Avrupa
Avrupa’nın ‘illiberal demokrasi’ sorunu

Polonya’nın Hukuk ve Adalet Partili (PiS) cumhurbaşkanı Andrzej Duda, uzun süredir tartışma konusu olan pandemiden çıkış yardım fonlarının serbest bırakılması meselesinde çok sert bir açıklama yaptı. Duda, bundan böyle Avrupa Komisyonundan gelen tekliflere cevap vermeyeceğini, ilgili fon için gereken tüm adımları attıklarını söyledi. Polonya lideri daha da ileri giderek, Brüksel’deki bir grup “sol liberal” siyasetçinin ülkede bir iktidar değişikliği istediğini iddia etti.
Brüksel’in Polonya’ya ayırdığı kurtarma fonu 36 milyar avro civarındaydı, ama bu para uzun süredir “hukukun üstünlüğüne” uygun davranmadığı gerekçesiyle Varşova’nın eline geçmiyordu. Polonya planı sonunda onaylandı; Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise paranın verilmesini yine “reform” şartına bağladı.
Avrupa Komisyonu geçen yılın Kasım ayında, Varşova’nın, AB tarafından alınan Polonya Disiplin Dairesinin faaliyetlerini sona erdirme kararına uymayı reddetmesi nedeniyle Polonya’ya sağlanan 100 milyon avroluk AB fonunu dondurmuştu. 15 Temmuz’da PiS hükümeti, Yüksek Mahkeme hakkındaki yasada yapılan değişiklikleri kabul etti ve disiplin kurulunun çalışmasına son verdi. 2017 yılında kurulan Disiplin Dairesi, hükümet tarafından yargıda reform olarak sunulmuştu. Daire, muhalefet ve AB tarafından ise hükümet çizgisine uymayan bağımsız yargıçların hizaya çekilmesi olarak değerlendirilmişti. Dairenin mahkeme hüviyeti yoktu, bunu hem Polonya Anayasa Mahkemesi hem de AİHM kayıt altına aldı. AB bu Daire nedeniyle Polonya’ya günlük 1 milyon avro ceza vermeye bile başlamıştı. Duda bunun üzerine Daireyi kapatıp “profesyonel sorumluluk dairesi” kurma kararı aldı. Muhaliflere göre bu da aynısının bir değişiği.
Brüksel’e karşı ‘isyan’ın lideri olarak Polonya
2000’lerin başında kurulan Polonya’nın iktidar partisi PiS, yıllar içinde bugün artık “sağ popülist” olarak adlandırılan siyasi pozisyonun Avrupa’daki en önemli temsilcilerinden biri haline geldi. İlk başlarda standart bir “Hıristiyan Demokrat” parti olacağı düşünülüyordu, Katolik Kilisesi ile de arası iyiydi. 2015’teki seçim zaferinden sonra ise eleştiriler hem içeride hem dışarı yükseldi: PiS, Polonya’nın “demokratik kurumlarına” saldırıyordu, hukuk düzenine aykırı hareket ediyordu, Anayasa Mahkemesine müdahale ediyordu, insan haklarını ve özgürlükleri kısıtlıyordu, ülkenin borcunu artırıyordu. Özetin de özeti, PiS yönetimi, 1980’lerde ortaya çıkan ve sosyalizmin çözülmesinden sonra da hükümetlerin genel olarak uyum sağladığı “Yuvarlak Masa toplantıları konsensüsü”ne aykırı davranıyordu.
Neydi bu konsensüs? Dört başlık altında toplayabiliriz: Birincisi, demokratikleşme ve desantralizasyon; ikincisi, sosyalist ekonominin “verimsizliği” ve buna çare olarak özel mülkiyetin merkezde yer alacağı hızlı bir serbest piyasacı kapitalist ekonomiye geçiş süreci; üçüncüsü, ikincisiyle bağlantılı olarak “acı reçete”nin kabulü ve IMF ile Dünya Bankası gözetiminde kemer sıkma siyasetleri; ve dördüncüsü, dış siyasette ABD ile iyi ilişkiler, AB mekanizmalarına entegrasyon ve NATO üyeliği değişmez ilkelerdi.
PiS öncesi hükümetler, sert bir özelleştirme programına ve IMF-Dünya Bankası merkezli neoliberal saldırı politikalarına sorgusuz sualsiz itaat etmişlerdi. 1990’ların başındaki Şok Terapisinin ardından 1997’de başlatılan reform süreci, neoliberal gündemi yerleştirmiş ve milyonlarca Polonyalının yaşam standartlarında ciddi bir düşüşe neden olmuştu.
