağımlılık kuramına yönelttiği eleştiriler, işgal altındaki toprakların politik ekonomisini açıklama bağlamında geçersiz kalır.

Yerleşimci Sömürgeciliğin Bir Dayanağı Olarak Zorunlu Emek Göçü

Yukarıda sunulan göstergeler, Batı Şeria ve Gazze’de emek gücünün yalnızca verimsiz ve sınırlı sektörlerde varlık bulabildiği bir “bozulmuş” kalkınma modeline işaret eder. Öyle ki, üretken kapasitenin aşındırılması, İsrail’in özünde taşıdığı yerleşimci sömürgecilik süreçlerinin (toprağa el koyma, yoksullaştırma, kuşatma ve Filistin özerkliğine dönük sistematik erozyon) doğrudan bir sonucudur.

Bu bağlamda, Ali Kadri Filistin’deki zorunlu emek göçünün “yerleşimci sömürgecilik pratiğinde değer yasasının çarpıcı bir tezahürü” olduğunu kaydeder; bunu, Filistinlilerin “ucuz” işgücü olmasından ziyade, yerleşimci sömürgeci formasyonların genel geçer bir kuralı olarak kavrar. Oslo sürecinde İsrail, idari kontrolü Filistin Yönetimi’ne devretmiş, ancak emeğin yeniden üretimini üstlenmekten kaçınmıştır. Yani, sadece asgari koşullar sağlanmıştır; bu şekilde, emeğin yeniden üretiminden kaynaklanan değer harcamalar asgariye indirilerek soykırımsal pratiklerin sahneye çıkması sağlanmıştır.

Batı Şeria’da yabancılaşma çarpıcı bir biçimde tezahür eder: Filistinli işçiler, topraklarına el koyan yerleşimleri inşa ederler. Burada, Marx’ın o ünlü sözü somut bir gerçekliğe bürünmektedir. Gazze’de ise, kalori hesabı ve mahallelerin yerle bir edilmesi, Gazzelilerin “artık emek” olarak -yani sosyal atık olarak- değerlendirilmesinden kaynaklanır. İsrail onların emek gücüne ihtiyaç duymaz; hatta Gazze coğrafyasını yerleşimci sömürgeciliğin mevcudiyetini tehdit eden düşman bir arazi olarak görür.

Buna karşılık, Batı Şeria benzer sömürgeci şiddet biçimlerine maruz kalmaz, çünkü buradaki Filistinliler 7 Ekim sonrası kısıtlamalara rağmen İsrail ekonomisinin önemli bir dayanağı olmaya devam etmektedir. Bugün çok sayıda Filistinli işçi, 1948 topraklarındaki yerleşimler yerine Batı Şeria’daki yerleşimlerde çalışıyorlar. Bu kayma, İsrail’in çelişkili ihtiyaçlarını uzlaştırmasına olanak tanır: Bir yandan Filistinli emeğini sömürürken, bir yandan üretken emek gücünü “atık” hâline getirme arzusunu sürdürebilmektedir. Kadri’nin altını çizdiği gibi, bir “atık işçi ordusu” yoksullaştırılabilir, hatta çadırlarda yakılabilir, çünkü değerin azaltılması en üstün önceliktir.

Tam da bu nedenle Kadri, zorunlu emek göçünün militarizmle ve İsrail’in “yoğunlaşmış sermaye olarak emperyalizmin maddi tezahürü” olmasıyla doğrudan ilişkili olduğunu vurgular. “Atık” ve bu atığın nasıl tanımlanacağı, siyonist-emperyalizm tarafından belirlenir: Yani Filistinlilerin bombalanıp bombalanmayacağı, yavaş yavaş mı aç bırakılacakları, yoksa Batı Şeria, Kudüs ve Yeşil Hat içinde olduğu gibi İsrail’in insafına mı terk edilecekleri bu şekilde karara bağlanır.

Bir İsyan Bastırma Aygıtı Olarak İzin Sistemi

Zorunlu emek göçünün bir isyan bastırma aygıtı olarak işlev gördüğü durumda, Filistin’deki izin sistemi “makul” bir geçim standardının hakemliğini yapar. İsrail bu sistemi, Batı Şeria’daki direnişi bastırmak için maddi ve ideolojik bir tahakküm aracı olarak kullanır: Bir direnişçinin eylemleri nedeniyle tüm ailenin veya köyün izinleri iptal edilir veya reddedilir. Böylece, kendisine yönelen en küçük bir direnişi bile, teknokratik bir şekilde, halkın geçim kaynaklarını ellerinden alarak kontrol altına alır.

Bu durum 7 Ekim’den sonra daha da belirginleşmiştir. Güvenlik endişeleri öne sürülerek toplu halde işten çıkarılan işçiler, Batı Şeria kentlerinde sandviç tezgâhları açmak zorunda kaldılar, ki bu, üretken olmayan emek konumuna itildiklerini gösterir. İsrail, bu yöntemle sömürgeleştirilmişlerin kolektif varlığına zararlı olarak göstererek, kendisine yönelen direnişin meşruiyetini zedeler. Bombardımanlar, baskınlar ve izin uygulamaları, sömürgeleştirilmiş halka “statükoyla oyun oynamaz”ı dayatarak, boyun eğmeye zorlar.

İsrail’i “yoğunlaşmış emperyalizm” olarak kavramak, “sosyal atık” kavramının önemini ve Filistin’in, dünyadaki pek çok mücadele dinamiğinin bir mikrokozmosu olduğunu anlamada anahtar olabilir. Yoksullaştırma, soykırım, sömürgeleştirme ve isyan bastırma süreçleri Filistin’i yalnızca emperyalizmin bir laboratuvarı yapmaz; aynı zamanda, küresel kapitalizmi ayakta tutan ve doğası gereği ölümle ve militarizmle örülü olan küresel değer zincirinin de hayati bir halkası hâline getirir.


¹ Bu alıntı, Karl Marx’ın 1844 El Yazmaları başlıklı metninin Murat Belge tarafından yapılan Türkçe çevirisinden alınmıştır. Bkz. Karl Marx, 1844 El Yazmaları, Çev. Murat Belge, (İstanbul: Birikim Yayınları, 2013) s. 76. (ç.n)

Dünya Basını

Asya ülkeleri Kuzey Deniz Yolu için Rusya ile ortaklık kuruyor

Yayınlanma

Kutup İpek Yolu ve Kuzey Deniz Yolu, Batı’nın yaptırımlarına ve küresel jeopolitik krizlere rağmen Asya ülkelerinin yatırımlarıyla hızla gelişmeye devam ediyor. Asia Investment Research Kurucusu Henry Tillman, eriyen buzulların açtığı bu yeni koridorun enerji maliyetlerini düşürürken küresel ticaretin rotasını kökten değiştirdiğini belirtiyor.

Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’ın konuğu olan Asia Investment Research Kurucusu ve Ayana Research Üst Yöneticisi Henry Tillman, Kuzey Deniz Yolu ve Kutup İpek Yolu çerçevesinde yaşanan jeopolitik ve jeoekonomik dönüşümleri analiz etti.

Tillman, küresel düzeyde yaşanan çatışmalara ve Batı’nın Rusya’ya yönelik ağır yaptırımlarına rağmen, Kuzey Kutbu’ndaki deniz koridorunun gelişiminin durmadığını, aksine Asya merkezli ortaklıklarla büyük bir ivme kazandığını vurguladı.

Kuzey Kutbu bölgesine yönelik ilgisinin ve uzmanlığının yaklaşık otuz yıl öncesine dayandığını belirten Tillman, Kanada ve Rusya genelinde kutup bölgelerini ve buzulları uzun yıllardır fotoğrafladığını ifade etti.

Bu süreçte iklim değişikliğinin somut etkilerini gözlemlediğini ve bu gözlemlerini uluslararası forumlara taşıdığını söyleyen Tillman, 2018 yılında Çin hükümeti ve İzlandalı araştırmacılarla birlikte hazırlanan ve bugün de geçerliliğini koruyan Kutup İpek Yolu raporunun üç yazarından biri olduğunu hatırlattı.

Tillman, raporun ticari boyutunu şekillendiren kişi olarak, Kuzey Kutbu’nun sunduğu ekonomik fırsatların jeopolitik sonuçlarını öngördüklerini dile getirdi.

“Kuzey Deniz Yolu sadece daha ucuz değil, nakliye sürelerini de yarı yarıya azaltıyor”

Kuzey Deniz Yolu’nun sunduğu muazzam ekonomik ve lojistik avantajlara dikkat çeken Henry Tillman, yaptıkları çalışmaların ve kamusal verilerin bu rotanın rekabet gücünü açıkça ortaya koyduğunu belirtti.

Nakliye süreleri ve maliyetler arasındaki büyük farkı açıklayan Tillman şu ifadeleri kullandı:

“Vladivostok’tan Londra’ya bir kargonun ulaşması Kuzey Deniz Yolu üzerinden sadece 18 gün sürüyor. Buna karşılık, aynı kargonun Hürmüz Boğazı üzerinden gitmesi 35 gün, Ümit Burnu’nu dolaşarak Güney Afrika üzerinden gitmesi ise tam 50 gün alıyor. Dolayısıyla bu rota sadece hammaddeyi topraktan çıkarma maliyeti açısından değil, nakliye maliyeti ve süresi açısından da diğer tüm alternatiflere göre katbekat daha avantajlı bir konumda.”

Tillman, Rusya’nın Yamal bölgesindeki sıvılaştırılmış doğalgaz üretim maliyetlerinin Batı standartlarına göre son derece düşük olduğunu ve bu durumun küresel enerji pazarında Rusya’yı çok güçlü bir rakip haline getirdiğini vurguladı.

2004 yılında başlatılan Sibirya yatırımlarının meyvelerini verdiğini söyleyen Tillman, Rusya’nın kısa sürede Katar’ın ardından dünyanın en büyük ikinci sıvılaştırılmış doğalgaz üreticisi konumuna yükseldiğini ifade etti.

“Kuzey Kutbu buzulları 1970’lerden beri yüzde 50 oranında çekildi ve bölge dört kat daha hızlı ısınıyor”

Bölgedeki ticari hareketliliğin arkasındaki en büyük etkenlerden birinin iklimsel değişimler olduğunu belirten Henry Tillman, Kuzey Kutbu’ndaki erimenin tahmin edilenden çok daha hızlı gerçekleştiğini kaydetti.

Tillman, bölgedeki fiziksel değişimleri şu verilerle paylaştı:

“Kuzey Kutbu’ndaki buz miktarı 1970’li yıllardan bu yana yüzde 50 oranında azaldı. Bu olağanüstü bir durumdur ve bölgenin dünyanın geri kalanına kıyasla dört kat daha hızlı ısındığı gerçeğini gözler önüne seriyor. Buzulların kıyı şeridinden yukarıya doğru çekilmesi, çevreye zarar vermeden bu koridorun ticari olarak kullanılabilmesini mümkün kılıyor. Bu durum, ülkelerin bu yeni rotayı ticarileştirme konusunda uzmanlaşmasına yol açtı.”

Lojistik altyapı ve teknoloji alanında Rusya’nın çok ciddi bir üstünlüğe sahip olduğunu ifade eden Tillman, Rusya’nın envanterinde sekiz adedi nükleer olmak üzere kırktan fazla buzkıran gemisi bulunduğunu söyledi.

Çin’in de kendi nükleer buzkıranlarını ve büyük nükleer kargo gemilerini inşa etmeye başladığını belirten Tillman, Rusya ve Çin’in toplam buzkıran gücünün tüm NATO ülkelerinin toplamından daha fazla olduğuna dikkat çekti.

Rusya’nın tarihsel olarak Kuzey Kutbu nüfusunun yüzde 65’ini barındırdığını ve toprak kütlesinin yarısından fazlasına sahip olduğunu hatırlatan Tillman, Rusya’nın bölgedeki varlığının yeni bir gelişme olmadığını, tarihsel bir gerçeklik olduğunu vurguladı.

“Batı’nın uyguladığı yaptırımlar Kutup İpek Yolu’nun gelişimini çok büyük ölçüde hızlandırdı”

Glenn Diesen’ın yaptırımların ters teptiği ve Batı’yı izole ettiği yönündeki tespitlerine katılan Henry Tillman, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin sert yaptırım politikalarının küresel ticarette Doğu’ya doğru kaçınılmaz bir kayış başlattığını belirtti.

