Amerika
ABD, İran’a yardım eden ülkeleri dolar sisteminden çıkaracak

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, İran’a ve Tahran yönetimine destek veren ülkelere karşı “Ekonomik Parya” adlı benzeri görülmemiş bir operasyon başlattıklarını duyurdu. Bessent, İsimlendirdikleri mali harekatla Tahran adına para aklayan veya yardım sağlayan her kuruluşun Amerikan doları sisteminden çıkarılacağını açıkladı.
ABD Hazine Bakanlığı, İran’a ve Tahran yönetimine destek veren ülkelere yönelik “Ekonomik Parya” adlı geniş kapsamlı bir operasyon başlattığını duyurdu.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, düzenlediği basın toplantısında söz konusu harekatın benzeri görülmemiş bir kampanya olduğunu belirterek Tahran yönetiminin dünya genelindeki tüm mali ağlarını hedef alacaklarını açıkladı.
Bessent, “ABD Hazine Bakanlığı, İran İslam Cumhuriyeti ve ona yardım edenlere karşı benzeri görülmemiş bir kampanya olan ‘Ekonomik Parya’ operasyonunu başlattı. İran’ın dünya genelindeki finansal bağlarına yönelik ekonomik bir taarruz başlatıyoruz” dedi.
Washington yönetiminin hedefinin İran’daki iktidarı ayakta tutan tüm ekonomik bağları koparmak olduğunu vurgulayan Bessent, ABD’nin çemberi daraltacağını ve İran Devrim Muhafızları Ordusunu finanse eden bütün olası gelir kaynaklarını engelleyeceğini ifade etti.
Bakan Bessent bu süreçte “sıfır sızıntı” ilkesiyle hareket ettiklerinin altını çizdi.
ABD Başkanı Donald Trump’ın dünya liderlerini bizzat telefonla arayarak İran ile olan ilişkilerini sonlandırmaları yönünde somut taleplerde bulunduğunu aktaran Bessent, Tahran adına para aklanmasına aracılık eden her kuruluşun Amerikan doları sisteminden tamamen çıkarılacağını bildirdi.
Operasyon kapsamında ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi (OFAC); “İran rejiminin pervasızlığına katkı sağlayan”, yasa dışı nükleer ve füze teknolojisi edinimi faaliyetlerinde bulunan 48 kuruluş, 24 kişi ve 6 gemiyi yaptırım listesine eklediğini duyurdu.
Bessent, basın toplantısından önce The Financial Times için kaleme aldığı makalede, ABD’nin daha önce İran’ın askerî kabiliyetini zayıflattığını, sıranın ülke ekonomisine geldiğini belirterek şu değerlendirmede bulunmuştu: “Şafak vaktiyle birlikte ekonomik ‘Normandiya Çıkarması’ (D-Day) başlıyor; bu, bir düşmana karşı bugüne kadar düzenlenmiş en büyük finansal taarruzdur.”
Başkan Donald Trump, 20 Ağustos’ta yaptığı açıklamada İran’a karşı “en yıkıcı ekonomik operasyonun” başlatıldığını ilan etmiş ve o günden itibaren İran’a yardım sağlayan herhangi bir ülkenin çok büyük ekonomik sonuçlarla yüzleşeceğini yazmıştı.
Bu açıklamadan bir gün önce CNN, ABD’li bir yetkiliye dayandırdığı haberinde, Trump’ın müzakereleri sürdürmekten vazgeçtiğini ve Tahran’a yönelik baskıyı aşamalı olarak artırmaya odaklanarak İran’a karşı yaklaşımını değiştirdiğini aktarmıştı.
Trump, haziran ayında yaptığı bir değerlendirmede İran ile yapılacak olası bir anlaşmanın yaptırımların kaldırılmasını öngörmediğini ancak sürecin Tahran’ın tutumuna bağlı olduğunu söylemişti. Bundan birkaç gün sonra imzalanan mutabakat zaptı ise tüm yaptırımların sona erdirilmesini kapsıyordu ve yaptırımların kaldırılmasına ilişkin takvimin nihai anlaşmada belirlenmesi kararlaştırılmıştı. Ancak birkaç hafta sonra tarafların yeniden karşılıklı saldırılara başlaması üzerine ABD Hazine Bakanlığı, temmuz ayında İran’ın deniz taşımacılığı ve finans ağlarına yönelik yaptırımları daha da sıkılaştırmıştı.
Amerika
ABD yönetimi H-1B vizelerine 103 bin dolarlık yeni harç önerdi

ABD İç Güvenlik Bakanlığı, H-1B çalışma vizeleri için 103 bin 265 dolarlık yeni bir başvuru harcı kuralı önerdi. Öte yandan Trump yönetiminin, sığınma başvurusunda bulunan yaklaşık 200 bin yabancının ticari ve turistik vizelerini iptal etmeye hazırlandığı bildirildi.
ABD İç Güvenlik Bakanlığı (DHS), ABD’de istihdam edilmek isteyen ve yıllık yasal kontenjana tabi olan tüm yabancı çalışanlar için H-1B vizesi başvurularına 103 bin 265 dolar harç getirilmesini öngören yeni bir kural önerisi yayımladı.
Pazartesi günü yayımlanan kural bildiriminde, toplanacak harcın yasal göçmenlik sisteminin yürütülmesinde federal hükümetin üstlendiği maliyetlerin karşılanması amacıyla kullanılacağı belirtildi. Bu harcamaların DHS ile Adalet, Dışişleri ve Çalışma bakanlıklarının yürüttüğü faaliyetleri kapsadığı kaydedildi.
ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Hizmetleri (USCIS) Sözcüsü Zach Kahler konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Önerilen H-1B harcı, aksi takdirde vergi mükelleflerince finanse edilmesi gereken yasal göçmenlik programlarının karara bağlanması, güvenlik soruşturmalarının yapılması ve desteklenmesi için federal hükümet genelinde oluşan maliyetlerin geri kazanılmasını amaçlamaktadır” dedi.
Söz konusu adım, federal bir yargıcın Trump yönetiminin H-1B başvuruları için daha önce önerdiği 100 bin dolarlık harcı haziran ayında iptal etmesinin ardından geldi.
ABD Bölge Yargıcı Leo Sorokin, göçmenlik politikasını ve vergileri belirleme yetkisine sahip tek yasama organının Kongre olduğunu vurgulayarak vize başvurularına vergi getirilmesinin hukuka aykırı olduğuna hükmetmişti.
İlk öneri üniversiteleri, hastaneleri ve araştırmaya dayalı kuruluşları kapsıyordu. Ancak DHS’nin yeni önerdiği kural kapsamında bu işverenler yeni harç uygulamasından etkilenmeyecek.
Cato Enstitüsünden David Bier, The Hill’e yaptığı değerlendirmede kararı eleştirerek şu ifadeleri kullandı:
“İlk harç başvurularda yaklaşık yüzde 90’lık bir düşüşe ve 28 milyon dolarlık gelir kaybına yol açmasına rağmen yönetim yeni harcın bir ‘maliyet karşılama mekanizması’ olacağını iddia ediyor. Hükümetin kendisi mahkemeye 100 bin dolarlık harcın ‘muhtemelen engelleyici’ olduğunu ve ‘gelir getirmediğini’ söylemişti. Gelir getirse bile bu durum harcı yasal kılmaz; zira göçmenlik harçları yalnızca başvuru değerlendirme ve vatandaşlık hizmetlerinin maliyetlerini karşılamak için getirilebilir. Üstelik bu bir başvuru harcı olduğundan, işverenler USCIS’in başvuruyu onaylayacağına dair hiçbir garanti olmadan bu tutarı ödemek zorunda kalacak. Onay garantisi yokken neredeyse hiç kimse 100 bin dolardan fazla parayı riske atmaz.”
Yeni H-1B vizeleri için standart yıllık yasal sınır 85 bin olarak uygulanıyor. Bu kota, 65 bin genel vize ile ABD’deki bir yükseköğretim kurumundan yüksek lisans veya doktora derecesine sahip başvuru sahiplerine ayrılan 20 bin vizeden oluşuyor. 65 binlik genel kontenjanın 6 bin 800’ü ise münhasıran Şili ve Singapur vatandaşlarına tahsis ediliyor.
ABD’li şirketlerin uzmanlık gerektiren yüksek nitelikli mesleklerde yabancı çalışan istihdam etmesine olanak tanıyan H-1B vizeleri, özellikle teknoloji sektöründeki tartışmaların merkezinde yer alıyor.
Partiler Üstü Politika Merkezi verilerine göre, onaylanan H-1B başvurularının yaklaşık üçte ikisini yazılım mühendisliği, veri bilimi ve bilişim desteği gibi bilgisayarla ilişkili pozisyonlar oluşturuyor.
Yetkililer, önerilen kuralın salı günü Federal Register’da yayımlanacağını ve şirketler ile teknoloji çalışanlarının kural hakkında görüş bildirmek için 30 günlük süreye sahip olacağını bildirdi.
ABD tarihinin en büyük vize iptali hazırlığı
Öte yandan Donald Trump yönetiminin, ABD tarihinin en büyük kitlesel vize iptali işlemine hazırlandığı bildirildi. Associated Press’in (AP) ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerine ve Amerikalı yetkililere dayandırdığı habere göre bu adım, ülkede sığınma başvurusunda bulunan 200 bine yakın yabancıyı etkileyebilir.
Dışişleri Bakanlığının, 2016 ile 2026 yılları arasında verilmiş B1 ticari vizeleri ile B2 turist vizelerini, daha önce sığınma talebinde bulunan ya da halen talepte bulunan yabancılardan önümüzdeki haftalarda geri çekmesi bekleniyor. Tedbir, İç Güvenlik Bakanlığı ile koordinasyon halinde yürütülecek.
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tommy Pigott, bakanlıkların ABD’ye kısa süreli ziyaretçi olarak giren ancak daha sonra ülkede kalıcı olmak amacıyla sığınma başvurusunda bulunan yabancıları tespit etmek için ortak çalışma yürüttüğünü açıkladı.
Pigott, iptal edilecek vize sayısına ilişkin kesin bir rakam vermezken sürecin devam edeceğini ve nihai karar sayısının değişebileceğini ifade etti.
AP’nin aktardığına göre vize iptalleri doğrudan ve derhal sınır dışı edilme sonucunu doğurmayacak. Sığınma başvurusu inceleme aşamasında olan yabancıların büyük çoğunluğu başka bir yasal kategoriye aktarılacak ancak ticari veya turistik ziyaretçi statülerini kaybedecek.
Mevcut başvuru sahiplerinin ise ABD’de sığınma talebinde bulunma niyetlerinin olmadığını kanıtlamaları ve ülkelerine geri dönme kararlılıklarını belgelemeleri gerekecek.
Geçerli B1 ve B2 vizesi sahiplerine yönelik incelemenin, Dışişleri Bakanlığının ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Hizmetlerinden sığınma başvurularına dair verileri almasının ardından başladığı belirtildi. Haberde, vize iptali kararının henüz kesinleşmediği ve konunun yargıya taşınabileceği aktarıldı.
ABD Dışişleri Bakanlığı son 18 ayda suçtan hüküm giyen, suç isnat edilen veya ABD politikalarını kamuoyu önünde eleştiren kişilere ait yaklaşık 175 bin vizeyi iptal etti. Bakanlık, vize iptal mekanizmasını bir göç kontrol aracı olarak kullanmaya ve tehdit oluşturabilecek yabancıları tespit etmeye devam edeceğini duyurdu.
Trump yönetimi daha önce aralarında Rusya’nın da bulunduğu 75 ülkenin vatandaşlarına yönelik göçmen vizesi işlemlerini süresiz olarak durdurmuştu.
Trump, seçim kampanyası sürecinde Beyaz Saray’a döndüğü anda ABD tarihinin en büyük yasa dışı göçmen sınır dışı etme operasyonunu başlatacağını vadetmişti.
The Washington Post’un haberine göre Trump yönetimi, yeni başkanlık döneminin ilk yılında 1 milyona yakın göçmeni sınır dışı etmeyi hedefliyordu.
ABD Dışişleri Bakanlığı 2025 yılı içinde yabancılara ait 100 binden fazla vizeyi iptal etmiş, bunlar arasında yaklaşık 8 bin öğrenci vizesi de yer almıştı.
Amerika
Kıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor

Papa XIV. Leo, 22 Ağustos günü “dünyanın en eski cumhuriyeti” olarak kabul edilen San Marino’yu ziyaret etti ve burada “hükümdarların ve siyasetçilerin koruyucu azizi” Thomas More’dan övgüyle bahsetti.
İdam edilirken bile inandıklarından vazgeçmeyen More, Leo için özgürlük ve vicdanın cisimleşmiş haliydi. Hakikat arayışında, Tanrı dışında kimseye hesap vermek zorunda hissetmemişti kendini. Krala bile.
San Marino Büyük ve Genel Konseyi’ne hitap eden Papa, devamında, “özgürlük adına ortaya çıkan ama gerçekte putların ve iktidarın kölesi olan siyasi ve iktisadi projeleri kökünden yozlaştıran putperestlik” karşısında yer aldığını ilan ediyordu. Onun inandığı Hristiyan bakış açısına göre, “özgürlük ve komünyon ya birlikte ayakta kalır ya da birlikte çöker”di.
Papa, bu küçük cumhuriyetin mottosunun parçası olan “özgürlük” (libertas) kelimesinin anlamı üzerinde uzun uzadıya durduktan sonra sadede geliyordu:
“Bir halkın ve devletin tarihi bağlamında, bu kelime şüphesiz kendi kaderini tayin etme ve diğer siyasi otoritelere bağımlı olmamaya yönelik arzuyu ifade eder. Kişisel özgürlük olmadan, yani insan onuruna saygı gösterilmeden ve bu onur yüceltilmeden gerçek bir sivil özgürlük olamayacağını vurgulamak isterim. Bu özgürlük nihai olarak, her insanın vicdanında yankılanan sesi olan Tanrı tarafından verilir ve güvence altına alınır.”
