Bizi Takip Edin

Avrupa

Avrupalı otomobil üreticileri Çinli rakiplerine yöneliyor

Yayınlanma

Zor günler geçiren ve birçok üretim bandında üretimi durduran Avrupa otomotiv sektörü, durumu toparlamak için Çinli firmalara yöneliyor.

Financial Times’ta (FT) yer alan haberde başta İtalya olmak üzere birçok ülkede yer alan fabrikaların zor durumu anlatılıyor.

Örneğin, bir zamanlar yerel ekonominin motoru olan ve Roma’nın sadece 130 km güneydoğusunda yer alan Fiat’ın geniş Cassino otomobil fabrikası, neredeyse terk edilmiş gibi ıssız bir havaya bürünmüş durumda.

Fabrikanın 2.200 çalışanı ayda sadece birkaç gün işe çağrılıyor. 2026 yılının ilk yarısında sadece 6.700 otomobil üretildi ki bu rakam, 300.000 adetlik yıllık kapasitenin çok küçük bir kısmı.

40 yaşında ve üç çocuk annesi olan Denise Tisci, mayıs ayından beri hiç vardiyaya çıkmadı ve fabrikadaki diğer işçiler gibi devletin geçici işten çıkarma programına bağımlı durumda.

2007 yılından beri fabrikada çalışan Tisci, “Birçok şeyden tasarruf ettik, çocukları pizza yemeye götürmek gibi temel ve basit bir şeyden bile. Çocuklarımızın yüzüne bakmak zorunda kalmak çok aşağılayıcı,” diyor.

Fiat çalışanları, otomobil üreticisinin sahibi Stellantis’in, İspanya ve Fransa’da Leapmotor ve Dongfeng ile yaptığı son anlaşmalara benzer şekilde, Cassino fabrikası için bir Çin çözümü aramasını bekliyor.

Avrupa otomotiv sektörü krizde

Bu durum sadece Fiat’a özgü değil; çünkü giderek daha fazla Avrupalı otomobil üreticisi, kısmen bu bölgeye yaptıkları hızlı girişten kaynaklanan sorunları çözmek için Çinli rakiplerine yöneliyor.

Stellantis’in Avrupa operasyonları başkanı Emanuele Cappellano, FT’ye verdiği demeçte, şirketin Çin’deki son ortaklıkları hakkında şunları söyledi:

“Bu sadece hayatta kalmak ve yeni rakiplerimize yetişmek için bir yol değil, aynı zamanda Avrupa’da satış hacmini artırmak ve büyüme sağlamak için bir fırsat.”

Grubun İtalya’daki fabrikaları için tam kapanma seçeneği gündemden çıkarıldı ve Cappellano, Cassino için yıl sonuna kadar bir çözüm bulunacağını belirtti.

Şirket, zor günler geçiren Maserati markasını yeniden canlandırmak için bir ortak ararken, olası senaryo, halihazırda birlikte çalıştığı bir Çinli grupla işbirliği yapmak.

Bu, ya elektrikli araç (EV) ortak girişim ortağı Leapmotor ya da devlet şirketi Dongfeng olabilir.

Cassino Belediye Başkanı Enzo Salera, “Üretimini bu fabrikalara taşıyan herhangi bir iş ortağı bizim için sorun değil. Otomotiv sektöründeki kriz tüm ekonomiyi etkiliyor,” derken, yerel perakendeciler ve restoranların da bu durumdan ciddi şekilde etkilendiğini belirtti.

Avrupa otomotiv üretimi, kıtanın GSYİH’sinin yaklaşık yüzde 7’sini oluşturuyor ve yaklaşık 14 milyon kişiye istihdam sağlıyor.

Bölgedeki otomobil satışlarının hâlâ salgın öncesi seviyelerin yaklaşık 3 milyon altında kalması ve Çinli rakiplerin pazar payını artırması nedeniyle, diğer şirketler de hayatta kalmak için yeni stratejileri benimsemeye başladı.

Alman otomotiv sektörü yol ayrımında

Nissan, Birleşik Krallık’ta Chery ile işbirliği yapıyor; Volkswagen, Xpeng ile görüşmelerini sürdürüyor; Ford ise İspanya’da Geely ile bir anlaşma imzaladı.

Ford’un Avrupa başkanı Jim Baumbick, geçen hafta Geely ile yapılan iş birliğini açıklarken, “Avrupa’daki ortam sonsuza dek değişti. Hedef, en düşük maliyete ulaşmak,” demişti.

AlixPartners’a göre, Avrupa otomotiv sektöründe tesis kullanım oranının yüzde 60’ın altında seyretmesi nedeniyle, toplamda yaklaşık 2,5 milyon araçlık üretim kapasitesi potansiyel olarak boşta kalmış durumda.

Stellantis, bazı sektör yöneticilerinin kısa vadeli bir çözüm olarak gördüğü fakat yerel tedarik zincirleri ve teknolojik bilgi birikimi güçlendirilmediği takdirde nihayetinde kendi kendini yok etmeye giden bir yol olarak değerlendirdiği bir stratejiye daha da ağırlık veriyor.

Stellantis, İspanya ve Fransa’daki fabrikalarında Leapmotor ve Dongfeng’i bu tesislerde model üretmeye davet etti.

Dongfeng anlaşması, Brittany bölgesindeki Rennes’te bulunan 1960’lardan kalma bir fabrikayı kurtarmaya yardımcı olabileceği için Fransa’daki işçiler tarafından da geniş çapta kabul gördü. 

Ülkedeki diğer birçok Stellantis fabrikası gibi, bu fabrika da tek bir montaj hattına indirgenmiş ve çevresindeki araziler satılmıştı.

Stellantis’te Fransız CFE-CGE sendikasının temsilcisi Laurent Oechsel, “Şu anda Çin yapımı otomobiller limanlarımızda bulunuyor. Tekstil sektörünün bir dönem yaptığı gibi buna karşı mücadele etmeye devam etmek mi istiyoruz, yoksa Çinlilerle birlikte Fransa’da otomobil üretimine devam etmek mi istiyoruz?” diye soruyor.

Avrupalı politika yapıcılar, otomobil üreticileri ve sendikalar için önündeki zorluk, üretim ortaklıklarının istihdamı korurken, Çin teknolojisiyle bölgenin tedarik zincirlerini güçlendirmesini sağlamak.

Toyota ve Jaguar’dan “Made in Europe” uyarısı

Şu anda, Avrupa’da üretilmiş olarak tanıtılan birçok Çinli otomobil, çoğunlukla Çin’de üretilen parçalarla donatılıyor ve daha sonra son montaj için AB’ye sevk ediliyor.

İtalya Sanayi Bakanı Adolfo Urso, FT’ye verdiği demeçte şunları söyledi:

“Amaç, fabrikayı doldurup ayakta tutabilecek ve tedarik zincirini korumaya yardımcı olabilecek teknolojik bir endüstriyel ortaklık kurmaksa, bu memnuniyetle karşılanır. Tabii ki insanlar İtalya’ya üretim yapmak için geliyorsa; montaj yapmak için değil.”

Ortaklıklar otomobil üreticileri arasında olağan bir durum ama Avrupalı otomobil üreticileri, Çinli ortaklıklar sayesinde otomobil üretimini daha hızlı ve daha ucuza yapmayı öğrenmeyi umuyor.

Karşılığında ise Çinli markalar, kıtaya yönelik yatırım akışını artırmak, yeni istihdam olanakları yaratmak ve teknoloji ile beceri transferinin önünü açmak amacıyla Brüksel’in 2027 yılının ortalarında yürürlüğe koymayı planladığı katı yeni yerel içerik kuralları öncesinde Avrupa’daki üretimlerini artırmak istiyor.

Sanayi Hızlandırıcı Yasası kapsamında AB, otomobil parçalarının sübvansiyonlardan veya kamu ihalelerinden yararlanabilmesi için yüzde 70’lik bir yerel içerik eşiği getirilmesini öneriyor. Ayrıca ileride yerel batarya üretiminin de başlaması bekleniyor.

En büyük belirsizlikler arasında, Çinli şirketlerin teknolojik bilgi birikimini ve fikri mülkiyet haklarını ne ölçüde devredecekleri ve Avrupa menşeli bileşenleri ne kadar çabuk kullanmaya başlayacakları yer alıyor.