İşte PiS’in 2005’te koalisyonla başlayan ve 2015’te tek başına iktidarla sonuçlanan yürüyüşü bu koşullar altında başlamıştı. Antikomünizm ve Rusya düşmanlığı konusunda kendisinden öncekilerden daha sert olan PiS, 2015 seçimlerinde “iktisadi yurtseverlik” adı altında neoliberal amentüden sapma vaadiyle seçmenlerin karşısına çıkmıştı. Bu kapsamda bankaların ve çokuluslu şirketlerin gücünün azaltılmasının yanı sıra, 1989’dan beri görülmedik bir “sosyal transfer” kampanası da öne sürülüyordu: Emeklilik yaşının düşürülmesi, tek çocuktan fazla çocuğa sahip ailelere mali destek, vergi düzenlemesi ve saatlik asgari ücret. Buna, eşcinsel evlilikleri serbest bırakan yasaya itiraz, AB’nin göç ve çok kültürlülük politikasına eleştiri, ulus-devletin güçlendirilmesi ve Hıristiyan değerlerinin korunması gibi kültürel politikalar da eşlik ediyordu. Polonya Halk Cumhuriyeti döneminden kalma, komünizmle bağlantılı sokak isimlerinin değiştirilmesi bir yana, Polonya’nın sosyalist geleneklerinden kalma sokak isimlerini bile değiştirecek kadar komünizm düşmanlığı da cabası.
Nitekim, Varşova’nın Brüksel’e karşı açtığı isyan bayrağının üzerinde, faşizm, komünizm ve LGBT’yi özdeşleştiren ve bunların hepsine karşıtlığın altını çizen bir ideolojik bulamaç yer alıyor. Bu noktada şu da söylenmeli: İlk PiS iktidarının (2005-2007) devrilmesinde, sert neoliberalizmin hâlâ kendilerine faydası olduğunu ve zenginleşebileceklerine kanaat getirmiş kenti-eğitimli profesyonel tabakaların önemli bir rolü olmuştu. Bu grup, kredi çekip ev alan, Polonya’nın kötü sağlık sisteminden kurtulmak için özel sağlık sigortaları yaptıran, özel okullarda okuyan ya da çocuklarını buralara yollayan kişilerden oluşuyordu. Avro Bölgesi krizi, bu kesimlerin de umutlarına darbe vurdu: ekonomisi komünizmin yıkılmasından sonra devamlı büyüyen, 2000’li yıllarda ise bu büyümenin tepe noktasına çıktığı Polonya, 2010’lu yıllara iktisadi yavaşlamayla giriyordu. PiS’i kuyruğuna teneke bağlayarak gönderenler, 2015’te onun “milli kapitalizmine” iki mühür birden basıyorlardı.
AB ile Polonya arasındaki gerilimin kaynağı da bu. Polonya’nın 2. Dünya Savaşı nedeniyle Almanya’dan 1,26 trilyon dolarlık tazminat istemesinin arkasındaki gerilim de bu. Polonya liderliği, “Almanya eşittir AB” denklemiyle hareket ediyor. İşte bu durum, Rusya karşıtlığıyla birleşince ilginç bir hareket alanı sağlıyor Varşova’ya: Rusya karşıtı Anglo-Amerikan ittifakı, Baltık ülkeleriyle birlikte Polonya’ya özel bir rol biçiyor. Dahası, AB’den ayrılan Britanya, Polonya’yı içine alan AB-dışı bir Doğu Avrupa ittifak sistemini perçinlemek istiyor.[1] Hal böyle olunca, Polonya hem Rusya, hem de Almanya’ya karşı sesini yükseltebiliyor.
Ses yükseltmek demek belki hafif kaçıyor: PiS lideri Jarosław Kaczyński, geçen Ağustos ayında, Avrupa’yı yönetmek üzere tasarlanan bir Alman-Rus planı olduğunu ve Polonya’nın bu plana uymadığını söylemişti. Kaczyński, Polonya muhalefetinin de bu plana uygun davrandığını ve ülkeyi “komşu güçlere itaakâr” hale getirmek istediğini ileri sürmüştü. Aynı Kaczyński, geçen sene de AB’nin “Dördüncü Alman Reich’ı” haline dönüştüğünü söyleyerek şimşeklerini üzerine çekmişti. Adalet Bakanı Zbigniew Ziobro ise yakın zamanda daha da ileri giderek Almanya’nın Polonya’da bir “sömürge hükümeti” istediğini savunmuştu.
Macaristan anlaşma peşinde
Brüksel için baş ağrısı sayılan bir diğer “illiberal” ülke ise Macaristan. Fidesz lideri Viktor Orban, geçen Nisan ayında %54,13’lük seçim zaferinin ardından yaptığı konuşmada, zaferlerinin Ay’dan, hatta Brüksel’den bile görüldüğünü söyleyerek AB merkezine gönderme yapmıştı. Orban, zaferi kimlere karşı kazandıklarını da açıklamıştı: Solcular, Brüksel’deki bürokratlar, George Soros, uluslararası ana akım medya ve hatta Ukrayna Devlet Başkanı.