Tillman, bu dinamikleri şu sözlerle açıkladı:

“Batı’nın Rusya’ya yönelik uyguladığı yaptırımların bu süreci olağanüstü şekilde hızlandırdığını söyleyebilirim. Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptırımları bu kadar sert ve yaygın bir biçimde kullanması, Rusya ve Çin’i Kutup İpek Yolu projesini hayata geçirme konusunda adeta kamçıladı. Projenin hızlı bir şekilde ilerlemesi için Çin sermayesine ihtiyaç vardı ve bu sermaye akışı sağlandı. Çin şu anda Rusya’nın tarihi ve stratejik açıdan çok büyük önem taşıyan Arhangelsk Limanı’nın modernizasyonu için 2,5 milyar dolarlık bir yatırım yapıyor. Bu liman, Norveç sınırına en yakın büyük deniz kapısı konumundadır.”

Yaptırımların Batı’da enerji maliyetlerini artırdığını, Doğu’da ise ucuz enerjiye dayalı yeni bir sanayi ağı ördüğünü belirten Tillman, Alman kimya devi BASF’ın Almanya’daki faaliyetlerini daraltarak Çin’de Rus sıvılaştırılmış doğalgazını kullanacak 10 milyar dolarlık yeni bir tesis açmasını bu durumun en somut örneği olarak gösterdi.

Tillman, Alman yeşil hidrojen şirketlerinin de yüksek maliyetler nedeniyle üretim üslerini Çin’e kaydırdığını ifade etti.

“Hindistan, Rusya ve İran arasında kurulan yeni döngünün Batı ile hiçbir ilişkisi bulunmuyor”

Kuzey Deniz Yolu’nun sadece Rusya ve Çin arasında bir hat olmadığını, Hindistan’ın da dahil olduğu devasa bir çoklu koridora dönüştüğünü kaydeden Henry Tillman, Uluslararası Kuzey-Güney Taşıma Koridoru ile Kuzey Deniz Yolu’nun birleşerek tam bir döngü oluşturduğunu belirtti.

Tillman, Doğu’da şekillenen bu bağımsız lojistik ve enerji mimarisini şu şekilde detaylandırdı:

“St. Petersburg’dan başlayıp Tahran’a uzanan demiryolu hattı, oradan Hindistan’a bağlanıyor ve deniz rotalarıyla tekrar dünyanın kuzeyine ulaşıyor. Bu devasa lojistik döngünün Batı ile hiçbir ilgisi ve bağı yoktur. Hindistan, bu ortaklık sayesinde Rusya’dan son derece düşük maliyetli enerji tedarik ederek kendi sanayisini besliyor. Sadece son birkaç ay içinde Rusya; Vietnam, Endonezya ve Suudi Arabistan ile liman geliştirme, deniz taşımacılığı ve lojistik alanlarında çok büyük anlaşmalar imzaladı. Toplamda yarım milyardan fazla nüfusu temsil eden bu ülkeler, enerji tedariklerini ve ticaret rotalarını güvence altına almak için Rusya ile ortak hareket ediyor.”

Tillman, küresel enerji pazarında yaşanan dalgalanmalar ve Orta Doğu’daki güvenlik riskleri göz önüne alındığında, ülkelerin tek bir kaynağa bağımlı kalmak istemediklerini ve riskleri dağıtmak için Kuzey Deniz Yolu gibi güvenli alternatiflere yöneldiklerini sözlerine ekledi.

“Tibet’teki buzulların erimesiyle Çin’de Yangtze Nehri büyüklüğünde yeni bir nehir inşa ediliyor”

Küresel iklim krizinin ve buzulların erimesinin sadece deniz rotalarını değil, karasal coğrafyayı da radikal biçimde değiştirdiğini belirten Henry Tillman, Batı medyasının görmezden geldiği çok büyük bir projeyi paylaştı.

Tibet bölgesindeki hızlı erimenin Çin tarafından tarımsal bir avantaja dönüştürüldüğünü ifade eden Tillman, projenin büyüklüğünü şu sözlerle aktardı:

“Tibet’teki buzulların erimesi sonucunda Çin, ülkenin batı kesiminde Yangtze Nehri ile aynı büyüklükte yeni bir nehir yatağı inşa ediyor. Bu devasa mühendislik projesi sayesinde, bölgedeki eriyen buzul suları çölleri yeşertmek için kullanılacak. Bu proje tamamlandığında, o devasa coğrafya tarım alanına dönüşecek ve bu durum, Çin’in dünyanın geri kalanından gıda ithal etme ihtiyacını ve küresel gıda dengelerini tamamen değiştirecektir. İklimdeki bu köklü değişimler yaşanırken Batı medyası bu gelişmeleri kendi anlatı kalıplarına uymadığı gerekçesiyle hiçbir şekilde gündeme getirmiyor.”

“Amerikan şirketlerinin Rusya’da halen 100 milyar dolarlık yatırımı var”

Kuzey Kutbu bölgesinin sıfır toplamlı bir çatışma alanı olmaktan çıkarılması ve yeniden işbirliği zeminine taşınması gerektiğine değinen Henry Tillman, Batı ile Doğu arasındaki ticari bağların siyasi gerilimlere rağmen perde arkasında devam ettiğini belirtti.

ABD ve Avrupa ülkelerinin uzun vadede Rusya ile yeniden ticari yakınlaşma arayışına gireceğini öngören Tillman, şu değerlendirmede bulundu:

“St. Petersburg’da düzenlenen ekonomi forumunda da gördüğümüz üzere, Amerikan şirketlerinin Rusya’da halihazırda 100 milyar doların üzerinde yatırımı var ve bu hiç de azımsanacak bir rakam değildir. Forumda çok sayıda Amerikan şirketinin temsilcisi yer aldı. Ticari akıl her zaman siyasi sınırları aşmanın bir yolunu bulur. Rusya’nın enerji, nükleer teknoloji ve mühendislik alanındaki muazzam birikimi küresel sermayeyi cezbetmeye devam ediyor. Gelecekte ABD’nin, Almanya’nın ve İtalya’nın Rusya ile ticari ve teknolojik anlamda yeniden yakınlaşacağını, rekabet yerine işbirliği odaklı ortaklıkların kurulacağını düşünüyorum.”