Nihayetinde San Marino Cumhuriyeti’ni, “devletin laik yapısından ödün vermeden Katolik sosyal öğretisinin ilkelerinden yararlanmanın mümkün olduğu bir ‘iyi yönetişim laboratuvarı’ olarak takdir ediyordu. Katolik sosyal öğretisi ise “kamu yararının peşinde olma, malların evrensel amacına uygun kullanımı, yetki devri ile dayanışma arasındaki uyum ve sosyal adalet” idi.
Papa XIV. Leo’nun “ilerici” siyasi programının propagandasını itinalı bir biçimde yapan Christopher Hale, Kutsal Makam’ın başının bu sözlerinin, haklı olarak, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in de zamanında intisap ettiği “postliberalizme” karşı olduğunu yazıyor. Hale’e göre Papa, Vance’in postliberal Katolisizmini etkisiz hale getiriyordu.
Trump’ın Silikon Vadisi’ndeki adamı Thiel’in antidemokratik distopyası
Katolik hiziplerin ütopya kavgası
Postliberalizme ve JD Vance’e daha sonra geleceğiz. Ama önce, Papa’nın Thomas More göndermesine bir göz atmamız gerekiyor.
Kahramanımız More değil Bacon, ama ikisi arasındaki bağı belli belirsiz dillendiren ise yine ve yeniden Peter Thiel.
Sam Wolfe ile birlikte dokuz ay arayla yazdığı iki makalede Thiel, artık iyi bilinen Deccal ve ahir zaman araştırmalarına devam ediyor. “Dünyanın Sonuna Seyahatler” başlıklı ilk makalede kısa bir More değinisinden sonra esas olarak Francis Bacon’ın Yeni Atlantis kitabını masaya yatırıyor. Novum Organum’daki bilimsel bilgi ile Hıristiyanlık arasındaki güçlü bağ, Yeni Atlantis’e gelindiğinde kopmuştu.
Bacon’ın tasvir ettiği ada ülkesi (Ütopya ile bağı görülüyor) Bensalem, bilim ve teknoloji yoluyla hayli ilerlemiştir. Sert rüzgarlar sonucu kaybolarak tesadüf eseri adaya çıkan Avrupalı Hıristiyanların yaraları Bensalem’in gelişmiş ilaçları ile sarılır. Bensalem’in teknoloji üreten kurumunun adı “Süleyman’ın Evi”dir (Thiel ve Wolfe, kurumun adını “derin devletimsi” [deep state–esque] buluyor). Kurumun “ajanları”, Avrupa’daki yeni bilimsel gelişmeleri çalmaya gönderilir. Göklerdeki ve yerlerdeki her şey araştırma konusudur. Hıristiyan bir rahip ise kaybolmuş denizcileri adanın Hıristiyan olduğu konusunda temin eder. Bununla birlikte Bensalem, çok kültürlü ve çok dilli bir toplum gibi görünmektedir.
Yeni Atlantis’teki denizcilerin (ve geminin papazının) hikâyesi gitgide tuhaflaşır. Avrupalılar, Bensalem’de gördükleri karşısında kelimenin tam anlamıyla büyülenmiş gibilerdir. Süleyman’ın Evi’nin “Babası” da görünür nihayetinde (öncesinde “sünnetli bir Yahudi” olan Joabin’in ardından). Baba’nın anlattığı Bensalem, tam bir tekno-ütopya gibi görünmektedir. Üstelik, aldatmacalı bir ütopya olduğunun gönül rahatlığıyla kabul edildiğini anlarız (duyuları memnun etmek ve aldatmak için “perspektif evleri”, “ses evleri” ve “kokulu evler” vardır). Adanın yönetimi için Süleyman’ın Evi’nin bir işbölümü kurguladığını görürüz. Bürokratik bir makine işlemektedir. Peki Bensalem’in yöneticisi kimdir? Thiel ve Wolfe’u takip edelim:
“Sadece Bensalem’in yönetimini yakından bilen bilge Joabin bu rolü üstlenebilirdi. Bacon’ın bize Joabin hakkında bıraktığı ipuçlarını yeniden gözden geçirdiğimizde, Bensalem’in en karanlık sırrını ortaya çıkarırız: Joabin, İncil’deki Deccal’dir.”
Sünnetli, Yahudi ve… eşcinsel! Joabin’in sünnetli olduğunu ancak eşcinsel olduğunu varsayarsak anlayabilirdik. Joabin’in hem Yahudi hem de eşcinsel olması, Danyal’in kitabındaki (Thiel ve Wolfe Danyal peygamberi “tarihteki ilk tarihçi” olarak selamlıyorlar) Deccal kehanetlerinden ikisini yerine getiriyordu:
“‘Ne atalarının Tanrısını ne de kadınların arzusunu dikkate alacak’ (Dan. 11:37). Ayrıca Joabin’in, Vahiy 7:4–8’de Deccal’e atıfta bulunulan, kayıp bir İsrail kabilesinin soyundan geldiğini de biliyoruz. Pavlus’un anlatımına göre ise Deccal’in ortaya çıkışını müjdeleyen sözler ‘Barış ve güvenlik!’tir (1. Selanikliler 5:3). Hatırlayacağımız üzere, Bensalem’in anlamı ‘barışın oğlu’ ya da ‘güvenliğin oğlu’dur. Ayrıca, Joabin’in Bensalem’in bekâretiyle ilgili tuhaf övünmesini, Deccal’in bir bakireden doğacağına dair Aziz Hieronymus’un [Aziz Jerome] spekülasyonu ışığında da değerlendirmeliyiz. Apokrif ‘Süleyman’ın Vasiyeti’nde Süleyman, iblislere tapınağını inşa etmelerini emretmiştir. Yeniden inşa edilen tapınak olan Süleyman’ın Evi de aynı işgücünü kullanmaktadır.”
Yazarlara göre Bacon’ın anlatısında eksik olan şey sözler değil, eylemlerdi: Yani, “Deccal’in hüküm sürdüğü küresel, teknokratik bir imparatorluğun kurulması.”
Deccal’in kim ya da ne olacağına ilişkin tartışmanın yüzyıllardır sürdüüğünü hatırlatan Thiel ve Wolfe, devamında onun dünyayı hangi yollardan ele geçireceğine ilişkin tartışmayı merkeze alıyordu. Yahudi ve eşcinsel Joabin, empirisizmden imparatorluğa uzanan bir yol hayal etmişti: Bu yol, teknolojiden, özellikle de Bensalem’in makinehanelerindeki denizaltılar ve uçaklardan geçiyordu. Yazarlar, Bensalem’in eski dünyayı işgal edeceğine işaret ediyorlardı.
Tek dünya devleti heyulası
“(…) Bakışlarını yeryüzünde gezdirdi; kendi ülkesinin sınırlarında durmayı reddetti; geleceğe duyduğu coşku, tüm dünyayı kucaklayacak kadar engindi; yabancı ulusların yaşamındaki hareketlilik, sevinçleri ve kederleri, kendi halkınınkiler kadar onu derinden etkiledi. Onunkisi sevgiye dayalı bir emperyalizmdi – milliyet engellerinin üstüne çıkmış heybetli bir zihnin emperyalizmi; özellikle de yüceliği açısından özgürlüğe değer veren bir zihnin. (…)
Uygulamalı bilimin ütopyasını yaratmaya koyulduğunda, burjuva bakış açısı dünya çapında boyutlara genişler; bu bakış açısı, “komünizm”e dönüşür; bu kelimeyi yeterince geniş ve dogmatik olmayan bir anlamıyla ele alır. Bu, ölçülü bir coşkudur. Fakat bugün ihtiyacımız olan şey, duygusal kalıntıların boğucu pençesinde can çekişen bir dünyanın ayılmasıdır. Almanların elli yıl boyunca ‘Gemüt’ [huy, mizaç] kelimesini kullanmasının yasaklanması gerektiğini söyleyen kimdi? Almanya’nın en büyük şairiydi. Orta sınıf insanı, yolunu kaybetmiştir ve yaklaşan çağda bir kenara itilmeye mahkûmdur; elbette, düşüncesini hâlâ yöneten ölümcül duygusallıktan ve yaşam gücünü emen ilkelerden kurtulmayı başaramazsa. Geleceği cesurca benimsemelidir. Aklı hor görmek ve günümüz koşullarında tamamen kör ve anlamsız görünen atavistik duygulara inatla sarılmak boşunadır – bu, bir tür çaresiz, kötücül, ölümcül bir duygusallıktır.
Yeni, toplumsallaşmış dünya, planlama ve işbirliğinin dünyası gelecek; insanlık, zekâya yakışmayan gereksiz acılardan kurtulacak; ve bu, küflü, gerici, küçük burjuva duygusallığa sırtını dönmüş herkesi çoktan bayrağı altına toplayan büyük ve sağduyulu bir çabayla gerçekleştirilecek. Bu dünya gelecek; zira insanlığın aydınlanma sürecinin mevcut aşamasına uygun, rasyonel bir maddi düzen yaratılmak zorundadır; aksi takdirde, en kötü ihtimalle, şiddetli sarsıntılar sonucu ortaya çıkacak. Fakat o zaman kalp, vicdanen rahat bir şekilde haklarını yeniden ortaya koyabilecek. Burjuva çağının büyük oğulları, yani ruhsal gelişim kapasiteleriyle sınıflarının seviyesinin üzerine çıkanlar, burjuva doğasında sonsuz imkânlar, kendini özgürleştirme ve kendini aşma için sınırsız imkânlar olduğunun canlı kanıtıdır. Çağımız, orta sınıfa bu doğuştan gelen güçleri hatırlamasını ve entelektüel ve ahlaki olarak bu güçler üzerine duruşunu sergilemesini talep ediyor. İktidar hakkı, kişinin yerine getirmesi gereken tarihi bir misyonu olduğuna dair inanca bağlı. (…)”
Bu duygu ve coşku dolu sözler, ölümünün yüzüncü yılında, 1932’de, Goethe üzerine düşünen Thomas Mann’a ait. Mann’ın anladığı şekiyle, burjuvazinin içinden kopup gelen ama onun sınırlarını aşan bir çağın bu Alman çocuğu, yeni bir insanlığı da müjdeler. Doruklara tırmanmak ancak burjuvazinin yükselişiyle birlikte olmuştur. Şimdi, bu sınıfın çalışkan çocuklarına düşen, yeni, birleşik ve evrensel bir toplum fikrinin, Mann’da biraz mistife edilmiş haliyle “komünizmin” önünde engel olmamaktır. Zaten, engel olanlar, iktidar olma şanslarını da yitireceklerdir.(1)
Ne kadar da anti-Thiel değil mi! Zaten Thiel ile Wolfe, az önce değindiğim makalenin devamında gerek II. Dünya Savaşı sürerken, gerekse de Soğuk Savaş döneminde yalnızca komünist düşünceye içkin evrensellik arayışının değil, Batıda ama özellikle de ABD’de benzer “tek dünya hükümeti” fikirlerinin yaygınlaştığına işaret ediyor: Birleşmiş Milletler, dünya barışı, nükleer felakete karşı güvenlik arayışı… Hepsi, ikiye bölünmüş dünyada birlik idealinin hâlâ temsil edildiğini gösteriyordu.
İkili Deccal, apokalips ve tek dünya hükümeti arasındaki bağlantıyı kurcalayan başka bazı eserlere (bir çizgi roman, bir manga) da atıf yapıyor. Ama meram açık: Deccal, tıpkı Hıristiyan ilahiyatındaki tartışmalarda olduğu gibi, İsa’ya benzeyecek, görünürde onu övecek; “barış”, “huzur”, “güvenlik” gibi insanlara hoş gelen laflar edecek; makinelerle, teknolojiyle hükmedecek; dünya egemenliğini propaganda edecek.
Ama Thiel ile Wolfe hâlâ üçüncü yolu, Deccal’in gelişini durduracak veya erteleyecek katechon’u arıyor:
“Felsefe açısından, ‘Tek dünya mı, yoksa hiç mi?” sorusunun tek bir cevabı vardır. Ölmektense kızıl olmak yeğdir. İlahiyat ise soruyu şu şekilde yeniden formüle eder: ‘Deccal mi, yoksa Armageddon mu?’ Hristiyan ‘İkisi de değil’ diye cevaplar. Yeni mucizeler, yeni teknolojiler ve tuhaf yeni imkânlar için dua eder.”
Vanity Fair’de çıkan bir makalede, Hıristiyanlığın Silikon Vadisi’nde nasıl popüler hale geldiği anlatılıyor.(2) Burada, Vadi’deki bazı isimler arasında ivme kazanan başka bir fikre de işaret ediliyor: Teknolojinin doğası gereği kötü olmadığı; kötü teknolojinin seküler düşünce tarafından üretildiği fikri. Bu, girişimci Reggie James’in Ekim 2024’te, Founders Fund (Peter Thiel’in risk sermayesi şirketi) tarafından desteklenen ve “yaratıcı muhalifler”e yönelik bir konferans olan Hereticon’da ortaya attığı genel teoriymiş. Hatta aynı etkinlikte Thiel de Deccal’in gelişinden bahsetmiş.
Her neyse, bu etkinlikte James, “seküler” bir bakış açısıyla tasarlanmış “SecuTech” ya da “seküler teknoloji” kavramını ortaya atmış. Mesela sosyal medya: Ona göre sosyal medya “kimlik ve temsil üzerine kavga etme gibi postmodernist değerleri” besliyormuş. Devamını muhabir yazıyor: “Sosyal medyadaki herkes bir kimlik krizi ve bir tür dezenformasyon kampanyasından geçiyor. Bu bir hata değil. Bu, postmodern tasarımın bir özelliği.”
Peki SecuTech’in panzehiri var mı? James göre var ve buna “spiritüel teknoloji” deniyormuş: Bu teknoloji, her ne kadar “mutlaka dini bir çerçeveye” dayanmasa da, “dinler arası değerlerin postmodernist seküler teknoloji değerlerinden farklı olduğu” anlayışıyla inşa edilmiş. Fakat tesadüf mü, tevafuk mu bilinmez, o dönem Vatikan’da yapay zeka konulu bir akşam yemeği düzenleyen Katolik girişimci Luke Burgis, Vanity Fair’e verdiği demeçte, “Hristiyanlığı Silikon Vadisi’nin yaptığı her şeye uydurmaya çalışmanın” tehlike barındırdığını söylüyor ve Silikon Vadisi’ndeki bazı çevrelerin ilgisini çeken –sıkı durun– Yeni Atlantis romanını hatırlatıyor!
“Roman, teknolojik deneyler yoluyla havayı kontrol eden, yaşlanmayı aşan ve yeryüzünde cenneti kuran gizemli, yarı Hıristiyan bir toplumu hayal ediyor. Bu tanrısal çabalar, savunma teknolojisi gibi sektörlerde de devreye giriyor; Burgis, bunun ‘çok zekice bir markalaşma’ olduğunu, çünkü ‘her zaman bu şekilde kullanılmadığını’ belirterek uyarıda bulundu. Fakat Burgis, makinelerin yakında insan zekasıyla rekabet edeceği ve sonunda onun yerini alacağı fikrini içeren yapay süper zeka kavramının da olduğunu ekledi. Burgis, ‘Silikon Vadisi’nde,’ dedi, ‘bir tanrının yerini alacak bir şey yaratmaya çalıştıkları güçlü bir eğilim var.’”
Nasıl olur demeyin. Demek ki herkesin Yeni Atlantis’i kendine… Ama ortak tema, gerek Papa’da gerekse Thiel de, dünyevi egemenliğin reddi gibi görünüyor. Thiel, tek dünya devletinin tiranlığında Deccal’in suretini görüyor; Leo ise büyük oranda Trump’ı ima ederek, akılsız siyasetçilere (tiranlara) başkaldırının Tanrının ve vicdanın emri olduğundan dem vuruyor. Thiel, “barış” ve “güvenlik” arayışının kıyamet alameti olduğuna inanıyor; Papa ise “barış”, “huzur”, “demokrasi” diyor, “seküler” San Marino Cumhuriyeti’ni Katolisizmin beraber yaşayabileceği cennetvari bir şehir-devleti sayıyor.
Yoksa Deccal Papa Francis mi?
Thiel, Deccal dersleri kamuoyunda fazlaca gündem olunca kendisini tekrar, ama daha da provokatif bir şekilde ifade etme ihtiyacı duydu.
Deccal’e ilgisinin nedeni çok basitti: Çünkü hiçkimse onun hakkında konuşmuyordu. Oysa Hıristiyanlık tarihi boyunca sayısız din adamı ve düşünür, Deccal’in zuhurunun işaretlerini tartışıp durmuştu. Thiel, Roma’daki Deccal derslerinin de özel bir ilgiyi üzerine çekmeyeceğini düşünmüştü. Yanılmıştı; Vatikan normalden çok daha sert bir tepki göstermişti.
Oysa Thiel, ahir zamanın gelişi söz konusu olduğunda kendine Kutsal Makam’dan şahit bulduğuna inanıyordu. 2013’te görevinden kendi isteğiyle ayrılan Papa XVI. Benediktus, gerek fısıldayarak olsun gerekse de haykırarak, dünyanın sonunun geldiğini söylüyordu. Thiel, bu izi takip ediyordu:
“Benediktus, ahir zamanda yaşadığına inanıyordu. Bu iddia bizi şaşkına çeviriyor; zira Benediktus, hayatının son yıllarına kadar bu konu hakkında açıkça konuşmamayı tercih etmişti; o dönemde papalık görevinden istifa etmişti, müttefikleri Vatikan yönetiminin içinden tasfiye edilmişti ve neredeyse kimse onu dinlemiyordu. Neden beklediğini asla bilemeyeceğiz. Akademik dehasına dayanan otoritesini tehlikeye atmaktan korkmuş olabilir; zira kıyamet vaazları, akademik açıdan saygınlıktan uzak bir şey olarak algılanır. Daha iyi niyetli bir yorumla, Benediktus, kıyametle ilgili öngörülerinin kendi kendini gerçekleştiren kehanetler olacağına ve cemaatini altüst ederek onları Kilise’den uzaklaştıracağına inanmış olabilir.”
Gençlerin iklim değişikliğinin, yapay zekânın, demografik çöküşün ve nükleer silahların “varoluşsal tehlikelerini anladığını” ve bunlardan korktuğunu vurgulayan Thiel’e göre Benediktus, gençlere Kutsal Kitap’taki apokalipsin, ona öncülük eden “totaliter barış” ve “güvenlik” dönemini de dahil olmak üzere hususi yanlarını öğretebilirdi. Ama işler böyle gelişmedi: Benediktus’un halefi Francis olacaktı.
Ama ölene kadar “emeritus Papa” unvanını kullanan Benediktus bize ipuçları bırakmıştı. Bir olasılık, onun yerine geçen “liberal eğilimli papa” olabilir miydi? Joachim’e göre Deccal, erdemli bir papanın ardından papalığı devralacaktı. Thiel ve Wolfe aktarıyor:
“Birçok Joachimci, Benediktus gibi seksen beş yaşında tahttan çekilen Papa V. Celestine’in bu erdemli papa olduğuna inanıyordu; dolayısıyla onun halefi VIII. Boniface’i Deccal olarak görüyordu. Benediktus, 2009 yılında Tyconius’un ikiye bölünmüş Kilise teorisi üzerine bir konferans verdikten bir hafta sonra, Celestine’in mezarının üzerine papalık palliumunu(3) koyduğunda tüm bunları biliyordu. Acaba Benediktus, Papa Francis’in Deccal olduğuna inanıyor muydu?”
Ama daha iyi bir aday var. Eskatolojiye meraklı Benediktus, henüz ismi Joseph Ratzinger iken yaptığı bir konuşmada, Vladimir Solovyov’un Deccal’in Tarihi adlı eserine atıf yaparak, İsa Mesih’in düşmanının, “Tübingen’de ilahiyat doktorası yapmış olması ve bu alanda öncü olarak kabul edilen bir tefsir eseri kaleme almış olması” ile inananların gözüne girdiğini söylüyordu! Thiel ve Wolfe’a göre Ratzinger’in iması bir kişiye işaret ediyordu: Hans Küng. İsviçreli Küng, “karizmatik bir rahip” ve Tübingen’de Ratzinger’in meslektaşıydı. Küng, otuz dört yaşındayken İkinci Vatikan Konseyi’nde en genç periti’lerden (uzmanlardan) biri olarak görev yapmıştı ve Konsey, Küng’ün önerilerinin çoğunu kabul etti. Vatikan uzmanı Peter Hebblethwaite, “Bir ilahiyatçı bir daha asla bu kadar büyük bir etkiye sahip olamayacak,” diye konuşuyordu. Yazarlar aktarıyor: Küng daha sonra ötenaziyi savunmuş, papanın yanılmazlığı doktrinini reddetmiş, Beyaz Saray’da John F. Kennedy tarafından sıcak bir şekilde karşılanmış, Tony Blair’in Katolikliğe geçme sürecinde ona rehberlik etmiş ve Papa II. John Paul tarafından Katolik ilahiyatı öğretmekten men edilmiş. “O, Kilise üzerinde ortalama bir papadan daha fazla etki yarattı,” diye yazıyor Thiel ve Wolfe.
İsim önemli değil, ama Küng’ün en bilindik tezinin Küresel Etik Projesi (Weltethos) olduğunu hatırlatmam gerek. Projenin internet sitesinde şöyle yazıyor: “Hans Küng, tüm dinlerin ve kültürel geleneklerin belirli temel etik değerleri paylaştığına inanıyordu. On yıllar süren akademik çalışmaları boyunca bu inancını daha da derinleştirdi ve bu çabaları, 1995 yılında Almanya’nın Tübingen kentinde Küresel Etik Vakfı’nın kurulmasına yol açtı.”
Küng’e göre Küresel Etik, dinler ve kültürler arasında geçerli olan temel bir etik uzlaşma anlamına gelir. Tüm büyük dinler ve felsefi gelenekler belirli değerleri paylaşır: İnsanlık ve karşılıklılık; şiddetsizlik ve yaşama saygı; adalet ve dayanışma; dürüstlük ve hoşgörü; eşit haklar ve ortaklık; ekolojik sorumluluk.
Zannediyorum Thiel ile Wolfe’un Küng’ün fikirlerinde Deccal’in izlerini nasıl bulduğu anlaşılmıştır. Yazarlar, Benediktus’un yakın dostu olan Katolik filozof Robert Spaemann’ın, 1996 yılında Weltethos kavramını sert bir dille eleştirdiğini hatırlatıyorlar. Hatırlanacağı üzere Deccal de “barış ve güvenlik” sloganını benimserken, Küng’ün Weltethos’u da dünya barışını hedefliyordu: “Dinler arasında barış olmadan uluslar arasında barış olmaz. Dinler arasında diyalog olmadan dinler arasında barış olmaz.” Thiel ve Wolfe’a göre “barışa olan bu takıntı” Deccal’i Mesih’ten ayıran bir özelliktir: Deccal, “Mesih kılıcı getirdi. Ben ise barışı getireceğim,” der örneğin. Gerisini Thiel ve Wolfe şöyle yazıyor:
“O [Deccal], Mesih’i ‘iyilik ve kötülük kavramlarıyla insanlığı bölmek’ ve ‘Kıyamet Günü ile dünyayı tehdit etmek’ ile suçlar. Spaemann’ın da belirttiği gibi, benzer bir şekilde ‘Küng’ün yumuşak Hıristiyanlık yorumu’ da ahir zamanla ilgili her türlü düşünceyi caydırır. Spaemann şöyle yazar: ‘Kuşkusuz İsa, Mahşer Günü’nden bahsederken… dinleyicilerinden rahat bir gülümseme beklemiyordu.’ Küng ise daha da ileri giderek, sadece kıyameti değil, ‘o günler kısaltılmasaydı, hiçbir canlı kurtulamazdı’ şeklindeki Mesih’in uyarısını da bir kenara atıyor: Yani Küng, bizden Deccal’i ve Büyük Sıkıntı’yı unutmamızı istiyor. Elimizde olan tek şey bu dünya ve onu kurtarmak bize bağlı: Weltethos olmadan hayatta kalmak mümkün değil.”
Liberal konsensüs versus Silikon Vadisi sapkınlığı
Fortune dergisinde çıkan bir değerlendirmede, Thiel’in hakiki bir teolojik ciddiyet ile argümanlarını geliştirdiği, ama Deccal olarak ima ettiği tüm tiplerin, aslında kendisini “regüle etmek” isteyen güçlere işaret ettiğini vurguluyor: Hayırsever bir yönetici; güvenlik, etik ve küresel koordinasyonun dilini konuşan, uyumlu regülasyon sistemleri kuran ve kapsamlı kurumsal yetkiyi meşrulaştırmak için varoluşsal risklere atıfta bulunan bir şahsiyet. Deccal, tek dünya devletini ve bürokrasisini meşrulaştırmak için “varoluşsal risklere” (iklim değişikliği, yapay zeka, nükleer savaş) başvurur. Hristiyanlığa açıkça zulmetmez: Onu bünyesine katar, içselleştirir ve “insanlık adına medeniyetin tehlikelerini yönetmeyi vaat eden teknokratik bir düzen içinde” ona yer açar.
Thiel’in, AI konusunda “regülasyoncu” genelgesi nedeniyle şaka yollu “Çin Komünist Partisi’nin ajanı” olmakla suçladığı Papa Leo da Deccal’in aparatı olur böylece. Düzenleyici devlet aygıtları, ister “iklim değişikliği” korkusuyla olsun, ister AI moratoryumları aracılığıyla, ahir zaman işaretleridir ona göre.
Zamanında Papa Francis’e AI danışmanlığı da yapan rahip Paolo Benanti, Le Grand Continent’te yazdığı bir makalede Thiel’in Deccal derslerini “teolojik rejim değişikliği” olarak kınamış ve onun dininin Hıristiyanlık değil “sapkınlık” olduğunu savunmuştu. Peki neye karşı sapkınlık? Benanti şaşırtıcı bir açıklıkla yazıyor: “Dolayısıyla Thiel’in tüm bu tutumu, liberal konsensüse karşı uzun soluklu bir sapkınlık eylemi olarak yorumlanabilir: artık modası geçmiş olduğunu düşündüğü sivil bir arada yaşamanın temellerine yönelik bir meydan okuma.” Benanti’ye göre Thiel’in vizyonunu Batı değerlerinin basit bir reddi olarak değil, bu değerlerin rekabet, teknoloji, birey gibi bazı bileşenlerinin “patolojik bir şekilde radikalleşmesi” olarak kavramak gerekiyordu.
Benanti, Thiel’in Fransız antropolog René Girard’dan mülhem “mimetik arzu” ve “mimetik şiddet” kavramını içselleştirdiğini ve kapitalist rekabet fikrinin felaketle sonuçlanacağına inanarak bunu reddedip “benzersiz” icatlarda bulunarak tekelci bir konum elde etmeyi vaaz ettiğini ileri sürüyor. Kârı korumak için rekabeti reddedip tekelci konum elde etmek tek çözümdür.
Trump destekçisi milyarder Thiel’den “Weimar Almanya’sı” göndermesi
Küresel iç savaştan kaçış: Schmitt ve katechon
Yukarıda üçüncü yoldan bahsetmiştik. Tam da bu “apokalipsten kaçış” hevesine oturan bir düşünürü tarihten çekip çıkarmak mümkün.
Thiel’in Nazizmin aşkın hukukçusu Carl Schmitt’ten övgüyle bahsettiğini biliyoruz. Schmitt’in çeşitli vesilelerle öne sürdüğü ve Aziz Pavlus’un Selaniklilere mektubundan aldığı ilhamla kullandığı katechon, Deccal’in ortaya çıkışını engelleyen ve dünyanın sonunu geciktiren bir kişi ya da mekanizmadır. Örneğin Kutsal İttifak’ı kuran Avusturya İmparatoru Franz Joseph bu engele örnektir. Diğer örnek, Çek lider Tomáš Masaryk ile Polonyalı lider Józef Piłsudski’dir: Bu ikili, Ekim Devrimi başarıya ulaşmış, Alman devrimi de hareket halindeyken, Avrupa’yı komünizmin ilerleyişinden kurtarmıştır. Lenin, emperyalist savaşı küresel bir iç savaşa dönüştürme çağrısı yaparak zaten Schmitt’in en korktuğu şeyi tarih sahnesine çıkarmıştır: kardeş kavgası. Çünkü iç savaşta, aynı siyasi entitenin ve aynı hukuki düzenin içinde yer alanlar, birbirlerine karşı topyekûn bir ahlaki üstünlük pozisyonuna geçmiş, biri diğerini yasa dışı ilan etmiştir. Leninist iç savaş çağrısı, Schmitt’in bir başka nefret unsurunu da barındırır: tek dünya devletine doğru giden bir insanlık kavrayışı. Tam da bu korku, Schmitt’in ABD’nin savaşa girmeme ve Avrupa’daki Almanya egemenliğini tanıma umudunu besler; ABD yeni bir katechon olabilirdi. Ama olmadı: ABD savaşa girdi ve SSCB ile gönüllü veya gönülsüz bir antifaşist koalisyona girerek “tek dünya” yönelimini pekiştirdi.
Thiel’in dünya görüşünde de gerek Çin’in dünya sahnesine çıkışı, gerekse ABD içerisinde Çin ile işbirliği yapma heveslilerinin varlığı, katechon beklentisini besliyor. Daha önce değindiğimiz Straussian Moment makalesinde 11 Eylül saldırılarının bir dönüm noktası olduğuna işaret eden Thiel, savaş ideolojisini güzellerken (“savaş tüm şeylerin babasıdır”) Schmitt’çi düşman anlayışına işaret eder ve kendi partikülarizmine destek bulur: “Uzaylıların istilası olmadığı sürece, tüm insanlığı siyasi olarak birleştiren bir dünya devleti asla kurulamaz. Bu, mantıksal olarak imkânsızdır.”
Aydınlanmanın evrensel(ci)liğinin, uluslararası kurumların, demokratik katılımın, parlamenter tartışmaların karşısına istihbarat kurumlarının gizli koordinasyonunu (“Echelon”) koyan Thiel, Palantir’i satabilmek için teolojik bir cila atıyor gibidir adeta. Avusturyalı ilahiyatçı Wolfgang Palaver’in “eşitlik iç savaşı doğurur” tezini hevesle sahiplenir Thiel: farklılık ve düşmanlık dünyanın dengesini sağlar; dayanışmanın olduğu yerde savaş patlak verir. İnsanlığı iç savaşa sürükleyen şey, küreselleşmenin tekdüze düşüncesinin yol açtığı, farklılıkların ortadan kalkmasıydı.
Burada, kapitalist üretim sistemindeki, son 50 yıla yayılan ve 2008 krizinden sonra kronikleşen durgunluk eğilimine tepkinin teo-politik yansımalarını bulmuyor muyuz? Thiel ve hem Silikon Vadisi’ndeki hem de Beyaz Saray’daki dostları, yapay zeka-biyoteknoloji-dijital veri üçgeninde cisimleşen sermaye birikiminin bu durgunluğu aşacak ve ABD’nin ayakları üzerinde tekrar doğrularak Çin ile baş etmesini sağlayacak potansiyele sahip olduğuna inanıyorlar. Jeopolitik mitler de, Schmitt’ten mülhem bir biçimde, ABD’nin Almanya’laştırılmasına hizmet ediyor: “Batı Yarımküre” sevdasının yeni bir Monroe Doktrini ile hortlaması; dünyanın büyük güçler arasındaki etki alanlarına bölünmesi; 19. yüzyıldaki Anglo-Sakson yerleşimcilerin uzun ve kanlı Batıya hücumunun ve “sınır zihniyeti”nin övülmesi; merkezi egemenlik aygıtlarına öfke; finans ve spekülasyon karşısında efsunlanma… Hepsi aynı paketin içinde, çoğunlukla birbirleriyle uyumsuz-çelişkili bir konumlanışta.
Nitekim Thiel, 2011’de yazdığı “Geleceğin Sonu” başlıklı makalede tüm bu çelişkili düşünceler yığınının ilk sinyallerini veriyor. Aşağıdaki alıntının hemen başında, 2008 krizinden sonra gelen “Büyük Resesyon”un sonunun gelmeyecek gibi göründüğünün altını çizerek(4):
“Modern Batı medeniyeti, bilim ve teknolojinin ikiz temelleri üzerinde duruyor. (…)
Çoğumuz bilimi batıl inançtan, teknolojiyi de sihirden ayıramıyor olsak da, derin iktisadi ve mali çukurdan çıkabilmemiz için bilime ve teknolojiye ihtiyacımız var. Kalplerimizde ve zihinlerimizde, umutsuz bir iyimserliğin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. İlerleme ne otomatik ne de mekanik bir süreç; o, nadir görülen bir olgu. Nitekim, Batı’nın eşsiz tarihi, binlerce yıldır çoğu insanın doğal olarak acımasız, değişmez ve yoksul bir durumda yaşadığı kuralının istisnasını kanıtlıyor.”
***
İktisadi durgunluk, Batının gerileyişi/çöküşü nosyonu, artık nüfus ile ne yapacağını bilememe, finansal çöküş beklentisi ve savaşın, özellikle de İran savaşının dijital altyapıların kırılganlığını ortaya çıkarması, kıyamet beklentilerini bir kez daha öne çıkarıyor.
Geçen sene yaptığım yazı dizisinde (1, 2, 3, 4) Silikon Vadisi’nin kıyameti neden çağırdığını ve bu kıyametten kaçış yolları için bulduğu yolları incelemiştim. Şimdi, kapitalizmin miadını doldurduğuna yönelik sağlı sollu tezlerin yeniden yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. AI veya Amerikan borçları kaynaklı çöküş senaryolarının yayınlanmadığı bir gün yok. Bu bağlamda bu sefer dünya sistemindeki hizipleri, birbirleriyle ilişkilerini ve kıyamet beklentilerini nasıl karşıladıklarını inceleyeceğiz. Bir sonraki yazıda, yukarıda söz verdiğim üzere, postliberal/MAGA Katolisizmi ile Vatikan arasındaki gizli savaşa değineceğiz.
(1) Mann’ın, 1918’de yazdığı Politik Olmayan Bir Adamın Düşünceleri‘nde savunduğu fikirlerden ne kadar uzak olduğunu fark etmek insanı sarsıyor. I. Dünya Savaşı’nda, ağabeyi Heinrich’in aksine Almanya’yı coşkuyla destekleyen Thomas, ıstırabı ve ulusal hizmeti ön plana çıkardığı bu uzun metninde, Batı’nın “medeniyetine” karşı Almanya’nın “kültürünü” savunuyor, Alman ruhunu demokratikleşmenin karşısına koyuyor, politikadan özgürleşme yolu olarak Wagner-Schopenhauer-Nietzsche çizgisini takip ederek estetiğe methiyeler düzüyordu. Thiel’in 1918’in Mann’ını seveceğine kuşku yok.
(2) Makalenin yazarı Zoë Bernard, Thiel’in şu sözlerine aktarıyor: “Aşkın bir dini inanca sahip olmadığınızda, sonunda sadece etrafınızdaki insanlara bakıp durursunuz. İşte ateist ve liberal dünyamızın sorunu da budur. Bu, sadece kalabalığın çılgınlığıdır.”
Başka tanıklıklar da var: New York Times muhabiri Emma Goldberg, Silikon Vadisi’nde Peter Thiel’e yaklaşmak isteyenlerin bir anda Hıristiyanlık ile “şereflendiğine” işaret ediyor. Michelle Stephens bu kapsamda “ACTS 17 Collective” isimli kâr amacı gütmeyen bir kuruluşa ön ayak olmuş. Geçen sene mayıs ayında San Fransisco’daki ACTS 17 etkinliğinde konuşma yapan Thiel, Hristiyan teolojisinin siyasetine nasıl yön verdiğini ve On Emir’den hangisini en anlamlı bulduğunu anlatmış. “ACTS 17” adı bir kısaltma: Acknowledging Christ in Technology and Society, yani Teknoloji ve Toplumda Mesih’i Tanımak. Ama aynı zamanda, Pavlus’un Atina ve Selanik’i boydan boya dolaşarak İsa’nın mesajını yaydığı İncil bölümüne de atıfta bulunuyor; bu, bugün onun hizmet etmeyi hedeflediği seçkin ve varlıklı kesimi ifade ediyor. İsa’nın mesajının klasik yorumuna (yoksula dostluk) aykırılığı hemen göze çarpıyor. Yeri gelmişken, Thiel’in Protestan olduğunu da geçerken söyleyeyim.
(3) Pallium, Papanın hem kendisinin giydiği hem de düzenli aralıklarla Latin Kiliseleri Piskoposlarına verdiği bir kilise kıyafeti. (y.n.)
(4) Thiel makalenin devamında Batı’daki durgunluğun tarihini 1973’e çekiyor. Daha sonra, küreselleşme döneminin vaatleri ile son 40 yılın hakikatleri arasındaki derin uçuruma dikkat çekiyor: Ortalama ücret ile medyan ücret makasının açılması; şirket kârlarının pek de ahım şahım yükselmemesi; küreselleşmenin hayat standardını yükseltirken emeği ve malları ucuzlatması; iktisadi ilerlemenin hiç de bilimsel ve teknolojik gelişmeyi takip etmemesi, vs. Neoliberal vaatler siyasetinin çöküşüne daha sonra tekrar değineceğiz.
Amerika
Brezilya’da kahve hasadına yağmur darbesi: Fiyatlar yüzde 35 arttı

Brezilya’da etkili olan aşırı yağışlar kahve hasadına ve ürün kalitesine ağır darbe indirdi. Yaşanan kayıplar nedeniyle kaliteli arabica çekirdeğine erişimin zorlaşması, hem üreticileri hem de tüketicileri kaliteli kahve krizi riskiyle karşı karşıya bıraktı.
Brezilya’da etkili olan şiddetli yağışlar kahve hasadında ciddi kayıplara yol açtı.
Bloomberg’in haberine göre yaşanan olumsuz hava koşulları, nitelikli ve kaliteli arabica çekirdeği temin etmeyi zorlaştırarak premium kahve üreticilerini ve tüketicilerini doğrudan etkileyebilir.
Aşırı yağışlar yalnızca hasat sürecini geciktirmekle kalmadı, aynı zamanda ürün kalitesini de düşürerek piyasadaki kaliteli çekirdek arzının daralmasına neden oldu.
Büyüme sürecinde hassas koşullar gerektiren arabica türü kahvede, şiddetli yağmurlar olgunlaşan kahve meyvelerini ağaçlardan söktü.
Ağaçta kalan meyveler ise aşırı suya maruz kaldı veya hastalıklara yakalandı. Bu durumun kahvede küflü ve bayat tatların oluşmasına yol açabileceği belirtiliyor.
Dünya kahve üretiminin yaklaşık yüzde 60 ila 70’ini oluşturan arabica (kahve ağacı veya Arabistan kahvesi), robusta türüne kıyasla daha belirgin asidite, meyvemsi veya çiçeksi notalar içeren çok katmanlı ve karmaşık bir tat profili sunuyor.
Kafein oranı da yüzde 0,8 ila 1,5 ile robustadan daha düşük seviyede kalıyor. Ağırlıklı olarak yüksek rakımlı bölgelerde yetiştirilen bu tür, pazarın premium ve specialty (nitelikli) kahve segmentinin temel hammaddesini oluşturuyor.
Brezilyalı bir tarım kooperatifinin genel müdürü olan Simao de Lima, duruma ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Çekirdeklerin ezici bir çoğunluğunda kalite sorunları ortaya çıkıyor. Bu da içeceği doğrudan etkileyen, daha yüksek fermantasyon derecesine sahip kahvelerin oluşmasına yol açıyor” dedi.
Lima, kahve meyvelerinin yaklaşık yüzde 20’sinin tropikal yağmurlarla ağaçlardan döküldüğünü, bu kaybın ortalama değerlerin yüzde 12 ila 15 üzerinde gerçekleştiğini açıkladı.
Bloomberg’in aktardığına göre, zarar görmeyen hasadın toplanıp uzmanlarca kurutulma aşamasına geçilmesinin ardından ülkeyi ikinci bir yağış dalgası vurdu.
Söz konusu gelişme bazı üreticileri kurutma sürecine sıfırdan başlamak zorunda bırakırken çekirdek kalitesindeki kaybı daha da artırdı.
Meteoroloji hizmeti Vaisala’nın verileri, Brezilya’nın bazı kesimlerinde haziran ve temmuz aylarındaki yağış miktarının mevsim normallerinin yüzde 250 ila 500’üne ulaştığını gösterdi. Belirli bölgelerde ise normalin 8 katı kadar yağış kaydedildi.
Haberde yağışların fiyatlara olan etkisine de dikkat çekildi. Arabica vadeli kontratları haziran ayından bu yana yaklaşık yüzde 35 değer kazandı.
Çekirdek kalitesinde yaşanan bu sorunlar, Intercontinental Exchange Inc. (ICE) bünyesinde ABD ve Avrupa’da bulunan sertifikalı depolardaki kahve stoklarının 21. yüzyılın en düşük seviyesine yaklaşabileceğini gösteriyor.
ICE standartlarına göre profesyonel ayıklayıcılar kahve partilerinin kalitesini ve çekirdek türünü denetliyor. Kurallara göre depolanan kahvenin “normal durumda, yabancı tatlardan arınmış, kavurma için iyi kalitede ve Borsa tarafından belirlenen çekirdek boyutu ile renk kriterlerine uygun” olması gerekiyor.
Normal koşullarda hasadın yüzde 30 ila 35’inin ICE kriterlerini karşıladığını belirten Lima, bu yıl söz konusu oranın yüzde 10 ila 15 seviyesine kadar gerileyebileceğini kaydetti.
CNN Brazil ise temmuz ayında Brezilya’nın Rio Grande do Sul eyaletinde yaşanan aşırı yağışların on belediyeyi sular altında bıraktığını bildirmişti.
Taşan nehirler çok sayıda yerleşim yerini basarken 1000’den fazla kişi evlerini terk etmek zorunda kalmıştı.
250 ila 500 milimetre arasında yağışın düştüğü bölgedeki Center Point yerleşiminde su seviyesi sadece dört saat içinde yaklaşık 9,7 metre yükselmişti.
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Amerika4 gün önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Dünya Basını7 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya1 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin, Buz İpek Yolu yarışını kazanıyor