Orban, 2014 yılında yaptığı bir konuşmada hedefinin “ulusal kurumlara dayalı bir illiberal demokrasi inşa etmek” olduğunu söylemişti. Orban’a göre, 2008 küresel ekonomik krizi, liberal demokratik devletlerin küresel olarak rekabet edebilir olmadığını göstermişti. “Refah toplumları”nı, “istihdam/çalışma toplumları”na dönüştürmek istediğini söyleyen Macar lider, daha önce de enerji şirketleri ve bankalarla başa çıkabilmek için merkezi kontrolün artması gerektiğini belirtmişti. Orban, “borç köleliği”nden kurtulmak ve Macaristan’ı “AB’nin sömürgesi” haline getirmemek için uğraşıyordu. Toplumu düzenlemede dünyaya liberal yoldan bakmayı terk etmekten bahsediyordu.
Bununla birlikte, iktidarını perçinleyen Orban’ın Almanya ile yeni bir sayfa açmak istediği görülüyor. Ekim ayında Berlin’e giden Fidesz lideri, geçen sene Almanya’nın yeni şansölyesi seçilen Olaf Scholz ile görüştü. Sonrasında Orban görüşmeyi “verimli” olarak nitelendirse de ortak bir basın toplantısı düzenlenmemesi dikkat çekti.
Almanya’daki trafik ışığı koalisyonunun Orban’la yan yana gelmek istememesi anlaşılır olsa da iki ülkenin de şu anda “birlik” mesajı verdiği görülüyor. Macaristan da, tıpkı Polonya gibi, Avrupa Komisyonunun pandemi çıkış fonlarını durdurma tehdidiyle karşı karşıya. 19 Kasım’da karara bağlanacak fon akışı, Budapeşte için hayati önemde ve bu konuda Berlin’in onayını alması her şeyden önde geliyor.
Orban, Alman sanayisinin Rusya karşıtı yaptırımlar nedeniyle büyük zarar görmesi nedeniyle, Alman iş dünyasından kendi yaptırım karşıtı pozisyonuna destek bulabileceğini umuyordu. Almanya, hâlâ Macaristan’daki en büyük dış yatırımcı ve ülkenin ana ticaret ortağı. Fakat Orban’ın umduğunu bulamadığı görülüyor: Berlin’de yapılan iş dünyası forumuna katılan Orban’a Alman sanayicileri pek yüz vermedi. Alman Doğu Sanayi ve Ticaret Birliği Başkanı Philip Hausmann, Alman sanayisinin bir bütün olarak Rusya karşıtı yaptırımları desteklediğini söyledi. Hausmann bir de Alman-Macar iş ortaklığının tehlikede olduğu uyarısında bulundu. Ona göre, Macar hükümetinin gittikçe artan “illiberal” iş yapma pratikleri bu ortaklığı bozuyordu. Orban ise, “Bizimle işbirliği yapan kazanır,” demekle yetindi.
Almanya, Fransa, İtalya’da son durum
Geçtiğimiz hafta, Almanya ile Fransa arasındaki gerilimin gazete sayfalarına nasıl taşındığı buralarda pek hissedilmemiş olabilir. Ama Fransız basınındaki histeri o raddeye ulaştı ki, ülkenin en eski finans gazetesi Les Echos’ta, “Fransa ile Almanya arasında savaş tekrar mümkün hale geldi,” manşeti atıldı.
Ne olmuştu? Alman-Fransız ortak kabine toplantısı iptal edildi, Scholz ile Macron kameraların karşısına çıkmaktan kaçındı. Güncel çelişkiler belirgin: Yükselen enerji fiyatları ve Almanya’nın tek taraflı sübvansiyon kararı, ortak borçlanmanın artırılmasına itirazı… Tüm bunlar, Paris’in kaşlarının kalkmasına neden oluyor. Dahası, Olaf Scholz’ün Çin ziyareti de Emmanuel Macron tarafından hoş karşılanmadı: Macron’un Scholz’e “Avrupa’nın birlik olduğu görüntüsü vermeyi” teklif ettiği ve Alman Şansölyesi’nin bu teklifi reddettiği belirtiliyor. Fransa, AB’yi jeopolitik bir merkez haline getirmek ve ABD ile Çin’e karşı ağırlık oluşturmak için iki ülkenin özel bir ilişki geliştirmesi gerektiğini savunuyor. Üstüne üstlük, son birkaç on yılda Fransa’nın iktisadi olarak kadim rakibinin epey gerisinde kaldığı da görülüyor.