Tillman, Batılı hükümetlerin halklarına gerçeği açıklamakta zorlandığını, ekonomik çıkarlarla uyuşmayan yaptırım politikalarının Avrupa’da sanayisizleşmeye, yüksek enflasyona ve toplumsal huzursuzluklara yol açtığını belirterek, gerçekçi politikaların er ya da geç kabul edilmek zorunda kalınacağını vurguladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Atlantic Council Direktörü Panikoff: Trump, İranlıların henüz tam olarak onaylamadığı bir şeyi zorluyor olabilir

Yayınlanma

ABD’li düşünce kuruluşu Atlantic Council bünyesindeki Scowcroft Orta Doğu Güvenlik Girişimi Direktörü Jonathan Panikoff, ABD ile İran arasında imzalanması muhtemel anlaşmayı değerlendirdi.

ABD’li düşünce kuruluşu Atlantic Council bünyesindeki Scowcroft Orta Doğu Güvenlik Girişimi Direktörü ve eski istihbarat yetkilisi Jonathan Panikoff, Bloomberg televizyonuna verdiği mülakatta, ABD ile İran arasında imzalanması gündemde olan olası bir anlaşmayı, bölgedeki milis güçlerin konumunu, askeri caydırıcılık adımlarını ve Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini detaylı bir şekilde değerlendirdi.

ABD ile İran arasında yakın zamanda bir anlaşma imzalanması ihtimaline yönelik ilk soruya yanıt veren Panikoff, son dönemde yaşanan hızlı gelişmelere atıfta bulunarak, “Harika bir birliktelik. Bakın, kesinlikle öyle olmasını umuyorum. Açıkçası hepimiz burada biraz baş dönmesi yaşadık. Gerçek şu ki, daha önce de buna benzer açıklamalar görmüştük” dedi.

ABD Başkanı’nın yaptığı sosyal medya paylaşımlarının yapısına dikkat çeken Panikoff, bu kez geçmişe kıyasla daha somut unsurların bulunduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Ancak bu paylaşımın çerçevelenme biçiminin, geçmişte çoğumuzun sahip olduğundan biraz daha fazla iyimserlik için bir neden sunduğunu düşünüyorum. Ülkenin adını doğrudan telaffuz etmesi ve bunun çok yakında gerçekleşeceğini söylemesi önemli. Burada daha önce görmediğimiz bazı ayrıntılar ve somut detaylar var. Dolayısıyla, bunun mümkün olduğunu düşünüyor muyum? Kesinlikle düşünüyorum.”

“Başkan, İranlıların henüz tam olarak onaylamadığı bir şeyi zorluyor olabilir”

Olası bir anlaşmanın önündeki siyasi risklere değinen Jonathan Panikoff, ABD yönetiminin müzakerelerde uyguladığı taktiksel baskıya dikkat çekti.

Sürecin henüz tamamen sonuçlanmadığını belirten Panikoff, doğrudan alıntıyla şu değerlendirmeyi yaptı:

“Aynı zamanda, Başkan’ın belki de İranlıların henüz tam olarak onaylamadığı bir şeyi zorluyor olması ya da onları veya daha da kötüsü kendisini köşeye sıkıştırmaya çalışarak sonunda buna razı olacaklarını umması yönünde göz ardı edilemeyecek bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden henüz her şeyin tamamen bittiğini söylemeye hazır değilim ancak bu durum kesinlikle iyimser olmak için bir neden sunuyor.”

Bölgedeki aktörlerin konumunu değerlendiren Panikoff, Yemen’deki Husilerin ve Lübnan’daki Hizbullah’ın bu süreçteki olası tavırlarını analiz etti.

Husilerin kendi siyasi öncelikleri olduğunu ifade eden Panikoff, “Hizbullah ve Husilerin bunu kabul etmesi ne kadar önemli olacak? Tabii ki müzakere masasında olmayacaklar” sorusu üzerine şunları söyledi:

“Bu oldukça doğru. Husi tarafına bakıldığında, bu savaş boyunca en büyük sorulardan biri, Husilerin neden daha fazla müdahil olmadığı yönündeydi. Yemen’de gerçekten kendi siyasi gündemlerine sahip oldukları gerçeği hakkında önemli görüşmeler yapıldı. Bu durum, Suudiler ile Husiler arasında perde arkasında bazı anlaşmalar olabileceği gerçeğini bir şekilde zayıflatabilirdi. Açıkçası, en azından yakın vadede Husilerin bu süreçte biraz daha kolay ikna edileceğini düşünüyorum.”

“İsrail, sınırındaki saldırılar söz konusu olduğunda her zaman dinlemeye niyetli olmadığını gösterdi”

Lübnan sınırındaki askeri hareketliliğe ve İsrail’in pozisyonuna değinen Panikoff, asıl zorlu başlığın Hizbullah ve dolayısıyla İsrail olacağını kaydetti.

İsrail’in mevcut anlaşma taslağının genel çerçevesinden duyduğu rahatsızlığı anımsatan Panikoff, şu ifadeleri kullandı:

“Hizbullah gerçekten büyük bir soru işareti. Açıkçası, bu açıdan bakıldığında İsrail de öyle. İsraillilerin bu anlaşmanın ana hatlarından memnun olmadığını biliyoruz; çünkü anlaşmanın her zaman bir ateşkes ve boğazın açılmasıyla ilgili olması, ardından da belki 60 günlük bir zaman diliminde nükleer programla ilgilenilmesi öngörülüyordu ki bu neredeyse uzun bir gün anlamına gelecektir. Ancak balistik füzeler meselesi ele alınmazsa ve İsrail, Hizbullah’ın balistik füzelerinden kaynaklanan tehdit nedeniyle kendisini hala tehlike altında hissederse ya da Hizbullah’ın faaliyetleri sebebiyle tehdit sürerse ne olacak? Özellikle de İran gelecekte Hizbullah’ı yeniden ikmal etmeye başlarsa?”

Hizbullah’ın İsrail sınırındaki kesintisiz saldırılarını ve ABD’nin telkinlerine rağmen İsrail’in kendi askeri planlarını uygulamadaki kararlılığını vurgulayan Panikoff, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hizbullah’ın İsrail sınırına yönelik sürekli saldırıları var. İsrail’in, sınırındaki saldırılar söz konusu olduğunda, Başkan Trump’ın kendilerini durdurma çabalarına rağmen her zaman dinlemeye niyetli olmadığını zaten gördük. İsrail geçen hafta bir saldırı gerçekleştirdi ve bunun açıkça yansımaları oldu. Vekil güçlerin tüm bu süreçte nerede konumlanacağı sorusunun ucu açık bir mesele olacağını düşünüyorum.”

“İran’ın acı eşiği, geleneksel olarak ABD’de sahip olduğumuzdan önemli ölçüde daha yüksek”

Mülakatın devamında, ABD’nin bölgedeki askeri caydırıcılık adımlarının ve özellikle bir helikopterin düşmesi sonrası gerçekleştirdiği misilleme saldırılarının İran’ı masaya getirmede etkili olup olmadığı yönündeki soruya yanıt veren Panikoff, Washington’ın blöf yapmadığını gösterdiğini belirtti.

Ancak İran’ın bu baskılara karşı direnç kapasitesinin farklı olduğunu ifade eden Panikoff, şu analizi paylaştı:

“Bunun ABD’nin blöf yapmadığını kesinlikle gösterdiğini düşünüyorum. Bu kısmın doğru olduğuna inanıyorum. Yine de İran’ın bunu gerçekten o kadar önemseyip önemsemediği konusunda oldukça ucu açık bir soru var. Bildiğimiz tek bir şey var: İran ekonomisinden, halkından çok büyük fedakarlıklar yapmaya hazır ve acıya karşı toleransı ile acı eşiği, geleneksel olarak ABD’de sahip olduğumuzdan önemli ölçüde daha yüksek. ABD’nin şu aşamada desteklemeye istekli olduğu şey de bu; örneğin Başkan Trump’a ve bu savaşa verilen desteğe yönelik anketlerin nerede olduğuna bakarsanız bunu görebilirsiniz.”

ABD’nin askeri adımlarının sınırlı ve stratejik bir hedef gözettiğini savunan Panikoff, tırmandırma politikasının müzakerelere etkisini şu sözlerle açıkladı:

“Aynı zamanda, bugün yapılan tehditlerin bile zorlayıcı askeri saldırılar düzenlemekle ilgili olduğu açık. Bu saldırılar, gerçekleşmiş olsalardı, bizi tam ölçekli bir savaşa veya mart ayı boyunca gördüğümüz duruma geri götürmeyi amaçlamıyordu; aksine, çıtayı sürekli yükseltmeye çalışmak için stratejik adımlardı. Bunların kesinlikle bir miktar etkisi olduğunu düşünüyorum. İran’ın şu an müzakerelere katılma kararının tek nedeninin bu askeri adımlar olmadığını net bir şekilde belirtmek isterim. Perde arkasında müzakerelerin oldukça uzun süredir devam ettiğini biliyoruz ve açıkçası bunun her iki unsurun bir kombinasyonu olduğunu düşünüyorum.”

“Hazırlık çalışmaları yapılmamış olsaydı, bu mesajlar muhtemelen karşılık bulmazdı”

Gelişmelerin zamanlamasına ve ABD Başkanı’nın açıklamalarının arkasındaki diplomatik trafiğe değinen Panikoff, sürecin birkaç saatlik bir zaman diliminde değil, haftalar süren bir hazırlık aşamasının ardından bu noktaya geldiğini söyledi.

Üçüncü ülkelerin arabuluculuk çabalarına işaret eden uzman, süreci şöyle özetledi:

“Tahminimce buna beş saatlik bir zaman dilimi olarak bakmamak gerekir. Haftalar süren hazırlık döneminin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu durum, ABD saldırıları devam ederken ve hatta İran geçen hafta misillemede bulunurken bile müzakerelerin sürdüğünün bir yansımasıdır. Doğrudan ya da dolaylı olsun, bir şekilde temas kurulduğundan ve mesaj alışverişi yapıldığından hiçbir şüphem yok. Diğer ülkelerin de ek roller oynadığını biliyoruz; örneğin Pakistanlılar halen çaba gösteriyor. Karşılıklı olarak yoğun bir mesaj trafiğinin yaşandığına şüphe yok. Ancak geçen hafta ya da iki hafta boyunca gerekli hazırlık çalışmaları yapılmamış olsaydı, bu mesajların muhtemelen karşılık bulmayacağını da düşünüyorum. Bugün buraya nasıl ulaştığımızı gerçekten anlamak için bu iki unsuru birleştirmek gerekiyor.”

İran tarafındaki karar alma mekanizmalarının ve müzakereyi yürüten kadroların kimliğinin önemine dikkat çeken Panikoff, Tahran’daki yönetim yapısının karmaşıklığına değindi.

İran’daki güç odaklarının onay sürecindeki rolünü yorumlayan Panikoff, şu bilgileri verdi:

“Bu durum, İran liderliğinin kararlarını nasıl aldığına dair bir miktar boşluk ve belirsizlik olduğu gerçeğinin bir yansımasıdır. Temel olarak şu anda Tahran’da en üst düzey, Mojtaba ve dini lideri de kapsıyor gibi görünüyor. Ancak duyduğum her şeyden ve konuştuğum kişilerden edindiğim izlenime göre, şu anda Tahran’da gerçekten liderlik eden, karar almak için bir araya gelen ve koordinasyon sağlayan 6 ila 8 kişilik bir gruptan bahsediyoruz. Bu grupta Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı General Salami gibi isimler yer alıyor. Meclis Başkanı Kalibaf ve yeni ulusal güvenlik danışmanları gibi birkaç kişi daha bu grupta bulunuyor. Dolayısıyla hepsinin bir araya gelip anlaşmaya vardığını umarsınız. Problem de burada başlıyor; eğer sadece bir ya da ikisi bu karara katıldıysa, ki ABD ve Pakistanlılar ile yapılan görüşmelerde ana müzakereci ve muhatap Ali Laricani oldu, o zaman bu bir zorluk haline gelecektir. Başkan’ın paylaşımındaki ifadelere bakılırsa, bunun çoğunluğu kapsadığı varsayılabilir. Bu da diğerlerinin de bunu onaylamak için bir araya geldiği anlamına gelir. Zaman gösterecek ancak bunun gerçek olup olmadığına dair oldukça hızlı bir şekilde fikir edineceğiz.”

“ABD uçak gemisi grubunu bir süre daha Körfez’de tutmak zorunda kalacaksınız”

Anlaşmanın imzalanması durumunda, bunun sürdürülebilirliği ve özellikle Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması gibi stratejik konuların nasıl güvenceye alınacağı sorusunu yanıtlayan Panikoff, kısa ve uzun vadeli askeri çözümlere değindi.

Avrupa ülkelerinin deniz gücü oluşturma çabalarını aktaran Panikoff, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Temel sorun şu: Eğer bu gerçekten sadece boğazı açmak ve ablukayı sona erdirmek için yapılan bir mutabakat zaptı ise, ki ima edilen de bu gibi görünüyor, o zaman diğer tüm kilit konularda katetmeniz gereken çok yol var demektir. Boğazın kapatılması veya bu yöndeki tehditler çatışmadan önce var olan bir sorun değildi. Önümüzde iki ihtimal veya fırsat bulunuyor. Birincisi, Avrupalılar, Fransızlar ve İngilizler, boğaz boyunca bir tür güç bulundurmak amacıyla benzer düşünen ülkelerden oluşan bir grup bir araya getirmek için denizcilik faaliyetlerine öncülük ediyorlar. İranlıların bunu kabul edip etmeyeceği konusunda sorular var ancak bu yöntemlerden biri olabilir. Paris’te bulunmuş ve Fransız yetkililerle konuşmuş biri olarak biliyorum ki en acil vadede, bir kez ateşkes sağlandığında bu güç neredeyse hemen konuşlandırılabilir.”

Bölgedeki ABD askeri varlığının devam etmesi gerekeceğini savunan Panikoff, Washington’ın caydırıcı güç olarak kalmasının önemini şu sözlerle vurguladı:

“Sürecin ikinci kısmı ise şu: Muhtemelen bir ABD uçak gemisi grubunu bir süre daha Körfez’de tutmak zorunda kalacaksınız. Bu, uzun vadeli bir tehdit projeksiyonuyla ilgili olacaktır; yani İran boğazı tekrar kapatmakla tehdit ederse ya da gemilere saldırmak ve boğazı kapatmak için örneğin insansız hava araçları kullanmaya kalkışırsa, ABD bu geniş koalisyon gücünden bağımsız olarak harekete geçebilecek konumda olacaktır. Dolayısıyla bu tür bir askeri varlığı sürdürmeniz gerekecek ki bu, açıkçası Başkan Trump’ın görev süresinin başındaki söylemlerine bakılırsa pek de yapmak istemediği bir şeydir.”

“Avrupalı müttefiklerin yalnız kalmamasını sağlamak için bu kozu elinizde tutmak istersiniz”

Mülakatın sonunda, Hürmüz Boğazı’ndan enerji akışına bağımlı olan müttefiklerin sorumluluk alması yönündeki çağrılara ve ABD’nin bölgedeki rolüne değinen Panikoff, Washington’ın tamamen geri çekilmesinin riskli olacağını söyledi.

Müzakerelerde eldeki kozların korunması gerektiğini belirten Panikoff, sözlerini şöyle tamamladı:

“Gönüllüler koalisyonunun kesinlikle devreye girebileceğini ve bunun oldukça hızlı bir şekilde gerçekleşebileceğini düşünüyorum, bundan eminim. Ancak ABD’nin bu noktada bölgeden tamamen çekileceğini söylemesi son derece zor olacaktır. Bu hassas bir süreç ve burada zorlayıcı bir nitelik de bulunuyor. Nükleer program henüz çözülmemiş durumda, balistik füzelerle ilgili konular hala çözülmedi, İran ve vekil güç ağlarıyla ilgili sorular hala askıda duruyor. Başka bir deyişle, eğer müzakerelere devam edeceksek, bence bu gücü korumak ve Avrupalı müttefiklerin yalnız kalmamasını sağlamak için bu kozu elinizde tutmak istersiniz.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Gazeteci Cunningham: Batı medyası rejim değişikliği operasyonlarının en hayati aracıdır

Yayınlanma

Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları programına konuk olan İrlandalı yazar ve editör Finian Cunningham, Batılı güçlerin rejim değişikliği operasyonlarındaki gizli yöntemlerini ve medyanın bu süreçlerdeki kurumsal rolünü değerlendirdi.

Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın sunduğu Tarafsızlık Çalışmaları programına katılan İrlandalı yazar ve editör Finian Cunningham, uluslararası ilişkilerde Batı hegemonyasının ve rejim değişikliği operasyonlarının perde arkasını ele aldı.

“Demokrasiyi Öldürmek: Batı Emperyalizminin Rejim Değişikliği ve Medya Manipülasyonu Mirası” kitabının yazarlarından biri olan Cunningham, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Batılı güçlerin egemen devletlerin iç işlerine müdahale etmek için geliştirdiği yöntemleri ve medyanın bu süreçteki suç ortaklığını ayrıntılarıyla paylaştı.

Kitabı Daniel Kovalik, Jeremy Kuzmarov, Ron Ridenour ve K.J. Noh gibi alanında saygın gazeteci ve yazarlarla birlikte kaleme aldıklarını belirten Cunningham, çalışmanın çıkış noktasını şu sözlerle aktardı:

“İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Birleşmiş Milletler Şartı, üye ülkelerin egemenlik haklarının ihlal edilmesini ve iç işlerine müdahale edilmesini kesin bir dille yasaklamıştı. Bu anlaşmaya imza atan Batılı güçler, kağıt üzerinde çok asil ilkelere bağlılık taahhüt etmiş olsalar da emperyalist doğalarından vazgeçmediler. Birleşmiş Milletler Şartı’nı açıkça çiğneyemedikleri için, emperyalist hedeflerine ulaşmanın gizli ve örtülü yollarını icat etmek zorunda kaldılar. İşte bu zorunluluk, egemen ülkeleri kontrol altına almayı hedefleyen gizli rejim değişikliği operasyonları çağını başlattı. Bizim bu kitapta esas olarak ortaya koyduğumuz yeni ve hayati unsur, medyanın bu emperyalist girişimlere nasıl dahil edildiğidir. Rejim değişikliği operasyonlarının tarihi daha önce değerli yazarlar tarafından ele alındı ancak biz medyanın bu sistemdeki kurucu rolüne odaklanmak istedik. Çünkü medya olmadan bu operasyonların yürütülmesi ve sürdürülmesi imkansızdır.”

“CIA ilk iş olarak Amerikan ve Avrupa medyasını kontrol altına aldı”

Cunningham, rejim değişikliği operasyonlarının başarısında istihbarat servislerinin medyayı bir silah olarak kullanmasının temel bir yöntem olduğunu belirtti.

1947 yılında kurulan ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın öncelikli örtülü operasyonunun doğrudan medya üzerinde hakimiyet kurmak olduğunu ifade eden İrlandalı yazar, süreci şu şekilde detaylandırdı:

“Merkezi İstihbarat Teşkilatı kurulduktan hemen sonra, teşkilatın üst düzey yöneticilerinden Frank Wisner gibi isimler, sistematik bir medya kontrol mekanizması geliştirmek için kolları sıvadılar. Bu kişilerin büyük bir kısmı İkinci Dünya Savaşı sırasında askeri istihbarat ve Stratejik Hizmetler Ofisi bünyesinde çalışmış, Nazi propaganda tekniklerini yakından incelemiş isimlerdi. Savaştan sonra bu deneyimlerini medya anlatısını ve kamuoyunu kontrol etmek için kullandılar. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük medya yöneticilerini kendi saflarına çekmek için bilinçli ve metodik bir politika izlediler. Üstelik bu yöneticilerin çoğu zaten savaş yıllarından arkadaşlarıydı. Columbia Yayın Sistemi’nin başındaki William Paley ya da Time-Life dergilerinin yöneticisi Charles Douglas Jackson gibi isimler, istihbarat liderleriyle aynı sosyal çevreleri paylaşıyor, Georgetown gibi seçkin semtlerdeki akşam yemeklerinde bir araya geliyorlardı. Dünyaya bakış açıları ideolojik olarak tamamen aynıydı.”

Medya patronlarının ve gazetecilerin istihbarat servisleriyle çalışmayı ahlaki bir ikilem olarak görmediklerini vurgulayan Cunningham, bu kurumsal iş birliğini “Alaycı Kuş Operasyonu” üzerinden örneklendirdi:

“Bu insanlar kendilerini hükümetin suistimallerini denetleyen bağımsız gazeteciler olarak görmüyorlardı. Aksine, devletlerinin kendilerinden talep ettiği şeyleri yapmayı vatansever bir görev olarak kabul ediyorlardı. Teşkilatın basın üzerinde kurduğu bu hakimiyete pek çok araştırmacı Alaycı Kuş Operasyonu adını vermiştir. Teşkilat sadece üst düzey yöneticileri değil, kilit konumdaki muhabirleri, dış yazarları, köşe yazarlarını ve televizyon habercilerini de bünyesine kattı. Bu gazetecilere medya kuruluşlarından aldıkları maaşların yanı sıra istihbarat servisinden de düzenli ödemeler yapılıyordu. New York Times’ın sahibi Arthur Sulzberger gibi isimler, istihbarat direktörleriyle son derece yakın dostluklar sürdürüyordu. Dolayısıyla devlet bir ülkenin liderini güvenilmez, deli ya da tehlikeli olarak göstermek istediğinde, medya bu siparişi büyük bir iştahla ve gönüllü olarak yerine getiriyordu. Bu da müdahalelerin önünü açan toplumsal rızanın imalatını sağlıyordu.”

“Musaddık’ın devrilmesinde kullanılan yalanlar bugün de tedavüldedir”

Cunningham, medyanın rıza üretimindeki rolünü tarihsel örnekler üzerinden açıklarken, 1953 yılında İran’da Başbakan Muhammed Musaddık’ın devrildiği süreci günümüzdeki gelişmelerle kıyasladı.

İran’ın petrol endüstrisini millileştirme kararı almasının İngiltere ve ABD için kabul edilemez olduğunu belirten yazar, o dönemde medyanın nasıl bir gecede yön değiştirdiğini anlattı:

“1953 yılında İran’da demokratik olarak seçilmiş olan Muhammed Musaddık hükümetinin devrilmesi, modern istihbarat tarihinin ilk büyük rejim değişikliği operasyonuydu. Musaddık, ülkesinin petrol kaynaklarını millileştirerek İngiltere’nin sömürge döneminden kalma devasa karlarını ellerinden almıştı. Bu yüzden gitmesi gerekiyordu. Operasyonun arkasında CIA ve İngiliz dış istihbarat servisi MI6 vardı ancak bunu uzun yıllar boyunca kabul etmediler. O dönemde operasyonun zeminini hazırlayan en büyük güç medyaydı. CIA ve İngilizler, darbe öncesinde İran sokaklarını karıştırmak, toplumsal kaos yaratmak ve insanları kışkırtmak için ülkeye milyonlarca dolar akıttı. Medya ise Musaddık’ı kontrolü kaybetmiş bir deli, istikrarsız bir lider ve ülkeyi Sovyetler Birliği’nin kucağına iten bir tehdit olarak resmetti. İlginç olan şudur ki, darbe kararından önce Amerikan basını Musaddık’a karşı oldukça sempatik bir dil kullanıyor, onun meşru taleplerini destekliyordu. Ancak Dwight Eisenhower yönetimi iktidara gelip darbe kararı alındığı an, tüm Amerikan basını bir düğmeye basılmış gibi aniden yön değiştirdi ve Musaddık’ı karalama kampanyası başlattı. New York Times’tan Newsweek’e kadar tüm yayın organlarının bir gecede aynı düşmanca pozisyonu alması, medyadaki kurumsallaşmış kontrolün en açık kanıtıdır.”

İran’da yakın geçmişte yaşanan toplumsal hareketlilik ile 1953 darbesi arasındaki yöntem benzerliğine dikkat çeken Cunningham, batı medyasının güncel dezenformasyon süreçlerini de şu sözlerle eleştirdi:

“Bugün İran sokaklarında yaşanan olaylar ile 73 yıl önceki darbe sürecinin işleyiş biçimi tamamen aynıdır. Son protestolarda Batı medyası olayları tamamen barışçıl ve demokratik bir halk ayaklanması olarak sundu. Güvenlik güçlerinin 30 ila 40 bin insanı katlettiğini iddia ettiler. Oysa bağımsız araştırmacılar ve sahadaki veriler, gerçek can kaybının yaklaşık 3 bin civarında olduğunu ve bu kayıpların önemli bir kısmının silahlı saldırılarla şehit edilen polis memurlarından oluştuğunu gösteriyor. Göstericiler yüzlerce binayı ateşe verdi, kundaklama eylemleri yaptı. Ancak Batı medyası tüm bu şiddet eylemlerini temizleyerek olayı sadece zalim bir rejimin acımasız baskısı olarak servis etti. CIA ve Mossad’ın bu grupları silahlandırdığı, ülkeye Starlink panelleri sokarak ekonomiyi çökertmeye çalıştığı bizzat batılı yetkililer tarafından itiraf edilmesine rağmen, medya bu gerçeğin üzerini örttü. Tıpkı 1953’te Musaddık’a yaptıkları gibi, bugün de kendi çıkarlarına hizmet etmeyen hükümetleri istikrarsızlaştırmak için aynı propaganda formülünü uyguluyorlar.”

“Kiev rejiminin yolsuzlukları ve savaş suçları sistematik olarak aklanıyor”

Ukrayna’daki mevcut çatışmaları ve Batı medyasının Kiev yönetimine yönelik tutumunu değerlendiren Cunningham, medyanın ikili standartlarını çarpıcı örneklerle gözler önüne serdi.

Volodimir Zelenskiy liderliğindeki yönetimin antidemokratik uygulamalarının ve yolsuzluklarının Batı medyasında sansürlendiğini belirten yazar, şöyle konuştu:

“Bugün Kiev’deki yönetimi bir hükümet değil, tam anlamıyla bir rejim olarak adlandırmak gerekir. Zelenskiy iki yıl önce seçimleri iptal etti ve şu an anayasal meşruiyeti olmadan o koltukta oturuyor. Çevresi ve kendisi boğazına kadar yolsuzluğa batmış durumda. Genelkurmay Başkanı Andriy Yermak’ın adı yüz milyonlarca avroluk devasa yolsuzluk skandallarına karıştı. Ancak Batı medyası Zelenskiy’i demokrasinin ve Avrupa güvenliğinin kahraman koruyucusu olarak göstermeye devam ediyor. Onun bütün suçlarını ve yolsuzluklarını sistematik olarak aklıyorlar. Çünkü Batı kamuoyunun bu rejime milyarlarca dolar ve avro göndermeye devam etmesini sağlamak zorundalar. Öte yandan, Ukrayna güçlerinin Lugansk bölgesinde bir üniversite yurduna düzenlediği ve çoğu genç kızlardan oluşan 21 öğrencinin hayatını kaybettiği drone saldırısı Batı medyasında neredeyse hiç yer bulmadı. Haber yapan birkaç organ ise hemen Ukrayna tarafının iddialarını öne çıkararak buranın aslında askeri bir eğitim merkezi olduğunu savundu. Savaş hattının hemen gerisinde, Ukrayna’nın en kolay vurabileceği menzilde Rusların bir drone pilotu eğitim okulu kuracak kadar aptal olduğunu iddia etmek en hafif tabirle gülünçtür. Ancak Batı medyası bu aptallığı bile gerçek gibi satabiliyor. Kendi müttefiklerinin suçlarını gizlerken, düşman ilan ettikleri tarafların iddia edilen suçlarını büyüterek kamuoyuna sunuyorlar.”

Batılı propaganda aygıtlarının işleyişindeki mükemmelliğin, insanlarda özgür irade ve bağımsız medya illüzyonu yaratmasından kaynaklandığını söyleyen Cunningham, bu durumun Sovyetler Birliği dönemindeki propaganda yöntemlerinden çok daha tehlikeli olduğunu belirtti:

“Batı’nın kamuoyu algısını yönetme ve zihin yıkama sistemi son derece gelişmiş ve sinsidir. En büyük başarıları, insanlara ortada bir propaganda sistemi yokmuş gibi hissettirmeleridir. Sovyetler Birliği döneminde halkın yüzde 80’i veya 90’ı devlet medyasının anlattıklarının parti çizgisi olduğunu ve gerçeğin farklı olduğunu bilirdi. Ancak Batı’da sistem, insanlara özgürce seçim yapabildikleri ve bağımsız kaynaklardan bilgi aldıkları hissini veriyor. İnsanlar maruz kaldıkları yoğun propagandayı doğrudan gerçeklik olarak kabul ediyorlar ve bütünüyle yutuyorlar. Neyse ki son yıllarda bu tekel kırılmaya başladı. Alternatif medyanın yükselişi, geleneksel kurumsal medyanın rızasını ve otoritesini yerle bir ediyor. İnsanlar artık BBC’nin veya New York Times’ın her söylediğini tartışmasız doğru kabul etmiyor. Bu kurumlar ciddi bir izleyici ve okuyucu kaybı yaşıyor, meşruiyet krizine giriyorlar. Bu durum küresel anlatı kontrolü açısından tarihi bir kırılmadır ancak yine de tehlike geçmiş değil. Kurulu düzen, kontrolü kaybetmemek için alternatif kanalları sansürleme ve kapatma baskısını her geçen gün artırıyor.”

“Egemen sistem gerileyen gücünü korumak için açık şiddete başvuruyor”

Emperyalizmin ekonomik temellerine ve bugünkü dönüşümüne değinen Cunningham, Batı dünyasının çok kutuplu yeni gerçeklik karşısında yaşadığı panik ve saldırganlığı şu sözlerle analiz etti:

“Emperyalizm hiçbir zaman sona ermedi, sadece biçim değiştirdi. Chalmers Johnson’ın ifadesiyle örtülü emperyalizm olarak yürütülen süreç, bugün artık hiçbir maskeye ihtiyaç duyulmadan, doğrudan kaba kuvvetle sürdürülüyor. Donald Trump dönemiyle birlikte Batı, emperyalist niyetlerini gizleme gereği bile duymayan açık bir neo-emperyalizm aşamasına geçti. Uluslararası hukuka, kurallara ve anlaşmalara yönelik tam bir kibir ve umursamazlık hakim. Bunun temel sebebi, Batı kapitalist sisteminin Çin’in yükselişi ve çok kutuplu dünyanın kuruluşu karşısında derin bir başarısızlık ve gerileme içine girmiş olmasıdır. Kendi halklarına insani yaşam koşulları sunamayan, borç batağındaki bu sistemler, hegemonyalarını korumak için ellerinde kalan tek güce, yani askeri şiddete sarılıyorlar. Kendi ülkelerindeki işçilerin haklarını gasp edip, onların vergilerini Kiev’deki neo-Nazi rejimine veya İsrail’e aktarıyorlar. Bu durum ülkeler içinde de bir sınıf savaşını körüklüyor. Gelecekte yaşanacak büyük hesaplaşma sadece ifade özgürlüğü mücadelesi olmayacak; işçilerin kendi maddi varlıklarını korumak için bu kapitalist ve emperyalist düzene karşı doğrudan cephe alacağı bir sınıfsal çatışma olacaktır.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English