Hükümetin, pil üreticisi CATL, Chery ve MG’nin sahibi SAIC gibi Çinli şirketleri fabrika kurmaları için başarıyla ikna ettiği İspanya’da ise, teknoloji transferleri ile kullanılacak yerel işgücü ve bileşenlerin oranı konusunda henüz bir garanti alınamadı.

Stellantis, “talep azlığı” nedeniyle Torino’da Fiat 500’ün üretimini durduracak

Parça üreticilerinin istihdam ettiği işçi sayısı otomobil üreticilerinin istihdam ettiği işçi sayısının iki katı olduğu otomotiv tedarik zincirinde büyük bir endişe hakim.

Cassino fabrikası için metal çamurluk üreten bir şirkette çalışan 62 yaşındaki Marco Leone, “Tedarik zincirinde çalışan bizler risk altında olabiliriz,” dedi.

Benzer endişeler, Nissan’ın gelecek yıldan itibaren Sunderland fabrikasındaki üretimi Chery ile paylaşma anlaşmasını da çevreliyor.

Görüşmelerden haberdar olan kaynaklar, Jaecoo ve Omoda markalarının da sahibi olan Çinli grup için üç modelin üretileceğini belirtti.

AutoAnalysis danışmanlık şirketini yöneten otomotiv üretim uzmanı Ian Henry, “Diyelim ki ilk yıl, otomobiller esasen Çin’den gelen kitlerden üretiliyor. Bu, montaj hattındaki işçiler için harika bir durum fakat Nissan’ın pres atölyesi, karoseri atölyesi ve boyahane çalışanları ile yerel dış tedarikçiler için mutlaka o kadar da iyi olmayabilir,” diye uyarıyor.

Henry, Chery’nin AB’ye ihracat yapabilmesi için yerelleştirme oranını hızla artırması gerektiğini ama zaman çizelgesinin belirsiz olduğunu ve Birleşik Krallık’ta üretilen otomobillerin “Made in Europe” çerçevesine dahil edilip edilmeyeceği konusunda görüşmelerin sürdüğünü ekledi. 

Görüşmelere yakın bir kaynak, Birleşik Krallık’taki tedarikçilerden yararlanmanın daha yüksek maliyetinin de bir sorun olduğunu belirtti.

Çinli otomobil yöneticileri, yerel tedarik zincirlerini kullanmaya kararlı olduklarını vurguluyorlar fakat bu geçişin bir gecede gerçekleşmeyeceğini kabul ediyorlar.

Chery International’ın icra başkan yardımcısı Charlie Zhang, FT’ye yaptığı açıklamada şöyle dedi:

“Yerelleştirme kademeli bir süreç; bu süreç takvime göre değil, tedarik zincirlerinin olgunluğuna, maliyet yapılarına ve yerel endüstriyel ekosistemin bir parçası olmaya hazır olup olmadığımıza göre ölçülür.”

Alman otomotiv sektörünün Çin korkusu büyüyor

Analistlere göre, Çin’deki durgun talep ve ihracatı artırma baskısı, Avrupa’daki yerelleşmeyi engelleyen başlıca faktörler.

Hükümetin üreticilere atıl kapasitelerini kullanmaları yönünde baskı yapmasıyla, Çin’in küresel ihracatı bu yıl yüzde 41 artarak 10 milyon adedin üzerine çıkacak.

Kepler Cheuvreux’un otomotiv araştırma başkanı Thomas Besson, “Çin’deki yerel talep beklentilerin çok altında kaldığı için Çinli otomobil üreticileri üzerinde ihracat yapma baskısı çok daha büyük. Çinli otomobil üreticileri, bu konuyu ve niyetlerini sıkça dile getirmelerine rağmen, Avrupa’da henüz ciddi miktarda otomobil üretmeye başlamadılar,” diyor.

“Made in Europe” önerileri, Avrupa’da otomobil üretiminin maliyetlerini daha da artıracak ve satış hacmi daha küçük olan bazı Çinli üreticileri, Avrupa’daki sübvansiyonlardan yararlanmaktan vazgeçip yakın vadede ihracata devam etmeye zorlayacaktır.

Bir Çinli otomobil üreticisinin üst düzey yöneticisi, “Eğer mali açıdan çok pahalı hale gelirse, gümrük vergisini öder ve [Çin’den] otomobil sevkiyatına devam ederiz,” dedi.

BYD gibi bazı Çinli otomobil üreticileri için işbirlikleri stratejik açıdan mantıklı gelmiyor.

BYD’nin uluslararası faaliyetlerden sorumlu en üst düzey yöneticisi Stella Li, bir ortak girişimi “imkansız” olarak nitelendirerek, “Bence kendi başımıza yönetmek daha iyi. İzin istemek çok zor. Biz kararlarımızı beş dakika gibi bir sürede alıyoruz,” diyor.

BYD, bu yılın sonuna kadar Macaristan’da araçlarının seri üretimine başlamayı planlıyor. Fakat “Made in Europe” önerisi, şirketi daha önce duyurulduğu gibi Türkiye’deki fabrikayı tamamlamadan önce İspanya veya Fransa’da ikinci bir tesis aramaya zorladı.

Tüm Avrupalı otomobil üreticileri Çinli ortaklıklar aramıyor. Bazı analistler, şirketlerin kendi başlarına piyasa değişikliklerine daha hızlı tepki verebileceğini ve Çinli ortaklarının Avrupa’da başarılı olacağının garantisi olmadığını söylüyor.

JPMorgan analisti José Asumendi, “Bağımsız kalan şirketlerin çok daha fazla kontrolü olduğunu düşünüyorum,” dedi.

Avrupa

Fransa’da “piyasalar” Mélenchon yerine Le Pen’i tercih ediyor

Yayınlanma

Fransa’da “piyasalar” ve yatırımcılar, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalması halinde Jean-Luc Mélenchon yerine Marine Le Pen’i tercih edecek.

Geçen ay Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri ve cumhurbaşkanlığı adayı Mélenchon, Fransa Merkez Bankası’nın elinde bulunan ve değeri yaklaşık 600 milyar avro olan Fransa’nın ulusal borcunun %18’lik kısmını “ateşe vereceğini” iddia etmişti.

Le Pen’in himayesindeki Ulusal Birlik (RN) Başkanı Jordan Bardella ise, faiz oranlarını düşürmek için Avrupa Merkez Bankası’nın bağımsızlığından ödün verilmesi gerektiğini öne sürmüştü.

Hem Mélenchon hem de Le Pen, daha önce avrodan ve hatta AB’den ayrılma fikrine yakın durmuştu.

Fransız 10 yıllık devlet tahvillerinin getirileri şu anda %4,3 civarında. Bu, borç krizinin avroyu yok olmanın eşiğine getirdiği 2008 yılından bu yana en yüksek seviye.

Fransız ve Alman 10 yıllık tahviller arasındaki “spread” (fark) da geçtiğimiz ay içinde benzer şekilde endişe verici seviyelere genişledi.

İtalya, İspanya ve Yunanistan (önceki krizin merkez üssü) gibi harcamacı güney ülkeleri bile artık Paris’ten daha ucuza borçlanıyor.

Fransa Merkez Bankası, Melenchon’un borç planına tepki gösterdi

Bu tür açıklamalar, her iki adayın da mali disipline karşı sergiledikleri genel düşmanca tavırla birleşince, birçok Fransız iktisatçı ve merkezci siyasetçi arasında paniğe yol açtı.

Başbakan Sébastien Lecornu, Mélenchon’un borç yakma planının “en saf haliyle bir dolandırıcılık” olduğunu ileri sürdü.

Nobel ödüllü iktisatçı Philippe Aghion ise bunun ülkenin “iflasına ve avro bölgesinin dağılmasına” yol açacağını savundu.

Ayrıca, ülkenin hızla artan bütçe açığını azaltırken emeklilik yaşını da düşürmeyi öngören Le Pen’in “çelişkili” planını sert bir dille eleştirdi.

AB yetkilileri ise daha da endişeli. Bir yetkili Euractiv’e verdiği demeçte, “Fransız siyasi sisteminin ve politikacıların anlamlı reformlar ortaya koyamaması karşısında tahvil piyasasının sert bir uyarı sinyali vereceğine dair endişeler artıyor. Böyle bir uyarı sinyali muhtemelen tüm AB finans sisteminde yankılanacak ve ardında bir dizi kurumu sarsacak,” dedi.

Öte yandan Euractiv’e göre “iyimser” olmak için bazı nedenler var. Bunlardan ilki şu: Le Pen ile Mélenchon arasında yapılacak bir ikinci tur, tahvil yatırımcıları için en kötü senaryo olsa da, aynı zamanda onların en kötü sonucu olan Mélenchon’un zaferi ihtimalini de fiilen ortadan kaldıracak.

Örneğin, Le Monde tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Le Pen ikinci turda Mélenchon’u %68’e %32 oranında ezici bir farkla yenecek.

Öte yandan anketlerde ikinci sıra için Mélenchon ile rekabet eden merkez sağ eski başbakan Edouard Philippe’i ancak kıl payı farkla geçecek.

Fransa’da cumhurbaşkanı adayı Melenchon NATO’dan ayrılma çağrısı yaptı

Pantheon Macroeconomics’in Avro Bölgesi baş ekonomisti Claus Vistesen, “Piyasalar Le Pen’e şüpheyle yaklaşıyor fakat bir şekilde kabul edilebilir buluyorlar. Mélenchon ise tam bir felaket olur,” dedi.

Yatırımcıların Mélenchon yerine Le Pen’i tercih etmeleri, sadece RN’nin iş dünyası liderlerine yönelik son dönemdeki yakınlaşma çabalarının bir sonucu değil.

Bu durum, Le Pen’in yıllar boyunca eski ve daha “aşırı” tutumlarından (örneğin “Frexit”) uzaklaşmak için gösterdiği çabaların da tek başına bir sonucu değil.

Bunun bir başka nedeni de, zenginleri “parazitler” olarak nitelendiren eski bir Troçkist olan Mélenchon ile ikinci turda karşı karşıya gelmesinin, Le Pen’e merkeze kaymak için mükemmel bir siyasi fırsat sunacağı ve bu süreçte tahvil yatırımcılarını yatıştıracağı düşüncesi.

Vistesen, “Le Pen, Mélenchon’la karşı karşıya gelirse, ‘Ben sorumlu adayım, sol taraftaki bu çılgın ise her şeyi yakıp yıkacak’ demesi onun için çok basit bir karar olacaktır,” dedi.

Üstelik, “aşırı sağcı” politikacıların iktidara geldiklerinde politikalarını gerçekten de yumuşattıklarına ve bunu sağcı tabanlarını kendilerinden uzaklaştırmadan yapabildiklerine dair önemli kanıtlar var.

İtalya’da, kısa süre önce Benito Mussolini’den bu yana ülkesinin en uzun süre aralıksız görevde kalan lideri olan Giorgia Meloni, bunun bariz bir örneği.

ING Research’ün küresel makroekonomi başkanı Carsten Brzeski, “Son dönemdeki deneyimler, hükümete katılan ya da hükümeti yöneten sağcı popülist partilerin mali açıdan sorumlu davranabileceğini gösteriyor,” dedi.

Öte yandan işler o kadar da iyi gitmeyebilir. Le Pen’in bir başka Meloni değil de daha çok Liz Truss’a benzeyebileceğini düşünenler de var.

İngiltere’nin muhafazakâr eski başbakanı Truss’ın 2022’de bütçe açığını patlatan bütçesi tahvil piyasasını çökertmiş ve İngiliz siyasetçi görevde sadece 45 gün kaldıktan sonra istifa etmeye zorlanmıştı.

Almanya’nın Mélenchon rahatsızlığı

Euractiv’e göre daha da ciddi bir endişe ise, Le Pen gerçekten de mali açıdan sorumlu davranırsa bile, Fransa’nın yine de dış güçler tarafından bir krize sürüklenebileceği.

Sonuçta, tahvil piyasaları şu anda dünya çapında gergin bir durumdadır. Örneğin, ABD’nin 30 yıllık Hazine tahvillerinin getirileri yakın zamanda 19 yılın en yüksek seviyesine ulaştı.

Bazı Japon ve İngiliz borçlanma araçlarının getirileri ise şu anda yüzyılın başından bu yana görülen en yüksek seviyelerde.

Bunun en büyük nedeni ABD. Washington’un İran’a karşı aralıklı olarak sürdürdüğü savaş enflasyonu tırmandırıyor (tahvillerin reel getirilerini eritiyor); devasa bütçe açığı ve tutarsız politika uygulamaları (son dönemde ABD Hazine piyasasına yaptığı müdahaleler dahil) yatırımcıları ürkütüyor; ve ABD’li teknoloji devlerinin devasa tahvil ihraçları, devlet tahvilleriyle rekabet ediyor (kamu borçlanma maliyetleri üzerinde yukarı yönlü baskı yaratıyor).

Endişe verici bir şekilde, Fransa’nın ulusal borcunun önemli bir kısmı (yaklaşık %50) da yabancılara ait.

Bu yatırımcı kesimi, bilindiği üzere oldukça “ürkek” bir yapıya sahip ve ülkeyi dışsal şoklara karşı özellikle savunmasız hale getirebilir.

Véron, “Şu anda dış riskler, iç risklerden daha ciddi,” dedi.

Başka bir deyişle, tahvil piyasasına karşı Fransa’nın tavrı asıl sorun olmayabilir; asıl sorun Amerika’nın tavrında yatıyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Volkswagen Seat uçurumun eşiğinde

Yayınlanma

Volkswagen’in tarihi yeniden yapılanma süreci, zor günler geçiren İspanyol Seat markasının sonunu getirecek gibi görünüyor.

Bu durum, uzmanların sektörde kapsamlı bir konsolidasyon yaşanacağını öngördüğü bir ortamda, Seat’i Çinli otomobil üreticilerinin yükselişinin ilk büyük otomobil markası kurbanı haline getirebilir.

Seat, Ford’un Mercury’yi, General Motors’un Saturn ve Pontiac’ı piyasadan çekmesi ve Saab’ın iflas etmesiyle sonuçlanan 2010’ların başından bu yana ortadan kaybolan ilk köklü otomobil markası olacak.

Ünlü markaların on yıllarca ayakta kalabildiği bu sektörde bu tür kapanışlar nadir görülür.

Reuters’a göre bu gelişme, CEO Oliver Blume’un yatırımları en güçlü markalarına odaklayarak, giderek genişleyen Alman otomobil şirketini “rasyonelleştirme” kararlılığını vurguluyor.

Kapsamlı işten çıkarmaları da içeren Volkswagen’in yeniden yapılandırma süreci, yerli üreticilerin pazar payını artırmasıyla grubun Çin’deki satışlarında yaşanan düşüşün ardından geldi.

Bu durum, sektörün elektrikli araçlara geçiş sürecinin getirdiği maliyetli yükün yarattığı baskıyı daha da artırdı.

Bu ayın başlarında duyurulan yeniden yapılanma planının bir parçası olarak, Avrupa’nın en büyük otomobil üreticisi, Seat’in “mevcut ürün döngüsünün ötesindeki geleceğinin halen değerlendirilmekte olduğunu” belirterek, “2030’dan sonra da çeşitli senaryoların mümkün olduğunu” ekledi.

Görüşmelere katılan bir kaynak, elektrikli araçlara geçiş yapan ve hızla büyüyen Seat’in kardeş markası Cupra’nın, Seat’in içten yanmalı motorlu modellerinin aşamalı olarak piyasadan kaldırılmasıyla birlikte gelecekteki tüm ürünleri üstleneceğini söyledi.

Kaynak, “İki marka adını birden sürdürmek istemiyoruz,” dedi.

1950 yılında İspanya’daki Franco diktatörlüğü döneminde bir devlet şirketi olarak kurulan Seat, 1986 yılında Volkswagen tarafından büyüyen otomotiv imparatorluğuna yönelik bir düşük maliyetli marka olarak satın alınmıştı.

Fakat Seat, 2020’den bu yana yeni bir model piyasaya sürmedi; bu, yeni ürünlerin hayatta kalmak için hayati önem taşıdığı bir sektörde oldukça uzun bir aralık.

Barselona merkezli marka, 2025 yılında Volkswagen’in küresel teslimatlarının %3’ünden azını oluşturdu.

Öte yandan, 2018’de piyasaya sürülen kardeş spor markası Cupra, geçen yıl ilk kez yıllık satışlarda Seat’i geride bıraktı.

Cupra, Seat-Cupra CEO’su Markus Haupt’un Mayıs ayında “oyunun kurallarını değiştiren” olarak nitelendirdiği yeni Raval dahil olmak üzere üç adet tamamen elektrikli model sunuyor. Buna karşılık Seat’in hiçbir tamamen elektrikli modeli bulunmuyor ve böyle bir plan da yok. Yöneticiler, markanın kârlı olmadığı için bir elektrikli araç programı için gereken yatırımı haklı çıkaramayacağını defalarca dile getirdiler.

Seat sendika lideri Matias Carnero, bunun istihdam üzerindeki sonuçlarından endişe duyuyor.

Canero, “Marka, elektrikli araçlara geçmediği için ortadan kaybolursa… ciddi bir sorunla karşı karşıya kalırız,” dedi.

Bağımsız otomotiv analisti Matthias Schmidt, “Uyarı işaretleri çoktan ortaya çıkmıştı. Volkswagen’in Seat ile devam etmeye hazır olmadığı belliydi,” dedi.

Analistler, Volkswagen’in yaşadığı bu ikilemin sektör genelinde giderek daha sık tekrarlanmaya başladığını belirtiyor.

Büyüyen otomobil üreticileri yeni ürünlere, teknolojilere ve markalara yatırım yapabilirken, satışları azalan şirketler genellikle zorlu seçimler yapmak zorunda kalıyor.

Car Industry Analysis’ten Felipe Munoz’un verilerine göre, Avrupa, ABD, Japonya ve Güney Kore’deki otomobil üreticilerinin yıllık kümülatif satışları, 2019 ile 2025 yılları arasında 12,6 milyon araç, yani %17 oranında düştü.

Bu düşüşün neredeyse yarısı Avrupalı üreticilere aitken, kaybedilen pazar payının büyük bir kısmını Çinli rakipler ele geçirdi.

Analistler, pandemi döneminden bu yana zayıf markaların baskı altına girmesinin tek nedeninin Çinli üreticiler olmadığını belirtiyor.

2025 yılında Avrupa’daki yeni otomobil satışları toplam 13,3 milyon adede ulaştı; bu rakam, ⁠2019 seviyelerinin hâlâ yaklaşık 2 milyon altında.

Fakat BYD, SAIC Motor ve Geely gibi Çinli otomobil üreticileri, fiyat rekabetini kızıştırarak ve köklü markaların hakimiyetini sarsarak, zaten zayıf talep, devasa elektrikli araç yatırımları ve küresel ticaret gerilimleriyle boğuşan geleneksel otomobil üreticilerini zorlu seçimler yapmaya zorluyor.

Bu konuda harekete geçen tek şirket Volkswagen değil. Stellantis, 14 markasından dördüne (Jeep, Ram, Peugeot ve Fiat) yatırımlarını yoğunlaştırıyor.

Analistler, dünyanın dördüncü büyük otomobil üreticisinin performansının zayıf olan markaları sonunda elden çıkarabileceğini öngörüyor.

Schmidt, “Bu, en güçlü olanın hayatta kalması olacak,” dedi.

Otomotiv sektörü daha önce de bir dizi birleşme dalgası yaşamıştı. Daha büyük rakipler, maliyetleri düşürmek ve yeni ürünlere kaynak sağlamak için gerekli ölçeğe ulaştıkça, birçok eski otomobil üreticisi piyasadan kayboldu.

Analistler, Çinli üreticilerin sektörün bir sonraki dönüştürücü gücü olarak ortaya çıktığını belirtiyor.

Fakat birleşmelerin sadece geleneksel oyuncularla sınırlı kalması pek olası görünmüyor. Çin’in otomobil pazarı, uzun süren ve ⁠en azından şimdilik durma noktasına gelen bir patlamanın ardından hâlâ kalabalık bir yapıya sahip.

Danışmanlık şirketi AlixPartners, şu anda Çin’de faaliyet gösteren 129 elektrikli araç markasından sadece 15’inin 2030 yılına kadar finansal olarak ayakta kalabileceğini öngörüyor.

Sektördeki bu büyük değişimin etkileri şimdiden hissedilmeye başlandı. Nissan yeniden yapılanma sürecine girerek üretim kapasitesini azaltır ve gelecekteki model planlarını kısıtlarken, Jaguar Land Rover ise işten çıkarmalara başladı.

AutoForecast Solutions’ın başkan yardımcısı Sam Fiorani, “Bunların hepsi küresel bir yeniden düzenlemenin parçası. Uzun vadede hem geleneksel oyuncuların hem de Çinli oyuncuların sayısı azalacak,” dedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Küçük bir köy, sığınmacıları gerekçe göstererek Birleşik Krallık’tan ayrılmak istiyor

Yayınlanma

İngiltere’nin güneydoğusundaki küçük bir köy, yakınlardaki bir askeri tesiste sığınmacıların barındırılmasına protesto etmek amacıyla sembolik olarak Birleşik Krallık’tan ayrılma yönünde oy kullandı.

Oxfordshire’daki Piddington köyü sakinleri, Birleşik Krallık İçişleri Bakanlığı’nın Savunma Bakanlığı’na ait bir tesiste 1.200’ün biraz üzerinde sığınmacıyı barındırma planına öfkelendi.

Yerel cemaat konseyi tarafından düzenlenen ve bağlayıcı olmayan referandumda 285 köylü ayrılma yönünde oy kullanırken, 26’sı kalma yönünde oy kullandı ve bir oy pusulası geçersiz sayıldı.

Bu oylama yasal bir geçerliliğe sahip olmasa da, tartışmalı bir konu karşısında yerel halkın muhalefetini ortaya koyuyor.

Konsey Başkanı Tim McNally, BBC’ye yaptığı açıklamada sonucun “demokrasinin işleyişine dair bir örnek” olduğunu ve köylülerin “dünyaya bir mesaj verdiğini” söyledi.

Kültür Bakanı Lisa Nandy, çarşamba sabahı Times Radio’ya yaptığı açıklamada, sonucun İçişleri Bakanlığı’na yönelik “ciddi bir hayal kırıklığını” gösterdiğini belirtti ve yoksul ile varlıklı topluluklar arasında “yükü paylaşmak gerektiğini” kabul etti.

Fakat Nandy, önceki Muhafazakâr hükümetten devralınan sığınma sistemindeki birikmiş iş yüküne dikkat çekti ve 2024’ten bu yana sığınma başvurularına ilişkin kararların hızlandırıldığını belirtti.

Bu adımın, başvurular değerlendirilirken geçici barınma ihtiyacını azaltması bekleniyor.

Nandy şunları ekledi:

“[Başarısız sığınma başvurusunda bulunanların] sınır dışı edilme sayısında rekor seviyeye ulaştık. Ayrıca bu yaz ilk kez [Manş Denizi’nden] küçük tekneyle geçişlerin azaldığını gördük. Dolayısıyla, devraldığımız sığınma kaosunu kontrol altına almak için çok sıkı çalışıyoruz.”

Bazı yerel sakinler, köylerinin daha geniş çaplı bir siyasi mücadelenin odak noktası haline gelmesinden endişe duyduklarını ifade etti.

Sağcı aktivist Danny Tommo, hükümetin bu konuda ısrarcı olması halinde, Patriot Platform (Vatansever Platform) grubunun takipçilerinin sığınmacıları durdurmak için köye akın edebileceğini öne sürdü.

Köy sakinlerinden Rachel, salı günü BBC’ye, “şimdiye kadar tanık olduğumuz düzeyde açık ırkçılıkla hiç karşılaşmadığını” söyledi.

Muhalefet partileri, Piddington’daki tartışmaya hemen dahil oldu. Reform UK milletvekilleri Suella Braverman ve Sara Pochin, referandum öncesinde köyü ziyaret etti.

Braverman, Piddington’daki insanların “dehşete kapıldığını” ve kimsenin “seslerini dinlemediğini” söyledi.

Pochin, “İşçi Partisi için açık sınırlar bir projedir. Fakat bu, diğer herkes için bir sorun ve özellikle de Piddington sakinleri için burada başa bela olacak büyük bir sorun,” dedi.

Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch da Piddington’daki yerel halkın endişelerini gündeme getirdi ve geçen ay Daily Mail gazetesinde, köyün bağımsız hale gelmesinin, hükümetin köyü nüfusunun dört katı kadar insanı kabul etmeye zorlamasından “sadece biraz daha az saçma” olduğunu belirtti.

Piddington’ın sembolik bağımsızlığının pratikte pek bir etkisi olmayacak fakat yerel halk, köyün adını değiştirmeyi veya yeni liderler seçmeyi önererek bu eylemi daha da ileri götürmeyi şimdiden gündeme getirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English