Almanya’nın pek oralı olmadığı anlaşılıyor. Askeri ve iktisadi olarak ABD’ye boyun eğen Almanya’nın, Fransa ile giriştiği ortak savunma projelerinde de bir duraklama olduğu görülüyor. Fransızların bakış açısından Almanlar şöyle düşünüyor: Eğer Avrupa merkezli bir savunma sanayisi geliştirilecekse, bu Amerikan kontrolü altındaki bir Alman sanayisi olmalıdır. Öbür türlü, böyle bir savunma sanayisi olmamalıdır. İki ülkenin AB’nin “stratejik özerkliği”nden anladığının bir hayli farklı olduğu açık.
Diğer güçlü ülke İtalya’da ise Brüksel’de “korku” uyandıran yeni sağcı iktidarın pek korkutucu olmadığı düşünülüyor. Başbakan seçilmesinin ardından Brüksel bürokratlarıyla ilk kez görüşen Giorgia Meloni, diyaloğu “çok samimi ve çok olumlu” olarak nitelendirdi. Meloni, yükselen enerji fiyatlarıyla ortak mücadele ve Rusya’ya karşı Ukrayna’ya destek konusundaki AB yanlısı pozisyonunu koruduğunu yineledi. Meloni kendini pragmatik, ılımlı ve ana akım bir siyasetçi olarak AB’ye sunuyor.
[1] Bir İtalyan gazetesinin iddiasına göre, Birleşik Krallık bir süredir Baltık ülkeleri, Polonya ve Ukrayna’dan oluşan bir “Avrupa Milletler Topluluğu” kurma isteğinde. Daha da ilginci, gazeteye göre, topluluk kurulduktan bir süre sonra Türkiye de buna eklenecek. Haber için bkz. https://kafkadesk.org/2022/05/30/uk-proposes-european-commonwealth-with-poland-ukraine-and-baltics/.
Avrupa
NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.
POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.
Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.
Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.
Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.
Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.
Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.
Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.
Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.
POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.
AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.
Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.
NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.
Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:
“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi.
Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.
İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.
Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.
Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.
Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.
Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti.
Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.
“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.
POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.
Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.
Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.
Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:
“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”
Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.
Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.
Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.
Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.
Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.
Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.
Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.
Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.
Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.
Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.
Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.
Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.
Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.
Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.
Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.
Avrupa
Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.
Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.
Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.
Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.
Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.
Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.
Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.
Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.
Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.
Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.
Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.
Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:
“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”
Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.
Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.
Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.
Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.
Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.
Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.
Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.
Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.
Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.
Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.
Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.
Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet
Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.
Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.
Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:
“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”
Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.
Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.
Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.
Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.
Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.
Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.
Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.
Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.
Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.
2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.
Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.
Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.
Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.
Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.
Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.
İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.
Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.
Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”
Avrupa
Alman ordusu dönercilerden sıhhiye devşirmek istiyor

Alman vatandaşları artık ülke genelindeki sokak yemeği ambalajlarındaki QR kodlarını tarayarak Bundeswehr’in sağlık birimine katılabilecekler.
Savunma Bakanlığı sözcüsü Berliner Kurier gazetesine yaptığı açıklamada, yeni askere alma kampanyasının hedef kitlesinin sadece kariyer seçimi yapan gençler değil, aynı zamanda yeni bir meslek düşünmekte olan “meslek değiştirenler ve vasıflı işçiler” olduğunu belirtti.
Dönerci ambalajları, bakanlığın “ortam reklamcılığı” olarak adlandırdığı uygulamanın bir parçasını oluşturuyor.
Bu, potansiyel adayların günlük yaşamlarını sürdürdükleri yerlere yerleştirilen askere alma materyalleri.
Bakanlığa göre, dönercilere herhangi bir ödeme yapılmıyor ve işletmeciler bu materyalleri dağıtmayı gönüllü olarak kabul ediyor.
Sözcü, “Restoranlar, markalı ambalajları ücretsiz olarak alıyor,” dedi.
Almanya, son yıllarda askeri işe alım stratejisini yeniden gözden geçiren ilk Avrupa ülkesi değil.
2019’daki bir reklam kampanyasında İngiliz Ordusu, “kar taneleri”, “selfie bağımlıları” ve “telefon zombileri”ni hedef almıştı.
Fransa, 2024’te ülke çapında bir multimedya işe alım kampanyası başlattı. Hollanda ise 2023’ten beri gençlere üniforma giyerek ücretli bir yıl geçirme şansı sunuyor.
Bu alışılmadık askere alma stratejisi, Berlin’in silahlı kuvvetlerini genişletmek için acele ettiği bir dönemde ortaya çıktı.
Bundeswehr, temmuz ayı sonunda 186.705 aktif asker sayısına ulaştı; bu, 13 yılın en yüksek seviyesi.
Fakat NATO’nun yetenek hedeflerini karşılamak için 2035 yılına kadar 260.000’in üzerine çıkmayı hedefliyor.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı











